Geri Bildirim
  • UYARI!: BU İNCELEMEYİ 18 YAŞINDAN KÜÇÜKLER, YETERLİ DİNİ BİLGİ VE BİRİKİME SAHİP OLMAYANLAR, KENDİNE GÜVENSİZ KİŞİLER, İRADESİ ZAYIF OLANLAR VE ALİ LİDAR OKUYANLAR( :) ) OKUMASINLAR..


    Bu incelemede söz konusu kitabın üslubunun değil de içeriğinin dikkate alınması daha sağduyulu bir yaklaşım olacaktır. Öncelikle kitabın konusu ve üslubuyla ilgili notları kısa değerlendirmelerle geçiştirip esas olan içeriğindeki bazı bilgilerle akılda soru işareti bırakan noktalara değineceğim. Gılgamış Destanı, insanlık tarihinin gerçek bir insanı olan Uruk'un kralı olan Gılgamış'ın hikayesini anlatıyor. 3.000 yıldan daha önce yazılmış olan bu eser, edebiyatın ilk eseri gibi görünüyor. İnsan doğasını araştıran, bugün hala geçerli olan değer ve endişeleri ele alan bir macera öyküsüdür.  Hikâyenin doğru bir biyografi olmaması da mümkündür, çünkü kitapta canavarlarla savaşır, bir tanrıça ona evlenme teklif eder ve ölülerle irtibata geçer.


    Hikaye insan dramının tüm temel unsurlarını içermesiyle aradaki üç dört bin yıllık süreçte toplumsal değerlerin ve sosyal çevre ilişkilerinin pek de ilkel olmadığını bizlere göstermesiyle de önemlidir. Özellikle sokak yosmalarının hikayede aldığı rol ve insanların bu tip kişilere bakış açısının işlenmesi, ayrıca kil tabletlerden eserlerin işgal ettiği kütüphanelerin olması bunun en önemli göstergelerinden bir kaç tanesidir. Ayrıca bilinen en eski insan hikayelerinden biri olmasına rağmen, günümüzün en taze temalarını ve fikirlerini de içerir. Bunlara genel olarak değinecek olursak: hayat, ölüm, aşk, nefret, cinsiyet, din. 

    Gılgamış Destanı hem eski hem de modern edebiyat ve kültürü etkilemiştir. Destandaki temalar daha sonra üç kutsal kitap ve klasik edebiyatta bulunabilir. Aslında, Gılgamış'ta, çeşitli temalar ve karakterler kutsal kitaplarda, özellikle Cennet Bahçesi'nin hesapları, kişinin koruyucu meleği ve din adamların tavsiyeleri ve Nuh Tufanı gibi muhataplar var. Belki de, Gılgamış efsanesiyle, günümüz modern yaşamlarımızla paralellerini keşfedebilir ve insanlığın gelecekteki olasılıklarını yansıtabiliriz.

    Eser aslında bir derleme olarak karşımıza çıkıyor. Sümerdeki tabletlerden aktarılan ve günümüze üçte ikisi kalmış eserde, bazı tabletlerin silik ve bazılarının kırık olması hikayeyi bir bütün olarak incelemeyi tabiri caizse olanaksız kılıyor. Eksik olan bölüme erişmek mümkün olduysa da Amerikan bombalarının zamanında Irak'ı hedef alması, yeryüzü uygarlığının eşik taşlarını yerle bir etmiştir.Neyse ki kültürler arası ticaret veya savaştan doğan etkileşim, diğer ilk çağ uygarlıklarının tarihine de bu hikayeyi geçirmiştir. Böylece eksik olan bölümler, destanla uyumlu olanlarla yamanmış ve günümüze aktarılmaya çalışılmıştır. Derleme eser olması itibariyle  eksik olan bölümlerin diğer kavimlerden yazıtlarla tamamlanmaya çalışılması bazı çelişkili durumların doğmasına neden olmaktadır. Kitaba sonradan eklenen son bölümde önceden ölmüş bir karakterin sağ olması ve destanın bütüncül yapısıyla uyuşmayan olaylara rastlanılması buna dayanak oluşturur. Eserin dili incelikli olarak kullanılmış; şiirsel veya daha doğru bir ifadeyle ezgisel bir dille yazıya geçirilmiştir. Dramatik şiir veya Reform Dönemi Shakespeare'vari anlatımı da akıllara getirebilir. Kelimelerde veya cümlelerde yapılan yinelemeler ve tekrarlarla etkili bir anlatım sergilenmeye çalışılsa da, bu, okuyucu sıkmaktan öteye geçirememiştir. Dilin eski olması bazı kelimelerin anlamının bulunmasını imkansız hale getirmektedir. Buna rağmen yas tutmayı kirli saçlarla gezmek olarak açıklayıp yeni bir yorum getirmek, ilk insan yapıtı olarak bilinen destanın o kadar da acemice yazılmış bir eser olmadığı yönünden etkilidir.


    Bu incelemeyi hazırlarken bu bölümü ekleyip eklememede kararsız kaldım. Tedirginliğimin sebebi, zaten günümüz şartlarında fazlasıyla dini açıdan kafası karışık olan neslin, bu incelemeyle kafasının daha çok karışabileceği veya aklında dinen soru işaretlerin çoğalabileceği riski oldu. Bu nedenle, farklı bakış açılarına sahip olan, dini veya ideolojik saplantıları olmayan okurların bu bölümden faydalanmasını akıllıca buldum. Ancak yeteri bilgi veya yorumdan yoksun okurların bu bölümü okumaması kendi adlarına daha mantıklı bir karar olacaktır.


    Bismillahirrahmanirrahim..

    Evet, yerli Richard Dawkins'lerimiz: İlhan Arsel ve Turan Dursun.. bir de kitabın çevirisini yapan Sait Maden..  Acaba savundukları görüşlerde haklılar mıydı, din gerçekten bir safsatadan mı ibaretti, kutsal kitaplar gökten inmeyip kendini peygamber diye yutturan çıkarcıların bir uydurması mıydı? Peki bunun incelemeyle ne alakası var?.. 

    Vakti geldi, Efendim bu kitapta dini açıdan bizi ilgilendiren bazı konular mevcut; örneğin Nuh Tufanı, üç kutsal kitapta kendine yer bulmuş olayın bu eserde ne işi var? 

    Peki ya İncil'deki Cennet hesaplamaları ve araziler..

    Ya da eserde her insanın koruyucu Tanrı'sının bulunması, bu kutsal dinlerdeki gibi yanımızda olan koruyucu meleklere benzemiyor mu?

    Eserde yedi yıl buğday stoklama da kendine yer edinmiş, bu bir şeye işaret olabilir mi?


    Hammurabi Kanunları.. Turan Dursun bu kanunlardan bazılarının(Hırsızın kolunun kesilmesi vs)  din içinde uygulamada olduğunu söylemesi haklı olduğunu gösterir mi?

    Peki bu teknolojiyle haliyle çözümlenmesi zor olan tabletlerin, bin iki bin yıl öncesinde çözümlenebilme olasılığı nedir?  


