• Kur'an Kime Yeter

    Dinî ilimlerde itimad ettiğimiz kaynaklar ne kadar Asr-ı Saadet'e yakın olursa muteber ve mutemed olma ihtimali o kadar yüksektir." Prof. Dr. Salim Öğüt, Modern Düşüncenin İslam Anlayışı kitabından.Bu, Bediüzzaman'ın da metinlerinde dikkat çektiği birşey, ben de mürşidimin ayaz izlerini öperek altını çizeceğim: Doğrudur. Bir sözün değeri anlamıyla yakın ilgilidir. Fakat bu değerin sadece lafızlarla ilgili olduğu söylemek doğru değildir. Sözün kim tarafından söylendiği, kime söylendiği, ne makamda söylendiği de o sözün kıymetini tayinde önemlidir.

    Bir polisin sokakta "Yere yatın!" diye uyarmasıyla bir çocuğun "Yere yatın!" diye bağırması arasında fark vardır. Cümle aynıdır, tamam, ama söyleyenden kaynaklanan bir 'anlam' farkı sözün 'değer'ine de yansır. Birincisinde gayet gerilirken ikincisinde gülümsememiz bundandır. Yine "Filanca seni seviyor!" cümlesinin 'filanca' kısmında yazan isme göre cümlenin 'anlam' boyutu renkten renge girer. Kiminin sevmesi bile rahatsız ederken kiminin sevgisi ayaklarınızı yerden keser.Tersi de mümkün.

    Ağzınızdan çıkan bir sözün kime söylendiği de sözün anlam dünyasını değiştirir. "Seni seviyorum!" dediğiniz evladınızsa cümlenin ederi başkadır, âşık olduğunuz kişiye söylenmişse başkadır, rahmetli babanızın mezarı başında söylenmişse daha da başkadır. Hatta, bir dostunuz düşmanınıza bu sözü söylese, onun anlamı dahi sizin için bambaşkadır. 'Söyleyenler' veya 'söylenenler'den bağımsız olarak söze bir değer biçemezsiniz çoğu zaman. Zaten 'söyleyenler, söylenenler ve söylenildiği şartlar' hep beraber kelamın bağlamını belirlerler.

    Biz de kelamı, sadece lafzıyla değil, bağlamıyla birlikte ele aldıkça 'daha doğru' anlarız. Peki bağlam/makam sözü nasıl etkiler?

    Birinci misalimiz: Diyelim ki annemle mutfaktayız. O bulaşık yıkıyor. Ben de fırsattan istifade tencereden sarma aşırıyorum. Kapağını kapatmayı da unutuyorum. Tam çıkacakken annem sesleniyor: "Ağzını kapa!"

    İkinci misalimiz: Pazardasınız. Anneniz kalitesini anlamak için ürünleri elleriyle de yokluyor. Ürünlerinin yoklanmasına kızgın tezgah sahibi kaba bir söz söylüyor. Siz de ona kaba birşey söylüyorsunuz. Ortam geriliyor. Atışıyorsunuz. Anneniz yaşananlardan endişeli.

    Diyor ki: "Ağzını kapa!"Söylenenler birebir aynıyken ve aynı kişiler tarafından yine aynı kişilere söylemişken bu iki sözü birbirinden tamamen farklı anlamlara getiren nedir? İşte bu da sözün söylendiği makamdır/bağlamdır.

    Devam edelim: Şimdi birisi size gelse ve "Ahmed'in annesi Ahmed'e 'Ağzını kapa!' dedi!" diye nakletse, aklınıza, hakiki bağlamından bağımsız olarak ifadenin sizdeki ilk çağrışımı gelir. Fakat bununla yetinmezsiniz. Ne için söylenildiğini anlamak için nakli yapan şahsa 'yaşananları' da sorarsınız. Bu nakil birinci olaya dair yapılmışsa, o sözle söylenilmek istenen, 'sarma aşırdığım tencerenin kapağını kapatmayı unutmuş olduğum'dur. Fakat ikinci olayda kastedilen 'susmam'dır. Daha bunun gibi pekçok farklı makam vardır ki, sözü söyleyen ve sözün söylendiği kişi aynı olduğu halde, o sözden muradın farklılaşmasını sağlar.

