• Jose Saramago'nun bu kitabı'da eşimin daha önce okumak için aldığı ama okuyamadığı kitaplardan. Kısa Polonya seyahatinde ne tavsiye ettiğini sorduğumda, okumadığını ama bu kitaptan umutlu olduğunu belirtince, bende başka bir arayışa girmeyip aldım. Öncelikle kitap sıra dışı bir hikaye ile başlayıp öyle de devam ediyor. Bir ülke de yeni yıla girerken "yaşanmayan ölümlerin" konu edildiği kurgu, bir anda kimsenin ölmediği bir dünya da olabilecek kaosları ve insanların düşünsel dönüşümlerini gerçek dünyanın içinde fantastik bir anlatıma dönüştürüyor. Ve ölüm bir enstrüman olarak geçersiz hale gelince, dinlerin ve felsefi oluşumların kendilerini nasıl konumlandıracağı üzerine zekice işlenmiş metinler içeriyor.
    Ölüm'den beslenen meslek gruplarının halleri, monarşi yönetimlerinin krallar silsilesinin ölmek bilmeyen kral ve kraliçeler çöplüğüne dönüşecek büyük saraylar, ölmesi gereken insanların ölemeyip, ölmek için harcadıkları çaba ve bu işin kaçakçılığını üstlenen yeni nesil"mapia" dahil bütün kurgu gerçeğin gene gerçek içinde fantastik kurgusu olarak dikkate değer. Bir kaç ay sonra her şey normale döndüğünde "ölüm" ülke vatandaşları için kapı komşusu gibidir adeta. Devamında herkese bir kaç gün içinde öleceği mektupla bildirilir ama bir kişinin mektubu sürekli olarak geri gelir. İşte hikaye artık ülke nüfusunu ilgilendiren bir konu olmaktan çıkıp Bir orkestra'da, Viyolonsel çalan ve ölmesi gereken ölümlü ile ölüm arasında devam eder. Ölümün tanımlanması, eski ve yeni dini metinlerden alıntılar, bir diğer anlatım biçimi olan, alernatifli anlatımlar ile çoğul bir yazat kadrosuna gönderme yapan çoğul anlatımlar, konudan uzaklaşır gibi bir etki yaratsa da bütünün bir parçası olarak insanı yazarın zekasına hayranlık duymaya davet ediyor.

    Bu arada yazar Jose Saramago; Ülkesinde bir zamanlar yaşanan faşist eğilimli yönetimin kitaplarını yasaklaması ve dini konulardaki eleştirel tutumundan dolayı baskı uygulaması ile Kanarya adalarına göçmüştür. Asıl eserlerini bu dönemde verdiğini söyleyebileceğimiz Yazar, hayatının kalan kısmını Kanarya Adalarında tamamlamıştır. Dilimize çevrilen bir çok kitabı yazarın dünyaca bilinen kitapları arasındadır. İncelememize konu olan "ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ" ise 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülür.
  • Hikaye türüne ne kadar aşık olduğumu herhalde bilmeyeniniz yoktur. Hikaye insanın kendisidir, yaşanmışlıktır, tecrübedir, kültürdür. Her insan aslında bir hikaye kahramanıdır. Hikaye roman gibi değildir. Roman insanın kurduğu bir kurgudur. Yapmacıktır. Hikaye kadar samimi değildir. Hikaye kadar yoğun değildir. Roman anlamı ötelerken hikaye anlamı en kısa yoldan ve en etkili şekilde vermeye yoğunlaşır. Roman kameraysa hikaye fotoğraftır. Hikaye motorsiklet, spor arabaysa roman dört çeker jip, tırdır. Hikaye hızlıdır, zekidir, derin ve dolaylı düşünmeyi bekler. Bu yönüyle her hikaye okuyucusu aslında okuduğu hikayeyi yeniden yazar. Neredeyse her insan bir hikayecidir, aktarmak istedikleriyle.. İnsanın içgüdüsel anlatım isteğinin karşılığı hikayedir.