    En karışık olan ise, Gılgamış da bir peygamber miydi?
  • Sır Serisinin ikinci kitabı ve ben bu çocukları Zeus'tan alıp evlat edinmek istiyorum bunun için tanrılarla savaşmaya hazırım :)

    Bizimkiler yine bildiğiniz gibi, yani harikalar,başlarından bela eksik olmuyor, eski düşmanlarla son bir rövanş zamanı, eskiler az gelince nur topu gibi yeni düşmanlarımız oluyor, haklı oldukları bir gerçek var ki çeyrek mafya olma yolunda son hız ilerliyorlar ( yeni düşmanları onlar bulmasa benim gözüm arıyor, avucum kaşınıyor, ne yaparsın alışkanlık ) :)

    Bu büyük ve muhteşem aileye yeni katılanlar var, hali hazırda bekarların nesi eksik, çoktan kapılmış olanlardan değil mi ama :)

    ilk piyango Rüzgar'a vuruyor, ama aşk anlamında değil, geçmişlerinden gelen ve öldüğü düşünülen bir kız ortaya çıkıyor, Zafer pisliğinin yaptığı daha neler çıkacak bakalım... ( bu arada zafer efendinin ölüme yaklaşma haberini aldığımdan beri çok mutluyum paylaşayım dedim) kızın adı Dilara garibim verildiği ailede çok çekmiş, eziyetler sonucunda duyma yetisini kaybetmiş,ve aynı zamanda kendisi Demir paşanın yeni baş belası olma yolunda hızla ilerliyor :)

    Anlayacağınız bu kitapta ilk aşk acısı çekenlerin başında Demir gelecek,valla bu adamın aşkı da hiç çekilmiyor, ne kendinden emin ne kızdan, ne yakınlaşıyor ne uzaklaşıyor, verem eder adamı verem, ah birde atarlanmaları var ki sormayın, havada uçuşan tehditleri küfürleri de cabası, sayesinde gülmeye doydum :)

    Tamam kabul, görünen o ki bizim psikopatlar biraz çabuk aşık oluyor, ama oldular mı da kızların vay haline, gölgelerine gölge düşse eller beldeki silahlarda, primitif öküzlerim benim :))

    Aileye yeni katılan diğerleri ipek, Masal,Yağmur bebek,ve Ateş bebek ki onlarda baya atarlı bir şekilde dahil oluyorlar aileye, silahlar,kaçırılmalar,yanlış anlaşılmalar,gerisini siz düşünün artık, zaten normal yolla gelseler şaşarım, ayarım bozulur,sinirlenir bırakırım kitabı o derece yani :)

    Eski düşmanlardan Fatih efendinin başına gelenleri okudukça, Hannibal Lecter bunları görse çıraklık için başvururdu diye düşündüm yeminle, amanın o nasıl işkencedir, o nasıl fantezidir öyle, kanım dondu resmen, birde dinlenme molasında yemek yemezlermi, gerçi patlamış mısır daha iyi gider diye düşünmedim değil... (yazarken gülümsediğim düşünülürse azcık yardım mı alsam ne, psikolojik olarak, ah hep bu çocukların yüzünden) :)

    Eğlendiğim yerler çoktu, mesela, giydikleri kıyafet yüzünden okul kantininde kızların peşinden koşmaları inanılmazdı ah ömrümü yedi o sahne benim, sonra mafya babasından kız isteme sahnesi, dökülen ecel terleri,koca koca tanrılar ne hallere düştüler yazık oldu koç yiğitlere :)

    Eleştirdiğim yerler var mıydı azcık, yani kabul Rüzgar'ın aşkı biraz acele oldu belki, tamam ipek'in hayatı biraz abartıldı gibiydi,her şeyi yapıp edip, polislere hiç yakalanmamaları, şehirde at koşturuyorlar gibi bir durum yarattı, ama onuda para ve adam güçleriyle hallediyorlardı, belki de ondandır,ama bu kitabın muhteşemliğinden bir şey kaybettirdi mi hayııır :)

    Serinin devamı mutlaka gelmeli,zira onlar gelmezse ben gitmeyi düşünüyorum :))
  • 1917 yılında Allahabad’ta doğan Indira, daha sonra bağımsızlığını kazanacak Hindistan’ın ilk başbakanı olacak Nehru’nun kızıydı. Ya aktif politik mücadelesinde veya hapiste olduğu için eve nadiren uğrayan bir politik liderin tek çocuğuydu. İyi okullarda okudu, Oxford Üniversitesinde tarih eğitimi aldı. Allahabad’taki çocukluk günlerinden beri tanıdığı İran kökenli Feroze Gandhi (Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı yok) ile yakınlığı da İngiltere’deki yıllarında artıp evlilikle sonuçlanınca adı da artık Indira Gandhi oldu. Indira Gandhi, Hindistan’ın 1948’deki bağımsızlığından sonra ilk başbakanı olan babası Nehru’nun özel asistanı olarak sürekli yanında bulunmaya başladı.

    Nehru, Hindistan’da herkesin sevip saydığı bir isimdi. Tek adam rejimi kurma imkanı vardı ama o böylesi keyfi bir rejim yerine her inançtan Hintliyi eşit şekilde kucaklayan laik, demokratik ve kurumsal bir sisteme öncülük etmeyi tercih etti. Başında olduğu kurucu Kongre Partisi de merkez sol bir politik çizgide kaldı. Indira karizmatik bir lider olan babasının yanında tanındı, saygı gördü. Babası 1964 yılında öldüğünde Kongre Partisinin liderleri, Lal Bahadur Shastri’ye başbakanlık yolunu açtı. Indira Gandhi de Shastri’nin kabinesinde Enformasyon ve Yayıncılık Bakanı olarak girdi. Shastri, 1966 yılında kalp krizinden ölünce Kongre Partisinin liderliği için Indira Gandhi ve ülkenin bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Morarji Desai yarıştılar.

    Bu yarışı kazanan Indira Gandhi, başbakan olduktan sonra ise herkesi şaşırtan farklı bir kişilik sergilemeye başladı. Babasının aksine partide ve ülkede bütün ipleri elinde tutan, her konuda son sözü söyleyen kişi olmak istiyordu. Diğer seçilmişlere güvenmiyordu ve kendisine sadık bir dar daire ile hem partiyi hem de devleti yönetmeye başladı. Parti içinde itiraz edenlere farklı düşüncede olanlara karşı acımasızlığı, Hindistan’ı kuran Kongre Partisinin 1969’da bölünmesine yol açtı. Indira Gandhi’nin yeni Kongre Partisi, siyasi teamüllere, parti içi demokrasiye ve kurumsallığa büyük değer veren eski Kongre Partisinden çok farklıydı. Parti hızla siyasal bir hareket omaktan çıktı Indira Gandhi’nin kişisel iktidar aracına dönüştü.

    Indira’nın Yeni Kongre Partisinde yükselmenin, konum kazanmanın tek bir kriteri vardı artık; Indira Gandhi’ye ve ailesine mutlak sadakat ve itaat. Kongre Partisinin, sosyal programları sayesinde seçimlerde parlamentonun büyük bölümünü elinde tutmaya devam etmesi ve Nehru’nun kızı olmasının sağladığı karizma en azından ilk yıllarda Indira’nın işini kolaylaştırıyordu. 1971 seçimlerinde yoksullukla savaş temalı kampanyası ile 518 sandalyenin 352’sini kazandı ve mutlak çoğunluk elde etti. Bu seçim zaferi, ülkesini baş düşman Pakistan ile savaşma cüreti verdi. Aynı yılın Aralık ayında başlayan savaş, Doğu Pakistan’ın Pakistan’dan kopup Bangladeş adıyla yeni bir devlete dönüşmesi ile sonuçlandı. Bu zafer, onu daha da tartışmasız bir figure dönüştürdü. O da bu krediyi iktidarını daha da mutlaklaştırma yolunda kullandı. Önünde artık son bir engel vardı: hukuk.