    Binaenaleyh: Bir sözü anlamak sadece lafızlarının sözlük anlamını bilmek değildir bu yönüyle. Söylendiği şartları da anlamak gerekir yorumda isabet edebilmek için. Kimi zaman bağlamın manaya etkisi çok az olabilir. Fakat çoğu zaman o kadar ciddi bir şekilde tesir eder ki anlamı tersyüz bile edebilir. İlk duyduğunuzda anladığınızla bağlamı öğrenince farkettiğiniz tam tersi şeyler olabilir. Kur'an'ı anlamada esbab-ı nüzulün kıymeti bu yüzdendir. Hatta Kur'an dışında edinilen Kur'an'ı anlamaya yardımcı her ilim/bilgi aslında Kur'an'ın bağlamını anlamaya yardımcıdır. Onun için öğrenilir. Hadis ilmi bu ilimlerin başıdır.

    Bu noktada Bediüzzaman'ın (Mustafa Sungur ağabeyden nakledilen) şu sözleri ne kadar anlamlıdır:"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kâfi geldi."

    Kur'an'ın kâfi geleceği bir noktadan bahsedeceksek, bu, ancak sair İslamî ilimlerde bir yetkinlik elde edip onların vasıtasıyla Kur'an'ın bağlamına ve şümulüne bir yakınlık kesbettiğimiz noktada mümkündür. (Müceddid de zaten bir bağlam hatırlatıcıdır.) Hele hele ayet-i kerimelerin tefsirleri hükmünde olan ehadis-i nebeviyeye ve o ehadisin müfessirleri hükmünde olan selef-i salihînin içtihad ve görüşlerine danışmazsak, ne sözün kendisine ne de bağlamına yeterince yakınlık kesbedemeyiz. (Sarf-nahiv ilmi de böylesi ilimlerden birisidir.)

    Müçtehid imamların aynı zamanda birçok İslamî ilimde yetkin isimler olmaları işte o bütünlüğe vukufiyetin kendilerine kazandıracağı bağlam bilgisi ile açıklanabilir. Yoksa Arapçasının A'sını, hadisin h'sini bile bilmeyen modern zaman işgüzarlarının meallerin karşısına oturup damaklarını şaklatarak "Bize Kur'an yeter!" demelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bu aptallıklarını ilandan başka birşey değildir. Bırakın dinî ilimleri, bırakın Kur'an'ı, tarihî bir olayı/sözü anlarken bile o dönemin şartlarına vukufiyetin lazım olduğunu bilen bir ehl-i ilim için bu söz deli saçmasıdır.

    Çocuğun "Ayağa kalkın!" demesi gibi birşeydir.Bu yazıyı yazmama sebep geçenlerde bir mecliste kıymetli kardeşlerimin arasında şahit olduğum bir ihtilaf idi. "Bir saat tefekkür bir sene ibadet-i nafile hükmündedir!" hadisinin Arapça aslında 'nafile' kaydının bulunmayışını, daha sonraları farz ibadetlerin kıymeti tenkis edilmesin diye konulmuş bir kayıt olarak niteleyen bir ağabeyim, aslında farz ibadetlerin de bu hadisin kapsamına dahil olduğunu söyledi. Ben buna katılamadım.