    Özellikle bizde hikayenin yeri başkadır. Tüm destanlarımız gerçek hikayelerin deformasyona uğramış halleridir. Teknoloji ve iletişim bu kadar gelişmemişken halktan gelmiş anlatıcılar köy köy kahve kahve toplantı toplantı gezerek halkı eğlendirmek, eski töreleri gelenekleri aktarmak biraz da düşündürmek için hikayeler anlatmışlardır. Bunların en güzel örnekleri Murathan MUNGAN’ın Cenk Hikayeleri kitabında görülebilir. Ayrıca Yaşar KEMAL’in birçok kitabında da örneklerine rastlanır.

    İnsanların tecrübeye verdiği önemin azalması, bireyselleşmesiyle beraber sözlü anlatımın en aktif karakteri olan hikaye de yerini biçimsel özelliklerin ağır bastığı öyküye bırakmıştır.

    Dünya edebiyatında hikayeciliğinin ilk yazılı örneği Boccacio’nun Decameron Hikayeleri Türk Hikayeciliğinde ise Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’tir. Ahmet Mithat Efendi’den sonra bu alanda eserler vermiş olan Küçük Şeyler hikayesinin yazarı Sami Paşazade Sezai’nin Türk hikayeciliğindeki yeri önemlidir. Özellikle Pandomim hikayesinde derin ruhsal analizlerin ve incelikli söz sanatının örnekleri görülür.

    Türk edebiyatı hikayenin ilk yazılı örneklerinden sonra Sait Faik’e kadar yerini toplumu eğitmeye yönelen hikayecilere bırakmıştır. Sait Faik Abasıyanık’ın özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabından sonra 1950 kuşağı diye adlandırılan -Ferit EDGÜ, Demir ÖZLÜ, Orhan DURU, Leyla ERBİL, Erdal ÖZ, Yusuf ATILGAN, Onat KUTLAR, Erdal ÖZ, Adnan ÖZYALÇINER gibi- hikayecilerin yenilikçi görüşleriyle beraber Türk hikayeciliği de bir devrim yaşamıştır. Sait Faik’in bu hikayeciler üzerinde büyük etkisi olmasıyla beraber bu değişimi sadece ona bağlamak da yetersiz kalacaktır. Sait Faik’in yanında öncelikle Vüsat O.BENER, Feyyaz Kayacan ve ilk kadın hikayecimiz Nezihe MERİÇ’in de derin etkileri vardır.

    Bu hikayecilerin yetişmesinde ve Türkiye’deki sanat ortamının gelişmesinde sosyal ve kültür etkilerinde büyük payı vardır. Ülkede artan karayolu ulaşımı ile beraber yazılı eser dağıtılan yerlerin artması, okuma yazma oranının yükselmesi, dışa açılmayla beraber dış ülkelerle kültürel etkileşimler.. Gelişimdeki en büyük pay ise o dönemde Adalet CİMCOZ tarafından açılan Maya Sanat Galerisi ve Memduh Şevket ESENDAL’ın desteğiyle açılan –sadece hikayeden oluşur- Seçilmiş Hikayeler dergisi, Atilla İLHAN’ın öncülüğünü ettiği Mavi Dergisi ve dönemin diğer edebiyat dergilerinindir.

    Maya Sanat Galerisi’nde dönemin ressamları, karikatüristleri, hikayecileri, heykeltraşları ve diğer sanatçıları bir araya gelerek sanat üzerine görüş alışverişinde bulunurlar. Yeni görüşleri savunan hikayeciler kendilerine yöneltilen ithamlara dergiler üzerinden cevap yazıları yazarlar. Elbette dönemin sanat ortamını sadece bu mekanlarla sınırlamak yanlıştır. Sanat her yerdedir. Edebiyat matineleri, ev toplantıları, Beyoğlu’nun meyhaneleri..

