• HALLÂCÎ TASAVVUF GELENEĞİNİN İBLİS ANLAYIŞI
    Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK*

    İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Hallâc, oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tann'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İb-lis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor. Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayn, iradesi ayrıdır. Tartışmasız oían şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düalite (İkilik, iki ilahlıhk) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. İşık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket eimekte-dirier. İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnsanı sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.

    I. Hallâc: Nûr ve Nârın Birlikteliği
    Yaratıcı isyanın en büyük temsilcileri olarak İblis ile Hz. Muhammed'i (Çünkü o, isyanın öncüsü Âdem'in en değerli evlatlarından biridir) gören ve aynı zamanda tarihin en büyük isyancılarından biri olan sûfî şehit Hallâc-ı Man-sûr (ölm. 309/921), İblis'in hem isyanına hem de gayret ve heyecanına ışık tuttuğu eseri Tâvâsîn'in "Ezel ve İltibas Tâsînî" bölümünde şöyle konuşuyor :
    * İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
    1 Hallâc'dan alınan parçalar ve açıklamaları için bk. Oztürk, Yaşar Nuri, Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, (3.
    baskı) İst., (Yeni Boyut Yay.), s. 333-345,
    2
    "Ahmed (Muhammed) ile İblisten başka hiç kimseye iddiacı olmak yaratmamıştır. Şu var ki İblisin gözden düşmesine karşın Ahmed için gözün gözü açıldı."
    "İblise: 'Secde et!' dendi; Ahmed'e: "Bak!" İblis secde etmedi, Ahmed de sağa-sola bakmadı." (Yani ikisi de isyan etti).
    "İblis önce yakarmış, Hakk'm yoluna çağırmıştı. Ama sonunda kendi kuvvetine sığındı. Ahmed ise önce İddiada bulunmuştu, fakat sonunda kendi gücüne bel bağlamaktan vazgeçti."
    "Ahmed şöyle diyordu: Ancak senin yardımınla hareket eder, yalnız senin yardımınla yükselirim."
    "Ey kalplerimizi çekip çeviren
    Seni yeterince övemem ki ben!"
    "Gök sakinleri içinde İblis gibi bir tevhit eri yoktu. Fakat gözden düştü; sonsuzluk yolculuğunda lütuftan uzaklaştırıldı."
    "Tanrı'ya, hiç kimseyi işe katmamak üzere ibadet etmişti. Ve tam bireyciliğe varınca lanetlendi. Ve daha fazlasını isteyince de huzurdan kovulup uzaklaştırıldı."
    "Hak ona: 'Secde et!' demişti. 'Senden gaynya secde etmem!' diye karşılık verdi."
    "Hak dedi: 'O halde, lanetim üzerine dökülecek.' O yine: 'Senden başkasına secde etmem!' diye tekrarladı."
    "İnkârlarım seni takdis
    Aklım, önünde tehvîs (şaşırma)
    Senden ayrı bir şey mi ki Adem?
    Orta yerde kimmiş İblis?
    Senden başkasına yok benim yolum,
    Seni seven boynu bükük bir kulum."
    "Hak, İblis'e sordu: 'Kibirlendin mi?' Cevap verdi: 'Seninle sadece bir lah/alık beraberliğim bulunsaydı bile kibirlenmek ve cebbarhk (ezip horlama, kırıp geçirme) bana yakışırdı. Oysaki ben ezelden beri seni tanıyan biriyim."
    "Adem'den üstünüm ben: Hizmetim ondan kıdemli,
    3
    Şu âlemlerde seni benden iyi tanıyan var mı ki?
    Benim sende muradım, senin de bende muradın var.
    Ve senin beni isteyişin daha eski.
    Ya senden başkasına secde etseydim!"
    "Secde etmeyince aslıma dönmem gerekti. Çünkü sen beni ateşten yaratmışsın. Bu bir gerçek. Ve ateş ateşe dönecek. Sonuç olarak, takdir edip seçme senin elinde."
    "Ne kaldı kopacak, ne var korkacak! Nasıl olsa uzak düşmüşüm sana. Anladım, bir bana, yakınla uzak, Sevgiyle ayrılık olur mu yoldaş? Ayrıldım; ayrılık oldu arkadaş. -Ey tevfiki veren, sana hamd, sena Seçkin bir kul eğilmez başkasına!"
    "İblis ile Hz. Mûsa Tur Dağı'nın yamacında karşılaştılar. Mûsa sordu: 'Ey İblis, Adem'e secde etmekten seni alıkoyan neydi?' İblis cevap verdi: 'Tek Tanrı davası! Eğer Âdem'e secde etseydim senin gibi olurdum. Biliyorsun, sana bir kerecik 'Bak şu dağa!' dendi de (Kur'an, A'raf, 143) hemen bakıverdin. Oysaki bana bin kere secde etmem emredildiği halde, inancıma olan sımsıkı bağlılığım yüzünden Adem'e secde etmedim."
    "Mûsa dedi: 'Fakat emre karşı gelmiş oldun!' Cevap verdi İblis: ' O bir imtihandı, emir değil." Mûsa dedi: 'Ne olursa olsun, sûretini değiştirdiğinde kuşku yok!.."
    İblis konusunu bu anlayışla yani İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Daha sonra onun bu yaklaşımı, Ahmed Gazâlî (ölm. 520/1126)'de yankılanacak, Aynulkudat'la derinleşecek, Attâr, Mevlâna, İkbal gibi anıt şair-düşünürlerin şiirinde yeni söylemlere vücut verecektir.
    İblis ile Mûsa'ya yaptırılan konuşmada hem şeytan meselesine, hem hayır ve şerrin kaynağı problemine hem isyana hem de diyalektik ve düalitenin yarattığı temel soruya el atılıyor: Kötülük, ikinci bir ilah tarafından yaratılmıyor, onu da tek olan Tanrı, bir takım hikmetlere bağlı olarak kendi iradesiyle varlık alanına sürüyor. Bunun için, şer ve kötünün başı sayılan İblis'e, yerine getirilmeye-
    4
    ceği bilinen bir emir veriliyor, emre karşı çıkılınca da diyalektiğin "antitez", polaritenin "negatif" kutbu vücut buluyor. İkbal bu negatif gücü, "varlığın dişi prensibi olan karanlık" diye tanıtıyor2. Hallâc, bu oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tanrı'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İblis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor.
    Şeytanı yapıcı, yüceltici bir güç olarak ilk kez sahneye çıkaran Hallâc burada özgün düşüncelerinden birini sergilemektedir. Hallâc konusunun aşılmamış otoritesi Massignon (ölm.1962), emir ve irade ayrımma dayandırılan bu düşünceyi Hallâc'ın dört büyük orijinalitesinden biri saymaktadır.
    Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayrı, iradesi ayrıdır. Allah bir şeyi emredince onu istemiştir denemez. Nitekim, İblis'e: "Secde et!" emrini yöneltmiştir ama iradesi (içsel isteği) kendisinden başkasına secde edilmemesi yönündedir. İblis bunu bildiği ve tevhite aykırı bulduğu için Adem'e secde etmeyi reddetmiştir.
    İblis'in büyük ıstırabının arkasında da bu emir-irade farkı yatmaktadır. Hallâc, emir ile irade arasında kalmaktan doğan bu ıstıraba işaret ederken şu ünlü beyti önümüze koyuyor:
    "Onu suya fırlattı, elleri başı üstünde bağlı
    Ve seslendi ona: 'Dikkat et, sakın ıslanma!"
    İblis'in, bu paradokstan doğan ıstırabı, Hallâc sonrası şairlerce de dile getirilmiştir. Bu noktada, ünlü sufı şair Senai (ölm. 545/1150)nin "İblisin Feryadı" şiirinin altım çizmek gerekir3.