    Öncelikle belirtmeliyim: Ben muhaddis değilim. Bu hadisin üzerine yaşanmış tartışmalar varsa vakıf değilim. Fakat âlimlerin düştükleri kayıtların boşuna olmadıklarını ve genelde de sözün bağlamına dair olduklarını düşünüyorum. O an Aleyhissalatuvesselam 'ibadet' derken hangi ibadetleri kastetmiştir? İşte bu iş annemin bana "Ağzını kapa!" demesi gibidir. Eğer selef-i salihînin nakillerini bir kayıt olarak kabul etmezsek, o söz her anlama gelebilir ve söyleyenin muradı olmayan manaları da kapsayabilir. İbareleri, Umberto Eco’nun tabiriyle, ‘aşırı yorum’dan koruyacak hiçbirşey kalmaz.Selefimiz, hem tarihî anlamda, hem de sözün söylendiği sosyoloji ve dil anlamında Asr-ı Saadet'e daha yakındırlar. Elbette bu onların bağlama, dolayısıyla hakikate, yakınlığı anlamına gelir.

    Misale dönersek: Biz Ahmed'e "Ağzını kapa!" denmesinin sebeplerini ancak nakillerle bilebiliyoruz. Allah hepsinden razı olsun: Sahabe-i güzin, tabiîn ve tebe-i tabiîn de o mübarek sözlerin söylendiği dönemin en yakın şahitleridir. Eğer maksadımız, sözü 'işimize geldiği gibi' değil 'doğru' anlamaksa, bağlama bizden daha yakın olanların sözlerini bağlayıcı kabul etmek zorundayız.Bilmiyoruz, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam belki de uzun uzun nafile ibadetlerin faydalarından bahsettiği bir konuşmadan sonra veya arasında o cümleyi söyledi. Bilmiyoruz, belki de konuşmanın öncesinde veya sonrasında meselenin 'nafile ibadetler'den ibaret olduğunu hissettirir bir kayıt vardı.

    Konuşmanın tamamı nafile ibadetler hakkında olduğu için, Aleyhissalatuvesselam, o cümle içinde tekrar 'nafile' diye belirtmemiş de olabilir. Bilemiyoruz. Ama o sohbetin şahitleri biliyorlardı. Sohbetin şahitleri ve o sohbetin şahitlerinin şahitleri veya daha sonraki nesiller bu kaydı gerekli görmüşlerse teslim olmak zorundayız. Yoksa Ahmed'e her "Ağzını kapa!" diyen çenesini kapatmasını istiyor değildir. Bu yazıyı da mürşidimden bir alıntıyla bitirelim:

    "Söylenene bak, söyleyene bakma, söylenilmiştir. Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Niçin söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâğat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir."

    Risalehaber - Ahmet AY
  • 249 syf.
    ·3 günde·8/10
    “ ... her zaman bir şey bilmeyen ya da bilmek istemeyen biri vardır, böyle kalacağız sonsuzluğa. “

    Roza Hakmen ismini çokça duydunuz. Miguel de Cervantes ve Marcel Proust’un şaheserlerini onun çevirisiyle daha bir başka okuduk, okuyacağız.

    Javier Marias ile tanışmam da Roza Hakmen’in çevirdiği üç ciltlik Yarınki Yüzün Cilt: 1 Ateş ve Mızrak serisi ile gerçekleşti. İyi ki de gerçekleşti.

    Marias İspanyol romancı, çevirmen, köşe yazarı. Ülkesi İspanya’da William Shakespeare çevirileri ile de çokça adından söz ettiriyor. Ve yanılmıyorsam eserlerine verdiği isimlerde de Shakespeare alıntılarını kullanıyor.

    Bazı yazarları okuyan ‘ufak zümreden’ olmak hem mutluluk hem de hüzün kaynağı.

    Mutlusunuz, size ait değerli bir mücevher o.

    Hüzünlüsünüz, değerli; ama değeri bilinmeyen bir mücevher o.

    Eser, seçkin ülke ve diplomatlara ‘tercümanlık’ yapan anlatıcımız ve bu şekilde tanışıp evleneceği meslektaşı Luisa üzerinden yürümekte.

    İmgelerin çokça yer tuttuğu, zor bir okuma serüveni. Ama ilginç bir şekilde su gibi akan bir üslup. Diğer eserlerinde de olduğu gibi.

    Dinleme ve anlatma üzerinden çokça mesaj veriyor. Daha doğru tabirle sorular soruyor. Eserinin son sayfasına kadar sürdürüyor bunu.