    Bu sanat ortamından bahsederken 1940 kuşağı diye adlandırılan –Nazım HİKMET, Rıfat ILGAZ, Sait Faik ABASIYANIK, Orhan VELİ, Abidin DİNO, Bedri Rahmi Eyüpoğlu gibi- sanat kuşağının da payının vermezsek haksızlık etmiş oluruz. Bu sanatçıların vermiş oldukları yapıtlar yanında bu dönemde de şiddetli sanat tartışmaları yaşanmıştır. Sanat ortamları –Küllük, Devügasyon, Sanat Dergileri, ev toplantıları- yaratılmıştır. Abidin DİNO’nun ressam , Bedri Rahmi EYÜPOĞLU’nun heykeltraş olduğu göz önünde bulundurulduğunda sanat dalları arasındaki etkileşim daha iyi anlaşılacaktır. Bu dönemde de özellikle Orhan VELİ ve Sait Faik’e dönemin klasik anlayıştaki sanatçıları tarafından derin eleştirilerde bulunulmuştur. Yine 1940 sanat ortamından çıkıp 1950’li yılların başında eserler veren Feyyaz KAYACAN milli olmamakla, Vüsat O.BENER kapalılık ve anlaşılmazlıkla eleştirilmiştir.

    1950 kuşağıyla beraber gelişen İkinci Yeni şiir akımının öncüsü Cemal Süreya’nın Garip Akımı’na karşı çıkmıştık ama Orhan Veli’den ne de çok beslenmişiz, Ferit EDGÜ’nün hepimiz Sait Faik’ten geliyoruz sözü hafızalardadır. Ayrıca Türk Edebiyatı’nın Aylak Adam ve Anayurt Oteli gibi derin psikoljik eserler veren sanatçısı Yusuf ATILGAN’da Vüsat O.BENER’in, Orhan DURU da Feyyaz KAYACAN’ın izleri görülmektedir.

    Yenilikçi 1950 kuşağının hikayecilerinde değişim sadece anlayış yönünden olmamış bu anlayış sanat eserlerine de konu ve biçim olarak yansımıştır. Bu dönem hikayecilerine kadar daha cok işlenen konular toplumsal gerçekçi ve dışsal konulardır. Bu dönem edebiyatçıları tarafından – varoluşçu felsefenin de etkisiyle – bireysel bunalımlara yönelmiştir. Anlamsızlık ve hiçlik, kentin sokaklarında bunalımlı kişiler, huzursuzluk, saldırganlık ve öldürme isteği, intihar, cinsellik, gerçeküstü ve absürd... Önceden daha çok anlatmaya dayanan biçim anlayışı da yeni konularla beraber kabuk değiştirmiştir. Modern anlatım tekniklerinden bilinç akışı tekniği çokça başvurulan bir teknik olmuştur. Bununla beraber cümle yapıları değişmiş yerini kesintili yarım cümleler almıştır. Ayrıca hikayelerin klasik düz akan zaman anlayışı değişmiş yerini tüm zamanların içiçe geçtiği akışa bırakmıştır.


    Şu an dünya edebiyatında hikaye ve şiir alanında saygın bir yere sahipsek zamanında boyun eğmeyen 1940 ve 1950 dönemi sanatçılarına ve onların yenilikçi anlayışına çok şey borçluyuz. Bu dönemde yaşayıp şu an hayatta olmayanların ruhu şad olsun, yaşayanlara ise Allah uzun ömürler versin, daha onlardan öğreneceğimiz çok şey var.

    İncelememi bitirmeden bir de büyük sitemim olacak. Bu eseri okuduktan sonra bu sanatçıların eserlerini okumak istedim ama maalesef bir çoğunun eserlerinin basımının olmadığını gördüm. Özellikle Feyyaz Kayacan gibi büyük bir ustanın eserini basmamak en iyimser olarak bu ustaya ve Türk edebiyatına saygısızlıktır. Yayınevleri elbette kar etmek için kurulmuşlardır ama bu onların bu konuda popülerist yaklaşacakları anlamına gelmez. Nasıl yeni yazarların ve okurların sorumlulukları varsa yayınevlerininde en az onlar kadar sorumluluğu vardır. Bu sorumsuzluklarını tarih affetmeyecektir.

    Bize bu eşsiz edebiyat zevklerini tattıran ustalara en derin saygı ve en içten sevgilerimle.
    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • “Yapmış olduğum bu inceleme de spoiler vardır. Okumadan önce lütfen bunu göz önünde bulundurunuz.”