    Parlamentodan, Anayasa ile güvence altına alınmış temel haklarda da değişiklik yapılabileceğine dair bir anayasa değişikliği geçirdi. Ancak 1973 yılında Hindistan Yüksek Mahkemesi, 6’ya karşı 7 oyla parlamentonun, temel hakları koruyan ilkelerinde değişiklik yapılamayacağına hükmetti. Indira Gandhi, kendisine destek veren 6 yargıçtan biri olan A.N. Ray’ı, kıdem teamüllerine aykırı olarak Hindistan’ın başyargıcı yaptı. Gandhi’nin bağımsız hukuku kendi kontrolüne alarak yok etme çabaları sonraki yıllarda yaşanacakların da habercisiydi. 1973 – 1975 yılları arasında ülkede politik ve sosyal gerilimler hızla arttı.

    Gandhi ve çetesinin gerilim ve sertlik stratejisi engelsiz sonuca ilerlerken, Gandhi’nin milletvekili seçildiği bölgede 1971 seçiminin sonucuna karşı açılmış küçük bir dava bütün hesapları alt üst edecekti. Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin kahramanlarından sosyalist politikacı Raj Narain, 1971 seçiminde Indira Gandhi ile aynı seçim bölgesindeki milletvekili koltuğu için mücadeleye girmiş ve kaybetmişti. Narain, Gandhi’nin, bölgeden aday olabilmek için milletvekili kanunun gerektirdiği şartları yerine getirmediği, Anayasanın ‘’eşit şartlarda seçim’’ ilkelerini çiğnediği, kamu kaynaklarını kullandığı ve seçime usulsüzlük karıştırarak haksız şekilde kazandığı gerekçesiyle dava açmıştı. Seçim bölgesinden aday olabilmek için yasal şartları yerine getirmediği açık olan güçlü başbakan Indira Gandhi için, kariyerist bir yargıcın çok rahatlıkla bertaraf edebileceği bir sıkıntı olarak kalabilirdi. Ama çok önemli bir sorun vardı; Davanın yargıcı, ‘şu kararı verirsem sonucu ne olur’ diye en ufak bir hesap yapmayan, hukuka ve adalete tavizsiz bağlılığıyla ünlü Jagmohan Lal Sinha’ydı.

    28 Mayıs 1975 günü, taraflar son savunmalarını yaptı ve yargıç Sinha, hükmünü açıklamak üzere davayı erteledi. Dava süresince bütün duruşmalarda her iddiayı not etmiş ve titizlikle iddiaların doğruluğunu araştırmış, delilleri ve tanıkları dikkatle incelemişti. Böylesi bir davanın karar sürecinde başına gelebilecekleri tahmin edebiliyordu. Vicdanı ile karar verebilmek için 28 Mayıs ile 7 Haziran arasında ailesi ve birkaç yakın meslektaşı dışında herkesle irtibatını kesti. Hiçbir telefona veya hiçbir görüşme talebine cevap vermedi. Bu da Kongre Partisinin milletvekilleri ve Gandhi’nin endişelerini artırıyordu. Ona ulaşmak için her yolu denediler. 7 Haziran günü başkentten gelen baş yargıç D.S. Mathur ile konuşmak zorunda kaldı. Aynı zamanda Gandhi’nin özel doktorunun da kardeşi olan baş yargıç bu görüşmede, Delhi’de Sinha’nın adının Yüksek Mahkeme üyeliği için geçtiğini duyduğunu ve kararını açıklamasının hemen ardından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanmasının gerçekleştirilmesinin planlandığını iletti. Yargıç Sinha, bu ‘terfi’ imasının bir tür rüşvet olduğunu anladı. ‘Öylesi yüksek bir makam için küçük bir yargıcım ben’ yanıtı verdi meslek büyüğüne.

    Aynı gün ilerleyen saatlerde bu kez Allahabad başyargıcı Dehradun aradı onu. Sicil amiri olduğu için telefona yanıt vermek zorunda kaldı. Başyargıç, İçişleri Bakanı ve diğer birkaç yetkilinin kendisini ziyaret ettiğini ve bazı toplumsal olaylara neden olabileceği gerekçesini ilettiklerini belirterek, hükmün açıklanmasını Temmuz ayına kadar ertelemesini rica etti. Bu politik müdahalelerden son derece rahatsız olan Sinha, mahkeme sekreterini arayarak, mahkeme kararının 12 Haziran günü açıklanacağını derhal basına ve taraflara duyurmasını istedi.

    Gandhi hükümeti, yargının kararını durdurmak için Allahabad’a adeta yığınak yaptı. Yargıç Sinha’ya hükmün yazımında yardımcı olan katibin evine 11 haziran akşamı Özel Kuvvetlere bağlı bir birlik baskın yaparak, hükmün içeriğini öğrenmeye çalıştı. Katip Manna Lal, bilmediğini söyledi ki, gerçekten de kararın en önemli kısmını yargıç Sinha son dakikalara kadar metne eklemeyecekti. Özel Kuvvetler görevlileri, Lal’a yarım saat sonra eve yine geleceklerini, bu sürede kararı bulup çıkarmasının kendisi için iyi olacağı tehdidinde bulunarak gittiler. Lal, karısını bir akrabalarının evine bırakıp Yargıç Sinha’nın evine sığındı. Sabah, mahkemeye gitmeden önce üzerini değişmek üzere evine gitti. Çok geçmeden Özel Kuvvetler Birliği evi bir daha basarak tacize devam etti. Bir telefon bağlantısı kurarak Katip Lal’a, hattın diğer ucunda Hindistan Başbakanı Gandhi’nin olduğunu söylediler. Lal, yargıcına sadık kalarak görüşmeyi reddetti ve mahkemeye gitti. Lal’a yönelik baskı kararın açıklanmasından sonra da haftalarca sürecekti. Özel Kuvvetler, yargıç Sinha hakkında, kara propaganda olarak kullanabilecekleri kişisel ve özel bilgiler edinmek için katibini sürekli taciz ettiler. Dava süresince hükümetten baskı gören bir diğer isim ise Rajnarain’in avukatı Şanti Buşan’dı. Bir sosyal etkinlikte kendisi ile görüşen Adalet Bakanı, ona bakanlıkta üst düzey bir görev bile teklif etti. Ancak o da reddetti.

    12 Haziran sabahı, Allahabad Adliye binasının önü ana baba gününe dönmüştü. Yargıç Sinha, bütün kariyeri boyunca olduğu gibi o sabah da saat tam 10:00’da mahkeme salonuna girdi. Salona kısaca göz gezdirdikten sonra hükmünü okumaya başladı. Birçok yasal ve anayasal maddeye atıfta bulunduktan sonra, seçimde milletvekili seçim kanununun açıkça çiğnendiğini gösteren mevcut deliller ışığında bu yasal gerekçelere göre Rae Bareli seçim bölgesindeki seçimin geçersiz olduğuna ve bayan Indira Nehru Gandhi’nin milletvekilliğinin iptaline karar verildiğini duyurdu. Kararın geri kalanı salonda kopan uğultuda duyulmadı bile. Başbakanın avukatları ve bütün Hindistan şok yaşıyordu. 258 sayfalık gerekçeli kararında yargıç, Başbakan Gandhi’nin seçmene rüşvet dağıttığı ve inek, buzağı gibi dini motifleri seçim kampanyasında kullandığı suçlamalarından beraatine karar verirken, anayasaya aykırı olarak seçim çalışmalarında kamu kaynaklarını kullandığını, kamu görevlilerini seçim kampanyasında görevlendirdiğini ve usülsüz olarak seçimi kazandığının anlaşıldığına hükmederek, Başbakan Gandhi’yi 6 yıl boyunca seçimlere katılmaktan da men etti. Kongre Partisine de Indira Gandhi’nin yerine yeni bir aday belirlemeleri için 20 gün süre verdi.