    “ ... zamanla daha az tanınır karşıdaki, zamanla daha çok karanlık nokta oluşur. “

    Varlık, anlam ve dil. Bu üçgende sizleri sonsuz ya da sonlu(?) bir serüvene çıkaracak.

    Tekrardan söyleyelim. Zor ama lezzetli bir okuma süreci arayanlara.
  • 327 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Özet mahiyetinde bir not olarak;

    1985'te kitap haline gelmeden önce, Anzieu'nün 1974'te yayımlanan "Deri-Ben" adlı makalesinde bu kavram şöyle tanımlanıyor; "Çocuğun beninin, gelişmesinin erken evreleri sırasında, beden yüzeyi deneyiminden hareketle, kendini kendisine ben olarak temsil etmek için kullandığı bir şekillendirme" (s. 14).

    Deri, hem organik hem imgesel düzeyde kökensel veri kaynağıdır, öznelliğin kurucusu, koruyucusu ve ötekiyle de iletişimin, alışverişin ilk aracı ve yeridir. Deriye ilişkin bilgiler madde madde sentezlenecek olursa;
    * günlük konuşma dilimizdeki birçok ifade derinin ve benin birbirine bağlı işlevlerine göndermede bulunur; eli uğurlu, nabza göre şerbet vermek, pohpohlamak [dokunsal haz işlevi], terletmek, can sıkmak, kafa ütülemek [bedenden atma işlevi], postu deldirmek, taş yürekli [savunmacı saldırgan işlev], tepeden tırnağa değişmek, deri değiştirmek [özdeşleşme işlevi], elle tutulur, ele avuca sığmamak [gerçekliğin sınanması], temasta bulunmak [iletişim işlevi]
    *deri bir organdan fazla bir şeydir, farklı organların oluşturduğu bir bütündür ve derinin anatomik, fizyolojik, kültürel karmaşıklığı, benin ruhsal düzeydeki karmaşıklığını organizma düzeyinde önceler. tüm duyu organları içerisinde en yaşamsal olanıdır; kör, sağır ve tat ile koku duyumundan yoksun olarak yaşamak mümkünken derinin büyük bölümünün bütünlüğü söz konusu olmaksızın yaşamak mümkün değildir.
    *uyarılma engeli işlevini sağlayan kürkümüz memelilerde son derece önemli olan tutunma ya da bağlılık dürtüsünün anatomik desteklerinden biri haline gelmesini sağlayan dokunma, ısı ve kokuya dair niteliklere sahiptir.
    *deri paradoksal bir işleyişin pek çok örneğini sunar, o kadar ki ruhsal paradoksallığın kısmen deriye yaslanıp yaslanmadığını kendimize sorabiliriz. Deri geçirgendir ve geçirimsizdir yüzeyseldir ve derindir, doğrucudur ve yanıltıcıdır, sürekli kurumaya doğru gider ama yenileyicidir, esnektir ama bütünden kopan bir parça deri önemli ölçüde büzüşür, narsisistik olduğu kadar cinsel libido yatırımlarını da çağırır, hem huzurun hem de baştan çıkarmanın yeridir, haz verdiği kadar acı da verir.
    * deri erken yoksunluklardan mustarip hastalara bir fantezi çekirdeği sunar.
    *yeni doğan bebeğin, en iyi tanımayı öğrendiği deri annesinin elleri ve memeleridir.
    *derinin nesneye yansıtılması bebekte yaygın bir süreçtir.
    * deri sakatlanmaları beden ile benin sınırlarını koruma, dokunulmamış ve birleştirici olma duygusunu onarma amacı taşıyan dramatik girişimlerdir. >> https://youtu.be/-O2pD93x6Tc