    Aleksandr Sergeyeviç Puşkin 19.yy Rus edebiyatının öncülüğünü yapan isimdir.
    Şair kısa yaşamının ardında müthiş eserler bırakmıştır..
    Bir roman değil, şiir-roman yazıyorum; cehennemi bir fark aralarında!” diyerek yazmaya başladığı “Yevgeni Onegin” işte onlardan biridir..

    Puşkin, 1823’de Sürgün hayatında yazmaya başladığı bu eserini 1830’da tamamladı.
    Sekiz bölümlü şiir-roman 366 kıta ve yaklaşık 5200 dize’den meydana geliyor..Kıtaların her biri, şairin bu romanda yaratmış olduğu ve edebiyat dünyasında ilk kez rastlanan bir kafiye düzeniyle yazılmış.Bazı Edebiyat tarihçileri tarafından bu “Onegın Kıtası” olarak adlandırılıyor..

    Yalın bir Rusça ile yazılan eseri başka bir dile çevirmek neredeyse imkânsız.Bu düşünceye Rus asıllı yazar Vladimir Nabokov da kısmen katılmaktadır. Nabokov’un çeviri-şiir konusunda özet olarak söylediği şudur:

    “Yevgeniy Onegin romanında mevcut olan uyaklı şiir, gerçekten de bu uyaklar korunarak çevrilebilir mi? Sorunun cevabı, tabii ki hayır’dır. Kafiyeyi yeniden üretmek ve aynı zamanda tüm şiiri kelimesi kelimesine çevirmek matematiksel olarak mümkün değildir.”

    Kendisi bu eserin İngilizce’ye çevirisinin altından ancak 15 yıllık bir çalışma ve 1100 sayfalık bir yorumla ancak düzyazıya dönüştürerek başa çıkabilmiş..

    Şairin biyografisine baktığınız zaman hayatının da en az yazdığı şiir-roman kadar trajik olduğunu görüyorsunuz.
    Yasakçı zihniyete karşı koymaya çalışması ,(Tanıdık geliyor değil mi?)Düşüncelerinden dolayı sürgün edilmesi, sürekli polis baskınlarına maruz kalarak, yazdıklarına sansür uygulanması inanılır gibi değil..Hele ki Şiir’den anlamayan sığ bir kadına aşık olması ve bu kadın uğruna komplo olduğu düşünülen bir düello da hayatını kaybetmesi trajedi değil de, nedir?

    Eserin konusuna gelecek olursam, genel hatlarıyla bir aşk hikayesini konu alsada Puşkin, o dönemin Rusya’sına kent ve taşra insanına da ışık tutuyor.Olaylar 4 ana karakter olan Yevgeni Onegin, Tatyana, Vladimir Lenski ve Olga çevresinde gelişir ve geçer..

    Yapıta adını da veren baş kişilerden Yevgeni Onegin gelmiş geçmiş dünya yapıtları, kahramanlarının en çetrefil, en karmaşık, en çelişkili olanlarından biridir.Küstah ve sevimsiz biridir Onegin, romantik okurlara hitap etmez, edemez..
    Puşkin’in bu iflah olmaz, küstah karakteri aynı zamanda iç özgürlüğünü kaybetmiş acınası biridir de..
    Bunu şu şekilde açıklaya’yım; Bir sürgündür Onegin.Önce kendi benliğinden sürgün olur, sonra ana yurdundan sürgün edilir..
    Yaban çevrelerde bir yabancı olarak özgürlük arayışı içinde gezinip durur..Peki arayıp durduğu bu iç özgürlük tam olarak neydi?
    Bunun tanımı ise en iyi şu şekilde yapılabilir;

    “İç özgürlük, tutsak edilmiş olmaktan ve kuşatıcı sahip olmaktan kurtulmak yani hoşumuza gitmeyen her şeyle iç çatışmaya giren ve göz diktiği her şeyi umutsuzca sahiplenmeye girişen ben’den kurtulmaktır. Öz olanı yakalamayı bilmek ve ayrıntıyla artık ilgilenmemek insanın derin bir hoşnutluk duygusuna erişmesini sağlar ve ben’in fantazileri! o duyguyu hiçbir şekilde etkileyemez. Dolayısıyla “özgür olmak” zihne egemen olan ve onu karanlıkta bırakan çatışmaların baskısından kurtulmaktır. Yaşamı, alışkanlıkların ve zihin karışıklığının zorladığı eğilimlere teslim etmek yerine kendi eline / kontrolüne almaktır. Dümeni elden bırakmamak, yelkenlerin rüzgarda çırpınmasına izin vermemek, teknenin akıntıya kapıntısını engellemek, teknenin burnunu belirlediğimiz rotada tutmaktır.”