    Hallâc'ın bu kıyamet koparan yaklaşımı, İslam düşünce tarihinde derin izler bırakmış ve art arda bir yığm yeni yaklaşıma vücut vermiştir. Örneğin, Ah¬med Bin Yahya el-Murtazâ (ölm, 840/1337), bu Hallâcî İblis görüşünü peygamberler konusunda şu soruyla yeniliyor: "Resuller ölüme yenik düşürülür-ken İblis'in kıyamete kadar bâkî tutulmasının hikmeti nedir?" Cevap şu oldu: "Kendisinden müstağni kalamayacağımız tek varlık Allah'tır. Nebilere gelince, Allah art arda nebi göndererek insanları tek peygambere bağlı kalmaktan kurtarmıştır. İblis'e gelince, Allah onun yok edilmesinde yarar görseydi elbette onu yok ederdi. Onun kıyamete değin yaşatılmasında bir zarar görseydi elbette onu yaşatmazdı. Demek oluyor ki İblis'in ölümüyle doğacak zarar, yaşamasıyla vücut bulan zarardan daha büyüktür."4
    2 Bk. İkbal,
    The Development of Metaphysics in Persia, Lahor 1964, s. 13
    3 Bu konuda bk. Schimmel,
    Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill, 1975, s. 194-195.
    4 Ahmed b. Yahya b. el-Murtazâ (pim. 840/1337), el-Munye ve'l-Emel, s. 2.
    5
    "Musa, İblis'e sordu: 'O'nu hâlâ hatırlar, anar mısın?' İblis cevap verdi: 'Ey Mûsa, oluşturduğu olayla birlikte yaratılan düşünce hatırlanmaz, hatırlanamaz. Aynı anda hem ben anılıyorum, hem O!"
    Şeytan, kendisinden Allah'a sığınmayı ifade eden istiâze cümlesi (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) her okundukça Allah ile birlikte anılmaktadır. Şeytan bunu, bir seçkinlik olarak görmektedir. Ve bu seçkinliğini ifadeye koymaya şu sözlerle devam etmektedir:
    "Zikri zikrim, zikrim zikri, aynıyız,
    Birbirini anan beraberleriz."
    "Hizmetim şimdi daha arı, vaktim daha bol, zikrim daha parlak. Çünkü eskiden O'na kendi zevkim için hizmet etmekteydim, şimdiyse O'nun arzusu uğruna didiniyorum. Biz, engelleme, savunma, zarar ve kâr arzusundan arınmışız."
    Şeytan bu sözleriyle göstermek istemektedir ki, Allah'ın emir gibi görülen o imtihanıyla başlayan devre, aslmda benim O'na karşı çalışma devrem gibi görülür ama işin esası öyle değildir. Bu imtihan, onun gizli arzusuna uygun olarak beni onun çizdiği yönde faaliyetin tam İçine sokmuştur. Övünmeye devam ediyor, daha doğrusu Hallâc, şeytanm konumunu övmeye devam ediyor:
    "Biricik yaptı beni, vecde getirdi. Şaşkınlığa îtti beni ve kovdu: Ki karışmayayım ihlas sahipleriyle. Ağyardan uzak tuttu beni, gayretim yüzünden, değiştirip yeniledi beni, hayretim yüzünden, hayretlere attı beni gurbetim yüzünden. Mahrem tuttu beni sohbetim yüzünden, çirkinleşti rdi beni midhatim (övülmem) yüzünden. Dokunulmaz kıldı beni hicretim yüzünden. Gönül gözüyle görmem yüzünden küstü bana. Vuslatım yüzünden gönül gözüyle görme imkânı lütfetti bana."
    "Ayrılığım yüzünden vasletti (kavuşturdu) beni, arzu ve isteklerimin güçlülüğüyle çetinliği yüzünden fasletti (ayrılığa mahkûm etti) beni." -
    "O'mın hakikati üzerine yemin olsun ki ne tedbirde hata ettim ne de takdiri reddettim. Tasviri değiştirmeye kalkışmış da değilim."
    "Bu oluşlarda benim kudretimin de etkisi vardır."
    "Bana ebedler boyu ateşiyle azap etse de O'ndan gayrısına eğilmem. Ne bir kişi önünde secde ederim ne de bir ceset huzurunda diz çökerim. Ne oğul tanırım ne karşıt; davam sadıklar davasıdır."
    "Aşk konusunda gerçek bağlılardanım ben!"
    6
    "Bir adı da Azâzîl olan şeytan hakkında çok şey söylenmiştir. İşte onlardan biri: 'O, hem göklerde hem yerde daı (çağırıcı) idi. Gökte, meleklere daîlik yapmaktaydı; onlara iyilikleri, güzellikleri gösteriyordu. Ve yerde, insanların dâîsidir; ama onlara çirkinlikleri, kötülükleri gösteriyor..."
    "Çirkini tanımayan, güzeli hiç tanıyamaz."
    "İblis ve Firavun'la fütüvvet (gençlik, atılganlık, asalet, sadakat ve fedakârlık) konusunda tarüştım. İblis şöyle dedi: 'Eğer secde etseydim fütüvvet benden uzaklaşırdı.' Firavun da şöyle konuştu: 'Ben O'nun resulüne mansaydım fütüvvet makamından düşerdim.' Ben de şöyle dedim: 'Sözümden ve davamdan dönseydim fütüvvet yaygısından dışarı atılırdım."
    İblis, kendisinden başkasını 'gayr' görmeyince, 'Ben ondan üstünüm!' dedi.
    Ve Firavun, toplumu içinde hakla bâtılı ayıracak olanı tanımayınca: 'Sizin için benden başka herhangi bir ilah tanımıyorum!' (Kur'an; Kasas, 38;Zühruf, 51) dedi."
    "Ben dedim ki: 'Eğer O'nu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın. İşte o eser benim! Ben, hakkım, hakla hak olarak ebediyen devam edeceğim!"
    "Dostum ve üstadım, İblis ile Firavun'dur!"
    Hallâc, sözüne bağlılık ve davasında atılganlık sembolü olarak İblis ile Fi-ravun'u görüyor ve bu açıdan onları üstat ve dost kabul ediyor. Bunu ne için yaptığını da şöyle açıklıyor:
    "İblis, ateşle tehdit edildiği halde davasından dönmedi. Firavun da öyle. Denizde boğuldu da iddiasından yine vazgeçmedi. Ve asla aracı kabul etmedi."
    Hallâc'ın bu tezi, İblis için geçerlidir ama Firavun için geçerli değildir. Çünkü, Yunus Suresi 90-92. ayetlerin açıkça bildirdiğine göre, Firavun deniz suları üstüne çullandığında tövbe etmiş ve: 'Musa'nın Rabbi'ne İnandun!' demiştir. Yani önceden reddettiği o aracıyı, Musa'yı kabul etmiş, onun gösterdiği Tan-n'ya imanını dile getirmiştir. Ama İblis, ebedî lanet ve acı bir azapla tehdit edildiği halde Allah'a secdeyi bir başka varlıkla paylaşmayı asla kabul etmemiş, yani davasma gölge düşürmemiş, böylece saf ve katıksız tevhidin tek temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Hallâc, imanını lekelememe konusunda İblis'in işte bu kararlılığını İzlediğini şu sözlerle ifadeye koyuyor:
    "Ve ben, öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümden.!"
    7
    Ve aynen öyle olmuştur. Eli-ayağı doğrandığı, kafası kesilip cesedi yakıldığı halde 'Ben hakkım' (Ben yaratıcı gerçeğin bir tecellisiyim) sözünden dönmemiştir.
    "İblis'in adı, Tanrı'nın adından türemişti; sonradan, Azazîl şekiinde değiştirildi."
    "Azâzîl kelimesindeki 'Ayn' İblis'in gayesinin ululuğuna, 'Zâ' gayre-tindeki değerin artışının fazlalığına, 'Elif ülfetinin büyüklüğüne, ikinci 'Zâ' makamı için gösterdiği zühde, 'Ya' kendi ululuk ve yüksekliğine sığınmasına, 'Lam' ıstırap ve imtihandaki mücadelesine işarettir."
    Hallâc'ın Azâzîl sözcüğünün harflerinin, sırasıyla şu kelimelerin baş harfleri olduğunu düşünüyor: "Ulüvv" (yücelik), "ziyade" (fazlalık, artış) ve "zühd" (iğreti-ölümlü şeylere değer vermeme), "ülfet" (dostluk, sıcaklık, vefa), öz benliğe âidiyet (Ya-i nisbenin yorumu), "cedel" (diyalektik, tartışma ve mücadele).
