• İçimde yine acıklı bir türkü var..
    Derinden içli ve ağlamaklı..
    Hasan Karataş
    Sayfa 39 - Karina
  • Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine, 
    Civarından çığlıkla yorgun martılar kaçtı 
    Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine; 
    Hayâl iklimlerine bir gemi yelken açtı.

    Beyaz yelkenlerinde ölgün bir kızıllığın 
    Titrek son akisleri dalgalandı belirsiz; 
    Toplanırken göklerde bulutlar yığın yığın 
    Hırçın bir fırtınayı düşünüyordu deniz.

    Ufuklarda solarken altın şafak gülleri 
    Yabancı âlemlerden sâadetler, emeller, 
    İhtiraslar bekliyen kimsesiz gönülleri 
    Gizlice sıkıyordu kızgın demirden eller.

    En katı yüreklinin bile bu sabah iki, 
    Üç damla yaş kurudu solgun yanaklarında; 
    Açılan yolcuların hepsi hissetmişti ki 
    Bugün de erişilmez o diyâra, yarın da...

    Mâdem ki o iklime erişmeye imkân yok, 
    Neden böyle vakitsiz enginlere çıkışlar? 
    Bulutlar toplanıyor, ufukta dalgalar çok, 
    Kış geliyor, yelkenler emin bir yerde kışlar!

    Yolcular diyorlar ki: -Erişmek ümidi az; 
    Biliriz dalgaların her biri bir mezarlık. 
    Belki de içimizden hiçbiri ayak basmaz, 
    Lakin yolunda ölmek, bu da bir bahtiyarlık!

    Ufkun dört duvarına kanadını vurarak 
    Rüzgâr sürüklenirken derinlerden derine, 
    Gümüş yelkenlerini yüksekten savurarak 
    Bir gemi yelken açtı hayal iklimlerine
    Ali Mümtaz Arolat
  • Dibe doğru yavaş yavaş batarken içinde derinlerden gelen, yabancı bir ses işitti: Hiçbir çıkış yolu yok. Ben bir martıyım ve doğamla sınırlıyım. Eğer uçuş hakkında daha çok şey öğrenmem gerekseydi, beyin yerine uçuş haritalarım olurdu. Daha hızlı uçabilmem içinse bir şahininki gibi kusa kanatlarım ve ben bir balıkla değil fareyle beslenmeliydim. Babam haklı. Tüm bu saçmalıkları unutmalıyım. Sürüme geri dönmeli, neysem o olmalı, sınırları belli zavallı bir martı olarak kalmalıyım.
    Ses giderek zayıfladı ve yok oldu, Jonathan sesin dediği her şeyi kabullenmişti. Hava karardıktan sonra bir martının yeri sahildir. Jonathan o andan itibaren normal bir martı olmaya karar verdi. Üstelik bu, herkesi mutlu edecekti.
  • ...Bu düşünceler arasında başını kaldırdı. Genç kadınla göz göze geldiler. Sakin, yumuşak, çok derinlerden gelen, hiçbir şeyi kendisinden esirgemeyen bir bakışla ona bakıyordu.
    Bu, çok sevdiği şairin dediği gibi, insana aydınlıktan ve arzudan biçilmiş libaslar giydiren bir bakıştı. Altın bir tepside veya kadife bir yastıkta bir galibe uzatılan o eski kale anahtarları gibi, genç kadın bütün hüviyetini bu bakış ve tebessümle kendisine uzatıyor, hediye ediyordu.
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Sayfa 88 - Dergâh Yayınları
  • Bir oyuncunun kitap yazmış olması sebebiyle büyük bir önyargı sarmalında kitabı elime aldığımı itiraf ediyorum. Bu bir okur olarak benim hatamdır.

    Fakat sevgili Engin Akyürek'i çok sevsem de hatalarını da yazmam gerek. Aslında Engin Akyürek'in kitap yazması Mahsun Kırmızıgül'ün film çekmesi gibi bir şey. Çünkü bana kullandığı dil çok yapay geldi. Anlatımda kullandığı cümlelerin hepsi suni bir derinlik hissi yaratıyor. Bazı yazarlar vardır bir cümle yazar, o cümlenin çok derinlerden geldiğini hissedersiniz. Fakat sevgili Engin'in mısralarında ben derine inemedim. Yapay geldi cümleler sanki "şöyle yazayım da vaov desinler" demek için çok gereksiz yerlerde edebiyat parçalamaya çalışmış. Böyle olunca aslında çok sade bir kitaba gereksiz edebiyat yamalanmış gibi hissettirmiş.

    Edebiyat dünyasını can bonomo , engin akyürek gibi insanlara gereğinden fazla şans tanıyarak boğuyor yayıncılar. Ya bu insanlara verilen emeğin yarısını elinde dosyasıyla kitabı basılsın diye bekleyen genç ve yetenekli yazarlara verin. Milletin egosunu tatmin etmek için suni bir dille yazdığı şeyleri raflara dizmeyin.