    İşte Onegin karakterinin eksikliğini hissettiği şey tam olarak buydu.Ama karakter evrensel acıyla o kadar meşguldü ki, gerçeğin tam olarak farkına varamıyordu..
    Karakterimiz yükse k toplumun gösterişine ve sahteliğinede her fırsatta isyan eder..Yazar zaten onegin’in bu duruma olan isyanını çeşitli betimler ile dile getirir.Ancak gel gör ki;Bu duruma isyan eden çelişkili karakterimiz o toplumun bir parçası olduğunu da kabullenmekten geri durmaz.Bu düşünceyi şu alıntı ile destekleyeyim;

    “Terketti benim Yevgeni’m.
    Fırtınalı zevklerden artık vazgeçip,
    Onegin evine kapandı,
    Esneyerek kaleme sarıldı,
    Yazmak istiyordu- ama sabırlı çalışma
    Tiksindirici geldi ona;hiçbir şey
    Çıkmadı kendisinin kaleminden,
    Ve giremedi ateşse loncasına,
    Haklarında bir yargıda bulunamayacağım,
    Zira içlerinden biri olduğum insanların.”s.51

    Romanın seyri Onegin’in amcasının hayatını kaybetmesi ve kalan mirasa sahip çıkması için köyde’ki yurtluğa yerleşmesiyle yavaş yavaş değişmeye başlar.
    Zaten Onegin, şair ruhlu genç lenski ile burada tanışır ve arkadaş olur.Bir birinin tam zıttı olan bu iki dostun arasında ki farkı Puşkin, şu sözler ile açıklar: “Dalga ve Kaya, şiir ve düzyazı, buz ve yalaz .”

    Romantik ve Tutku dolu olan genç Lenski aynı köyde yaşadığı Olga ile gözlerini kör eden bir aşka yelken açar.Onun için coşkulu aşk şiirleri yazar.Ona olan sevgisini her fırsatta dile getirmekten ve bunu dışa yansıtmaktan da geri durmaz...
    Onun bu halini büyük bir kayıtsızlıkla izler Onegin..”Mutlu mutlu bir atım.“diye ortalarda gezinen Lenski’nin bu durumunu okumak benim de zaman zaman göz devirmeme neden olmadı değil.Puşkin onu günün birinde bindiği o mutluluk atından yere çok sert düşürecekti haberi yok:)

    Olga her ne kadar duru bir güzelliğe sahip olsa da, Onegin onu çok sığ ve sıradan bulur.
    Onun asıl dikkatini çeken Olga’nın ablası Tatyana’dır...
    Ahh Tatyana...Nasıl, dikkatini çekmesindi ki?O yabanıl güzelliğine tezat gözlerinde ki melankolik ifade insanı serseme çeviriyordu.Kökleri sağlam, güçlü bir kişiliğin izleri üzerine takındığı sükûttan bile belli oluyordu...
    Bu noktada şüpheye düşmeden net bir ifade ile şiirin gerçek Kahraman’ın Tatyana olduğunu söyleyebiliriz.
    Ne istediğini bilen, akıllı ve olumlu bir tiptir Tatyana..Daha önce hiç bir Rus kadın karakterini bu kadar güçlü ve gözü pek okumamıştım..
    Onegin karakterine kendinden izler katan Puşkin belki de bu karakter ile kendi ideal kadın tipini yazmıştır.Kim bilir...