    Azâzîi'in etimolojik yapısı konusunda neler söylenebilir?
    Yahudi-Hıristiyan kaynaklarda azazei, azael, hazazel şekillerinden biriyle geçen ve Arapça'ya azâzîl şeklinde yerleşen bu sözcük "Tanrı'mn kuvvetlendirdiği" anlamındadır. Bundan da anlaşılır ki İbranî gelenek de İblis'i, Tan-rı'ya karşı bir kuvvet olarak değil, Tanrı'nın belirli hikmetler yüzünden ortaya sürdüğü bir kuvvet olarak görmektedir. İbranî gelenekteki İblis-azâzîl anlayışının ayrıntılı tanıtımı, Yahudilerin ünlü Enoch (Hanuk: İdris) kitabında yer almaktadır. Burada azazîl ve iblis sözcükleri aynı kötülük prensinin değişik adlarıdır. Sonuçta her ikisi de şeytandır.5
    İbranî-Eski Ahit İblis anlayışı, aynen İslam'daki gibi, hayır ve şer için iki ilah düşünmeyi engellemek üzere, İblis'i Tanrı'mn bir emir eri gibi tasavvur etmektedir. Yani İblis meselesinde bir düalite değil, Tanrısal plan söz konusudur. Russell'ın "İbranî şeytan kavramı düaliznıe yaklaşır" (Russell; Şeytan, 257) sözünü ihtiyatla karşılamak gerekir. Bana göre, durum bunun tam tersidir: Azâ-zîl-İblis, tanrısal planın bir enstrümanı, Tanrı'mn bir piyonudur. İki kutuptan oluşan varlık ve oluş gerçeğinin hayır ve şer kutbu aynı kuvvette geçerli ve anlamlıdır. Ancak insandan istenen, hayır kutupta yer almasıdır. Bu gerçek, ünlü Türk sûfî düşünürü, Ahmed Amîş el-Halvetî (ölm. 1920) tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Rabbim, hayrın da haktır, şerrin de ama bu kulundan şerrin zuhur etmesin!"
    S Bk; Jeffrey Burton Russell, Şeytan (çeviri), İstanbul (Kabala yay.), 1999, s. 240.
    8
    Mevcut Tevrat, biri Tanrı'ya, ötekisi Azâzîie sunulacak iki kurban keçiden söz etmektedir. (Levililer, 16/8-10) Kurban keçilerden ikincisi yani azâzîie sunulanı İsrailoğullarrmn günahlarını çöle taşıyan bir araçtır. Günah keçisi deyimi de buradan gelmektedir. Tam bu noktada, modern satanizmde keçinin tuttuğu yeri ve oynadığı rolü hatırlamamız gerekir.
    Azazil sözcüğünü tahlilinden hareketle, Hallâc'ın gözünde İblis'in, şu değerlerin temsilcisi ve kararlı bir savunucusu olduğunu söyleyebiliriz:
    1. Gayelerin, ideallerin yüksekliği,
    2. Dürtü ve heveslerin yüksek düzeyli oluşu,
    3. Kuvvetli, vefalı dostluk,
    4. Zühd, fedâkârlık, cömertlik,
    5. Kendi imkanlarıyla iş görme, başkalarının himmet ve desteğine sığınmama,
    ö.Istırap, mücadele.
    "Tanrı, İblis'e sordu: 'Secde etmiyor musun ey boynu bükük pejmürde?" Cevap verdi İblis: 'Ben, aşıkım, aşık her zaman boynu bükük ve pejmürdedir. Bak, böyle olduğunu sen de söylüyorsun. Oysaki o apaçık konuşan kitapta okuduğuma göre, benim aleyhime iş yapılamaz. Bu nasıl oluyor, ey Zü'l-Kuvvetil-Metîn? (Ey sarsılmaz gücün sahibi)."
    "Sen beni ateşten yaratmışken nasıl eğilirdim dem'e? O ki yaratıldığı şey, çamurdur. Uyuşmayan iki şey ateşle çamur!"
    "Ben hizmette ondan eskiyim,
    Kıymette ondan ulviyim,
    İlimce daha bilgiliyim,
    Ömrü uzun olan da benim."
    "Hak ona şöyle dedi: 'Seçme yetkisi bende, sende değil!' Cevap verdi İblis: 'Seçmelerin, takdir etmelerin tümü senin! Benim seçimim de senin. Evet, benim için de sen seçtin, ey her şeyi Yaratan-Yapıp eden! Adem'e secde etmemi emrettiğin halde irade etmemekle beni engelleyen de sensin!"
    "Sözlerimde hata ettimse uzaklaştırma beni senden! Çünkü yakarışları işiten sensin! Ona secde etmemi düeseydin elbette ki bu emre itaat ederdim."
    "Arifler İçinde seni benim gibi iyi tanıyan birini bilmiyorum."
    9
    "Ey dostum! Ona Azâzîl denmiştir. Çünkü o azledildi. Daha doğrusu o, öz saltanatı içinde azledilen biriydi. Başlangıcından sonuna varamadı; çünkü nihayetinden çıkamadı mülk ve saltanatının."
    Ünlü sahabi müfessir Abdullah İbn Abbas (ölm. 68/687) şu kanıdadır: Azâzîl, İblis'in, melekler arasından kovulmadan önceki adıdır. O zamanlarda İblis yeryüzünde bulunuyordu ve meleklerin ilimde en yükseği idi. Kibirlenmesi bu yüzdendir. Yine İbn Abbas'a göre, İblis, meleklerin yeryüzünü imarla görevli olan cin takımmdandrr.6
    Anlaşılan o ki, İbn Abbas, yani Asrısaadet'in en büyük Kur'an yorumcusu sayılan hirsalıabî bile, İblis'in son tahlilde, yeryüzünde yapıp edici, değer üretici bir güç olduğunu kabul ediyor. Hallâc'dan, yaklaşık üç yüz yıl önce...Hallâc'ın İblis görüşü, İbn Abbas'ın birkaç cümle ile ifade edilen görüşünün, şairane bir açılımı olarak görülebilir. Bununla beraber Hallâc, İblis'e şu ithamı yöneltmekten geri kalmıyor:
    "Onun ortaya çıkışı, fesat ve fitnesinin şaşmazlığmda ters dönmüş, heyecanının ve yanarcasına kızgınlığının ateşiyle şûlelenmiştir."
    Ünlü Hallâc yorumcusu Ruzbihan Baklî (Ölm. 606/1209) İblis ile ilgili bu paragrafı şöyle yorumluyor: "İblis, başlangıçta nardan (ateşten) nura (ışığa) geçmişti; ancak nuru ödünç idi. Bu yüzden ters dönüp yeniden nara geçti..."'
    "Onun sert ve katı toprağı, kısırlaştırıcı ve ayıklayıp soyucudur. Onun gafil yakaladığı elden gitmiş, onun eline düşenin işi bitmiştir."
    "Tevhit yolunun en seçkin sözcüleri onun kapısında dilsiz düştüler; ârifler öğrendiklerinden ve öğrettiklerinden utandılar. Onlar içinde secdeyi en iyi bilen yalnız oydu. Varlıkların, gerçek varlığa en çok yaklaşanı, en çok gayret göstereni o, ahdine en vefalısı, Tanrı'ya en yakın olanı oydu."
    "Melekler Adem'e secde ettiler, müsaade üzerine. Ve İblis secde etmemekte direndi: Uzun bir zaman geçirmişti müşahede (Tanrı'yı görme) üzerine."
    Hallâc'ın bu son cümlesi, büyük yorumcusu Baklî tarafından şöyle açıklanmıştır: "İblis'in bu müşahedesi, melekut alemini (ruhsal âlemi) müşahede idi; Tanrı'yı müşahede değil. Eğer Tanrı'yı müşahede olsaydı, onun için 'Kâfirlerden oldu' (Bakara, 34) denmezdi."8
    6 Bk. Taberi. Ebu Cafer Muhammed b. e]-Cerir Tarihu'İ-Umemi ve'l-Mulûk, Beyrul 1967, 1/86.
    7 Baklî, Ruzbihan eş-Şirazî, Şerhu'$-$aihıyyat, Tavâsîn, Ezel ve İltibas bölümü, Tahran Paris (H. Corbin
    nşr.) 1966,
    8 Baklî, Şalhıyyat, aynı bölüm
    10
    Ne ilginçtir ki, Hallâc'rn, hamle, kararlılık ve yaratıcılığın bir tür sembolü gibi gösterdiği İblis hakkındaki son sözleri, onu kibir ve inadına yenik düşen bir sapık olarak göstermektedir. Şöyle diyor:
    "Nihayet işleri karmakarışık hale geldi. Kötü zanlara kapılmıştı. 'Ben ondan üstünüm!' diye tutturdu. Örtüler arkasında kaldı; toprakta kıvranıp durdu. Azap gerekli olmuştu artık. Ebedler boyu azap..."