    Indira Gandhi, kararı, Hindistan Yüksek Mahkemesine taşıdı. Ancak ilk derece mahkemenin kararına temel olan delil çok açıktı. Indira Gandhi yasada belirtilen şartları yerine getirmemişti. Yüksek Mahkeme, 24 Haziran günü, nihai kararını verinceye kadar Allahabad mahkemesinin kararının kısmen uygulanmasına ve Gandhi’nin bu sürede milletvekili ayrıcalıkları ve oy hakkından yararlanamayacağına hükmetti. Üst mahkemenin bu ara kararı, Gandhi’nin, Hindistan’ı artık yasalar çerçevesinde ve meşru zeminde elinde tutamayacağını farkettiği an oldu. Ve Indira Gandhi Hindistan demokrasisinin en kara dönemi için düğmeye bastı. O gece yarısı kendi etkisi altındaki cumhurbaşkanı Fakhruddin Ali Ahmed’e olağanüstü hal ilan ettirdi. Yaklaşık iki yıl sürecek hukuka ve demokrasiye darbe dönemini başlattı.

    The Times of India gazetesi bir sonraki gün ‘demokrasi’ için şu şekilde bir taziye yayınladı:

    ‘Ger Çek’in sevgili kocası, Özgür Lük’ün biricik babası, Güven, Umut ve Adalet’in ağabeyi D.M. Okrasi 26 Haziran günü hayatını kaybetmiştir.’

    Bu manşeti nedeni ile Time of India ilk sansüre uğrayan gazetelerden biri oldu. Indian Express, 28 Haziran’da boş bir başyazı ile çıkarak tepkisini gösterdi.

    Financial Express ise aynı gün Tagore’un ‘Fikrin Korkusuz Olduğu Yer’ başlıklı aşağıdaki ünlü şiirini tam sayfa basarak çıktı:

    “Duam budur; Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde
    Bilginin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar bölmelere ayrılmadığı yerde
    Sözcüklerin, doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde
    Berrak aklın nehrinin, ölmüş törelerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde
    Zekânın sürekli olarak genişleyen fikir ve eylemle senin tarafından sevk edildiği yerde
    Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu özgürlük cennetinde uyandır.
    Benim sana duam budur.
    Allah’ım, bana sevinçlerimi ve üzüntülerimi kolayca kaldırabilecek gücü ver
    Bana fikre saygısızlık etmeyecek ve küstah kudretin önünde diz çökmeyecek gücü ver
    Bana başımı her günkü değersiz şeylerin üzerinde tutacak gücü ver.
    (Çeviri: Bülent Ecevit)

    Bu gazetelerin hepsine sansür uygulandı. Başbakan Gandhi’nin darbe rejimi ile temel hak ve özgürlükler askıya alındı. Muhalif liderler, muhalif partililer, muhalif gazeteciler, dernek ve sivil örgütlenmelerin binlerce üyesi kitlesel şekilde tutuklandı. Seçimler ertelendi. Politik partiler kapatıldı.

    Ülke genelinde en az 9 eyalet yüksek mahkemesi, bu olağanüstü hal uygulamaların hukuksuzluğuna hükmetti. Ancak Indira Gandhi’nin adamı başyargıç A. N. Ray ile kısmen kontrolü altına aldığı Ulusal Yüksek Mahkeme bütün bu kararları iptal etti. Keyfilik ve yetki istismarı artık en üst düzeydeydi. Örneğin Gandhi’nin oğlu Sanjay Gandhi, ülkenin en popüler şarkıcısı olan Kishore Kumar’dan Kongre Partisinin Bombay’daki mitinginde şarkı söylemesini istedi. Kumar bu isteği reddedince, Kumar’ın şarkılarının çalınmasına yasak getirildi.

    İlk dalgadaki binlerce tutuklamadan kurtulan muhalifler neredeyse tamamı ile sindi. Bu süre boyunca Gandhi, parlamentodaki fiili çoğunluğunu kullanarak, mahkum olmasına neden olan anayasa maddelerini değiştirdi. İstediği her yasayı çıkardı. Yasaların çıkma hızından memnun olmadığı için, parlamento içtüzüğünü değiştirerek yasama faaliyetini olağanüstü hızlandırdı. Bir süre sonra bununla bile uğraşmak istemeyince ülkeyi kararnamelerle yönetmesine imkan veren yasal değişikliğe gitti. Ancak bütün bunların hiçbiri Hindistan’ı kendisine bütünüyle boyun eğmeye ikna edemedi.

    İki muhalif hareket öne çıktı; Bunlardan ilki kısaca RSS denen Ulusal Gönüllü Organizasyonuydu. Daha sonra içinden milliyetçi Bharatiya Janata Partisini çıkaracak olan organizasyon 1925’ten beri faaldı. RSS, Olağanüstü Hal yasaklarını tanımadığını ilan etti ve sivil itaatsizlik başlattı. Mahatma Gandhi’nin şiddetsiz direniş kültürü olan ‘satyagraha’ya dayalı bir direniş örgütledi. Sansürlenen, yasaklanan kitaplar ve gazeteler yeraltında basılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Liderleri hapse giren diğer politik hareketlerin üyeleri de bu sivil direnişe katıldı. Farklı çizgilerden muhalifler ortak direnişe tek bir ortak hedef belirledi: Hindistan’ı yeniden demokrasi rotasına geri döndürmek. Lokal RSS direniş birimi olan ‘şakha’ların üye sayısı milyonlara ulaştı.

    Gandhi’nin darbe rejimini en fazla zorlayan bir diğer güç ise Sih azınlığın muhalefeti oldu. Bir anda bütün muhalif liderlerin tutuklanması, binlerce kişinin gözaltına alınması ülkeyi şok etmişti. Bu şaşkınlık anında ilk tepki bu dini azınlık grubundan geldi. Sih liderleri Amritsar’da toplanarak, Kongrenin girdiği faşizm eğilimine direnme kararı aldılar. Nitekim ülkede olağanüstü hale karşı ilk kitlesel protesto da Sihlerce, 9 Temmuz günü, ‘Demokrasiyi Koruma Kampanyası’ adıyla Amristar’da gerçekleştirildi. Basın açıklanmasında, ‘ülkenin yüzyüze kaldığı can alıcı soru, Indira Gandhi’nin başbakanlığının devam edip etmeyeceği değil, Hindistan’ın bir demokrasi olarak devam edip etmeyeceğidir’ denildi. Polis gösteriyi zor kullanarak dağıttı ve birçok Sih lideri tutukladı. Uluslararası Af Örgütüne göre, Gandhi’nin 20 aylık darbe rejimi döneminde 140 bin kişi tutuklandı. Bunların 40 bini, ülke nüfusunun sadece yüzde 2’sini oluşturan Sih azınlıktandı.

