• 920 syf.
    ·11 günde·10/10
    Miguel de Cervantes Saavedra, çok okuyan bir adamdı. (Don Quijote karakteri gerçek tarihsel bir şahsa dayanmasa da rivayete göre Cervantes’in karısının amcası bu tür romanlarda okuduklarına inanan biriymiş) Artık her şövalye romanının aynı sonla bittiğinden gına geldi ve bunları hicvetmek için ''Don Quijote'' adlı eseri yazdı. Gerçekten, eskiden şövalye romanlarında sadece kurgu farklıydı, onun dışında hep galibiyetle ve zenginlikle bitiyordu. Zaten Cervantes, bize kitabın sonunda kitabın ne için yazıldığını belirtiyor fakat tabii çok derin bir kitap; amacı sadece bu değil.
    ''...benim tek isteğim, şövalye kitaplarının uydurma, saçma öykülerini, insanların gözünden düşürmekti; benim gerçek Don Quijote'min öyküleri sayesinde tökezlemeye başladılar bile; hiç
    şüphe yok, sonunda yere kapaklanacaklar.''
    (s. 885-886)

    Cemil Meriç, Don Quijote'yi şöyle tanımlıyor:
    Don Quijote iyi bir roman okurudur. Don Quijote de romanların romanı, romana karşı roman, kendi hakkında bir roman, ve hepsinden önemlisi bir okurun romanı olan meta-romandır: “Bir roman okuyucusunun hayatını bir roman okuyucusuna anlatan roman”

    16. ve 17. yüzyıllarda, Newton'lar, Galileo'lar ortaya çıktı. Dolayısıyla bilim modernleşti; Descartes ortaya çıktı, dolayısıyla da felsefe modernleşti; Cervantes ortaya çıktı, dolayısıyla da roman modernleşti. Bu kitap da Don Quijote'nin başından geçen birçok olayı bize anlatıyor. Bazen güldürüyor, bazen de düşündürüyor. Fakat gerçekten, destansı ve muteşem bir roman.

    Romanımız, Hidalgo Alonso Quijana adında bir ''aşırı şövalye romanları okuyucusu''nun gezgin şövalye olması ile başlıyor:
    ''...boş zamanlarında (yani yılın büyük bölümünde) şövalye romansları okumaya o kadar merak saldı ki, avlanmayı ve çiftliğini yönetmeyi neredeyse tamamen unuttu. Merakı ve bu konudaki aşırılığı öyle bir noktaya vardı ki, dönümlerce arazi satıp, okumak üzere şövalyelikle ilgili kitaplar aldı; bu konuda ne kadar kitap varsa evine yığdı.''
    (s. 51)
    ''Kısacası, asilzademiz okumaya kendini o kadar verdi ki, gecelerini baştan sona, gündüzlerini de sondan başa okuyarak geçirmeye başladı. Ve böylece, az uyuyup çok okumaktan beyni kurudu, aklını yitirdi. Hayali, kitaplarda okuduğu şeylerle, büyüler, savaşlar, düellolar, yaralar, iltifatlar, aşklar, işkenceler, inanılmaz saçmalıklarla doldu.''
    (s. 52)


    İlginç bir şekilde şövalyelik unvanı alıyor ve Don Quijote buna dönüşüyor:
    ''O, La Mancha şövalyelerinin ışığı ve aynasıydı; çağımızda, bu çalkantılı zamanda, gezgin şövalyelik serüvenine atılanların ilkiydi. Onun işi haksızlıkla savaşmak, dulların imdadına koşmak, kamçıları, atları ve bekâretlerinin yüküyle iki büklüm dolaşan, dağdan dağa, vâdiden vâdiye gezen genç kızları korumaktı.''
    (s. 92)
    Âşık da oluyor tabii, olmaz olur mu? Çünkü:
    ''...sevdasız bir gezgin şövalye, meyvesiz bir ağaç, ruhsuz bir beden gibiydi.''
    (s. 54)
    Aslında, Don Quijote, Beren ile Luthien gibi, Romeo ve Juliet gibi ve İnsancıklar romanındaki ''Makar Devuşkin" gibi varoluşunu aşkta arayanlardan. Don Quijote, sevgilisi Dulcinea Del Toboso'ya övgüler düzüyor, onun için savaşıyor, onun için yaşıyor:
    ''Ey sevgili Dulcinea del Toboso, güzelliğin doruğu,
    zekânın varabileceği en yüksek nokta, zarafet hâzinesi,
    iffet timsali, dünyada var olan her türlü iyiliğin, namusun
    ve letafetin ülküsü!..''
    (s. 377)

    Komşusu Sancho Panza'yı da silahtarı olmaya kabul ettirtiyor. Don Quijote ayakları yere basan, güçlü bir idealizm timsali, Sancho Panza ise arkadan efendisine nafile uyarılar veren idealizm timsalidir. Bu alıntılardan da bu çok rahat görülür:
    Don Quijote, "ağrılarımdan yakınmıyorsam, bağırsakları deşilmiş bile olsa, yaralarından şikâyet etmek gezgin şövalyelere yakışmadığı içindir."
    "Madem öyle, bana bir şey söylemek düşmez," dedi Sancho,
    "ama Tanrı biliyor, zat-ı âlinizin bir tarafı ağrıdığında yakınsanız, benim içim daha rahat ederdi. Kendi adıma konuşayım, ben en hafif bir ağrıdan bile şikâyet ederim mutlaka; eğer bu şikâyet etmeme meselesi gezgin şövalyelerin silâhtarları için de geçerli değilse."
    (s. 85)
    Sancho ayrıca, oldukça tutarsız, kafasında olayları ayrıntılı düşünmeyen ve yeniliklere açık olmayan biri:
    "Beyefendi, bu hayvan gelecek olaylarla ilgili cevap veya malûmat vermez; geçmiş olayların bazılarını, şimdiki olayların da kimini bilir." "Benim başımdan geçenleri bana söylesinler diye zırnık verirsem, ne olayım!" dedi Sancho. "Onu benden daha iyi kim bilebilir? Bildiğim şeyi bana söylesinler diye para vermek de, aptallığın daniskası olur. Ama madem şimdiki olayları biliyor, işte iki riyalim...''
    (s.603)
    Fakat gerçekten, hem efendisini, hem de silahtarlığı çok seviyor:
    ''Şerefli bir adam için, yeryüzünde, serüven arayan bir gezgin
    şövalyenin silâhtarı olmaktan daha zevkli bir şey yok. Evet, rastlanılan serüvenlerin çoğu, tam insanın istediği gibi sonuçlanmıyor; yüz maceranın doksan dokuzu kötü, bozuk çıkıyor. Bunu tecrübeden biliyorum; kiminde altı okka edildim, kiminde sopa yedim. Ama her şeye rağmen, dağları aşarak, ormanları tarayarak, kayalara tırmanarak, şatoları ziyaret ederek, tek metelik bile vermeden, keyfince hanlarda kalarak serüven aramak, güzel bir şey."
    (s. 435)

    Kitabın modern bir roman olmasının bir nedeni de, her iki karakterin sayfalar geçtikçe gözle görülebilir bir değişime uğramasıdır. Sancho daha fazla akıllanır, Don Quijote de değişime uğrar:
    "Gün geçtikçe saflığın azalıyor, akıllanıyorsun Sancho," dedi Don Quijote.
    "Evet, zat-ı âlinizin akıllılığı bana da biraz bulaşıyor tabii, " diye cevap verdi Sancho. "Aslında verimsiz ve kuru olan toprak, gübrelenince, işlenince, iyi mahsul verir. Demek istiyorum ki, zat-ı âlinizin konuşmaları, benim verimsiz zihnimin kuru toprağına düşen gübre, size hizmet ettiğim, sizinle konuşup görüştüğüm süre de, işlenmesi oldu. Böylelikle, öyle hayırlı bir mahsul vermeyi umuyorum ki, benim alnımı kara çıkarmasın; zat-ı âlinizin, benim kurumuş zihnimde yaptığı verimli çalışmaların yolundan da sapmasın."
    (s. 515)
    "Aslanlar Şövalyesi demeniz gerekiyor, altes," dedi Sancho; "çünkü Mahzun Yüzlü yok artık."
    (s. 632) (Bu sözü Sancho Don Quijote için söylüyor.)

    Ayrıca belirtmem gerekir ki, kitapta birçok yerde durup düşündüm. Gerçekten üzerine konuşulacak birçok söz ve bölüm vardı. Bunun için de takdir edilesi ve alkışlanası bir roman. Ve tabii Cervantes'in dehasını da ortaya koyuyor. Buraya üzerine düşündüğüm ve çok anlamlı bir alıntı bırakacağım fakat kitapta bundan çok var:
    ''...sana berber leğeni gibi görünen şey, bana Mambrino'nun tolgası gibi görünüyor, başkasına da başka şey gibi görünürdü.''
    (s. 209)

    Tabii Cervantes 1. cildi 1605 yılında yazdıktan sonra, 2. cildi başkalarının sahte isimle Don Quijote'nin 2. cildini basmasından dolayı çıkarttı 1615 yılında. İyi ki de yazmış çünkü 1. cildin sonunda bana bitmiş hissi vermedi. Eminim başkalarına da vermemiştir. 2. ciltte Cervantes kendiyle çok hoş dalga geçiyor. Dalga geçmesi de gerçekten ne kadar eleştiriye açık ve akıllı bir adam olduğunu gösteriyor:
    "Şimdi anlıyorum ki, hikâyenin yazarı bir bilge değil, cahil bir gevezeymiş," dedi Don Quijote. "Elyordamıyla, düşünmeden oturup yazmış, ne çıkarsa çıksın diye. Tıpkı Ubeda ressamı Orbaneja’nın yaptığı gibi; ne resmi yaptığını sormuşlar, 'Ne çıkarsa,' demiş. Bazen bir horozu öyle çirkin çizermiş, horoza o kadar benzemezmiş ki, yanına Gotik harflerle 'Bu bir horozdur,' diye yazması gerekirmiş. Benim hikâyem de böyle olmalı; anlamak için yorum yapmak gerekiyor herhalde."
    (s. 470)