    Bu sürpriz bitiş, Baklî tarafından şöyle değerlendiriliyor: "İblis, görünüşte davasına sadakatinden öyle davranmıştı. Ama durum bunun aksinedir: Onun böyle davranması iç aleminin tevhidin aksine seyretmesindendîr. Ortada Adem-İblis diye bir ayrım yoktu ki...'Orta' diye bir şey yoktu kL.Eğer gerçek tevhit ehli isen Allah'a kafa tutmak da ne demek oluyor?! Gerçek tevhit ehli, kafa tutmak şurada kalsın, Hakk'ın kudretinden başka bir şey göremez."9
    II. Ahmed Gazâlî: Aşk Üstadına Saygı
    Tam adı Mecdüddin Ebu'I-Fütûh Ahmed b. Muhammed el-Gazâlî olan Ahmed el-Gazâlî (ölm.520/1126)nin ana eseri "Sevânihu'l-Uşşak" , İblis ve aşk meselesinde onun en sadık ve seçkin öğrencisi olan şehit veli Aynulku-dat Hemedânî (525/1131) tarafından "Lavâih" adıyla Farsça'ya çevrildi. Ahmed Gazâlî'nin İblis'le ilgili düşüncesinin kısa özeti şudur:
    "Tevhidi İblis'ten öğrenmeyen zındıktır."10
    Gazâlî için İblis, aşk ve sebatın elle tutulur tek örneğidir. Allah'ın "Adem'e secde et!" emrine karşı çıkışı da Allah'a olan bağlılık ve aşkınm bir zorlamasıdır. Böyle bir olgu, İblis'i ne tevhit dışına çıkarır ne de ondan tevhit dersi alınmasına engel olur. Tam aksine, bu olgu İblis'i tevhit meselesinde esas öğretici ve örnek konumuna yükseltir.
    Gazâlî'nin, İblis'i aşk üstadı olarak öne çıkaran görüşü, kendisinin en seçkin öğrencisi olan Aynulkudat Hemedânî tarafından çok daha ileri boyutlara götürülerek temsil edilmiştir. Aynulkudat'm, üstadı Gazâlî'den bir farkı da şiirdeki derinliğinin ve felsefî konuları şiir yoluyla ifade edişteki üstünlüğüdür.11
    9 Aynı eser, aynı bölüm.
    10
    Massigno
    n Louis, Recueil de Textes Inédits Inédits Concernían l'Histoire, de la Mystique en Pays d'Islam,
    s. 96.
    11
    B
    u konuda bk, Schimmel, The Mystical Dimensions of Islam, s. 196.
    11
    III. Âynulkudat Hemedânî: İblis ve Mustafa Sırrı
    Gazâlî'nin en seçkin öğrencisi olan Âynulkudat Hemedânî, üstadı Ah-med'i "Efendim, rehberim ve sultanım" diye anmaktadır. O, İblis'le ilgili düşüncelerini daha ilerleterek ve daha açık bir dille ifade ederek topladığı husumet yüzünden 33 yaş gibi genç bir çağında, Hemedân'da derisi yüzülerek katledildi. Cesedi, ders verdiği medresenin girişinde bir süre asılı tutulduktan sonra üzerine yağ dökülerek yakıldı.
    Âynulkudat, İblis'le ilgili düşüncelerini Temhîdât adlı Farsça eserinde sergiler. Bu eserin özellikle onuncu bölümü, göklerin ve yerin esasını Mu ham-med Mustafa ile İblis ışığının oluşturduğunu anlatır. Temel fikir şöyle ifade edilmiştir: "Göklerin ve yerin esası ve bunların dayandıkları gerçek iki ışıktan ibarettir: Muhammed Mustafa'nın ışığı, İblis'in ışığı..."12
    Aynulkudat'a göre, aşk, iddia ve erdiriciliğin iki temel temsilcisi vardır: Hz. Muhammed, İblis. Gerçeğe varmak için bu ikisini rehber edinmek gerekir. Rehber edinmek, mutlaka uymayı gerektirmez. Kendisine uyulmaması gerektiğini bize anlatan kişi veya güç de bir rehberdir. Tabiî ki birincisi keyifli bir rehber olurken ikincisi zorluklara, sıkıntılara, keyifsizliklere dayanmayı gerektiren bir rehberdir. Şeytanın böylesine suçlanmasının sebebi belki de budur.
    Yeni Ahit'te ve buna bağlı olarak Hırisityan teolojide İblis, İsa'nın karşıtını, daha doğrusu karşıt ilkesini sembolize eder. Hallâc-Gazâlî-Hemedânî sisteminde de İblis, Muhammed'in karşıtı olan ilkenin sembolüdür.
    Gerçeğin, cemal (güzellik, mutluluk, rahatlık, rahmet) şeklinde tecellisi Muhammed Mustafa'dadır ki o "Biz seni âlemlere rahmet olman dışında bir şey için yaratmadık." (Enbiya, 107) ayetinde ortaya konmuştur. Aynı gerçeğin celal (çirkinlik, kahır, ıstırap ve mutsuzluk) tecellisi İblis'te vücut bulmaktadır ki o, "Lanetim kıyamet gününe değin senin üstündedir." ayetinde ifadeye konmuştur.13
    Aynı gerçek İblis'te dalâlet, Hz. Muhammed'de rahmet ve hidayet şeklinde tecelli etmektedir. Bu ikisi gerçeğin varlığı ve fonksiyonel olması için kaçınılmazdır. Bunların birini iyi, ötekini kötü ilan etmek bizim kısır bakışımızın bir sonucudur. Esasta bu ayrımlar mecazîdir; gerçeğin özüne-ruhuna ilişik değillerdir.
    Tanrısal aşkın bütünlüğü, Hz. Muhammed ile İblis'in birlikte düşünülmesi ve yüceltilmesiyle ele geçer. Onlar, çift kutuplu gerçeğin karşılıklı uçlarıdır;
    12 Âynulkudat, Temhîdât, Tahran 1341, s. 258.
    13 Aynı eser, s. 73.
    12
    biri ötekisiz düşünülemez. Ezelden ebede, tüm oluş ve erişler iki nurun aydınlığıyla gerçekleşir: Muhammed Mustafa'nın nuru, İblis'in nuru...14
    İblis-Muharnmed ilişkisi dertle deva ilişkisine benzer. Tekamül için bu ikisi de gereklidir. İblis'ten dertlenen Mustafa'dan deva bulur. Bu, bu şekilde devam edip gider.
    İblis küfrü, Mustafa imanı sembolize eder. Küfür ile iman da birbirine muhtaçtır. Küfür fenayı (ölümlülüğü) iman bekayı (sonsuzluğu) temsil eder. Ve fena olmadan beka anlaşılmaz.15
    Yaratıcı tek olduğuna göre ışık ve iman gibi karanlık ve sapıklık da Tan-n'nın mahlûkudur. Bu mahlûklardan biri (hidayet) Muhammed'e, ötekisi (dalâlet) İblis'e havale edilmiştir. Yani Muhammed de İblis de Tanrı'nın verdiği görevi yapmaktadır.
    Aynulkudat'ın hareket noktası şudur: Tanrı'nın isimleri zıtlık ilkesine göre düzenlenmiş isimlerdir. Bu isimlerin her biri kendisinin zıddıyla bilinir. Bu isimlerin, varlık ve oluşta cemal ve lütuf ifade edenlerini Hz. Muhammed, celal ve kahır ifade edenlerini İblis temsil etmektedir. O halde İblis de Muhammed kadar gereklidir.16
    Bu noktada insanın durumu da diğer varlıklardan çok farklıdır. Diğer varlıkların her biri tek görev yapmak üzere şartlanmıştır. İnsan ise özgürlüğü kullanmak üzere şartlanmıştır. Onun için seçme imkan ve yetisi insanın bir tür mecburiyetidir. Her varlık bir şeye müsahhardır, yani yaratılıştan mecbur ve mahkûm edilmiştir; insan da özgür seçme imkanım kullanmaya müsahhardır. Su için söndürmek, ateş için yakmak nasıl onların doğası ise insanın doğası da özgürlüktür. İnsan bunun için sorumludur; ürettiği işleri kendisi yarattığı için değil.
    O halde İblis de, tıpkı Mustafa gibi Tanrı'nın iradesine uygun olarak görevini yapıyor. Bu görevin dalâlet (karanlık ve sapıklık) kutbunda olması İblis'i görev yapmayan varlık durumuna düşürüp Tanrı'nın iradesi dışına çıkarmaz.17
    Tam bu noktada bir Kur'ansal gerçeği ifadeye koyalım: Kur'an'da, Allah'ın yani göklerin ve yerin nuru olan (Nur Suresi,) ışığın isim-sıfatları yani Es-mâü'f-Hüsna (eğer tamlama şeklindekileri de sayarsak) 99'dur. Kur'an'da, göklerin ve yerin karanlığı, karanlık ilkesinin kotarıcısı olan şeytanın adı da tam 99 kez geçiyor: 88 yerde şeytan kelimesiyle, 11 yerde İblis kelimesiyle.
    14 Aynı eser, s. 30.
    15 Aynı eser, s. 232-233.
    16 Bk. Hamit Algar, "Eblis", Encyclopaedia Iranica, 7/656-661.