    Başbakan Gandhi, zor kullanarak Hindistan’ı avucunun içine alamayacağını gün geçtikçe farketmeye başladı. Mevcut dizginlenmiş haliyle bile hukuk bir engeldi. Ve darbesinin en cüretkar eylemine soyundu. Yüksek Mahkemenin ve yargının, yürütme ve yasama faaliyetleri üzerindeki anayasal denetim faaliyetini büyük ölçüde yok eden 1976 tarihli 42’nci Anayasa değişikliğini emrindeki parlamentodan geçirdi. Bu sırada Yüksek Mahkeme’nin ‘olağanüstü hal kararnameleri ile tutuklananların derhal yargı karşısına çıkarılması’ talebini, Gandhi’den gelen talimatla oy çokluğuyla reddetmesi kararına katılmayan, mahkemenin en kıdemli yargıcı Raj Khanna’nın muhalefet şerhi de ikinci bir hukuk şoku yaşattı. Çoğunluk görüşünü yazan kıdemsiz yargıç M. H. Beg, ‘’süresiz tutuklamaların olağanüstü hal koşullarına ve mevzuatına uygun olduğunu, tutuklulara iyi bakıldığını, her hangi bir kötü muamele yapılmadığını, iyi beslendiklerini’’ savunarak, habeas corpus (en kısa sürede mahkemeye çıkarılma hakkı) talebinin reddine karar verdiklerini açıklıyordu. Hindistan’ın yargı teamüllerine göre kısa süre sonra boşalacak Yüksek Mahkeme başkanlığına gelecek olan yargıç Raj Khanna ise, ‘’Hindistan anayasası, hayat ve özgürlük hakkını, yürütmenin mutlak gücünün merhametine bırakmıyor. Burada söz konusu olan artık bir kişinin mahkemeye çıkarılması hakkı değil Hindistan’ın bir hukuk devleti olup olmadığıdır. Yasaların, mahkemelerin otoritesi aracılığı konuşmasının engellenerek susturulup susturulmayacağı sorunudur. Birilerini mahkeme karşısına çıkarmadan tutuklu halde içeride tutmak, kişisel özgürlüklere değer veren herkes için kara bir lanettir.’’ diye yazdı. Yargıç Khanna, duruşmaya girmeden önce kız kardeşine, ‘’bugün vereceğim karar büyük olasılıkla benim mahkeme başkanı olmamı engelleyecek’’ kehanetinde bulunmuştu. Öyle oldu. Bir kaç ay sonra Hindistan Yüksek Mahkeme başkanlığına, Khanna yerine M. H. Beg atandı. Bu karar Hindistan’daki bütün baroları, yargı dünyasını ayağa kaldırdı. Yargıç Khanna, yargıya bu siyasi müdaheleyi protesto etmek için aynı gün istifa etti.

    Bu cüretkar hamleler, kamuoyunda Gandhi’nin popülaritesini aşındırdı. Gandhi, devlet içindeki müttefiklerini de hızla kaybetmeye başladı. İplerin hızla elinden çıkmak üzere olduğunu anladığı anda son bir çare olarak seçime gitmek zorunda kaldı. Olağanüstü Hal, bütün yasaklama ve tutuklama kararlarıyla 23 Mart 1977’de kaldırıldı.

    1977 baharında, ilk defa derli toplu bir muhalefetle, kamu kaynaklarını kullanamadığı eşit şartlarda bir seçimde rakipleriyle karşı karşıya gelen Kongre Partisi, tarihinin ilk seçim yenilgisini tattı. Indira Gandhi ve olağanüstü hal ilanının arkasındaki beyin olduğuna inanılan oğlu Sanjay Gandhi milletvekili bile seçilemediler. Kongre Partisi, kendi kalesi Uttar Pradesh eyaletinde bile milletvekilliği kazanamadı. Ve ülkenin bağımsızlığından beri ilk kez Kongre Partisi içinde yer almadığı bir hükümet kuruldu.

    Gandhi’nin gerçekleştirdiği darbe, Hindistan demokrasisinin, güçlü liderlerin manipülasyonlarına açık olduğunu ve hegemonik parlamento çoğunluğu karşısında korunaksız olduğunu farkettiği yıllar oldu. Kararlarını, kişisel kariyer hedeflerine veya halkın çoğunluğunun görüşlerine göre değil, anayasaya, yasalara ve hukukun temel ilkelerine bağlı kalarak alan bir kaç yargıcın bile varlığının, bir devletin devlet olarak varlığını sürdürebilmesi için ne kadar hayati olduğunu anladığı yıllar oldu. Nitekim, Yüksek Mahkeme üyesi yargıç Raj Khanna’nın gerçek boyutlardaki bir portresi, 1978 yılı Aralık ayında Yüksek Mahkeme binasına asıldı. Hindistan tarihinde daha hayattayken portresi mahkeme binasına asılan tek kişi olarak kalmaya devam ediyor. Yine 1999 yılında Hindistan hükümeti yargıç Khanna’yı en yüksek sivil nişan ile onurlandıracaktı.

    Üretken bir hukuk yazarı olan Khanna, 1981 tarihli ‘Hindistan Anayasasının Yapılışı’ kitabının sonunda şöyle yazacaktı:

    “Eğer Hindistan Anayasası, ülkemizin kurucu babalarından bize kalan bir miras ise, eksiksiz hepimiz, Hindistan halkı olarak, maddelerine sinen değerlerin koruyucusu olmakla mükellefiz. Anayasa bir kağıt parçası değil, herkesin uyması gereken bir yaşam tarzıdır. Daima uyanık kalmak, özgürlük için ödememiz gereken bir bedeldir. Çünkü, tarihin bize öğrettiği şu ki, insan soyunun ahmaklığı, her zaman gücün cüretkarlığına davetiye çıkarmaktadır.”

    Yargıç Raj Khanna’ın da, yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın da hukuk tarihi hakkında ciddi bilgi sahibi oldukları anlaşılıyordu. Nitekim Indira Gandhi’nin yargılandığı davada yargıç Sinha, ‘ülkenin başbakanının verdiği kararların sorgulanamayacağı’ imaları karşısında hukuk tarihinin en önemli tablolarından biri olan yargıç Edward Coke ile İngiliz Kralı Birinci James arasındaki diyaloga atıfta bulunacaktı. Kral James’ın yasalara aykırı talebine direnen mahkemeye Kral’ın danışmanı, kralın ‘’legibus solutus (yasaların üstünde) olduğunu savunurken, bir başka danışmanı ise, kralın, ‘’rex est lex loquens (Kral yasanın kendisidir)’’ olduğunu ilan ediyordu. 10 Kasım 1607 sabahı yargıç Coke ile Kral James karşı karşıya gelecekti. Coke, yüzüne karşı, kralın yargısal kararlar alamayacağını söyledi. Kral da, ‘’yasaların akıl üzerine kurulu olduğunu, kralın da yargıçlar gibi bir aklı olduğunu ve dolayısıyla yargılama yapabileceğini’ savundu. Kral, eğer bunu yapamıyorsa bunun kendisini de yasalarla bağlı hale getireceğini söyledi. Yargıç Coke, ‘common law’un tam da bunu gerektirdiğini savundu. Yargıç Coke, Kral James’in keyfilik talebine karşı direnerek, sivil hakların İngiliz hukuk sisteminde kökleşmesine tarihi bir katkı yapacaktı.