    Etolojik verilerden çıkarımlar da bulunacak olursak anne ile yavru arasındaki bedensel temas arayışı yavrunun duygusal, bilişsel ve toplumsal gelişmesinde temel bir etkendir, üstelik bu, besin verilmesinden bağımsız bir etkendir. (bunun için Harlow'un çok bilinen çalışması >>https://youtu.be/0k7wmqkwEjE). Anneden ya da onun ikamesinden yoksunluk, geri döndürülemez hale gelebilen bozukluklara yol açar. Anne bedeni ile temasın ve tutunmanın hazzı, hem bağlılığın hem ayrılığın temelinde yer alır.
    Grup içerisindeki bireyler de genellikle boşlukları doldurma, delikleri kapama eğilimindedirler, bu ise grup yanılsamasının oluşumunu destekler: kolektif bir narsisistik zarın yeniden kurulduğu güvenliği yaratır.
    Derideki bozulmanın derinliği ruhsal hastalığın derinliği ile orantılıdır. Yani derideki bozulmanın ağırlığı deri-bendeki boşlukların nicel ve nitel önemi ile orantılıdır. Öyle ki iki yaş altı çocuklardaki egzamanın anne tarafından sevecen ve kuşatıcı bir temasın eksikliğine işaret ettiği düşünülebilir.

    Deri-benin sekiz işlevini şöyle sıralayabiliriz.
    *1- Deri nasıl iskelet ve kaslar için bir tutma işlevini yerine getiriyorsa deri-ben de aynı biçimde ruhsallığı TUTMA İŞLEVİni yerine getirir. #59420190
    *2- Bedenin tüm yüzeyini örten ve tüm dış duyu organlarının içinde yer aldığı deriye, deri-benin İÇERME İŞLEVİ karşılık düşer. Nasıl deri tüm bedeni sarıyorsa, deri-ben tüm ruhsal aygıtı sarmayı hedefler.
    *3- Üstderinin yüzeysel tabakası, duyarlı tabakasını ve genel olarak organizmayı fiziksel saldırılara, radyasyonlara, aşırı uyarmalara karşı korur. Anne bebeğe ek uyarılma engeli olarak hizmet eder ve bu hizmeti bebeğin büyümekte olan beni aynı işlevi üstlenmek için yeterli dayanağı kendi derisinde bulana dek sürdürür. Bu UYARILMA ENGELI İŞLEVİdir.
    *4- Deri-Ben kendiliğe biricik bir varlık olma duygusunu taşıyan bir kendiliğin BİREYLEŞMESİ İŞLEVİni sağlar.
    *5- Deri, dokunma duygusundan başka duyu organlarının da yerleştiği ceplerin, oyukların taşıyıcısı olan bir yüzeydir. Deri-ben çeşitli doğalara sahip duyumları kendi aralarında birbirine bağlayan ve dokunma zarının oluşturduğu o kökensel zemin üzerinde şekiller olarak ortaya koyan bir ruhsal yüzeydir. Bu deri-benin DUYULARARASILIK İŞLEVİdir.
    *6- Cinsel hazlar, üstderinin yüzeysel tabakasının inceldiği ve mukozayla doğrudan temasın bir aşırı uyarılmaya yol açtığı sertleşebilen bazı bölgelerde ya da bazı deliklerde lokalize olurlar. Deri-ben CİNSEL UYARILMA DESTEĞİNİN YÜZEY İŞLEVİni yerine getirir.
    *7- Duyusal-motor kas gerilimini dış uyarılmalar yoluyla sürekli uyaran bir yüzey olarak derinin karşılığı deri-benin RUHSAL İŞLEYİŞİN LİBİDİNAL OLARAK YENİDEN YÜKLENMESİ , iç enerji geriliminin korunması ve ruhsal alt sistemler arasında eşitsiz bir biçimde dağıtılması işlevidir.
    *8- İçerdiği dokunsal duyu organları ile birlikte deri dış dünya üzerine doğrudan bilgiler üretir. Deri-ben, dokunsal, duyusal izlerin kaydedilmesi işlevini yerine getirir. #59420209

    Séchaud şöyle diyor: "Didier Anzieu'nün özgünlüğü, duyusallığa baskın bir yer tanımak ve dokunsal duyusallığı benin ve düşüncenin örgütleyici modeli haline getirmektir."