    17 Aynı eser, s. 189-190.
    13
    Bir başka ürpertici gerçek de şudur: Kur'an'da melek kelimesi de tam 88 yerde geçmektedir. Melekler, "Allah'ın kendilerine emrettiği konularda asla isyana gitmezler, kendilerine emredileni yerine getirirler." (Tahrim, 6) Yani onlar Rahman'ın ışık ilkesini işletmede görev yapan emir erleridir. Şeytan ise, yine aynı Rahman'ın karanlık ilkesini işletmede görev yapan emir eridir. Ve Kur'an, bu iki prensip arasında 88'e 88 bir eşitlik olduğuna dikkat çekmiştir. Yani, yaratılışı özgürlükle eşitlenmiş insan, eşit güçte iki merkezin ortasında-dır. Kendi seçimiyle bu yana veya öteki yana gidecektir.
    Tartışmasız olan şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düali-te (ikilik, iki ilahlılık) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. Işık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket etmektedirler.
    İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnşam sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.
    Tanrı, İblis'e verdiği laneti de tıpkı Âdem'e verdiği ruh gibi kendine nispet etmiştir, dem için ""Ona ruhumdan üfürdüm" demiş, İblis için de "Lanetim üzerine olacak" buyurmuştur. Gerçek olan şu ki Âdem'de de İblis'te de Tanrı'dan bir şey vardır. Birinde celal, birinde cemal...18
    Mustafa da Tanrı'dan bir ışıktır, İblis de. Fark şu ki, Mustafa Tanrı'nın nurundan bir ışık, İblis ise Tanrı'nın narından (ateşinden) bir ışıktır. Nitekim Cenabı Muhammed Mustafa şöyle buyurmuştur: "Allah benim ışığımı kendi izzetinin nurundan, İblis'in ışığını ise yine kendi izzetinin narından yaratmıştır.""
    Tanrımıı Rahman ve Rahîm (seven, esirgeyen, bağışlayan) sıfatları olduğu gibi Cebbar (zorlu, dilediğinde ezen) ve Mütekebbir (yüceliğin mutlak sahibi) sıfatları da vardır. Muhammed bu sıfatların Rahman ve Rahîm olanına, İblis ise Cebbar ve Mütekebbir sıfatlarına mazhar kılındı. Yani Mustafa'da rahmaniyet, İblis'te cebbariyet tecelli etti. Unutulmaması geren şu ki bu tecellilerin ikisi de haktır.20
    Tanrı, melekler âlemine açık bir biçimde "Âdem'e secde edin!" emrini verirken, görünmeyen âlemin derinlerinden İblis'e: "Benden başkasına secde etmeyin!" diye seslendi.21
    18 Aynı eser, s. 225-226.
    19 Aynı eser, s. 267.
    20 Aynı eser, s. 227.
    21 Aynı yer.
    14
    Bu anlayış daha da ileri götürülmüştür: 17.yüzyılın başlarında yaşayan bir Bengalli şair, Seyyid Sultan, kaleme aldığı İblisnâme'de şunu savunuyor: Allah, şeytanı lanetledikten sonra bile, meleklere, üstadlan olan İblis'i takdis etme emrini vermiştir. O gerçi bizatihi melek değildi ama meleklere hocalık yapmıştı. Melekler üstadlarına saygıda kusur etmemelidirler.
    Seyyİd Sultan'nm bu tezi desteklemek için yaptığı şu benzetme ise gerçekten şaşırtıcıdır. Ona göre, meleklerin lanetlenmiş İblis'i takdis emri almaları, bir müridin kötülükler sergileyen şeyhini yüce bilmek zorunda olmasma benzer. Mürit, şeyhi gerçek bir İblis de olsa ona itaat ve sadakat zorundadır.22
    Tıpkı İblis gibi, Mustafa'nın da günahı vardır. Eğer olmasaydı Tanrı onun için "Allah senin geçmiş ve gelecek günahını affetsin..." (Fetih Suresi, 2) şeklinde hitap gelir miydi? Fark şuradadır: İblis'in günahı İblis'in Tanrı'ya aşkıdır; Mustafa'nın günahı ise Tanrı'nın ona aşkıdır.23
    Fütüvvet ve aşk yolunun en büyük iki yolcusu Mustafa ile İblis 'tir. Diğerleri bu yolun sadece tıfıllarıdır. Oluş ve erişin tüm iniş-çıkışları, tüm dava ve kavga Mustafa ile İblis arasında dönüp duruyor...24
    Tanrı'ya ancak aşk sayesinde ulaşılır. Ve İblis'i dışlayarak ne aşkı, ne Tanrı'yı ne de hayatı ve gerçeği tanıyabiliriz. Tanrı'ya aşk iki parçaya bölünüp biri bir ere, diğeri bir başka ere verildi. Birinci er Mustafa, ikincisi İblis'tir. Mustafa'ya verilen aşktan bir zerreye sahip olan mümin hale gelir. İblis'e verilen aşktan bir zerreye sahip olan ise ya kafir, ya mecusi, yahut da putperest hale geliverir—Müslümanlıktan putperestliğe kadar bütün yollar Tanrı yolunun değişik konak yerleri, değişik menzilleridir.25
    IV. Muhammed İkbal: Yaratıcı Benlik Ateşi
    Son birkaç yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü sayılan Muhammed İkbal (ölm.l938)'in şeytan anlayışında, diğer konularda olduğu gibi, Mev-lâna'nm rolü belirleyicidir.
    Mevlâna'ya göre, İblis takdis edilecek bir varlık değil, acınacak bir varlık olarak öne çıkarılmalıdır. O, tek gözlüdür. Adem'in içindeki hazineyi görememesi de bundandır. Aslında o aşkı bilmemekte, tek gözünün saplandığı zekayı, aklı her şey sanmaktadır.
    22 Bk. Schimmel, The Mystical Dimensions of İslam, s. ¡93; Gabriel's Wing, s. 208.
    23 Aynı eser, s. 229.
    24 Aynı eser, s. 223.
    25 Aynı eser, s. 284-285
    15
    İblis kurnazdır ama, aşktan yoksun olduğu için hem kendine hem de başkalarına acı vermektedir. O, umutsuz, çaresiz, yalnız, ayrılık derdiyle melankolik hale gelmiş bir bahtsızdır.
    İblis'in İkbal'de büründüğü renk ve desenler, kendinden öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. O bir yerde İblis anlayışının omurgasını veren şu Farsça mısraı önümüze koymaktadır:
    "Zîrekî'z İblis o ışk ez dem est:"
    "Akıl İblis'ten, aşk dem'dendir."
    İkbal, aşkla Adem'i, akılla İblis'i eşitleyen bu yaklaşımını garip bir yolculuğa çıkarır ve şu noktaya vardırır: Akıl Batı'nın karakteristiğidir, aşk Doğu'nun.26 Çünkü İkbal şöyle düşünüyor: Allah dünyanın Batı'smı İblis'e verdi, Doğu'yu kendine ayırdı.
    İkbal'in, bütün dehasına rağmen, burada, Batılı sömürgecilere duyduğu öfkeden evrensel ilkeler çıkarmaya kalkarak yanıldığım ve bütün ruhuyla bağlı olduğu Kur'an'ın onaylamayacağı bir tespit yaptığını söylemek zorundayız.
    İkbal'in İblis anlayışı üzerinde bir hayli yazılmıştır. Biz onun İblis anlayışı hakkındaki değerlendirmemizi, "Hallâc-ı Mansûr ve Eseri" adlı çalışmamızın "Hallâc'ın Etkileri ve İkbal" bölümünde aynntıladık. Burada tekrara gitmeyeceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışını merak edenlere, anılan eserimizin o bölümüyle İkbal'in ana eseri "Câvidnâme"nin en hayatî bölümü saydığımız "Müşteri Feleği" bölümünü okumalarını önereceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışı ile ilgili Batı dillerindeki çalışmaları tanımak bakımından Schimmel'in değerli eseri "Gabriel's Wing" özel bir önem taşımaktadır.
    26 Bk.
    Schimmel
    , Gabriel's Wing, Leiden 1963, s. 136.
  • Bu belki onu tüketebilirdi; fakat bu kadar güzel bir şeyin içinde onunla beraber tükenmek mukadderse bundan ne diye kaçmalıydı?