    Gandhi’nin davasında gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise Earl of Mansfield olarak bilinen İngiliz yargıçtı. Ülkenin kudretlerinin ve toplumun çoğunun karşı çıktığı kararlarıyla, örneğin İngiliz hukukunun köleliğe izin vermediğini ilan ederek bir gecede Londra’da binlerce kölenin serbest kalmasına yol açan kararı ile ünlü Lord Mansfield, devletin, radikal gazeteci, aktivist, politikacı John Wilkes’ı ‘kanun kaçağı’ ilan etmesini de yasal olarak hükümsüz hale getirecekti. Lord Mansfield, verdiği kararların toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmeyeceğinin farkındaydı:

    “Yasalar, hükümetin, yargısal hükümlerimize etki etmesine izin vermiyor. Vereceğimiz kararların politik sonuçları ne kadar ürkünç olursa olsun önemi yok. Vereceğimiz kararın sonucu isyan olacaksa bile, bizler, ‘Fiat justitia, ruat coelom’ demekle yükümlüyüz. Vicdanımın yanlış dediği şeyi, sırf yığınlar ve medya beni alkışlasın diye yapacak değilim. Doğru olduğuna inandığım kararı almaktan kaçınmayacağım. Üzerime yafta ve hakaret yağsa da…”

    ‘Fiat justitia, ruat coelom‘ Latince bir söz ve ”adalet tecelli etsin de isterse bu karar dünyanın yıkılmasına neden olsun” anlamında kullanılıyor. 16’ncı yüzyıldan beri, yargıçların önlerindeki bir dosya hakkında kararlarını alırken, bu kararın politik, toplumsal sonuçlarına bakamayacağını, hukuk ve yasalar neyi gerektiriyorsa cesurca dosyaya uygulaması gerektiği öğüdü olarak hukuk metinlerinde yer alıyor.

    Davada gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise, Bombay Yüksek Mahkemesinin 1800’lerdeki baş yargıcıydı. Bu yargıç, Bombay Yüksek Mahkemesinin aldığı kararın hükümetçe uygulanmaması üzerine 1 Nisan 1829 günü mahkemeyi kapattıklarını açıklayarak, yargısal faaliyet yapıyormuş tiyatrosuna girmeyeceklerini duyuracaktı.

    Hindistan’ın Başbakan Gandhi’ye karşı Yargıç Coke ile İngiliz Kral James arasındaki diyalogu konuştuğu yıllarda, ABD’de de aynı diyalog politik gündemin merkezine yerleşmişti. Watergate skandalı ile ortalığa saçılan bilgi ve belgeler, ABD başkanı Richard Nixon’ın yasaları defalarca çiğnediğini gösteriyordu. Ancak hem Nixon hem de bazı danışmanları, “ABD başkanı bir şey yapıyorsa bunun otomatik olarak yasal olduğu” teorisini savunuyorlardı. Ancak ABD Yüksek Mahkemesinin ikisi Nixon tarafından atanmış 8 üyesi oy birliği ile, başkan da olsa herkesin yasalara uymakla yükümlü olduğunu, aksinin ABD başkanına sınırsız ve keyfi bir yetki açmak olduğuna bunun da anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek bu görüşü reddetti.

    Hindistan’da yaşananların, ABD’de bugünlerde bir kez daha gündeme gelmesi de yine tesadüf değil. ABD’nin başında yine kendisinin yasalarla ve anayasa ile bağlı olduğuna inanmayan, yasaları çiğnemekte çekince yaşamayan cüretkar bir başkan var. Adalet bakanına, gelir vergisi dairesine ve FBI’a, muhaliflerini soruşturmaları veya istemediği soruşturmaları kapatmak için baskı yapan bir başkan var. ABD Anayasası ve yasaları lehinde kararlar verdikleri için yargıçlara karşı halkı kışkırtarak açıkça meydan okuyor. Hakkında açılan bir soruşturmaya, ırkçı fay hatlarını kaşıyarak yanıt veriyor ve başınızı ağrıtırım mesajı veriyor. ‘Fiat justitia, ruat coelom’ sözünün bu aylarda sık sık Amerikan medyasında ve Amerikan Kongresinin kürsüsünde boy göstermesi bundan. Soruşturma makamlarının, yargıçların ve mahkemelerin duruşu, Amerikan demokrasisinin geleceğinde en belirleyici faktör olacak.

    Yargıç Jagmohan Lal Sinha’nın, vereceği kararın sonuçlarına hiç aldırış etmeden hukukun yanında sabit duruşu, Hindistan demokrasisini kısa süre gölgelense de tamamen yok olmaktan kurtardı. Çok dinli, çok kültürlü dev bir yoksul nüfusa sahip ülkenin altından kalkamayacağı iç çalkantılara sürüklenmesine engel oldu. Hindistan’ın, bir gün arayla benzeri şartlarda kurulduğu Pakistan’dan farklı olarak demokrasisini işletmesinde ve askeri darbeler yaşamamasında, yargının ve seçim kurulunun bu görece bağımsızlığının rolü çok büyük oldu.

    1975’te genç bir avukat olarak, Gandhi hakkındaki davayı izleyen Allahabad Yüksek Mahkemesinin emekli üyesi R. B. Mehrotra, yargıç Sinha’nın davayı nasıl ağırbaşlılık ve hukuka saygınlığına gölge düşürmeden yürüttüğüne dikkat çekiyor. Örneğin, başbakan Indira Gandhi’nin duruşmaya katıldığı günü anlatıyor. Yargıç Sinha, hiçbir koruma görevlisi veya polisin mahkeme salonuna, binasına ve hatta avlusuna giremeyeceği talimatı vermişti. Mübaşirlerden, başbakana da diğer bütün yurttaşlara uygulanan prosedürün, mahkeme teamüllerinin aynen uygulanması talimatı vermişti. Sadece yüksek olmamak şartıyla, başbakan için özel bir sandalye koydurtmuştu salona. Yine yargıcın talimatıyla avukatlar ve davayı izleyenler, başbakan mahkeme salonuna girdiğinde ayağa kalkmamaları konusunda sıkı sıkıya uyarılmıştı. Çünkü yargılama hukukunun evrensel teamülüne göre bir mahkeme salonunda kendisi için ayağa kalkılacak tek kişi, adaleti temsil eden yargıçtır.

    Yargıç Sinha’nın gelini Vibha da, kayınpederinin bu kadar önemli bir davayı bile, diğer davalarından hiç farklı görmediğini hatırlıyor. 12 Haziran 1975 günü Hindistan Başbakanının dört yıllık milletvekilliğinin geçersiz olduğuna karar verdikten sonra akşam evine geldiğinde diğer günlerdekinden farklı hiçbir duygu belirtisi ve davranış sergilememiş Sinha… Birçok meslektaşı da yargıcın apolitik, teknik hukuk kişiliğine dikkat çekiyor. Her davaya sadece hukuksal açıdan bakıyor, kararın ne tür sonuçlar doğuracağıyla ilgilenmiyor ve adaleti en üst düzeyde uygulamaya çalışıyordu.

    Gandhi’nin olağanüstü hal rejimi döneminde yoğun baskıya maruz kalan, defalarca saldırılara uğrayan Yargıç Sinha 1982 yılında emekli oldu. Ömrünün geri kalanını kitap okuyup küçük bahçesiyle meşgul olarak geçirdi. Hiçbir tartışmaya katılmadı. Konuşmadı. Sessizliğini sadece bir kez 2000 yılında, verdiği karardan nemalanan sonraki politik hareketleri kınamak için Hindustan Times’a yaptığı kısa bir açıklama ile bozdu:

    ”Gelecek nesiller, Olağanüstü Hal rejiminde yapılanlar için bir mazaret kabul etmeyecek. Ama peki ya sonraki iktidar dönemleri? Hayat ve özgürlük gibi temel haklardaki ihlaller büyük oranda sürüyor. Bir rapora göre sadece Uttar Pradesh eyaletinde 75 bin hak ihlali vakası var. Barışçıl gösteriler hala orantısız şiddetle karşılık görüyor. Göz altında ölümler rutin haber muamelesi görüyor. 1975’te bu cürümler Olağanüstü Hal mazareti ile yapılıyordu. Bugün resmen Olağanüstü Hal yok ama hala bu hukuksuzluklar var. Öyle görünüyor ki hiç ders alamadık. Bunlar çok tehlikeli işaretler. Bu şeytani kötülükleri bugün ciddiye alıp gerektiği gibi taşlamazsak, yeni ve çok daha sinsi Olağanüstü rejimler, hem de maskeli formda ortaya çıkar.”