    1612 yılında Don Quijote'nin 1. cildi İngilizce'ye çevrilmiş ve basılmıştı, Shakespeare'de bu kitabı görüp, okumuş olmalı ki Cardenio adlı oyunu yazsın. Cardenio'nun bu sözünden sonra gerçekten uzun bir söylev vermiş Shakespeare:
    ''...derdimin her ayrıntısı, uzun bir söyleve layık bence.''
    (s. 234) (Cardenio)

    Şimdi ben sizi bambaşka bir yere çekeceğim:

    DON QUIJOTE VE DOSTOYEVSKI BENZERLİĞİ
    Dostoyevski, Rusların üstün ırk olduğunu sanan, İstanbul'un bile Rusların eline geçeceğini sanan bir insandı. Sadece Türk düşmanı değil, bütün dünyaya karşıydı. Kısacası, Rusların her şeyi ele geçireceğine ve onların üstün olduğuna inanan ''bağnaz'' bir insandı. Fakat bu konu dışında çok akıllıydı. Kitaplarından anlaşılacağı gibi, Freud'dan önce psikanaliz yapmış, muhteşem gözlemleri ve dehasıyla tarihe geçmiş bir yazardı.
    Don Quijote de, şövalye romanlarını fazla okumaktan aklı bu konuda allak bullak olmuş. Şövalye romanlarının gerçek olmadığını bir türlü kabullenmeyen ''bağnaz'' bir adamdı. Fakat ilginçtir ki, bu konu haricinde her konuda akıllı ve düzgün konuşan bir ''deha'' idi.
    Ben de bu konuda Don Quijote ve Dostoyevski'yi benzettim.

    Don Quijote bize büyülü gerçekçiliği, modernizmi, psikanalizi, postmodernizmi, fanteziyi, bilimkurguyu öğretti. Gelecek kuşakların ufkunu açtı bu muhteşem eser; ve ben de bu büyük romanı ve karakterlerini zihnimde her zaman canlandıracağım, onlarla sohbet edeceğim.

    Okuduğunuz için teşekkürler. Faydam dokunduysa ne mutlu bana, keyifli ve verimli okumalar.
  • 102 syf.
    ·1/10
    Açlık Sanatçısı Franz Kafka
    Kafka'yı genel manada seviyorum. Ancak öyküleri itibariyle sevemediğimi söyleyebilirim.
    Öykülerde Kafka'nın kendi iç dünyasını anlatan "Dönüşüm" gibi sorgulayan, hayatın içinde ki gözlemleyen bir durum ve ağır dil yok. Ondan sonra Şato ve Dava'da ki gibi bir toplumsal sorunları ele alan, bürokrasiyi hicveden bir dilde yok. Aforizmalar gibi öğütler de yok. Kafka öykülerinde şöyle bir dil tercih etmiş genellikle birinci kişi anlatım, bireyin ruhuna dönük ve toplumsal sorunları birlikte harmanlayan öyküler yazmış geneli böyle öykülerin. Ama ne bireyin iç dünyası tam yansıyor ne toplumsal bir sorun yansıyor ortada ne anlatıldığı amaç ne diye sorduran metinler ortaya çıkıyor. Kitabın içeriğine geçecek olursak kitap Açlık Sanatçısı
    (4 Hikaye), Gözlem (ilk hikaye kitabı, kısa 18 tane hikayeden oluşuyor) ve Çin Seddi'nin Yapımı adlı hikayeden oluşuyor. Yani kısalı uzunlu 23 tane hikaye var. Bence birkaç güzel söz dışında hikâyelerde çok anlamlı, derin mana isteyen ve içeren mesajlar yok. Biraz dili ağır hikayeler. Hikaye ve Kafka severler isterlerse okuyabilir. Ancak dediğim gibi Kafka ve hikaye hiç olmamış yani tarz ve konu olarak çok arada kalmış hikayeler...
  • 400 syf.
    ·15 günde·10/10
    Öncelikle uçurtma avcısını okuyanlar bilirler o kitap insanın içinde bir sızı bırakır. Haksızlığın, şanssızlığın, samimiyetin, saf sevginin birleştiği bir sızı, bir tat. İşte çok benzerini bu kitapta da yaşadım. Kitabın konusu yasak bir aşkın nasıl bir aile dramına dönüştüğü. Ancak bu kitapta bence en son konuşulacak konu bahsi geçen “yasak aşk”. Çünkü çok daha fazlası var. Mesela çocuklar, mesela anne olmak, aile olmak, sevmek, değer vermek, adalet, haksızlık, çıkarlar, aşk, sınıf farklılıkları…Öncelikle size kabaca kitaptan bahsedip sonrasında önemli kahramanların psikolojik incelemelerini yapacağım. Kahveler hazırsa başlayalım.

    “Hepsi de yasalara karşı gelmişlerdi. Hepsi de yasak bölgeye adım atmışlardı. Kimin nasıl sevileceğini söyleyen yasalara hepsi aykırı davranmışlardı. Ve ne kadar sevileceğini söyleyen.”
    “Öyle bir zaman gelmişti ki dayılar baba, anneler sevgili olmuş, kuzenler ölmüş, cenaze törenleri yapılmıştı.
    Öyle bir zaman gelmişti ki, akla gelmez şeyler akla gelmiş, olanaksız şeyler gerçekleşmişti.”

    Kitap 1996 yılında tamamlanmış. 1997 yılında da Man Booker Ödülü’nü kazanmış. Hikaye Hindistanda geçiyor. Hindistanı orada yaşamış, büyümüş iliklerine kadar oraya ait olmuş bir kadının gözünden okuyoruz. Kültürünü özellikle oradaki kast sistemini (belli bir zamanda varolan) öyle güzel anlatmış ki okurken bu adaletsizliğe sinirlerinizin bozulacağını garanti ederim. Kullanılan dil gayet anlaşılır, şiirsel bir anlatım var. Kitapta rahatsız edebilecek tek bir nokta gözüme çarptı o da zaman geçişleri. Bir geçmiş, bir daha az geçmiş ve bir de şimdiki zaman arasında gidip gelinirken sınırlar çok belirsiz kaldığı için kafa karıştırabiliyor.

    Kitabın konusuna gelecek olursak…

    Kitapta bahsi geçen yasak aşk “paravan” olarak adlandırılan kast sisteminin en altında yer alan bir adamla sisteminin daha üstünde yer alan bir kadın arasında. Yasak aşkın bir tarafı olan kadın “Ammu” olarak geçiyor diğer taraftaki adam ise “küçük şeylerin tanrısı” bir diğer adı “Velutha”. Bende incelemenin devamında bu isimleri kullanacağım.
    Öncelikle size Ammu’yu tanıtmak isterim.

    Ammu…

    Zamanında bir adamla evleniyor Ancak bu aşk evliliği değil mantık evliliği oluyor. Ammu’nun ikizleri oluyor. Sonra evliliğinde başka dramlar yaşanıyor ve Ammu boşanıp “baba evine” geri dönüyor. Eve dönüyor dönmesine de içinde hayatını yaşayamadan yaşlanmış olduğunun verdiği acı kalıyor. Hayallerinin gerçekleşmediğini, bir yerde hayatın anlamını kaybettiğini görüyor. Hemde hayatı hiç farkında olmadan yaşanmış ve bitmiş.

    “ve hayatın kendisi için artık yaşanmış olduğunu midesinin ortasında soğuk soğuk hissediyordu.” “Bir fırsat verilmişti kendisine. Hata yapmıştı. Yanlış adamla evlenmişti.”

    Herkesin yaşadığı bir acısı, mutsuzluğu, umutsuzluğu vardır mutlaka. Herkesin de baş etme tarzı farklı. Ammu’nun tarzı ise bu acılarının hesabını çocuklarından sormak. Onlar olmasaydı sanki çok daha mutlu bir hayatının olacağını, hayatının geçip gitmesinin nedenini çocukları olarak görüp hayatının getirdiklerini taşıyamayarak kendisinin alması gereken sorumluluğu çocuklarına yüklüyor. Bir annenin bu olgunluğa gelememesi ne acı. Keşke anne olmadan önce bazı sınavlardan geçse diyorum insanlar. Çünkü bu ikizlerin başka şansı olmayacak. Anneleri ne öğretirse onu kabul edecekler ve dünyadaki koruyucuları olan annelerinin mutsuzluğunun sebebi olduklarını bilerek büyüyerek suçluluk hissedecekler. Kafanızda biraz daha netleşmesi için çok belirgin iki örnek vereceğim.

    Birincisi

    Sinemaya gidiyorlar ailecek ve Esta (ikizlerden kız olanın adı Rahel diğeri Esta) bir sebepten salondan çıkıyor ve salon çıkısındaki koltuklarda otururken “portakallıiçecek Limonluiçecek adam” (sinema salonunda içecek satan adam) tarafından istismara uğruyor. Elbette adam kimseye söylememesi konusunda tehdit ediyor. Esta bu yaşadıklarını kimseye anlatamıyor.
    NEDEN Mİ?
    ÇÜNKÜ ANNESİ TARAFINDAN DAHA AZ SEVİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜYOR. Kimseye söyleyemiyor. Düşünebiliyor musunuz küçük bir çocuğun iğrenç görüntülerle hayatı boyunca kendini suçlu hissetmek zorunda kalıyor. İstismara uğramış çocuklarda en temel olan şey “ben kötü değilim karşı taraf kötü” çocuğun bunu algılamasıyla beraber artık bu travma hafifliyor ve tedavi olmaya başlıyor. Peki kimseyle konuşamayan çocuğa ne oluyor? Esta’dan yola çıkarak söyleyeyim size çok kötü, kabul edilemez biri olduğunu düşünüyor. Bu yüzden kimseye anlatamıyor ve o adamın onu bulamaması için eşyalarını toplayıp evden kaçmaya karar veriyor ve bahsi geçen çocuk yanılmıyorsam 8 yaşında. O yüzden bu noktada çocuklarımızın davranışlarını iyi gözlemlemek lazım. ne oldu? anlatamıyorsa anlatması için güvenli ortam yaratmak lazım. Her zaman çok sevileceğini çünkü kendisi olduğu için değerli olduğunu hissetmesi lazım.
    Kitapta çok güzel bir cümleyle özetleniyor benim de anlatmaya çalıştığım:

    “Bu danışman onları önüne oturtup herhangi bir biçimde şunu söyleyebilirdi: siz günah işlemediniz. Size karşı günah işlendi. Siz çocuktunuz. Elinizden bir şey gelmezdi. Siz kurbansınız suçlu değil.”