    Meraktan aldım okuduktan sonra da ne gerek vardı dedim. Böyleli bir kitap işte...
  • Dostoyevski sen nasıl bir yazarsın okurlarını bir duygudan çıkarıp başka bir duyguya sokmayı ne kadar çok seviyorsunuz ve nasıl bir hayal gücüne ve kaleme sahipsin.

    Kitaptaki olaya geçmeden önce yazar ticari kaygılar yüzünden kitabı 25 günde bitirmiştir. Hal böyle olunca insanda bir ön yargı oluşmuyor değil aslında aceleye gelmiş bir kitap ne kadar iyi olabilir ki ? Başka yazar olsa ön yargıyı parçalamak çok zor olurdu ama Dostoyevski söz konusu olunca ön yargı en ufak dokunuşla parçalanır.

    Kitap aslında bir tiyatro sahnesi gibiydi çünkü mekan tasviri azdı. Karakterler sanki olayın içine birden girip çıkıyorlardı. Perdeler arası oyuncular sürekli değişiyordu. Ama asıl nokta kumara olan tutkuydu ya da insanın kazanma hırsımı demeli ?

    Kumar gibi bir bağımlılık üzerinden giden öykümüzde iradesizlik ve kazanma hırsı insanın karakteri üzerinde nasıl etkiler bıraktığını gösteriyor.

    Yeraltından notlar kitabında dediğim gibi yazar derinlerden insana sesleniyordu burada ise yine aynı şekilde benliğimize diyor ki bak senin iraden bu kadar , bundan başka bir şey değilsin kendi zincirlerini kendin bağlıyorsun ve onları kıramayan bir yapın var. İnsan öyle bir canlı ki hepimizin binlerce aptal kaygıları var abuk sabuk zaaflarımız var bir şeyler yapmaktan o kadar korkuyoruz ki insanlar ne düşünür bunu yapsam diye gereksiz tasalarımız var.

    Bizler en yüce varlık olan insanız bu bize bahşedildiği için egomuz göklerde ama çoğu zaman en defolusu olabiliyoruz.Gün içinde bile binlerce maske değiştirip duruyoruz. Asla kendimiz olamıyoruz o zincirlerimizi , kalıplarımızı ve yürüyen tabutlarımızı kırıp özgür olamıyoruz.

    Yazar kitabı ticari kaygılar için 25 günde yazmış dedik ve 25 günlük kaygısı ise kumar borcunu ödemektir. Kendi karakteri üzerinden yazar,insanın aciz,açgözlü,doymak bilmeyen ve duracağı yeri asla kestiremeyen bir varlık olduğunu okurlarını çok güzel şekilde aktarmış.
  • Şimdi incelemeyi okumadan önce şu linki tıklamanızı isteyeceğim sizden.
    https://encrypted-tbn0.gstatic.com/...x3KdGiQsEVw-xIzsXs2b

    Linki tıkladığınızı varsayarak devam ediyorum.
    Bu tabloda ne görüyorsunuz? Bir baba ve oğul ön planda. baba pişman, baba acılı, baba... oğul mağrur, oğul mahkum, oğul... Arkada atlı birlikler ve yaya erler görünüyor. Farkettiyseniz 'kadın' tabloda yok. Fakat, ince tiz bir sesle içli içli ağlayan ve sonra ağıda dönüşen bir ses var. İçten duyulan bir ses..
    Kadın tabloda olmamasına rağmen kadının varlığı, o kadar net bir şekilde hissediliyor ki. Kadının orada alenen olmayışı, varlığının izini silemiyor. Babalar ve oğulların savaşlarında gözü yaşlı kalan kadınların acısını, ne tam olarak yansıtabilir? Hikayeler, efsaneler, o tozlu küflü, terkedilmiş diyarlarından bize neyi anlatırlar aslında? Yakılan ağıtların ne kadarı ağıttır ve bir daha acının yaşanmaması için uğraş sarfedilir mi? Kahramanlık destanlarına neden bu kadar ihtiyaç duyulur? Kadınlar doğururlar, büyütürler ve sonra, kendi büyüttüleri evlatları kadının doğasına karşı savaş açarlar? Yok ederler. Yok etme araçlarını mükemmelleştirirler. Uygarlık derler adına. Medeniyet derler. Derler...Savaşta kim karşı tarafa daha fazla zarar vermişse o(mu) dur kazanan?

    Kırmızı Saçlı Kadın , Pek çok şey anlatıyor Orhan Pamuk bu eserinde. Baba oğul kavramına yoğunlaşıyor. Efsanelerin hayatımızdaki yerine dikkat çekiyor.
    Pişmanlığın oluşturduğu o yoğun duygusal ağırlığı hissettiriyor. Pişmanlığın oluşturduğu boşluk, çok derinlerden açılan bir yarık gibi birbirinden kopuyor. Ve büyüyor...

    Benim ise bu tabloda okumaya çalıştığım, oğlunu kaybeden Rüstem'in acılı ifadesindeki gizil kahramanlık durumunun nedenleri.. Kazanan kaybeden ayrımında, gerçek kazananın kim olduğu sorusu...
    Kralın kılıcında ne var?
    https://youtu.be/ChDBqtIk9N4
    İyi okumalar dilerim hepimize.