    İçindekiler

    Sunuş
    İkinci Basıma Önsöz "On Yıl Sonra Deri-Ben"

    I. KEŞİF
    1. Epistemolojik Önçalışma
    2. Dört Veri Dizisi
    3. Deri-Ben Kavramı
    4. Marsyas'la İlgili Yunan Miti
    5. Deri-Benin Ruhsal Doğumu

    II. YAPI, İŞLEVLER, AŞMA
    6. Deri-Benin İki Öncüsü: Freud, Federn
    7. Deri-Benin İşlevleri
    8. Temel Duyusal-Motor Ayrımlara İlişkin Bozukluklar
    9. Narsisistik Kişiliklerde ve Sınır Durumlarda Deri-Benin Yapısında Gözlenen Bozulmalar
    10. İkili Dokunma Yasağı, Deri-Benin Aşılmasının Koşulu

    III. BAŞLICA KONFİGÜRASYONLAR
    11. Ses Zarı
    12. Isı Zarı
    13. Koku Zarı
    14. Tatla İlgili Niteliklerin Karıştırılması
    15. İkinci Kas Derisi
    16. Istırap Zarı
    17. Rüya Pelikülü
    18. Özetler ve Tamamlayıcı Düşünceler

    Vaka Kayıtları Tablosu
    Kaynakça
    Dizin
  • Genç yaşta, 1963’te motor nöron hastalığına yakalanmış; 2 sene yaşayabileceği söylenirken 2018 Mart’ında vefat etmiş olan Stephan Hawking’le ilk tanışmam “Zamanın Kısa Tarihi” adındaki kitabıyla olmuştu. Hawking’de dikkatimi çeken şey, Carl Sagan’da olduğu gibi okuyucusuna neyi nasıl anlatması gerektiğini iyi bildiğiydi.
    Hawking’in, okuduğum her kitabında ve her makalesinde gözüme çarpan esas özelliği ise “Bilim Yasaları” dediği bir olguya bütün kalbiyle inandığıydı.

    Tabiat Risalesi’nin başındaki ihtarda belirtilen “tabiiyyunun münkir kısmı”ndan olanlara, bilim yasalarına sarsılmaz şekilde inanan kişilerin de dâhil olduğunu düşünmekteyim. Hawking’i de rahatlıkla “Tabiiyyun”dan birisi olarak görebiliriz. Tabiatperestlik, son iki asırdır Auguste Comte’un çizdiği çerçeve ile Pozitivizm olarak arz-ı endam etmektedir. Pozitivizm, iki asırdan fazla bir süredir felsefe çevrelerinde inanılması gereken neredeyse yegâne inanç konumundadır. Pozitivizm, bilim dünyasında “Bilimcilik” olarak ortaya çıkmaktadır.

    Pozitivizm ve Bilimcilik; teolojiden ve metafizikten arınmış şekilde, kâinatı sadece ve sadece maddî olarak tarif etmeye çalışan bir felsefedir. Karşı çıktığı şey “varlığın başlangıcının ve devamının bir yaratıcıya dayandırılması”dır.

    Bilimcilik, kâinatın ortaya çıkışını, gelişimini ve değişimini bilim yasalarının, başka bir tabirle tabiat kanunlarının belirlediğine inanmak demektir. Bu yönüyle Pozitivizm, felsefî dinsizlik türlerinden olan ve üzerinde en çok tartışma yapılan Materyalist Felsefenin son iki asırda kendisini ifade şeklidir. Allah’ın isim ve sıfatlarının kâinatta ortaya çıkan yansımalarını “Tabiat” veya “Bilim Yasaları” olarak takdim etmek için şimdilerde pozitivizme inanmak ve onda ısrar etmek gereklidir.