    Şöyle bir düşünsenize. Minicik bir çocuk neden bu yükü taşımak zorunda kalmasından daha kötü bir şey olabilir mi bilmiyorum.

    Bu olay yaşandıktan hemen sonra bir başka olay yaşanıyor. Kısaca ona da değinmek istiyorum. Rahel’in söylediği bir söz karşısında Ammu şunları söylüyor:

    “insanları incittiğinde neler olacağını biliyor musun? Dedi Ammu. İnsanları incitirsen seni daha az sevmeye başlarlar.”

    Cümlenin korkunçluğunu sizde fark ettiniz mi? Rahel uzun bir süre annesinin onu daha az sevmesinin verdiği acıyla günlerini geçiriyor. Ancak dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu altında yatan anlama bakın. Sen belirli koşulları sağlarsan sevilmeye değersin. Yoksa sevilmezsin. Seni sevmemi istiyorsan böyle davranmayacaksın. Bir insanın kişiliğinin en derin acısı. Bu çoğumuzda olan bir yaradır. Eksik bırakır. Yetişkinliğimizde bu eksikliği romantik ilişkilerde tamamlamaya çalışırız. Ama hiçbir zaman sevilmeye değer olduğumuza inanmayabiliriz. İşte minik bir söz bir davranışın sonuçları bunlar. Bir otobüs yolculuğundayken önümde oturan bir anne çocuğuna “eğer yaramazlık yaparsan gideceğim yalnız kalacaksın dedi” çocuk devam etti ve anne aşağıya indi. Çocuk ağlaya ağlaya yalvardı annesine. İçim sızladı. Bakın bu yanlış. Bunu yapmayın. Çocuğunuz koşulsuz bir sevgiyi hak ediyor. O her şeyiyle sevilmeli. O noktada sen bu şekilde davrandığın için oraya gidemeyeceğiz, eve dönüyoruz deseydi. Çocuğun anlayacağı şey annem beni bunu yaparsam sevmez değil, yaramazlık yaptığım için gidemedik olacaktı.

    Ve kitabın sonlarına doğru Ammu evlerinde yardımcı olarak çalışan sistemin en altında bulunan hiçbir hakka sahip olmayan “velutha” ile aşk yaşamaya başlıyor. Aşk dediğimiz aslında duygusal bir birliktelik değil. Sadece cinsel bir birliktelik. Bu biraz hayatını anlamlı kılma mücadelesi gibi geldi bana. Hayatı bitmişti. Ama veluthayla beraber yeniden başladı. Ama bu aşk ifşa oldu.

    “Belki her şeyin bir günde değişebileceği doğrudur. Birkaç saatin, koca bir ömrün gidişatını etkileyebileceği”.

    Bir anda herkesin hayatı değişti “küçük şeylerin tanrısı” öldü. Ammu çocuklarına bir yük daha ekledi. Hayatının böyle olmasının onların suçu olduğunu söyledi. İkizler bir şey bilmeden bu yükle hayatın ortasında kaldılar. Estha babasının yanına göndrildi. İkizler ayrıldı. Ammu evi terk etmek zorunda kaldı. Ammu öldüğünde Rahel onun için göz yaşı bile dökemedi.

    Bahsettmediğim daha bir çok konu var. Ben benim önem verdiğim şeylere değinmek istedim. İncelemenin başında da söylediğim gibi aslında “yasak aşk dramı değil” bence. Asıl mesele “annenin yaşattığı dram” olarak da düşünülebilir.
    Son cümleyle kapanışı yapmak istiyorum:

    “cezalandırılmayalım dememişlerdi. Suçlarına uygun cezalar olsun istemişlerdi.” Ama fazlasını yüklenmek zorunda kaldı ikizler ve küçük şeylerin tanrısı. Hayatları hiç yeteri kadar değerli olamadı.
  • Mayıs Ayı Hikaye Etkinliği

    (Kaç nolu resim olduğunu ön yargıya kapılmadan okumanız için en sona bıraktım.)

    (Mümkünse şu müzik eşliğinde okuyun.

    https://youtu.be/A3CK21RhynY )

    Peter:
    Anne baba nerdesiniz?

    Wilma:
    Burdayım Peter.

    Peter:
    Bir an sizi görmeyince çok korktum.

    Wilma:
    Endişelenecek bir şey yok oğlum. Daha saat sabahın beşi. Hadi yat uyu bakalım şimdi. Sabah olunca konuşuruz tamam mı?

    Peter:
    Peki anne.

    Wilma:
    Hadi uyu bakalım tatlım.

    Peter:
    Anne

    Wilma:
    Efendim tatlım

    Peter:
    Anne beni hiç bırakmayın olur mu?

    Wilma:
    Nerden çıkarıyorsun böyle şeyleri, biz seni hiç yalnız bırakır mıyız? Sen hep bizimle olacaksın güzel evladım benim.

    Peter:
    Peki anne.


    Frank:
    Aşkım, Wilma, kravatım nerde gördün mü?

    Wilma:
    Ah be Frank, ah canım kocacım orada komidinin üzerinde. Az önce kendin koydun ya oraya.

    Frank:
    Evet gördüm aşkım.

    Wilma:
    Hadi kahvaltıya, sofra hazır.

    Frank:
    Ben geç kalıyorum işe, hemen çıkmam lazım.

    Wilma:
    Hayır olmaz Frank. Hemen kahvaltını yap öyle çık. İş yerinde halsiz ve yorgun düşmeni istemem.

    Frank:
    Bayılıyorum senin bu ince düşüncelerine Wilmacım.

    Wilma:
    Ben de senin bu sözlerine bayılıyorum tatlım.

    Peter:
    Anne-baba neden bayılıyorsunuz?

    (Gülüşmeler)

    Wilma:
    Benim güzel oğlum. Yani çok hoşuma gidiyor anlamında kullanıyoruz biz o kelimeyi.

    Peter:
    Peki o zaman neden öyle söylemiyorsunuz? Yoksa benden bir şeyler mi gizliyorsunuz?

    Frank:
    Benim biricik oğlum. Bizim senden hiçbir gizli saklımız olmadı, olmaz da. Yani biz o sözcüğü daha iyi hislerimizi anlattığını düşündüğümüz için kullanıyoruz.

    Wilma:
    Frank bırak şimdi sen Peter’ı. Hani sen işe geç kalıyordun.

    Frank:
    Tamam başladım bile. Biliyor musun aşkım?

    Wilma:
    Neyi?

    Frank:
    Hindenburg öldüğünden beri ülkede anormal şeyler oluyor.

    Wilma:
    Evet çok sevdiğimiz bi cumhurbaşkanı idi.

    Frank:
    Bugün gazetede ona dair yazılar yazacağım tabii izin verirlerse.

    Wilma:
    Yani gazetelerin, mecmuaların sesini kısmak hiç olacak şey değil tabii ki.

    Frank:
    Pek tabii değil ama..

    Wilma:
    Zaten hiç sevemedim o bücür bacaklıyı.

    Frank:
    Neyse bunları sonra konuşuruz. Hadi ben kaçtım.

    Wilma:
    Yine sefer tasını giderken bisikletten düşürme.

    Frank:
    Sen ikaz ettin ya yine düşürürüm.

    Wilma:
    Yaaa ama...

    Frank:
    Yok Wilmam. (dudağına öpücük kondurur.) Tabii düşürmem. Yani umarım.

    Wilma:
    Tamam tamam. Hadi kolay gelsin. Müdürle aranı bozma sakın.

    Frank:
    (Bisikletiyle giderken el sallayarak) Bozmam merak etme.

    Wilma:
    Hadi bakalım oğlum. Büyük çocuğu gönderdik sıra küçük çocukta. Hadi ama ne diye mızmızlanıyorsun. Yesene kahvaltını.

    Peter:
    Yiyorum anne.

    Wilma:
    Ben neden göremiyorum acaba? Benim oğlum yemeklerini yiyecek büyük adam olacak. Şansölye olacak. Başkan olacak. (Yanına gider ve kovalamaca başlar.) Sen yemeğini yemezsen o zaman ben seni yerim. Ham Ham Ham

    (Gülüşmeler)

    Peter:
    Anne yemeğimi bitirdikten sonra dışarıda Eric ile oynayabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki oğlum. Ben de bu arada evi temizlerim. (Fısıltı şeklinde konuşarak) Şimdi ne olacak, eğer dedikleri gibi yaparlarsa, e o zaman bizler napıcaz? Aman Tanrım düşünmek bile istemiyorum.

    Peter:
    Ne konuşuyorsun anne?

    Wilma:
    Yok bişi oğlum. Sen bitirdin mi kahvaltını?

    Peter:
    Bitirdim anne.

    Wilma:
    Hadi seni bahçeye çıkartayım o zaman. Eric’i de çağıralım.

    Peter:
    Anne oyuncaklarımı da alabilir miyim?

    Wilma:
    Tabii ki yavrum alabilirsin. İstediğini al. Hadi çıkalım.


    ......
    O gün hava mayıs ayının tüm güzelliklerini sunuyor, güneşin parlaklığı çimenlerini yeşilin daha canlı kılıyor, havanın hafif esintisi insanları dışarıya bir an önce kendilerini atma konusunda sabırsızlandırıyordu.
    .....

    Wilma:
    Rebeka, Rebeka!

    Rebeca:
    Ah Wilma sen miydin?

    Wilma:
    Evet benim. Bizim yumurcak Eric ile oynamak istiyormuş.