    Sen ve yağmur, başa dönemezsiniz.

    İnsanın en ölümcül yarası içinde anbean büyüyen gitme hevesidir. Ölmekle gitmek aynı şey; ne ölenlerin ne de kalbindeki ıstırap verici ağrı dinmek bilmediği için uzaklara gidenlerin geri döndüğünü bu dünyada gören oldu.

    Oysa gidenler her daim geç kalmıştır, gitmek derdine bir kez düşen için artık kalmak da yaradır.

    Sır sahibi olduğu için de zifiri suskun…

    Sanki hayata bir kere dokunmuş, dokunduğu o kısacık anda, üzerinde derin, acıtan bir iz kalmış, sonra zaman geçmiş ama acısı geçmemiş, zamanın iyileştirici marifetinden de umudunu kesmiş, aklına gelen her şeyi denemiş, bir türlü…. Artık geçeceğine dair bütün beklentisini kaybetmiş, o andan itibaren bir daha hayata dokunmaya cesaret edememişti. Eza sahibi. Eza sahibi olduğu için de yüzü ince hastalığa tutulmuş gibi solgun, gözlerinin feri sönmüş.

    İlle de bir gürültü olsun istiyordu bulunduğu ortamda, Kendi içindeki o tekinsiz sesi bastırabilmek için saçma sapan gerekli gereksiz demeden yerli yersiz diye düşünmeden elinden ne geliyorsa yapıyordu.

    … çok sevildiğini sanıp aslında hiç sevilmemiş olduğunu, kandırıldığını düşünen kadınlar kadar…

    Duygularım beni zehirliyor, bunu hiç kimse bilmiyor, iyileştiğim dediğim anda yeniden kanımı bulandıran lanetli bir döngüye hapsoldum ve bu sonsuzluk çemberi ölümden daha zor. Zerre kadar duygu kalmasın isterdim her yandan kuşatılmış zayıf kalbimin içinde. Keşke bir karanlığın orta yerinde öylece unutulup kalsaydım. Beklenenden erken gelen misafir gibi, kapıda beklerken ölüm, alelacele saçlarımı tarayıp güler yüzle buyur etseydim içeri. Oyalanmak için bir sebebim yoktu. Böylece hep genç kalsaydım, hep masum. Oysa şimdi kırık dökük bir yazgım var. Son birkaç gündür, kendime aynı soruyu sorup duruyorum. Akşam vakti çalan bir kapıyı dalgınlıkla açmanın bedeli herkes için bu kadar ağır mıdır?

    Arkadaşlarım beni tanımıyorlar, tanıdıkları, girmelerine izin verdiğim topraklardan ibaret; kendi güvenlik bölgemi belirleyen dikenli tellerin önünü görebiliyorlar sadece. Arka tarafta kimse ayak basmadığı için zamanla patikaları kaybolmuş, benliğimin karanlık ormanı var. İnsanın birkaç metre ötesini bile göremeyeceği sık bir orman; güneşsiz, ölü kuşlarla, kesik gövdelerle, ağlayan kayalarla, sahipsiz ve ürpertici seslerle dolu. Bazen o ormandan gelen tuhaf sesi duyanlar oluyor, bir şarkı mı yoksa acı dolu bir inleme mi olduklarına karar veremedikleri için duymamış gibi yapıyorlar, dertsiz başlarına dert almıyorlar. Böyle yaptıkları için onlara kızmıyorum.

    Bir başıma yaşamayı, hemen hemen öğrendim. Hemen hemen diyorum çünkü insan tek başına yaşayamaz. Yaşamak sandığı şey kendi küflü, rutubet kokan yalnızlığında, içten içe çürümek azar azar tükenmekten ibaret.

    Hayatın en acımasız taraflarından biri de en çok unutmak istediklerimizi bir gün mutlaka anlatmak zorunda kalmamız. Unutmak diye bir şey yok. Unutmak diye bir şey var. Unutmak diye bir şey var ya da yok. Bir yerden sonra o da anlamını yitiriveriyor. Kendi kendime ayna oldum, gördüklerime tahammül edecek gücü bulamayınca da paramparça ettim, söylemek o kadar kolay olmadı. Hiç kolay olmadı. Kendi sırrını parçalamak.
    Bir insana ve kelimelere inanmak, ama ekmeğe ve suya inanır gibi derin bir duyguyla inanmak, aklımın ucundan bile geçmiyordu artık. Uzun zamandır unuttuğum bir şeydi ve bu yüzden de onunla gitmek için başka sebebe ihtiyacım yoktu. Hiç umulmadık bir anda, insana ve kelimelere inanmak, bir hayata inanmaya başlamak..

    Biri beni anlayarak özgürleştirsin, ruhumu serbest bıraksın alıkonduğu o daracık mahzenden. Biri beni anladığını söylesin ve bir çift kanat taksın yorgun omuzlarıma. Ayaklarımda derman kalmadı çünkü, kalbimde derman kalmadı.

    Deniz gören masa diye bir şey var bu hayatta. Insana son derece gösterişli, alımlı, cazip bir vaatte bulunuyor. Deniz görmek demek, burada kendini iyi hissedersin demek. Burada bir mutluluğa ortak olacaksınız demek.Bir ayrıcalık kazanıyorsunuz bu masaya yerleşerek. Sadece iyi günlerde değil, bir şeyler kötü gitmeye başladığında da ihtiyaç duyduğun teselliyi burada bulabilirsin demek. Birbirinizin yüzünde daha önce gördüğünüz iyiliği ve güzelliği artık bulamıyorsanız, hiç olmazsa dönüp denize bakarsınız türünden bir teselli. Bakışlarınızı kaçırmak isterseniz orada bir deniz var. Denize bakmanın insanın kalbini iyileştiren bir yanı var. Rüyada bile görsen böyle. Bir şeye başlamak için de, bitirmek için de iyi bir mahal burası. Deniz gören bir masa bulabilmek büyük şans bu hayatta. Ne kadar şanslı olduğumuzu düşünebiliyor musun?

    Sonu yokluğa çıkan şeylere gerekçe bulmak gerekmez.

    İki kişinin yan yana yürüdüğü yolda yokluk olmaz, yokluk tek kişilik bir marifettir.

    Akıllarını başlarına almaktansa savrulmayı, ne yaptıklarını bilmektense sürüklenmeyi, düşünüp plan yapmaktansa şaşkınlığa düşmeyi seçmişlerdi. Zaman içinde belirgin hale gelen o ilkeyi hiç sorgu sual etmeksizin mutlak bir itaatle kabul etmişlerdi: Anlatılmayan sorulmaz.

    Sabah yalnız başıma uyandım, dünyanın en hüzünlü şiir dizesiydi, sabah yalnız uyanmak. Gece yalnız uyumaktan daha hüzünlü..

    Merhametli bulduğum her kadının yüzünün bir parçasını annemin hayalimdeki yüzüne ekliyordum.

    Unutmak diye bir şey yok; unutmak, varlığına inanç beslediğimiz uzak bir ihtimal olarak bizi ayakta tutuyor, o kadar.

    Bir şeyi çok derinden hissedip de anlatamamak diye bir dert vardı ve o derde düşen herkes gibi nefes almakta güçlük çekiyordu. Anlattığı vakit, neyin eksik, ne istiyorsun ki diye yadırganacağını, ayıplanacağını bildiğinden anlatmaya tevessül etmiyordu.

    Aileden birinin ölümüne bu kadar hissiz yaklaşmak, bu kadar kayıtsız kalmak bir çürüme belirtisi miydi?

    Kırgınlığım bazı şeylerin üzerini örtecek kadar çoğaldı, babamın beni bıraktığı ilk gece, o kadar gözyaşı döktüm ki hem ayrılığa hem ölüme kafi gelebileceğini düşündüm. O gece ve sonraki geceler birçok kere kefaretimi ödedim ben. Hayata bir borcum kalmadı.

    Babam annemin ölümünün ardından ne kadar sıradan yaşadıysa o kadar da sıradan öldü, sonradan yok olan mürekkep gibiydi hayatı; yaşadıkları çok geç kalmadan kayboluyordu.

    Nefesi bitti demişti birisi, ne garip bir bedenden nefesi çekince et yığınına dönüşüyor; o küçücük nefes hayatın kendisi oluyor.

    Annemi hiç görmedim, öksüzüm ben. Kimsesizliğin en iflah olmaz hali. İnsan öksüz kalınca, işi gücü hali vakti ne olursa olsun, öksüzlüğü yaşıyor. Her şeye sirayet eden, insanın ömrü boyunca üzerinden eksilmeyen bir hal bu.

    Annemle ilgili olarak ömrüm boyunca iki şey aradım; uygun bir yüz ve inandırıcı bir ölüm. Ölümüne üzüleceğim bir yüz istiyordum…

    Bir hayale o kadar ihtiyacım vardı ki içimi ısıtan her yüze kanmaya hazırdım.