    Aşk Onegin’in çok uzağın da Tatyananınsa çok yakınındadır..Onegin’e karşılıksız bir aşk’la bağlanan Tatyana yüreğinde ızdırabın dik âlâsını yaşar.En sonunda duygularını samimi ve içten bir mektupla dile getirmeye karar verir.Samimiyet ve içtenliğin izlerini taşıyan o mektup ise şu şekildedir;

    “Deneyimsiz bir ruhun aldanışı bunlar!
    Ve bütünüyle başka türlü verilmiştir hüküm...
    Varsın öyle olsun!Ben yazgımı
    Bundan böyle sana teslim ediyorum.
    Önünde senin döküyorum gözyaşlarımı,
    Senin koruyuculuğunu yalvarıyorum...
    Bir düşün...yalnız başımayım ben burada,
    Hiç kimse tarafından muradım anlaşılmıyor,
    Usum benim azar azar güçten kesiliyor
    Ve yokolma durumundayım ben susarak.
    Bekliyorum seni; tek bir bakışınla
    Umutlarını yüreğimin canlandır
    Ya da ağır düşümü benim yarıda durdur,
    Umarsız, hakettiğim bir azarlamayla!
    Bitiriyorum! Okumak yazdıklarımı ürkütücü...
    Utançtan ve korkudan donuyorum...
    Fakat güvencem benim sizin onurunuz,
    Ve kendimi cesaretle ona teslim ediyorum... “s.142 s.143

    Aslında Onegin karakterini sevip sevmediğim konusunda bu noktaya kadar net bir cevabım yoktu.Ama Tatyana’nın karşısına geçerek dürüst bir şekilde mektubuna cevaben söyledikleri bende ki her şeyi netleştirdi.
    Realist bir yaklaşımla kendi ruhunda ki kusurların farkında olması ve bunu apaçak ifade etmesi bu Puşkin karekterini daha iyi anlamama ve sevmeme olanak sağladı...Onegin’in dilinden dökülünler ise şu şekilde;

    “....Ama ben mutluluk için yaratılmadım;
    Mutluluğa yabancı ruhum benim;
    Karşılıksız sizin yetkin artanlarınız:
    Ben artamlarınıza sizin değimli değilim.
    Bilin ki (buluncum buna bir inancadır),
    Evlilik bizim için ızdırap olacaktır.
    Ben, sizi ne kadar seversem seveyim,
    Alışırım ve o anda sevmekten vazgeçerim;
    Ağlamaya başlarsınız:gözyaşlarınız dökülen
    İşlemez benim yüreğime kadar,
    Tersine, daha kudurtur onu ancak.” S.162

    Şiir de yanlış anlaşılmalara sebep olan bir sahneye de kısaca değinmek istiyorum...
    Genç Lenski bir davet verir ve Onegin bu davetin küçük ve gösterişsiz bir şey olacağını zannederken birden kendini eski anılarında olduğu gibi şaşaalı ve sahte kahkahaların olduğu bir yerde bulur.Bu durum onu çıldırtır ve Lenski’ye karşı saf bir öfke duyar.Bu öfke onda intikam alma isteği doğurur..Lenski’nin zayıf noktasının Olga olduğunun bilincin de olan kurnaz karakterimiz Olgayı dansa kaldırır ve Lenski’nin gözü önünde kıza kur yapar.Olga ise bunu memnuniyetle karşılar.
    Bazı incelemelere baktığım zaman bu sahneden kaynaklı olduğunu düşünüyorum Onegin’in Olgaya aşık olduğu yönünde yorumlar yapılmış bu yanlış bir düşüncedir.Eserde öyle bir durum söz konusu değildir.Bunu şu alıntı da daha iyi anlayacaksınız;

    “....Öfkelenmişti artık.Ancak süzgün kızın
    Farkederek çok şiddetli heyecanını ,
    İncinmekten indirip aşağıya bakışlarını,
    Çehresini astı ve hiddet duyarak,
    Kendine söz verdi Lenski’yi çıldırtmak için.
    Ve bunun öcünü çıkarmak için.”s.228