    Rebeca:
    Dur ben Eric’i çağırayım. Eric oğlum.

    Eric:
    Efendim anne.

    Rebeca:
    Hadi kuzum hava güzel, dışarı çıkın da bahçede oyun oynayın.

    Wilma:
    Rebeka napıyorsun, nasılsın.

    Rebeca:
    Bildiğin gibi bizimkini okula gönderdim. Ben de oğlana atkı örüyordum. Sen nasılsın?

    Wilma:
    İyiyim ben de iş güç bildiğin gibi. Bizim sakarı gönderdim ben de. Yine işe giderken dün sefer tasını düşürmüş. Yani düşürmesi bişey değil de yaptığım yemeklere acıyorum.

    Rebeca:
    Ay öyle canım sorma, bizimki de sanki ağzı delikmiş gibi her çorba içişinde üzerine döker.

    Wilma:
    İzak Bey tarih öğretmeniydi değil mi?

    Rebeca:
    Evet canım tarih öğretmeni.

    Wilma:
    Ya bu böyle olmayacak. Benim biraz işim var. Temizlik yapıcam. Bana gel da kahve yapayım. Şöyle bi güzel laflarız veranda da.

    Rebeca:
    Tamam Wilmacım ortalığı toparlayım ben de gelirim.

    Wilma:
    Hadi o zaman görüşürüz.


    ......
    Biesdorf Berlin’in sanata ve tarihe düşkün mimari yapısı ve doğanın kusursuz güzelliği ve içinden geçen Wuhle nehri ile yaşanılası şirin bir kasabaydı. Müller ailesi ile Schütze ailesi biri katolik biri yahudi olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi geçinen iki komşu aileydi. Kasabada cereyan eden ufak tefek birkaç hadiseyi saymazsak yahudi kökenli aileler o ana kadar hiçbir sorun yaşamamışlardı. Ayrıca bu iki aile civarda başka aileler olmasına rağmen birbirleriyle çok iyi anlaşıyor. Birbirlerinin dini günlerini kutluyor ve hediyeleşiyorlardı.
    ......


    Peter:
    Eric gördün mü topaçımı? Dün babam aldı bana.

    Eric:
    A nasıl bişey bu.

    Peter:
    Böyle ipi sarıyorsun sonra fırlatıyorsun ve dönüyor.

    Eric:
    Hadi yapsana bi

    Peter:
    Önce topaçı bi sarayım. Bak izle şimdi. Yani babam gibi yapamadım ama babam çok güzel döndürüyor. Eric al bide sen dene.

    Eric:
    Peter bizi buradan kovacaklarmış.

    Peter:
    Kim kovuyor sizi? Hem neden kovacaklarmış ki?

    Eric:
    Biz yahudi olduğumuz için bizi sevmiyorlarmış.

    Peter:
    Ama biz seviyoruz. Kim söyledi sana bunu?

    Eric:
    Annemle babam konuşurlarken duydum.

    Peter:
    Yok öyle bişey. Hiç olur mu? Sen benim en iyi arkadaşımsın. Gel bisiklet sürelim biz.

    Eric:
    Tamam


    .....
    Wilma ev temizliğini bitirmiş, Rebeka’da işlerine düzene koyar koymaz Wilma’nın bahçeye bakan geniş verandasında kahvelerini içmeye başlamılardı bile.
    .....


    Rebeca:
    Wilma nolucak bizim bu halimiz?

    Wilma:
    Ne olmuş ki halinize?

    Rebeca:
    Görmüyor musun etrafta bizlere yapılanları, söylenenleri. Her geçen gün daha da sıkmaya başlıyor bu durum beni.

    Wilma:
    Yani aslında görüyorum ama düzeleceğini ümit ediyorum.

    Rebeca:
    Savaş çıkartacakmış bu Hitler. Bizi de buralardan sürgüne göndereceklerini söylüyorlar. Sence yaparlar mı böyle şeyler?

    Wilma:
    Yok canım benim. Sen benim 30 yıllık arkadaşımsın. Biz birlikte doğduk burada. Beraber büyüdük. Sen benim kardeşim gibisin. Sizi götüremezler. İzin vermem ben.

    Rebeca:
    Ay inşallah öyle olur. Biz naparız buradan gidersek. Hem Eric daha çok küçük.

    Wilma:
    Biliyorum, biliyorum. Göreceksin bak, her şey yoluna girecek. Yine biz senle tarlamıza ekin ekeceğiz, beraber bağda üzüm toplayacağız, birlikte seninle reçel yapacağız. Merak etme o Hitler denen adamı başımızdan defedeceğiz. Üzme sen kendini.


    ....
    Hayat böyledir işte. Sen hayal kurarsın ama hayat kendi rolünü oynar ve hep sürpriz yapar. Hiç beklemediğin bir anda kapının önünde istemediğin olaylar seni hazırlıksız yakalayıverir. Sen, kaderin sana biçtiği hayat tiyatrosunda kendi rolünü başarılı bir şekilde oynamaya çaba gösterirsin. Dostoyevski’nin dediği gibi “Kendi planlarımızı yapıyorduk ama kaderin de planları olduğunu unutmuştuk.” O istenmeyen kara bulutlar yavaş yavaş Biesdorf kasabasına yaklaşmıştı bile. Bunun ipuçları Frank’in dilinden dökülmekteydi.
    ....


    Frank:
    Aşkım ben geldim.

    Wilma:
    Hoşgeldin bitanem. Nasıl geçti bu gün işin?

    Frank:
    Yorucu ve üzücüydü. Bu günkü haberler hiç iç açıcı değil.

    Wilma:
    Hayırdır ne oldu? Seni üzen nedir? Neymiş o kötü haberler?

    Frank:
    Şu SS Partisi. Hitler Şansölye ilan edildikten sonra ülke hızla bir değişime girdi. Herkes tuhaflaşmaya başladı. Aşırı milliyetçi söylemler, yahudilere yapılan kötü muameleler, kin, nefret ve öfkenin tüm her yere yayılması, insanların birbirine olan güven duygusunun kaybolması, sevgisiz bi toplum olduk Wilma. Bizim gazetede sadece Hitleri öven yayınlar yapmamız bekleniyor. Biz böyle değildik. Bize neler oluyor canım?

    Wilma:
    Evet çok haklısın. Ben de olan biteni görebiliyorum. Tüm bunlar İtalya’nın faşist uygulamaları yüzünden başladı. O adam bizimki ile çok yakınlık kurdu. E nolacak üzüm üzüme baka baka kararıyor işte.

    Frank:
    Yani aşkım bu gidişat bizi nerelere götürür bilemiyorum. Ama baskıcı sistem, bu sistematik baskılar, bu aşırılık söylemleri hiç doğru değil. Bu söylemler bizi felakete sürükler. Ben bunca yıllık komşum Schütze ailesi ile düşman mı olacak mışım? Onlar sırf yahudi olduğu için onlardan nefret etmemi bekliyorlar.

    Wilma:
    Daha bugün konuştuk Rebeca ile bu konuları bizde. Açıkçası çok tedirgin ve çok korkmuş durumda. Ne yapacağını bilemez bi halde. Sanki her an evlerini yerle bir edeceklermiş gibi korku ile bekliyor. Onları teskin etmemiz gerek Frank. Bu bizim onlara karşı görevimiz. O benim en yakın arkadaşım ve dostum.


    .....
    Beklendiği gibi de oldu. Kara haberler çok hızlı bir şekilde yayıldı. Anlaşılan o ki propaganda bakanı Goebbels (Göbels) işini çok iyi yapıyordu. Alman halkına nefreti aşılamış, her türlü kötülüğün sorumlusu olarak yahudileri işaret etmiş ve onlar da üzerine düşeni yapmıştı. Önceleri yahudiler sarı bant takma zorunluluğu getirilmiş, memuriyet görevleri yapmaları yasaklanmış, mal varlıklarını kayıt ettirmeleri mecbur tutulmuştu. Tarihler 9 Kasım 1938’i gösterdiğinde ise, ileride her yerde kırılan yağmalanan yahudi dükkanlarının cam kırıklarının sokaklara saçılması nedeniyle “Kristal Gece” olarak adlandırılan o gün de, yahudilere karşı şiddet hareketi başlamıştı. Polislerin durup seyrettiği bugünde yahudilerin dükkanları yağmalanmıştı. Artık fitil ateşlenmiş ve planlı nefret tohumları meyvelerini vermeye başlamış, yahudilere karşı uygulanan kötülük hareketi başlamıştı.
    ......


    Nazi askerleri (hep bir ağızdan bağırarak):
    Tüm yahudiler dışarı, evde hiçbir yahudi kalmayacak, buradan gidiyorsunuz. Hadi çabuk, çabuk, terk edin evlerinizi. Bu size devletimiz ve partimiz tarafından verilen bir emirdir.

    Rebeca:
    Napıcaz İzak? Nolucak şimdi?

    İzak:
    Bilemiyorum Rebeca. Bende bilmiyorum. Ama sende yaşananları görüyorsun işte. Adamlar delirmiş gibi bizlere saldırıyorlar. Bu işin şakası yok. Hemen çantayı hazırlada çıkalım. Bu pislik heriflerden her şey beklenir. Sağı solu yok bunların.

    Rebeca:
    Nasıl yani? Geri gelemeyecek miyiz?

    İzak:
    Yahova (Allah) bilir. Umarım tekrar geliriz. Sen şimdi oyalanmadan hemen önemli eşyaları bi çantaya koy da çıkalım. Yoksa çanta bile almadan gitmek zorunda kalırız.

    Eric:
    Anne-Baba neler oluyor? Bi yere mi gidiyoruz? Tatile mi çıkıyoruz baba?

    İzak:
    Yok oğlum, yok evladım. Tatile gitmiyoruz. Bi süre bizi başka yerde misafir edecekler. Orada zaman geçirdikten sonra çok güzel bi yere götüreceğim seni. Ama bi müddet buradan ayrı kalacağız. Güzel günler göreceğiz sen merak etme.