    O yaştaki bir çocuk için, babasının evine fazla geldiğini düşünmesi kolay değil, çocuk aklımla anlıyordum, buna rağmen hiçbir şey yokmuş gibi kardeşlerimle oynuyordum saatlerce. Kendimce çok seversem, üvey annem de beni sever diye hayal ediyordum, olmadı. Sıska bir oğlan çocuğu bir eve neden fazla gelsin, içtiği bir tas çorba yediği bir somun ekmek. Sürekli bir şey istiyor demesinler diye, ilkokulda bana alınan kurşunkalemi, sonuna kadar kullanır, artık tutulamaz hale gelince bir parça daha uzasın diye tükenmez kalem kapağını kalemin arkasına takar, bir süre de öyle kullanırdım. Sonraları aklıma erdiğinde anladım, ona unutmak istediği şeyleri hatırlatıyordum..

    Hayat neyse uzun yol odur. Giderken çevrene bak, kim sabırlı, kim açgözlü, kim kibirli, kim hakkı hukuku rızasıyla gözetiyor anlarsın.Uzun yol sana nerede, ne zaman, ne yapman gerektiğini öğretir.Uzun yol sana basireti, intizamı, insicamı öğretir. Zamanın kıymetini anlarsın, insan hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu, hak yiyenin elbet hesabını, ödediğini anlarsın. Uzun yol insanı terbiye eder, ıslah eder, günahına kefaret olur.

    Sonunda kavuşma ümidinin olmadığı yol, yalnızlık yarasına merhem olmaz.

    Bir sırrı merak ediyorsak, kendi sırrımızdan feragat etmeyi göze alıyorduk.

    Uzun yol bazen insanı suskunlaştırırken, bazen de tersine anlattıkça anlatmaya itiyor.

    Kötü biten hikayeleri anlatmanın en zor yanı, neresinden başlayacağını bilmemektir. Böyle hikayeleri anlatmak, her defasında, aynı kuyunun içine düşmeyi göze almaktır. Ucundaki kan kurumadan, hançeri tekrar tekrar kalbine saplamak gibidir. Hatırladıkça ellerim titriyordu, küçük nemli karanlık basık bir odada hapsolmuşum gibi nefesim daralıyordu, insan iyi biten hikayeleri hiç bitmesin diye her seferinde yeni yeni ayrıntılar ekleyerek küçücük anları bile süsleyip püsleyip anlatırken sonu kötü olanları, kelimeler ateş olup boğazını dilini dudağını yakacakmışçasına hızla bitirmek istiyor.


    Hatırlarını yaşanmamış saydıkça geçmiş hayatlarını da yok etmiş olacaklarını düşünüyorlardı, hafızamın lanetinden bu kadar kolay sıyrılacaklarını zannetmeleri, zavallılıktan başka bir şey değildi.

    Farkında olmadan dalgarın insanı sahildn uzaklaştırması gibi hayatlarımız arasındaki mesafe her geçen an biraz daha artıyordu.

    İnanmak istemedi,inanmazsa gerçek olmayacağını düşündü, inat etti, direndi. Ağladım mı? Onun gözleri de doldu mu? Kendini tuttu mu? Kendini tutmayı bırakıp da o da ağlamaya başlayınca, kan ter içinde kaçtığı gerçekliğin içine birlikte mi yuvarlandık? Orası karanlık. Bildiğimiz sözcükleri yan yana getirerek, art arda sıralayarak o anda yaşadıklarımızı anlatmak pek mümkün değil. Dünya, zaman hareket durdu bir süreliğine. Ruhun varlık üzerindeki ağırlığını ilk defa ayırt edebildik. Her şey durunca ortalığı kaplayan kör sessizliğin ortasında, içimizdeki bütün sesleri duymaya başladık. İnsanın kanı damarında dolaşırken, bir ses çıkarıyormuş, duyduk. Gözlerimizi her kırptığımızda bir ses çıkıyormuş, duyduk.


    Bilmem, sebebi yok. İlk gördüğümde benim evimmiş gibi gelmedi, ikinci kez önünden geçmek istedim. İkinci geçişimde daha dikkatli baktım bu sefer. Evet çok tanıdıktı ama yine de benimmiş gibi değildi. Bir eve benim evim diyebilmek için orada yaşamış olmak yetmiyormuş onu anladım. İnsanın aradan uzun yıllar geçtikten sonra evini ilk gördüğünde içinde bir nehrin coşkusuyla çağlaması gerekmez mi? Üzerinde duran karanlık bulutların bir anda dağılması gerekmez mi? Tam o an çok sevdiği bir şarkıyı duyar gibi olmaz mı? Bana öyle olmadı, hiçbiri olmadı.

    Kendini anlatabilmek diye bir hurafe var, işimize geldiği gibi körü körüne inanıyoruz. Bu dünyada kim kime kendini anlatabilmiş ki?

    Hayatın bir döneminde farkına varmadan kendi ayaklarımızla düştüğümüz ecel gibi bir yer var.

    Yeteri kadar sevilmemiş insanlar gibiydi; yeni tanıştıklarının çok sevmesi için özel bir gayret içine giriyordu.

    Cennete bahçe demek, cehenneme ateş demek cahiller içinmiş. Hiçbir şey o kadar basit değil, biz zanneiyoruz ki insan ölünce çürümeye başlar, doğru değil, insan doğduğu andan itibaren çürümeye başlıyor, insanı çürüten ölüm değil hayattır. Başkasından değil, kendimden biliyorum.

    Bense önüme çıkan kocaman uçurumları fark edemeyecek kadar dalgın yürüyordum, aptal biri değilim, sadece insanın ne kadar düşeceğine dair iflah olmaz bir merakım var.

    Nedense ölülerin bilmediği şey yok gibi gelir insana. Bazı şeyleri bilmek için ölmek gerekir diye düşünüyorsun. Bazen ölmek bilmeye kafi gelmez, bunu da anlayabilmek için ölmekten başka çare yok. Kafam dağılıyor, zamanın her şeyi tamir edeceği düşüncesini asla test etmemiştim. Pek çok şeyi zamana bırakıp iyileşmesini beklemeye ihtiyacım vardı. Şimdi en büyük şifa umudumu yitirdim, artık iyileşmek için zaman yok.

    Topu topu üç beş saniye uzunluğundaki zaman dilimi, uzadıkça uzadı, tenimizi yaşlandırdı, kalbimizi yordu, içimizi soldurdu.

    …cenaze evi adetlerinden en sık bilinen yükümlülüğü yerine getirerek, iki elini kucağında birbirine bağlamış, üzgün ve ciddi bir yüzle önüne bakmaya başlamıştı.

    .vefasız biri gibi anılmak gücüme gitmişti..

    Ranzaya henüz uyanmıştım, uyandığımda gözlerimi evde açacağıma dair çocuksu bir hayale inandırmıştım kendimi, uyku tutmuyordu, sabaha kadar uyuyamamaktan korkuyordum, uyuyamazsam oradan kurtulamayacaktım. O korkular içinde dalıp gitmiştim, sabahleyin dışarıdan gelen gürültüyle hızlıca yerimden fırladım, bir baktım aynı yerdeyim, hayal mayal kalmamıştı, bir daha da hiç inandırıcı gelmedi. Orada kalmayı kabullendim. Şimdi aradan onca yıl geçtikten sonra evdeydim işte. Mutluluk için de her şey için de çok geçti.

    Bir ev versin istemiştim mesela; içinde onun da olduğu bir ev. Hayattayken buna gücüm yetmedi, öldükten sonra da zaten bütün bunların anlamı kalmadı, odadakiler içinde bir tek Jülide bunu anlayabildi, bakışlarından görebildiğim kadarıyla zaten bir tek o anladı, benim için yeterliydi.

    Ayak bastığı toprağın hemen altında yatan yıllar geçtikçe sayıları gitgide artan ölüler kalabalığını düşünmek İshak’ın yalnızlığını daha da ağırlaştırıyordu.

    Ölümü korkulması, uzak durulması gereken eziyetli bir son gibi değil de, bütün karmaşık düğümlerin çözülebilme ihtimali olarak hayal ediyordu.

    İnsan bir mezarın başındayken orada yatan kişiyi kaybetmiş olmaktan çok daha fazla şeye gözyaşı döküyor.

    Senelerdir görmüyorum, ölmesi hayatımda hiçbir şey değiştirmez sanıyordum ama şimdi babamla birlikte bir sürü şey kaybetmişim gibi hissediyorum, neleri kaybettin diye sorsan tek tek sayamam, ne olduğumu söyleyemesem de kaybettiğimi biliyorum.

    Kısa bir zaman sonra çiçeklerin yerini yabani otlar saracak, oradan geçenlere ölümün gerçek yüzünü hatırlatacaktı. Ayak dibindeki toprak parçalarını veda edermişçesine mezarın üzerine doğru sürüklemeye başladı. Mezarın sağını solunu babasına sarılmış gibi elleriyle düzelttikten sonra ellerini birbirine vurarak temizlemeye çalıştı..