    Peki, pozitivizme inanmayı mümkün kılan nedir? Bediüzzaman, bunu genel bir ifadeyle “Onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler” şeklinde izah eder. Pozitivistler “Bilimsel faaliyette bulunmak” ile “Bilimsel faaliyetle elde edilenleri yorumlamak” arasındaki temel farkı gözden kaçırmakla mesleklerinin içyüzünü görememektedir. Bediüzzaman, bazı lise talebelerinin kendisine yönelttiği “Bize Yaratıcımızdan bahset; öğretmenlerimiz bize ondan bahsetmiyorlar” sorusuna verdiği cevapla bu farka dikkat çeker: “Okuduğunuz her bir fen (bilim), kendi dilleriyle Yaratıcıyı anlatıyorlar; öğretmenlerinizi değil fenleri dinleyin”. Bu yaklaşıma göre, meselâ Hawking de pek çok tabiatperest bilim adamı gibi elde edilen bilimsel verileri kendi inancına göre–yani bilimcilik anlayışına göre–yorumlayan birisidir.

    Peki, Hawking gibi bir bilim adamının söylediklerini sorgulayabilmemiz mümkün olabilir mi? Onun gibi ileri düzey bir teorik fizikçiyle baş etmemiz ve onun fikirlerinin mahkûmu olmadan hakikati bulmamız mümkün müdür?

    Said Nursî, bunun mümkün olduğunu Tabiat Risalesi’nde “varlığın var olmasının temel sebebi nedir?” sorusuna verilen üç farklı düşüncenin neden yanlış olduklarını izah ederek gösterir.

    Bediüzzaman’ın gösterdiği şekilde varoluşa dair Hawking’in bahsettiği ve savunduğu yaklaşımı eleştirebilmek ve onun değerlendirmelerini bir tartıya vurmak oldukça mümkün hale gelmektedir.

    Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Kuantum fiziğini tartışacak düzeyde iyi bir teorisyenin hâlâ tabiat kanunlarına ve bilim yasalarına inanması ve materyalizmde ısrar etmesi şaşılası bir durumdur. Zira üç asırdır bilimsel araştırmalarla ve bunların materyalist felsefe çerçevesinde yorumlanmasıyla ortaya çıkan “bilim yasaları”nın kuantum fiziğinin araştırma alanı olan atomaltı kâinatta uygulanamaz hale geldiği anlaşılmıştır.

    Bu durum aşikâr iken materyalist felsefenin görüşünde ısrar etmek; bilimin ortaya koyduklarına inanmak değil, din haline getirilmiş bir bilim anlayışında körü körüne ısrar etmek demektir.

    Vurgulanması gerekir ki, son yüzyılda ortaya çıkan iki büyük olay bütün hayatımızı etkilemekle kalmadı; bizi, bütün inançlarımızı gözden geçirmek ve yeni duruma yeni cevaplar aramak zorunda bıraktı. Zira Kuantum ile fizik alanımız, genetik ile biyolojik alanımız çok farklı bir şekle büründü. Bununla birlikte, halk arasında kesinlik ifade etmesiyle tanınan matematikin esasında pek çok belirsizlikle malûl oluşu da karmaşayı tetikledi.

    Bir asırlık süreçte ortaya çıkan gelişme seviyesiyle Kuantum Fiziği bize şunu söylemektedir: “Sebep olarak tanımladığımız ilişkiler ağı (aslında tenteneli perde), üzerini örttüğü kuantum alanını maddî alandan ayırmaktadır. Maddî dünyamız enerjinin bir kurala ve intizama bağlandığı form olan atomun oluşmasıyla mümkün olabilmiştir. Formüllere dönüştürdüğümüz ve tabiat kanunu olarak kabul ettiğimiz bilim yasaları bu seviyeyi “sebepler” ile izah etmekteydi. Ancak atomaltı dünyada, bizce kabul edilen şekliyle sebep olarak tarif edebileceğimiz cinsten bir ilişkiden farklı bir durumun geçerli olduğu görüldü. Atomaltı dünyada, içinde yaşadığımız hikmet ve madde âleminden farklı; “enerjinin değişimi, dönüşümü, sıkışması ya da patlaması” olarak tanımlanabilecek durumlardan, yani kudret alanından söz edilmesi daha doğru olacaktır. Bununla birlikte, kuantum alanını (atomaltı düzey) tarif etmekte kullanabileceğimiz formülleri oluşturmak için yeterli seviyede matematiğe, deneysel altyapıya ve teknolojiye sahip olmadığımız da ortaya çıkmıştır.