    Hadi çabuk, çabuk, adamlar çıldırmış gibi bağırıyor. Şu fotoğrafları da koymayı unutma. Onların ele geçmesini istemem.

    Eric:
    Baba ya peki benim oyuncaklarım?

    İzak:
    Onları alamayız yavrum. Onlara Peter çok güzel bakar. Ben sana gideceğimiz yerde daha güzel oyuncaklar alacağım söz veriyorum.

    Nazi askeri (kapıya ayağıyla vurarak):

    Kime söylüyorum ben. Daha ne bekliyorsunuz? Çıkın dışarı. Yoksa Parti kurallarına aykırı hareket etmekten sizi burada vururum.

    İzak:
    Tamam, tamam, çıktık.

    Wilma:
    Rebeca, İzak nereye?

    -Alman askerlerine karşı.-

    Onların bi suçu yok. Götürmeyin onları. Onlar hiçbir zaman kurallara aykırı hareket etmediler. Acıyın onlara.


    Nazi Askeri:
    Defol git başımdan kadın. Bi kelime daha edecek olursan seni parti yasalarına aykırı hareket etmek suçundan tutuklatırım.

    İzak:
    Frank burası sana emanet. Değerli gördüğün eşyaları alabilirsin. Eric’in oyuncaklarıyla da Peter oynasın artık.


    .....
    Almanya’da her şey çok hızlı bir şekilde kılıf değiştirmeye başlamıştı. Acı ve gözyaşı dolu günler artık yahudiler için sıradan olmaya başlamıştı. Ülkede milyonlar çok hızlı bir şekilde örgütlenmişti. Göbels’in taktikleri çok başarılı bir şekilde icra ediliyordu. Artık Almanlar yahudi veya çingene etraflarında görmek istemiyordu. Gettolar hemen kurulmuş. Yahudiler buralara sevk edilmiş, kadın, erkek, çocuk ve yaşlılar ayrı bir şekilde gruplara ayrılarak getto odalarına alınmıştı. Her gün testler yapılıyor sağlıklı olan işgücü olarak ayrılıyor ağır işlerde ve fabrikalarda gün boyu çalıştırılıyor, hasta ve yaşlılar ise adeta ölümlerini bekler durumdaydılar. İlk olarak Krakow’da Getto kurulmuş ve Schütze ailesi buraya alınmıştı. Tabii aile fertleri birbirinden ayrılarak. Frank ise o da ailesinden ayrılmış, İşçi Partisi tarafından kendisine zorla muhabereci görevi verilmişti. O artık bi kurye gibi çalışıyor. Haber getirip götürüyor, gazetecilik birikiminden ötürü bazen yazı işlerinde görevlendiriliyor, bazen de telefonlara bakarak iletişimi sağlıyordu.
    ......


    Wilma:
    Aa mektup gelmiş Peter. Frank’den olmalı.

    Peter:
    Babam mektup mu yazmış anne?

    Wilma:
    Evet oğlum bakalım ne diyor?


    “Sevgili karıcım Wilma. Seninle uzun uzun konuşmuştuk. Hatırlarsın bu partinin bizi nasıl bir felakete sürükleyeceğini az çok biliyorduk ama ben bu denli ileri gideceklerini, yahudilere karşı bu kadar acımasız olacaklarını hiç beklemiyordum. Artık savaş tüm vahşetiyle ve çılgınlığı ile devam ediyor. Burada yaşananları duymak bile istemezsin eminim. Yahudileri köle gibi çalıştırıyorlar eğer oturacak, dinlenecek olurlarsa kim olduğunu bakılmaksızın bir kurşunla oracıkta öldürülüyor. Ben İzak’ı görebiliyorum görevim icabı. O da çok bitkin ve zayıflamış durumda. Onu ve ailesini kurtarmanın bir yolunu bulmaya çalışıyorum. Bir yandan da burada Getto’da tutulan diğer insanlara da acıyor onlar için hiçbir şey yapamadığım için de kendimle kavga ediyorum. Ama ben inanıyorum bir gün gelecek, insanlar gülecek. Ve bizler yine birlikte oyunlar oynamaya, gülmeye devam edeceğiz. Bu günlerde geçecek. Şu savaş ne zaman biter bilmiyorum ama çok insan ölüyor, geceleri insanların haykırış ve çığlık sesleriyle kabuslar içerisinde uyanıyorum. Umarım sen ve biricik oğlum Peter iyisinizdir. Güzel günlerde buluşmak üzere.

    Seni çok seven ve hep sevecek olan kocan

    Frank Müller”


    Peter:
    Anne babam niye gelmiyor.

    Wilma:
    Canım oğlum şu an da yaşadığımız dünya çok zor zamanlardan geçiyor. Bazı insanlar kendi hırsları uğruna başkalarının canını acıtıyor. Babanda o adamlara karşı savaşıyor.

    Peter:
    Yani burada kötü adamlar mı var anne?

    Wilma:
    Evet oğlum. Hem de çok kötü adamlar var. Ama merak etme. Kötülük her zaman yenilmiştir, yenilmeye mahkumdur, iyiler kötüleri yendiği zaman baban da yine bizimle olacak ve gülüp, eğlenip eskisi gibi oynamaya devam edeceğiz.

    ......
    Ama kötüler bi türlü yenilmiyor, kötülüğün dozu gittikçe artıyordu. Göbels; “Propagandada kullanılan yalanlar ne kadar büyük olursa insanların onlara inanması kolaylaşır, yalanın etkisi artar." diyordu. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyor ve savaş tüm ürkütücülüğü ve soğukluğu ile devam ediyordu. Gettolarda çalışabilecek durumda olanlar ayrılıp kalanlar gaz odalarına öldürülüp cesetleri fırınlarda yakılıyordu.

    Almanya sınırlarını genişletiyordu, önce çok sayıda Alman vatandaşın yaşadığı Avusturya silah sıkmadan yenilgiyi kabul etmiş sonrasında ise Çekoslavakya ve Polonya işgal edilerek Alman topraklarına katılmıştı. Hitler her askeri başarısından sonra daha büyük hedefler için gözünü karartıyordu. Hep daha fazlasını istiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisinin intikamını alıyordu adeta. Frank bu arada sık sık mektup göndererek durumu hakkında bilgiler veriyor ve iyi hissetmelerini sağlamaya çalışıyor, ailesine moral veriyordu.
    ......


    Wilma:
    Postacı geldi oğlum, yine babandan mektup var.

    “Sevgili eşim Wilma. Burası adeta cehennem yeri gibi oldu. Tüm bunların bizlerin birlikte yaşadığı, beraber gezip durduğumuz insanlar tarafından yapılıyor olmasını aklım almıyor. Getto’nun koşulları insanlık dışı. Ara sıra görevlendirmelerde gördüğüm manzarada adeta kanım donuyor. Burada yaşlı ve hasta olanları ayırıp gaz odalarında öldürüp cesetlerini yakıyorlar. İskeletlerine bile tahammül edemiyorlar. Bir insan nasıl bu kadar zalim olur? Neden zalim olur anlayamıyorum. Aynı kaptan yemek yediğimiz insanlara karşı bu öfkenin sebebi nedir anlamak mümkün değil? Burada savaştan ötürü şartlar zorlaştı bazen yemek konusunda sıkıntılar çekiyoruz ama beni merak etmeyin. Ben gayet iyiyim. Birlikte olacağımız günlerin hayalini kuruyor ve kendimi mutlu hissediyorum. Seni de oğlumuz Peter’ı da çok özledim. Burnum da tütüyorsunuz. Şu savaş en kısa zamanda biter umarım ve birbirimize kavuşuruz. Sizden ayrı kaldığım zamanlarda duyduğum hasret size olan aşkımı perçinledi artık daha büyük bir iştiyak duyuyorum sizlere karşı. Sakın üzülmeyin, kendinize dikkat edin ve iyi bakın.

    Sonsuz sevgimin kaynağı Wilma

    Frank Müller”


    ......
    Getto’da her gün bir öncekinin aynısı gibiydi. Yine gruplara ayrılıyorlar kimisi angarya işlere kimisi de fabrikada çalışmak üzere çalışma yerlerine gönderiliyordu. Frank ise sürekli komşularını kurtarma planları yapıyordu.
    .......


    Frank:
    Hay Hitler. Bayım ben 19. Muhabere bölüğünden Frank Müller. İçeride benim tanıdığım ve kefil olabileceğim bir aile var. Onlar vatansever yahudilerdir. Hem o kişi, yani İzak Schütze aynı zamanda iyi bir maliyecidir. Sizlere çok yardımı dokunabilir. Onları yanımıza alabilir miyiz?

    Nazi komutanı:
    Sen kim oluyorsun da böyle konuşuyorsun. Bu ne cüret! Sen partinin yasaklarından haberdar değil misin? Onlar bizim geri kalışımızın tek sorumlusu. Yahudiler bizim ayak bağımız. Onların kanı bu ülkede artık akmayacak. Onların hepsinden kurtulacağız. Seni bu şekilde konuştuğun için parti yasalarına aykırı davranmaktan hakkında işlem başlatacağım. Yıkıl git şimdi başımdan.


    ........
    Artık hızlı ve yargısız tutuklamalarla Almanya bir polis devleti olmuştu. Propaganda bakanı Göbels “Propaganda esnasında yalan söyleyin, inananlar olacaktır. Şayet başarısız olduysanız devam edin." diye telkinlerde bulunuyor bunun sonucunda da adete uyuşturulmuş gibi her söylenilene inanan milyonlar hep Hitlerin konuşmalarını pür dikkat dinliyorlardı.
    ........


    Getto’da İzak 100 kişinin sıkış tepiş yaşadığı odada arkadaşı Jacob ile sohbet ediyordu.

    İzak:
    Jacob sen ne iş yapıyrdun buraya gelmeden önce?

    Jacob:
    Ben elektrikçiydim.

    İzak:
    O yüzden mi seni fabrikada görevlendirdiler.

    Jacob:
    Sanırım öyle.

    İzak:
    Ne düşünüyorsun? Sence bu insanlık dışı zulüm biter mi?