    Bir zaman sonra kırların Tatyanası Evlenerek Moskova’nın en gözde asilzadeleri arasında yerini alır.Yazgı Onegin ile Tatyana’yı bir davette tekrar karşılaştırır.Eski halinden oldukça farklı görünen bu kadını tanımakta güçlük çeken Onegin ona orada derin bir aşk ile bağlanır..
    Peki değişen neydi?Yıllar evvel reddettiği kızla, şimdiki kız arasında ne değişmişti?Bu sorunun en iyi yanıtını yine Puşkin şu dizelerde veriyor:

    ”....Ah insanlar!sizler benziyorsunuz hepiniz
    Sizler kök anneniz olan Havva’ya:
    Size verilmiş olan, sizi çekmiyor,
    Sizi durup dinlemeden bir yılan çağırıyor
    Kendisine doğru, bir gizemli ağaca;
    Ki yasaklanmış meyveyi size versin:
    Onsuz sizin için cennet cennet değil.”s.361

    Zaten bana kalırsa Onegin, Tatyana’yı değil onun eriştiği konumu ve ulaşılmazlığını arzuluyordu..Bu durumun bilincinde olan Tatyana evlenmiş olmasa bile Onegin ile olmazdı olamazdı..Hikayenin trajik yanı da burada zaten..Zira Tatyana’nın söylediklerine bir bakınız:

    “Siz beni beğenmemiştiniz… NedenŞimdi koşuyorsunuz peki ardımda?Neden ben sizin gözünüzün erimindeyim?Yüksek toplumun seçkin yerindeyim,Orada görünmek zorundayım diye mi,Kocam savaşta malul düştüğünden mi,Bu yüzden bizi sevmekte olduğundan mı saray?Şimdi benim herhangi bir yüz karamHemen herkesçe fark edilecek olduğundan mıVe getirebilecek olduğundan mı sizeGönül çekici bir onursal düzey?”s.381
    Puşkin yapıtta vermek istediği fikri Tatyana’nın ağzından romanın en çok sevdiğim sahnesin de dile getirir:

    “Oysa mutluluk ne kadar olası,
    Ne kadar yakındaydı!Fakat yazgım benim
    Artık olmuştur belli.Sakınmasız,
    Belki de ben hareket ettim;
    Benim için büyülü sözlerle dökerek gözyaşlarını
    Yakarıyordu annem;umarsız Tanya’nın
    Oysa tüm kısmetleri arasında fark yoktu...
    İşte evlendim ben.Şimdi işte diliyorum,
    Siz beni bırakmak zorundasınız;
    Biliyorum:yüreğinizde sizin vardır
    Hem gurur, hem katıksız bir onur
    Ben sizi seviyorum (niye olayım içtenliksiz?)
    Fakat ben teslim oldum başkasına;
    Ömrüm boyunca bağlı kalacağım ona.”s.384

    Altını çizmek istiyorum Tatyana “Seviyordum” değil “Seviyorum” ifadesini kullanıyor.Ama buna rağmen eşine olan bağlılığından da vazgeçmeyeceğini kesin bir dille belirtiyor.
    Burada bir teslimiyet, yazgıyı kabullenme kendisine verilene razı olma, sadakatin Aşktan daha üstün olduğunu vurgulama var..Yılışık sahiplenme yok, geçmişte takılı kalmak yok. Yaşanılan kedere, yüksek farkındalık ve bilinç düzeyinin sayesinde yenilmemek var.. Eh ne diyeyim en doğru olanı yaptı:)

    Çok uzun oldu farkındayım bu yüzden zahmet edip okuyan herkese sonsuz teşekkürler.
    İç’imizin özgür olduğu, o özgürlüğün bütün’ün hayrına olduğu an’lar diliyorum hepinize..
  • "Mansur Bahi sizce de çok akıllı biri değil mi?" diye sordum. "Fazla konuşmadan sessizce işine bakıyor. Gerçek bir devrim çocuğu."
    "O veya başkaları niçin devrimi destekler?"
    "Memlekette çiftçi, işçi, genç yokmuş gibi konuşuyorsun."
    "Devrim birkaç kişinin malını ama herkesin özgürlüğünü çaldı."
    "Özgürlükten eski anlamıyla söz ediyorsun. Üstelik patronlardan biriyken buna saygın bile yoktu!"
    Necib Mahfuz
    Sayfa 38 - Turkuvaz Kitap
  • Hezarfen: Bir isim değil, sıfattır. Hezar+fen birleşimi. Hezâr Farsça "bin" demek. Hezarfen "bir çok alanda maharetli" anlamında. Bin fenli.