    Jagmohan Lal Sinha, 2008 yılında öldüğünde bütün Hindistan arkasından göz yaşı döktü.

    Meslektaşları, gazeteye verdikleri ölüm ilanında, bir yargıcın arkasından söylenebilecek en güzel sözle uğurladılar onu;

    ‘Kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın her türlü adaletsizliğe karşı çıktı’.

    CEMAL TUNÇDEMİR
  • Ey Benito Mussolini! Ey gayet yüce,
    italyanlar başvekili muhterem Duçe!
    Duydum ki, yelkenleri edip de fora
    Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora.
    Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür;
    Din Arab'ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.
    Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa
    Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
    Hem karadan, hem denizden ordular indir!
    Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!
    Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!
    Şaheserler süngülerle yazılır ancak!
    Çağrı Beğle Tuğrul Beğ'in kurdugu devlet
    italyali melezlerden üstündür elbet;
    Bizim eski uşakları alda yanına
    Balkanlardan doğru yürü er meydanına;

    Çelik zırhlı kartalları göklere saldır...
    Fakat zafer sizin için söz ve masaldır...
    Dirilerek başınıza geçse de Sezar
    Yine olur Anadolu size bir mezar.
    Belki fazla bel bağladın şimal komşuna,
    Biz güleriz Cermenliğin kudurusuna,
    Tanıyoruz Atila'dan beri Cermeni,
    Farklı midir Prusyalı yahut Ermeni?
    Senin dostun Cermanyaya biz Nemse deriz,
    Bir gün yine Beç önünde düğün ederiz.

    Söyle, kara gömlekliler etmesin keder;
    Ölüm-dirim savaş bir gun mukadder!
    Gerçi bugun eskisinden daha cok diksin;
    Fakat yine biz Osmanlı , sen Venediksin!
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,
    Hayal bütün insanlarda olan bir haldir.
    Bu hayaller zamanları hızla aşmalı,
    Gök Türklerle Romalılar karşılaşmalı !
    Görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün!
    Kılıçlarımız kınlarından çıkmaya görsün!
    Top sesleri, bomba sesi bize saz gelir;
    17'ye karşı 44 milyon az gelir.
    Arnavudu yendim diye kendini avut,
    Yiğit Türkle bir olur mu soysuz Arnavut?

    Kayalara çarpmalıdır korkunç türküler!
    Dalmalıdır gövdelere çelik süngüler!
    Sert dipçikler ezmelidir nice başları !
    Ecel kuşu ayırmalı arkadaşları!
    En yiğitler serilmeli en önce yere!
    Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere!
    Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!
    Büyük devlet kurmak icin büyük kan ister.

    Damarında var mı senin böyle bol kanın?
    Türkün kanı bir eşidir lavlı volkanın!
    Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir,
    Kurulacak yeni Roma boş bir hayaldir,
    Karşısında olmasaydı şanlı "Türk Budun"
    Belki gerçek olacaktı bir gün umudun.

    İnsan oğlu ümitlerle dolup taşmalı,
    Aryalarla Turanlılar karşılaşmalı.
    Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;
    Hız verecek biricik şey ona savaştır!
    Keskin olur likörlerden ayranla kımız,
    Karnera'yı yere serer Tekirdağlımız.
    Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru
    Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru...
    Biz güleriz Façyolarin felsefesine,
    Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine?
    Bizim yanık Fuzuli'miz engin bir deniz!
    Karşısında bir göl kalır sizin Dante'niz!
    Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık!
    'General'ler 'Paşa' larla atamaz aşık!..

    Ey İtalyan başvekili! Ey Mussolini!
    İki ırkın kabarmalı asırlık kini...
    Hesabını göreceğiz elbette yarın
    Yedi yüzlü, yedi dilli İtalyanların!

    Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih.
    Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih
    Ne Venedik kalacakti, ne Floransa...
    Hos geldiniz diyecekti bize Fransa!
    Haydi, hamle kafirindir... ilk önce sen gel
    Ecel ile zaman bize olmadan engel!
    Burda tanklar yürümezse etme çok tasa;
    Süngülerle çarpışmadır savaşta yasa.
    Olma böyle sinsi çakal, yahut engerek!
    Bozkurt gibi, kartal gibi döğüşmek gerek!

    Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!
    Atila'nın ateşi var içimizde!
    Kanije'nin gazileri daha dipdiri!
    sınırdadır Pilevne'nin kırk bin askeri!
    Edirne'de Şükrü Paşa bekliyor nöbet!
    Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!
    Şehitlerden elli milyon bekcisi olan
    Aşılmaz bir kayadır bu ebedi Vatan!
  • Öylesine yüce ülküleri vardı ki! Güzellik, Sağlık, Güç-
    Kuvvet, Zeka, İyilik- bunlar için dua edip çalışıyorlardı.
    Düşmanları yoktu; hepsi de birbirinin kardeşi, arkadaşıydı. Yaşadıkları yer güzeldi ve zihinlerinde muhteşem bir
    gelecek şekillenmeye başlamıştı. Yola çıkış noktaları olan din eski Yunan' dakinin benzeriydi -çok sayıda tanrı ve tanrıça; ancak artık savaş ve ganimet tanrılarıyla ilgilenmiyorlardı. Yavaş yavaş hep birlikte Ana Tanrıça üzerinde odaklanmaya başlamışlar, sonraları,
    zekaları geliştikçe, bu bir tür Anne-soylu Panteizm haline
    dönüşmüştü. İşte, Toprak Ana meyve veriyordu. Tohumdan, yumurtadan ya da kendi ürünlerinden yedikleri her şey anneliğin
    meyvesiydi. Analardan doğmuşlardı ve analarla yaşıyorlardı onlar için, hayat, uzun süreli bir analık devrinden başka bir şey değildi.
    Ancak, çok geçmeden, sadece kendini yinelemenin dışında gelişme ihtiyacının da farkına vardılar ve bir araya getirdikleri zekalarını bu soruna vakfettiler -en iyi insan türü nasıl oluşturulacaktı? Önceleri bu yalnızca daha iyilerini
    yetiştirme umuduydu. Daha sonra ise çocuklar doğdukları sırada birbirlerinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar gerçek gelişmenin ileride, eğitim yoluyla sağlanacağının farkına vardılar.
    Bundan sonra her şey hareketlenmeye başladı.
  • 2007 Yılında şehirlerarası bir seyahatim esnasında, otogarda bulunan kitap satıcısının rafında ilk defa görmüştüm bu dikkat çekici kitabı. İlgi alanıma giren konusu, kitabın adı, dikkat çekici tasarım rengi ve 616 sayfa içeriği ile gerçeklere dayalı bir bilgi hazinesi olarak beni mutlaka okumalısın diye adeta bana bakıyordu oradan, raftan. Hiç tereddüt etmeden aldım ve kişisel kütüphaneme dâhil ettim. İnanın, gerçek bilgi, belgelere dayalı bu şahane kitabı aldığım ve okuduğuma da hiç pişman olmadım. Belki bazılarınız bana: “CIA’in gizli tarihinden bize ne” diyebilir ama burada, aramızda tarihi konulara düşkünlüğü olanların olduğuna da eminim ve onlara bu kitabı muhakkak temin etmelerini ve kişisel kütüphanelerinde yer vermelerini tavsiye edeceğim. Ve bir şey daha: Bulunduğumuz coğrafya ve etrafımız jeopolitik ve stratejik açıdan bir cadı kazanı gibi kaynıyor, çember gitgide daralıyor. Eğer aklıselim olarak geçmişte yaşadıklarımızdan ders çıkarmaz ve yanlış politikalar/kararlar ile hareket edersek, o çemberin içine girmemiz an meselesi (bence çoktan girdik de) ve bir kere o çembere dâhil olduk mu, o bok çukurundan üstümüz kirlenmeden tekrar temiz bir şekilde çıkabilmemiz pek mümkün olmayacak diye düşünüyorum. Okuyacağınız bu kitapta, Amerika tarafından gizli bir şekilde desteklenen yerel aşiretlerin, bölgesel aktörlerin, politikacıların, iş insanlarının, devlet bakanlarının kimler tarafından nasıl finanse edildiklerini, stratejik ortaklıklar adı altında satranç tahtasında piyonların sahaya nasıl ve ne amaçla sürüldüklerine şahit olacaksınız. Stratejik çıkarlar uğruna istekler yerine gelmediğinde ülke yönetimlerinin her türlü yöntemler ile nasıl devrildiğine ve kukla hükümetlerin kurulup, atananlar aracılığı ile bölgede nasıl güç sahibi olunduğunu okuyacaksınız. Bugüne kadar çoğu dinci terör örgütlerinin nasıl organize edildiğini, talimatlarını nasıl aldıklarını, yapılanmalarına kimlerin öncü olduğunu belgeler ışında görecek ve bu yaşanmışlıkların ülkemizde de eşdeğer olanlarını aklınızda canlandıracağınıza eminim. Daha derinlemesine düşüncelerimi sizler ile paylaşmak isterdim ama sizi daha girişten bu tür şeyler ile bunaltmak istemiyorum ve elimden geldiği kadar tanıtıma ve yoruma geçiyorum.