    Jacob:
    Tamamen Naziler’in iki dudağının arasında yaşantımız. Onlar ne isterse ona göre hareket ediyorlar. Senin, benim yaşıyor olmam, onların gözünde, sadece Alman ordusuna karşı hazır ve masrafsız işçi olmamızdan kaynaklanıyor. Burada yaşam ve ölüm birbirine makasın iki ucu gibi çok yakın iki kavram. Tek umudum şu kahrolası savaşın sona ermesi yoksa bizim durumumuz belirsizlikler yumağı.

    İzak:
    Evet haklısın. Ben de tarih öğretmeniydim ama bunun hiçbir önemi yok. O yüzden her geçen gün güçten düştüğüm şu berbat hapishanede vücudum bu ağır işlere daha ne kadar dayanır bilemiyorum. Her gün uykularıma ölüm giriyor. Tam Nazi askerleri tarafından öldürüleceğim sırada uyanıyorum. Tüm bu yaşananlar bir rüya ve sanki bu rüyadan uyandığımızda gerçekleri göreceğiz gibi geliyor bana.


    .......
    Artık işler hiç de Hitler’in istediği gibi gitmiyordu. Polonya’yı da ele geçirdikten sonra büyük bir kumara kalkışmış Sovyetler Birliği’ni işgal etmeye karar vermişti. Hırs, kibir, açgözlülük, intikam duygusu ile yürüttüğü bu savaşta artık yenilgi kaçınılmazdı. Berlin yanıyordu. Her taraf yıkık binalarla doluydu. Berlin’de her yer Sovyet bombardımanı sonucu harebeye dönüşmüştü. Artık Frank’den mektup gelmiyor. Evlerini terk etmek zorunda kalan Wilma ve oğlu Peter çaresizce bombardıman altında koşuşturuyorlardı. Birden büyük bir patlama ve ardından derin bir sessizlik oldu.
    ......

    20 yıl sonra

    Yer: Amerika Birleşik Devletleri Birleşmiş Milletler Barış Konferans Salonu

    Çocukların Gözüyle Savaş adlı Fotoğraf Yarışması Ödül Töreni ve İnsanlık Suçuna Karşı Birlikteyiz konulu panel.

    Sunucu Keanu Reeves:

    Burada çok anlamlı bir konu için hep bir araya gelmiş bulunmaktayız. Maalesef dünyamızda savaşlar bitmiyor. Her gün dünyanın farklı yerlerinde farklı insanlar, insanlık dışı muameleye maruz kalıyor ve yaşamlarını kaybediyorlar. Bizler artık bu felaketlere, bu insanlık dışı durumlara dur demeli ve harekete geçmeliyiz. Dünyanın bir çok coğrafyasında insanlar içilebilir temiz suya ve yaşamlarını idare edebilecek gıdaya muhtaç durumda iken bizler lüks arabalarımızdan, lüks evlerimizden ve şatafatlı yaşantımızdan artık feragat etmek ve fedakârlık yapmak mecburiyetindeyiz. Artık dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkıyor. Ben sözü fazla uzatmadan bu anlamlı fotoğraf yarışmasında birinci seçilen, ödülün almak ve konuşmasını yapmak üzere savaş fotoğrafçısı Zekeriyya Alimov’u sahneye davet ediyorum.


    Zekeriyya Alimov:

    Öncelikle hayatımın en kıymetli ödüllerinden birisi olan bu ödülle beni onurlandırdığınız için hepinize en içten şükranlarımı sunuyorum. Ben bir savaş muhabiri ve fotoğrafçısıyım ama işimden olma pahasına savaşların bitmesini ve dünyada barışın egemen olmasını canı gönülden arzu ediyorum. Hayat tecrübelerim bana öğretmişti ki, ben iyi bir fotoğrafın önce kokusunu alırım, adete ilham gelir gibi hissederim. O anı yakaladığımı düşündüğümde de deklanşöre basarım. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, savaşın en çetin yaşandığı yerlerden birisi olan Berlin’de, Sovyet işgali esnasında her yer, yerle bir olmuşken, adeta bataklıta biten gül gibi bir çocuk ilişti gözüme. Hemen yanına yaklaştım ve elinde bi oyuncak tutan ve yıkıntıya dönmüş şehirde elinde k oyuncakla oturan o pırıl pırıl gözleri parlayan çocuğun o anını ölümsüzleştirdim. Fotoğrafı çektikten sonra yanına yaklaştım ve sordum. Sen burda neyi bekliyorsun, neden oturuyorsun dedim. O da bana “annemi bekliyorum, bana söz vermişti. Beni hiç yalnız bırakmayacağına dair söz vermişti” dedi. Ama etrafında kimsecikler yoktu. Elindeki oyuncak da yahudi olduğu için Gettolara götürülen Eric adlı bir çocuğun ona hediye ettiği bir oyuncakmış. Ona sımsıkı sarılıyor ve saatlerdir annesinin gelmesini bekliyormuş. İsterseniz hikayenin geri kalan kısmını fotoğrafın kahramanı olan Peter Müller’e bırakalım. O da şu anda aramızda. Muhakkak onun da söyleyeceği bişeyler vardır. Ben sözü alkışlarla kendisine bırakıyorum.

    Alkışlar içerisinde Peter Müller sahneye çıktı ve konuşmasına başladı.

    Peter Müller:

    Tüm katılımcıları en içten sevgi ve saygılarımla selamlıyorum. Ben Peter Müller. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde daha küçücük bir çocuktum. Ve o acılarla birlikte büyüdüm. Babam gazeteciydi ve işini çok severek yapan dürüst bir gazeteciydi. Her zaman doğrunun, adaletin ve iyiliğin peşinden koştu. Hiç yapmacık değildi. Doğru sözlü olması ona pahalıya patlayacaktı ama o insanlığını satmamıştı. Ben savaş esnasında babamın yokluğunda annemden hep onun erdemli ve onurlu davranışlarını dinleyerek büyüdüm. Biz annemle Berlin’de iken savaşın tam ortasında kaldık. Atılan bombalar yüzünden enkaz altında kalan annemi kaybettim. Sonra büyüyünce babamın akibetini araştırdım. Onun arkadaşlarından öğrendiğim şekliyle, -çünkü Naziler savaşı kaybedeceklerini anladığı anda tüm resmi evrakları yakmışlardı-, onun yahudi olan komşumuzu kurtarmaya çaba sarfederken yasalara aykırı geldiği için hainlikle suçlanıp, kurşuna dizilerek öldürüldüğünü öğrendim. (Göz yaşlarını tutamaz ve boğazı düğümlenir.) Evet gerçekten çok acı bir durum. Kimse annesini babasını bir hiç uğruna, saçma bir ihtiras uğruna kaybetmemeli. Ne yazık ki Getto’da bay ve bayan Schütze’de öldürülmüş. Onlar da hayatlarını kaybetti ama oğulları Eric burada aramızda. Onunla arkadaştan öte iki kardeş gibiyiz. Ama ben şimdi çok şükür dimdik ayaktayım. Ben babamın oğluyum ve onun yolundan gidiyorum. İnsanın şu hayata değer katacak ulvi amaçları olmalı bence. Ve bende İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara karşı kurulan örgüte gönüllü olarak katıldım ve hayatımı bu yola adadım. Dünyanın her yerinde savaş suçlarına karşı mücadele ediyorum, etnik kimliğine ve mensup olduğu dine bakılmaksızın, insanlığa karşı işlenen suçlara karşı sonuna kadar mücadele edeceğim. Bizlerin çektiği sıkıntıları başka çocukların çekmemesi için elimden geldiğince çalışacağım. Kimseden korkum yok. Ben kitapları, ağaçları ve insanlığını yitirmemiş olanları seviyorum. Hepinizi selamlıyorum. Sağolun var olun.


    (11 nolu resim)


    https://hizliresim.com/0jnEne


    Önemli Not: Ben adına tarihi hikaye dediğim bu eserimi yazarken üç gün çalıştım.

    Dönemin ruhunu doğru bir şekilde yansıtabilmek için, İkinci Dünya Savaşı’nı konu edinen bir film (Schindler'in Listesi), çok sayıda belgesel izledim ve çok sayıda makale okudum. Amacım tarihi olayları anlatırken tarihsel bilgilerin dışına çıkmadan okuyucuyu doğru bilgilendirmek. Umarım başarılı olmuşumdur. Tarihten her zaman ders çıkarmamız gerekiyor o yüzden tarihi okumalı ve araştırmalıyız diye düşünüyorum.

    İlave Tarihsel Bilgiler: 30 Nisan 1945’de, İtalya’da Mussolinin baş aşağı asılarak öldürülmesi üzerine aynı utanç verici sonun kendisine da yapılabileceği düşüncesiyle Hitler ve bir gün önce evlendiği karısı odalarına çekilip intihar ettiler. Karısı siyanür hapı içerek, Hitler ise kendini başından vurarak intihar etti.

    Cesedinin sovyetlerin eline geçmesinden korktuğu için generalleri yakmıştır.

    Hiçbir zaman Hitler’in yanından ayrılmayan, propoganda makinası gibi çalışan Göbels’in karısı ise kan donduracak tarzda altı çocuğuna siyanür verdi sonra kendisi siyanür içerek öldüler. Göbels önce karısını sonra kendisini başından vurdu.

    Hitler bir inat uğruna, bir intikam uğruna ve sapkın ideolojisi nedeniyle başlatmış olduğu 1939-1945 yılları arasında süren İkinci Dünya Savaşı sebebiyle dünya üzerinde, 60 ila 80 milyon arasında insanın yaşamını yitirmesine sebebiyet vermiştir.