    Herkes Galata'dan uçan Hezarfen Ahmed Çelebi'yi bilir ama gerçek hezarfen, Hüseyin Çelebi'dir. IV. Mehmed'in tarih hocalığını yapmıştı. Grekçe ve Latince kaynakları okuyabilen biriydi. Edebiyat, tarih ve tıb sahasında eserleri vardır.
    ------------
    Kezban: Bugün daha çok hakaret anlamında kullanılan kelime. Aslı "ketbanu"dur. "Ev sâhibesi, evi çekip çeviren kadın" demektir. Seri halinde çıkan Kezban filmlerinden sonra anlam kaymasına uğramıştır. (Karakterin sürekli aşağılanması.)

    Banu "asil kadın" anlamında. İran hükümdar hanımlarından bazıları "şahbanu" şeklinde bu sıfatı kullanmışlardır. Kezban kelimesinin Ar. "yalan" anlamındaki "kezib" ile bir ilgisi yoktur.
    --------------
    Pişmaniye: Farsça "yün" anlamına gelen "peşm" sözcüğünden. Peşm+âne "yün gibi" demek. Sonra pişmaniye. Yüne benzediğinden. Kelimemizin pişmanlık'la bir alakası yok.
    --------------
    Efendi: Sanılan aksine Arapça ya da Farsça değil Grekçe kökenlidir. Doğu Roma'da saygı ifadesi olarak kullanılmış, Osmanlıya da geçmiştir. Afendis'den efendi.
    --------------
    Yelpâze: Türkçe "yel" ve Farsça "rüzgar vuran" anlamındaki "bâdzen" birleşimi. Yelbâdzen'den yelpaze. (Veya Eski Türkçe yelpimek fiilinden.)
    --------------
    Bâb Arapça "kapı" demek "der" ise Farsça. Der ile İngilizce "door" kardeş.
    --------------
    Pâyitaht: Devletin baş şehri. Osmanlıda Istanbul. Farsça "ayak" demek olan pâ(y) ve taht birleşimi. Tahtın ayağının olduğu, kurulduğu yer.

    Taht: Kelimenin tahta ile alakası vardır, tahtadan yapıldığı için.
  • Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor. Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar. Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar sürdürüyoruz. Rakamlara bağımlı bir var oluş. Sahi kaç para ediyoruz ki biz?
    Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar. Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde. İnsan olduğunu unuttuğun bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette. Bir sayı olmaktan çıkaran şey bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar bizi. Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
    Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.
    Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

    '' Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

    Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar geri dönmeyi düşünür eve ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz. Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

    “Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
    Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
    Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
    Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
    Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
    Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

    İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar figanlar acılar sadece insanı etkilemez:

    “Beygirin biri devriliyor... Sonra biri daha.
    Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
    Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
    “Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

    Savaş’ın en korkunç anlatına şahit olmuş yazar. Sizi de ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraf olan her yandan yaşanan şey aynı aslında birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısını yaşatıyor yazar her kelimede. Oysa savaş için bulduğu çözümü gösteriyor nükteli bir dille:

    “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

    Bahse konu olan savaş birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci. Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki o roman kahramanı siz oluyorsunuz. Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz.
    Keyifli okumalar!
  • “Bu kadar büyük yanlışların, dağınıklığın, deneyimsizliğin sonuçları yaşanacak. Hepimizin payı var bunda. Parti içinde tepişip duran eski tüfekler, gencecik insanları amaçları için kullanan sol cunta peşindeki devrim ağaları, her köşe başında bir dergi çıkarıp birbirimizle dalaşan biz kalem efendileri... Kariyerizmimiz, hayallerimizi gerçek sanışımız, çok laf yaparak gizlemeye çalıştığımız pasifizmimiz ve boş sloganlarımız Hangimiz günahsızsak, ilk taşı o atsın.”