    Sebeplerden bahsederken Hazret-i Bediüzzaman “Esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında” demektedir.

    Bu tarif, kuantum fiziğinin ulaştığı sonuçlar itibariyle atom üzerine inşa edilmiş tabiat düzleminin, aslında kuantum alanı üzerine örtülmüş bir perde olduğu ve bu perde üzerinde Rabbin sinemalarının ve isimlerinin tecellilerinin bilim yasaları ya da tabiat kanunları adıyla sergilendiğini söyleyebiliriz.

    Bu gün 3-4 asırdır materyalist bakış açısıyla tarif edilen tabiattan çok daha geniş ve büyük bir âlemde yaşadığımız ortaya çıkmıştır. Kaba bir hesapla kâinattaki toplam maddenin % 84’ü ışık düzeyine ulaşmadığı için tesbit edemediğimiz, ancak çekim etkileri ile varlığına ulaştığımız «Karanlık Enerji ve Karanlık Madde»’den oluşmaktadır. Bu alanda, tabiat kanunları olarak ortaya konulan kurallar geçerliliğini yitirmektedir. Sebep sonuç ilişkisi anlamsızlaşmaktadır. Bu alanda matematiksel ifadelerimiz, formüllerimiz ve ilkelerimiz kullanılamamaktadır. Sadece bu alanı anlamaya çalışırken ortaya atılan teorilere sahibiz. Enerji çılgın, başıboş ve yıkıcı bir şeydir; hüküm altına alınmazsa, kendisi bütün sınırları aşmaya meyillidir. Yaşadığımız kâinat, ilim ve iradesiyle kudreti (enerjiyi) elinde tutan, şekil veren, had çizen ve buna süreklilik kazandıran bir Yaratıcının eseri ve sanatıdır. Hawking gibileri, ne kadar çalışsalar ve inanmamakta ısrar etseler de uğraştıkları işleri (bilim) ve laboratuvarları (tabiat ve evren) onlara hep Yaratıcının varlığını ve işlerini göstermeye devam etmektedir.
  • 241 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    ~ İnsan Ve Maskesi ~
    #mirzatazegül
    #mona
    .

    .
    “ Bazen çıkar içimden o çocuk, tutar elimden. Ve biz beraber dolaşırız. O bana çocukluğu, ben ona büyümeyi anlatırım. O bana acıyarak, ben ona gıptayla bakarım. Ben onun sihirli dünyasını dinlerim, o benim acımasız dünyamdan ürker.

    “Yeri gelir kendi kendini kandırır insan, hatta en iyi yaptığı şey de kendini kandırmaktır.”
    .

    .
    “Kişisel gelişim kitapları kişiyi bilgi sahibi olma konusunda uyarabilir, ateş için ilk kıvılcım olabilir ama asıl kişiyi değiştirecek olan bunlar değil, bilgidir.” diyor yazarımızın kitabında. Çok yerinde söyleymiş, doğru bir söz..
    .

    .
    Keyifli bir #kişiselgelişim kitabı #insanvemaskesi. Kısa kısa bölüm bölüm anlatılmış. Sıkmıyor, yormuyor. Düşündürüyor, güldürüyor.
    71 ayrı öykü barındırıyor içerisinde. Her bir bölüm ayrı bir bilgi sanki. Çok anlamlı çok mesajlı içerikler mevcut. Harika bir kitaptı, kişisel gelişim türünde okumayı sevenlerin şans vermesi gerektiğine inanıyorum.