    Son bir bilgi; Hitler’in kavuşamadığı ilk aşkı Stefi İsak’da bir yahudiydi :/
  • 342 syf.
    Sitede kitaplarından alıntılarına sıklıkla rastgeldigim yazarın, okuduğum ilk kitabı oldu. Yazarın az lafla çok şey anlatan üslubuna mizah unsuru yer yer eklenince futbolla ilgilenenler için eğlenceli bir kitap ortaya çıkmış diyebilirim. Yazar, her Uruguaylı gibi bir futbol tutkunu olduğunu, kitabın başında, dünyanın dört bir yanına dolaşarak "Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen."[Bunu özellikle Süper Ligi izlerken söylerim ama sonuç birkaç istina mac dışında değişmez] şeklindeki arzusuyla; kitabın sonlarında 2010 Dünya Kupası'nda "Dünya Kupası başladığında evimin kapısına üzerinde "Futbol Nedeniyle Kapalıdır" yazan bir levha astım." diyerek gösteriyor.

    Yazar, kitabını Dünya Kupalari üzerine bina etmiş; her Dünya Kupası'nı anlatmadan önce o esnada dünyada yaşanılan önemli gelişmeleri kısa ve öz şekilde ifade etmiş. Bunlardan özellikle, iktidara geldikten sonradan itibaren hiç değişmeyen "Miami'deki güvenilir kaynaklardan gelen haberlere bakılırsa Fidel Castro her an devrilebilirdi." şeklindeki verdiği bilgi beni güldüren başlıca unsurlardan biriydi. Her şeyin değiştiği dünyada, ABD'nin Castro'yu indiremeyişi hiç değişmiyor.

    Yazarın kendisinin de Uruguaylı olması sebebiyle özellikle futbolun Latin Amerika için önemini rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ki, Brezilya'da hastanenin, okulun olmadığı bir yer bulma imkanı olduğunu ancak bir futbol sahasının olmadığı bir yer bulmanın imkansız olduğu, Pelé'nin 20 yaşında bir efsane olduğunda Brezilya hükümetinin onu milli servet ilan ederek yurtdışına satılması yasak etmesi, 1950 Dünya Kupası finalinde Maracana'da Uruguay'a kaybedilen finalin açtığı yaranın sızısının her Brezilyalı için daimi olduğunu, Uruguay'ın güzel futboluyla kazandığı dünya sampiyonluklari ve halkın bir olup buna sevinmeleri gibi birçok örnekle bu durumu daha iyi anlıyoruz.

    Bu açıdan futbolun bir sahada on birer kişiden oluşan iki takımın bir top peşinden koşturmasindan ibaret bir oyundan çok daha fazlası olduğunu anlayabiliriz. Kendimden örnek verecek olursam, babam sıkı bir GS taraftarıydı. Haliyle ben de bir GS'li oldum. Çünkü tutulan takım da başka birçok konuda olduğu gibi bizim tercihimiz dışında bize verilmiş olur. Tabi sonradan bu konuları değiştirebiliriz ama tutulan takım çok yüksek ihtimal değiştirilmez. Neyse çocukluğuma dair en iyi anımsadığım hatıralarimdan birisi futbola dairdi. GS, 1999-2000 sezonunda Uefa Kupası'nda finale kalmıştı. Ben henüz yedi yaşındayim. Ama final gecesini çok iyi hatırlıyorum. Babamda kalp yetmezliği olduğu için doktora ne zaman gitse, maç izlememesi tavsiyesi alırdı. Bu önerilere riayet edilmesi ancak bir diğer GS'in maçına kadar olurdu. İşte onlardan birisi 2000 Mayıs'indaki Arsenal- GS Uefa Finali'ydi. O zamanlar Şampiyonlar Ligi Star'da, Uefa Kupası TRT'de ve yabancı birçok lig de şifresiz yayinlanirdi. Maçı izlerken tüm aile çok heyecanliydik. Maç uzatmaya gitti, uzatmada Taffarel'in efsane kurtarışi ile derin nefes aldık ve kendimizi penaltılara attık. Sinirine hakim olamayan ama her GS'linin gönlündeki tahtın sahibi Hagi kırmızı kartla oyundan atıldığında babam sağlam bir küfür savurmustu ve penaltılar baslangicinda kendini dışarı atmıştı. Penaltılarda Arsenalliler kaçırdı, bizimkiler attı ve son penaltıya geldik. Bu sırada dışarıdan "hadi popescu" sesi geldi, baktım babam, kendini dışarı atsa da futboldan çok uzağa gidememiş. Popescu geldi ve attı: GS Uefa Kupası Şampiyonu! Elimde yastık vardı, onu sevinçle tv'a doğru atınca tv'un üstündeki yapay bir çiçek yere düşmüştü. Annem de bir yandan elindeki dikişine devam ederken bir yandan "Şaştik sizin GS'inizdan," deyip ardından "Kazandık mı cidden" diye de eklemişti. Tabi, abilerim de baya coşmuştu. Duruma fransız kalan tek kişi henüz üç yaşında olan kardeşimdi. O gece tüm şehir ayakta gibiydi, sokaklarda korna öttürerek giden uzun konvoylar ve ertesi gün her yerde GS bayrakları... GS futbol takımına dönüş yolculuğunda TSK'nin jetleri eşlik ederek yurda milli kahraman olarak gelmişlerdi. Bu final her zaman hafızamda kalacak, Popescu'nun penaltisiyla birlikte spikerin aglamakli ve gurur dolu sesi ve arkadan gelen polis telsizinin sesi, unutulmayacak, hatırladığım an, beni geçmişe, çocukluğuma geri götürecek.

    https://youtu.be/73NFCBb3TIQ


    Babamın sık sık dediği ve ne kadar doğru bilmediğim bir şey vardı: GS o sene ne zaman galip gelse Avrupa'da, ertesi sabaha yeni bir zamla uyaniyorduk. Bu, doğru veya yanlış önemli değil ama çok önemli bir noktadır. Çünkü futbol kitlelerin enerjisini ve dikkatini tek bir yöne çeker. Hem de birbirini tanımayan insanları tek vücut haline getirerek... Bu her siyasinin arzuladığı bir durumdur. Özellikle diktatörlerin bunu arzuladığıni yazarın tarihten verdiği örneklerle daha iyi anlıyoruz. Bunlardan Hitler'in ve Mussolini'nin futbolu milli bir mesele olarak görüp, hem kendi hem de rakip takımları yer yer tehdit eder şekilde sahiplenmeleri güzel bir örnektir. Keza her Latin Amerika diktatörünun bir takımı sahiplenip başkanı olması gibi faktörler de başka önemli örneklerdir. Bu açıdan evet, futbol kitlelerin afyonu diye nitelenebilir.

    Ancak futbol sadece bir afyon değildir. Futbolda insanı kendine çeken temel bir etmen söz konusudur. Bu etmen, futbolun her zaman suprize açık oluşudur. Evet, futbol yazarın da kitapta üzerine basa basa elestirdigi gibi giderken profesyonellesmis, profesyonellestikce kapital sistemin bir dişlisi olmuş, zevk ve romantizm kaybolup futbolcular ticari bir meta haline gelerek aslolan sadece kazanmak olma yoluna sokulmuştur. Ancak tüm bu olumsuz şartlara rağmen futbol, her zaman yeni bir heyecanı içinde barındırır ve insana her an her şey olabilir; en zayıf takım bile güçlü bir takımı bir kez de olsa yenebilir, başarabilir duygusunu çok iyi şekilde verir. Buna ek olarak Orhan Pamuk'un sigara için söylediği şu söz bence futbol için de geçerlidir: "Sigaranın o kadar sevilmesi, nikotinin gücünden değil, bu boş ve anlamsız âlemde, insana anlamlı bir şey yaptığı duygusunu kolaylıkla vermesindendir, diye düşünürüm bazan."(#58130977)

    Bununla birlikte yazar, futbolu dine, stadyumu mabede, seyircileri de dinin üyelerine benzetir. Seyirciler hafta sonu coşkuyla maça giderler. Maçta tuttukları takımi tutkuyla desteklerler, atılan her golde hiç tanımadıklari insanlara sarılarak birlikte sevinirler, yenilen her golde ise birlikte üzülürler. Ve takımın attığı her golü her seyirci "Attık," yenilen her golü de "Yedik," der sanki kendi bizzat atmış veya yemiş gibi. Ama işin püf noktası buradadır: Futbol 11 kişilik iki takımla oynanır, eksik ve hatalidir. Futbol 11+1'lik iki takımla oynanır. Tabi buna Akbilspor dahil değil.

    Tabi her şeyin olumsuz yanları olduğu gibi futbolun da vardır. Bunlardan birisi fanatiklik ve holiganizmdir. Yazar bir yerde bir fanatiğin ilgi odağının kendi takımı değil rakip/düşman takım olduğunu belirtmesi çok iyi bir tespittir. Fanatiklik yine tahammül edilebilir bir şeydir ve aslında ölçüsü kaçırılmazsa oyuna zevk de katar. Sonuçta Fransızların insanın içini bayan balolarina gitmiyoruz, maça gidiyoruz; haliyle tutku olmalıdır. Ancak fanatizmin aşırısı ve holiganizm tam anlamıyla amaçsız, içi nefret, öfkeyle dolmuş insanların olduğu bir konumdur. Ve bunlar futbolu bu iclerindeki nefret ve öfkeyi kusmak için kullanıp oyunu kirletirler.

    Futbolu daha örtülü ve sessiz kirleten ise yazarın sıklıkla elestirdigi profesyonel futbol düzeni ve baronlarıdır. Futbolu salt ticari bir sektöre çevirerek, ya kazan ya kazan mantığını yerleştirerek güzel oyunu göz ardı ederek makinelesmis futbolu yerleştirdiklerini veya yerleşmesine neden olduklarını ifade etmiş. Bu konuda yazara hem hak veriyor hem de vermiyorum. Şöyle ki, şimdi Pelé'nin zamanına veya daha da eskiye gitsek bence muhtemelen o zaman oynanan futbol bize hiç çekici gelmeyecektir. Şimdi makinelesmis denilen futbolun mantığı değişmiş ama bunun da kendisine göre bir zevki vardır. Ama yazara hak verdiğim yan ise futbolun romantizminin kaybolmasi noktasindadir. Her şeyin fazlası zarar mantığıyla, aşırı kondisyona dayalı bir futbol[örnek; Aykut Kocaman futbolu], her şeyin ince ince hesaplandıği ve oyunun bir saate çevrildigi bir futbol, oyunculara inisiyatif almanın ve işin şov yanının kötü veya önemsiz olarak lanse edildiği bir futbol tuzsuz bir yemeğe dönecektir.