    Joseph J. Trento önsözünde şöyle demektedir:
    "CIA'nın Gizli Tarihi, Amerika'nın tanrısız Komünizmi fethetmesi ve Soğuk Savaş'ı kazanmasını anlatmıyor. Daha ziyade ihanet olayları var burada. Bir korku çağında, her insan gibi zayıf yanları olan bazı kişilerin yönettiği bir hükümet teşkilatına olağanüstü güçler verilmesi nedeniyle yaşananlar hakkında bu hikâye. Kariyer meraklılarının, hissiz ve aldırmazların, kendi çıkarlarını düşünenlerin ve kibirlilerin hikâyesi bu.


    KİTAP HAKKINDA:

    Joseph J. Trento, ABD medyası için çalışan bir araştırmacı yazar ve gazetecidir. CIA’nin sansasyonel Gizli Tarihi için aşırı bir eğilimi vardır. Aslında Amerikan medyasının çoğu liberal ve pro-Demokrat önyargılıları, CIA'yı desteklememek ve eleştirmek eğilimi içindedir. Burada, bu konu çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

    CIA kurulduğundan beri, onu yönetenler casus savaşlarında taraf olmayan ve çoğu masum pek çok insanın hayatını riske attı. Soğuk Savaş döneminde yüz binlerce insan çeşitli çatışmalarda ve gizli operasyonlarda ve çoğu zaman da ulusal çıkarlarımızla pek ilgisi olmayan nedenlerle öldüler.

    Benzer şekilde Trento, komünizme karşı ABD karşıtlığı olarak şöyle demektedir: “anti-komünist paranoya”.

    Trento, II. Dünya Savaşı sonrası olayları tanımlarken, kilit CIA ajanlarının günlük hayatlarını canlı bir şekilde yeniden aktarıyor: Küba füze krizi; JFK'nın suikastı; Vietnam; Şili'deki Salvador Allende'nin devrilmesi; ABD ve Sovyetler Birliği'nde Soğuk Savaş casusluğu. Örneğin, Şili'de Nixon yönetimi, Sosyalist Allende'nin başkanlığını yürütmek için bir askeri darbe düzenledi ve “ordunun demokratik yollarla seçilmiş bir liderini kullanmaktan kaçınmayan Şili ordusunun Genelkurmay Başkanı General René Schneider” in suikastına karıştı. ABD ve Sovyet kayıtları raporlarında bahse konu eski CIA adamları ve aileleriyle yüzlerce görüşmenin temelinde olan ilk kaynaktan ve köstebeklerden aktarılanları okuyacaksınız. Casusluk ile ilgili ilkel öyküleri, gizli operasyonları, suikast girişimleri ve üçlü ajanların en iyilerinde John le Carré'ni tanıyacaksınız. Fakat Trento'nun kışkırtıcı sonuçları ve açıklamalarında — Lee Harvey Oswald'ın KGB için çalıştığını ve Averell Harriman'ın muhtemelen Komünist bir sempatizanı olduğunu görecek — kendi kaynaklarının güvenilirliği konusunda güvende olmadığını da anlayacaksınız. CIA'nin birkaç kahramanının birçoğu alkolikti, kadınlara düşkünlüğü olanlar vardı, kirli bürokrasi ilişkileri içinde olanlar vardı, neredeyse hepsi de iyi bir yalancıydılar.


    ARKA KAPAKTAN:
    "Mutlaka okunmalı. Joe Trento dünyanın en etkin casusluk örgütünün içindeki gizemli kişiliklerin aşkları ve yaşantılarından örülü bir tarih sunmaktadır. Bu öyküler James Bond filmlerini aratmamaktadır."
    ~ Tom Jarriel, Muhabir, ABC News 20/20 ~


    "Bugün casus savaşları steril, temiz odalarda pikselleri inceleyen ve logoritmik hesaplamalar yapan fizikçiler ve matematikçiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Joe Trento bu kitabında okuyucuyu casusların tek silahının hile ve zekâ olduğu Soğuk Savaş girdabına geri götürmektir."
    ~ James Bamford, A Pretext of War: 9/11, Iraq, and the Abuse of America s Intelligence Agencies kitabının yazarı ~


    "Trento CIA in Gizli Tarihi ile CIA i derinden etkileyecek bir iş çıkarmış."
    ~ Plato Cacheris, Savunma Bakanlığı Avukatı ~


    Joseph J. Trento nun Merkezi Haberalma Örgütü nün kişilikler üzerine kurulu tarihi, günümüz casusluk faaliyetlerini daha iyi anlaşılabilmesine ışık tutmaktadır. Trento müthiş haberalma yeteneğini kullanarak ve en önemli başarı ve başarısızlıklarının analizini yaparak, Sovyet İmparatorluğu ile yaşanan Soğuk Savaş faaliyetlerinden Küba Füze Krizi ne ve Vietnam Savaşı’na kadar kamuoyu tarafından bilinmeyen pek çok olayı gün yüzüne çıkarmaktadır. Dosyalar üst üste yığıldıkça CIA’in alkolizm, rekabet ve bıktırıcı bürokrasiden olumsuz olarak etkilendiği görülmektedir. Casuslar ve ikili ajanlarla yapılan yüzlerce röpartaj ve on yıldan fazla süren bir araştırmanın sonucu olarak ortaya çıkan CIA in Gizli Tarihi kitabı, kurumun en üst düzey üyelerinin zayıflıklarını ve medyanın gözünden kaçan hataları gözler önüne sermektedir. CIA in Gizli Tarihi yalnızca bir istihbarat örgütünün değil, aynı zamanda çağdaş Amerikan siyasi tarihinin öyküsüdür.


    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~