    Örnek verecek olursak: Geçen sezon Liverpool- Tottenham Şampiyonlar Ligi finali, bırak tuzu, yemek pişmemiş, önümüze soğuk soğuk koymuşlar! Ben Liverpool'u severim ama İstanbul'daki finalde Milan'i [Milan'i da severim ama eski Milan'in yerinde yeller esmekte] 3-0 geriden Gerard önderliğinde gelerek şampiyonluğa ulaşmasıdir asıl o takımı sevdiren; O zaman Never Walk Alone derim ama geçen seneki final neydi öyle!

    Hani şu açıdan çok şanslıyiz ki, belki de dünya futbol tarihinin en önde gelen iki ismine tanıklık ediyoruz. Öyle ki bu ikisini şimdi bizden büyüklerin sürekli bahsettiği Maradona, Beckenbauer gibi çocuklarımıza ve torunlarimiza ballandirmaya gerek bile kalmadan anlatacağız. Bu isimler tabiki; MESSİ ve C. Ronaldo. Ama Ronaldo dünyanın en iyi futbolcusu denilecekse buna en iyi ihtimalle, "evet ama Messi'yi uzaylı olarak kabul edersek" şartı koşularak kabul edilebilir. Çünkü, tabi bana göre, Messi öncelikle beyniyle oynuyor, Ronaldo ise kaslariyla. Ronaldo gençken daha çok şov yapar, çalım atar ve bu kadar robotik olmamıştı. Tabiki ilerleyen yaşına rağmen bu formunu, bu atletik yapısına da borçlu ama ben hoşlanmiyorum fazla bundan. Ama büyük futbolcu mu, sözü mu olur bunun. Ama, ama öte yandan MESSİ'nin topu ayağına yapıştırir gibi sürmesi, estetik çalımlari, çelimsiz bünyesine gelen darbelere ve mudahalelere[tabi bu müdahaleler günümüzde yıldızı koruyan futbol anlayışı nedeniyle, Maradona'nin yediği darbelerin yanında sinek viziltisi gibi kalır] rağmen oyuna devam etme arzusu,
    çabası;
    https://youtu.be/Jq4ZpjLBt4I

    abisi Xavi'yi andıran ve onu gecen ince paslari[ne yazık ki takım arkadaşları yer yer çok beceriksiz olup bu ince paslari golle sonuçlandiramiyorlar];
    https://youtu.be/cSndLv2JbSU

    yüzde 99.999... başarı oranına sahip son vuruşlari, sürekli kendisine benzetilen ve Küçük Maradona gibi yakıştırmalarla kendisiyle kiyaslandigi Maradona'nin İngiltere'ye attığı ve Falkland'in intikamını aldığı efsane golünün birebir aynısını atmasi[bu da mı tesadüf, hadi ataistler bunu da açıklayın!!!];
    https://youtu.be/RClucIzbKcc

    Lisede çok sıkı Ronaldocu olan arkadaşımı Messici yapan Boateng'in belini kırdığı, dev Neuer'i cüce yaptığı efsane golü;
    https://youtu.be/FgHq2Z6UAbk

    Şimdi akla hemen gelir, ama Messi dünya kupası kazanamadi; adam Almanya'ya kaybettikleri finale gelene kadar çok iyi oynadı ve finalde de iyiydi ama bu takım oyunu sonuçta, özellikle de günümüz futbolunda tek başına bir yere kadar ve özellikle forvette Higuian gibi saç baş yolduran bir adam varsa Messi neeettsiiin!
    https://youtu.be/JSUj2_-Y1Jk

    Ama Messi'nin ustası biri daha var ki, o romantik futbolun son büyük ustası ve bir sanatçı denilebilir. Futbolun bir şov olduğunu bizlere hatırlatan ve hafızalarimiza kazınan hareketleriyle unutmamamizi sağlayan kral RONALDİNHO!!
    https://youtu.be/hqoVfaUKrg8

    Ama Ronaldinho deyince aklıma ilk gelen ise devrin en sinir bozucu takımı ve oldum olası hiç hazzetmedigim Chelsea'ye karşı attığı şu efsane goldür;
    https://youtu.be/Z9vpwlU3rPk

    Bu kadar örnekten sonra yurda dönecek olursak; malum olduğu üzere bizim ligde güzel futbol ender rastlanan bir olaydır. Öyle ki bazı zamanlar olur, Çorum'da bir pandaya rastlamak, süper ligde güzel maça rastlamaktan daha olası hale gelir. Ama bizim ligi güzelleştiren bize ait olması, tuttuğumuz takımın varlığı ve ezeli rakibimizle olan mücadelemiz ve sürtüşmelerimizdir. Ben GS'li olduğum için ezeli rakip olarak tabiki FB'i görüyorum. [BJK'i ne yalan söyleyeyim hiçbir zaman öyle göremedim, BJK'lilar alinmasin lütfen]
    Bu GS-FB rekabeti konusunda yaşadığım birkaç anıdan bahsetmek istiyorum. Biliyorum uzadı yazı ama zaten bu yazı daha çok kendim için yazılmış bir şey oldu.

    Bunlardan birincisi, 2000'den sonra GS birkaç sene dah Avrupa'da iyi gittikten sonra çöküşe geçti bir süreliğine, ligde de FB ilerleyen senelerde üstünlüğü aldı. Bu açıdan ilkokul ve ortaokul yıllarım Fenerli arkadaşların alay etmeleri ve sevinçlerini izlemekle geçti denilebilir. Özelikle 6 Kasım'daki 6-0'lik mağlubiyet, Maracana faciasinin Brezilyalilara açtığı yarayı o kadar olmasa da biz Gs'lilarda açtı. Sonrasında FB'in parlak geçen yıllari... 2002 Dünya Kupası'ndaki milli başarının temel etkeni nasıl GS ise, 2008 Avrupa Şampiyonası'daki başarının temel etkenin Fb'dir.

    Ancak biz GS'lilar şu açıdan Fb'lilerden şanslıyizdir; en azından benim jenerasyon iki üç senede bir veya ardı ardına GS şampiyonluklari görürüz. Bir, iki sene şampiyon olamasak da çok üzüntü olmaz, nasılsa yakinda kazanacağız deriz. Özellikle GS ya kazanır ya da altıncı falan olur[altıya bir takıntımiz var]. Fb böyle değil. FB'nin son kulvarda hatta son maçlarda kaçırdığı şampiyonluklar çoktur. Travma üstüne travma, bir nesil bu yüzden travma ile büyüdü. Örnekler;

    1. Bursa Faciası- namıdiyar Yanlış Anons Faciası; https://youtu.be/8MZMMdHwSZI

    2. Denizli Faciası; https://youtu.be/YpBRDzXTrRQ

    Tabi, FB'in üzüldügu yönün tersinde biz GS'lilar meşhur o bitmek bilmeyen 16 dk'nin ardından şampiyonluk sevinci yaşıyorduk;
    https://youtu.be/yTb3gjK0M_I

    3. Kadıköy'de kazandığımız şampiyonluk;
    https://youtu.be/JqrRFZ8mIGo


    Kadıköy'deki şampiyonluğun keyfi bir başkaydı. Bu şampiyonluk bence 6-0'ın olumsuz etkisini büyük ölçüde giderdi çoğu GS'linin üzerinde. Şampiyonluklar geliyordu. Dördüncü yıldızı da üçüncü yıldız gibi ilk önce GS takmisti, hem de görmemiş gibi bir sezon üç yıldızın üzerine koyarak formada ama olsun. Avrupa'da da üst üste gruptan çıktık. Birinde çeyrek final yaşadık, diğerinde ikinci tur. Ardından gelen sezonlarda tekrar inişe geçsek de Avrupa'da, hatta kuruluş amacı Avrupalı takımları yenmek olan takımın amacı giderek Avrupa'dan fark yemeden bir an önce gelmek de olsa; bunlar bir yere kadar sineye çekilebilirdi. Ama eksik kalan ve her GS'linin yüreğindeki sızının giderilmesi lazımdı. Her GS'li "Bu sezon Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun," demiştir. Ve sonunda yıllar yıllar sonra yendik;
    https://tr.beinsports.com/...alatasaray-mac-ozeti

    Futbolun bir garipligi şuradadir; eğer maçı kazanamasaydik Onyekuru'yu hiç iyi anmayacaktik. Ama maçı kazandık onun harika oyunuyla, ve şimdi bir kahraman oldu, adı yıllarca unutulmayacak ve belki de hiç unutulmayacak. Futbolda kahramanlikla gözden düşmüşlük veya 'hain'lik kardeştir veya bir bıçağın iki yüzü gibidir. Ayrıca yıllarca yenemeyince Kadıköy'de, bu konu üzerine çokça espri, mizah ve efsane de üretildi. Bunlardan en meşhuru stadin altındaki yatır, FB'i koruyor efsanesiydi. Sonuç olarak büyü bozuldu; Fb'i Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun dedik ama galiba yanlış dedik, çünkü Kadıköy'de galip geldik dünyanın başına gelmeyen kalmadı;
    Covid salgını ve son olarak da ABD'nin ufolarin varlığını kabul etmesi... Bu da konu hakkinda yeni eğlence öğeleri olarak hafızalarda yer etmiş oldu.

    Bunlarla birlikte şunu da belirtmeliyim, günlük heyecan ve reaksiyonlar bir kenara bırakılıp değerlendirildiğinde "GS demek Metin Oktay demek, Ali Sami Yen demek.." sözüne ek olarak hocanın, GS demek Fatih TERİM demektir.

    https://youtu.be/LGYPMqedZTo


    Sonuç olarak; futbol tek bir şey değildir, birçok şeydir; eglencedir, tutkudur, modern dindir, afyondur, estetiktir, sanattir, güçtür, stratejidir veya sadece bir oyundur, bu uzar gider. Kısaca futbol hayatın kendisidir.



    İyi okumalar