    Mezarlık duvarının yanından geçerken uzun uzun baktılar, vedalaşır gibi baktılar, bir daha hiç gelmeyecek gibi baktılar.

    Gülünce gözleri kısılan insanlardan zarar gelmez, diye düşündüm..

    Bir yara dışarıdan olsa. Halk ona merhem çalar, benim yaram içerdendir, çare bilmem ne edeyim..

    Tanıdıkça farklılaşan değişen bir yüzü var; gözlerinin rengi ilk tanıştığımız günlere nazaran farklılaştı mesela. Ağzı burnu bile ilk gördüğüm anlardaki gibi değil. Bunu kime söylesem inanmayacak bir insanın yüzü bu kadar kısa zaman içinde değişir miymiş hiç? Ama ben gördüm, günden güne başkalaşıyor, bir hikaye gibi akıyor yüzü.

    Sinirlerimin gerginliği uyanık durmama sebep oluyor..

    Silecek, değiştirecek bir kudreti olmadığını görsün de acizliğini bilsin diye insanın yazgısı alnının orta yerine yazılmış..

    Deliren, delirdiğini bilse dünyası zindan olurdu..

    Yaz tatillerinde bir hevesle, babanın yanına gittiğim zamanlar, ailenin içine girebilmek için çırpınır, bu çırpınmalar, fayda etmeyince başımın çaresine bakmaya başlar, kendi kendime vakit geçirebilmek için türlü uğraşlar peşine düşerdim, bir sürü oyun icat ettim o dönemlerde; bazen olmadık eşyaları oyuncağa dönüştürüyordum bazen de kafamda kurduğum karakterlerle uzun uzun konuşmaya başlıyordum, dışarıdan birileri o halimi görüp de sen ne diye böyle tek başına yaban gibi duruyorsun? Dediklerinde babam, o öyle yalnız başına takılmayı sever, diye cevap verirdi, babam yanlış biliyordu; o yıllarda zannettiği gibi yalnız başıma takılmayı asla sevmedim..

    Evdekilerin dünyasına sokulabilmek, küçücük de olsa bir yer kapabilmek için bir süre didindikten sonra karşılık göremeyince başka çarem kalmadığını anlayıp pes ediyordum, yalnızlık seçtiğim bir hal değil, ellerimle tırnaklarımla tutunmaya çalışıp tepetaklak yara bere içinde yuvarlandığım suyu çekilmiş eski bir kuyuydu.

    Hayatımda her şeyden daha fazla ağlamam gereken tek yer vardı, ağlayamadım.

    İnsan bazen her şeyin sonuna geldiği hissine kapılıyor. O andan itibaren ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle, eli kolu bağlanmış halde, son bir ümitle, dışarıdan gelecek küçük bir işaretin, çürümeye yüz tutmuş ruhuna yeniden can vermesini bekliyor, gücüm tükendikçe takatim kesildikçe mucizelere daha çok muhtaç oluyorum..

    İnsan acı çekerken birilerini suçlamayı istiyor. Birilerini suçlamak içindeki yaraya iyi gelecek zannediyor.

    Ödediğim bedeller sahip olmanın kıymetini daha da arttırıyor.

    Birlikte birkaç ay ya da onlarca yıl geçirmiş olmak fark etmez, benim bir ailem vardı. Birbirlerini de, beni de sevdiler, ama uzun sürmedi. Eminim, çok daha uzun sürmesini isterlerdi, ellerinde olsa daha mutlu olmayı tercih ederlerdi, kimseyi suçlamamayı öğrendiğim anda garip bir hafifleme yaşadım.

    Kelimelerin de ayak sesleri vardır…

    Boş verince pişman da olmuyordum…

    İnsanın nereye gitmek istediğinin bir önemi yok, esas olan hayatın seni nereye çağırdığı..

    Hafızamı bir kopuşla hayata tutunmayı başarabildim, ne kadar büyük bir çelişki? Bir kopuş, karşılığı hayata bağlanmak. Zaman zaman amaçsız, gelişigüzel rastlantılarla güçlenen bir tutunma. Kopuşu unuttuğun anda daha büyük bir lanete sürükleneceğini bilmek..
  • Belgrad ormanlarında koşmak istemişimdir her zaman, ne hikmetse kendimi gecenin bir yarısında ormanda koşarken buluyorum, kanımın hızlanması boğazımdaki damarlarda gerilme nefes alıp verirken soğuk havanın ciğerlerime dolması her şey güzelde arkamdan koşan kimliği belirsiz bu şahıs kim! Elindeki silahın parlak metal yüzeyini bir aralık görür gibiyim gölgeler arasında üzerine düşen sokak lambalarının ışıklarından. Benden bir şeyler istediği belli ve niyetide hiç iyi görünmüyor.Havada amma soğuk kar yağmaya başlamış, koşarken adımlarım yavaşlıyor, arkamdaki kişi iyice yaklaştı bana zarar verecek biliyorum. İyice yaklaştı ayaklarım artık hareket etmiyor korkuyorum. Sol omzumda bir el İmdat imdat yardım edin lütfen biri yardım etsin.

    Hanım sarsarak uyandırıyor beni Emre uyan kabus görüyorsun hadi uyan diye, kan ter içerisinde oturuyorum yatağın içersine, bu kabusları sıkça görmeye başladım elime bir bardak suyu zorla alıp içiyorum üstüme başıma boynumdan aşağıya dökerek.Yine aynı kabuslarımı gördün bir doktora görünsen olmazmı Emre diyor hanım.Ayşeyle akademiye başlarken tanışmıştık, hemşirelik okuluyla polis akademisi karşılıklı olduğundan seçimler belliydi zaten,üç sene sonunda da Ceren kızımız dünyaya geldi. Sarışın kıvırcık saçlı beyaz pamuk tenli toparlak bir kız. Eve her akşam heyecanla gelip kızım ve eşimle vakit geçirmek huzurlu hissettiriyor bu kadar hengamenin arasında. Birde şu kabuslar olmasa!

    Sanki ayarlamış gibi telefonum çalıyor acı acı. Arayan bizim Ali; Amirim cinayet var.Gece gece bir huzur vermezler adama. Benim emektara atlayıp düşünüyorum Beyoğlu’nun arka sokaklarına. Buralar bir dönem çok düzgünken şimdi rayından çıkmış lokomotif gibi. İnsan üzülüyor. Ali’nin verdiği adresi bulmam zor olmuyor, binanın ikinci katında sanki tüp patlamış, itfaiye, ambulans, polisler, gazeteciler.... Bu kadar kişi nasıl haber aldı anlamadım. Kalabalığı aşıp merdivenleri birer ikişer atlaya atlaya çıkıyorum ikinci kata. Burnuma yanık et kokuları arasına karışmış ıslak isli dumanın kokusu geliyor. İnsanda sinüzit olması ne kötü, her kokuyu gayri ihtiyari alıyorum.İçerisi enkaz yeri gibi, bir adam kolları yerinde yok. Çaldığı müzik aleti parçalanıp her yere saplanmış çivi gibi. Kokunun kaynağı anlaşılıyor. Emre Amirim bu şahıs 40 yaşlarında çaldığı alet de plastik patlayıcı tespit ettik. Neden ve nasılları olay yeri inceleme sonrası anlaşılacak.Tamamdır siz devam edin ofise geçiyorum ben. Burayı toparlayıp sizde gelin.

    Kızım bana kahvemi getir diğerleri geldiğinde toplantı salonunda bekliyorum haberdar et beni! Tamam Amirim. Evet elimizde neler var? Amirim olay yerinde parmak izi bulamadık, maktulün parçalarını her yerden topladık. Sadece bu CD çıktı diz üstü bilgisayarından. Tak bakalım Barış şunu bakalım neymiş! Kırmızı siyah bir maske takmış kimliği belli olmayan sesiyle oynanmış bir adam ,ses tonu hal ve hareketlerinden kendini belli ediyor. Merhaba Eren uzun zamandır müzik piyasasındasın geçmişte yaptığın hatalarla yüzleşmen için ufak bir oyun oynayacağız, sana üç parça veriyorum eğer ikisini yanlış çalarsan gitarına taktığın kablosuz aktarıcı havaya uçacak, tellerden sol elini kaldırırsan yada cihazı çıkarmaya çalışırsan patlayıcı aktif hale gelir üzerindeki üç led ışık doğruysa yeşil yanlışsa kırmızı olacak. Cihaz notalara ayarlı oyun başlasın. Üç parça içinde bildikleriniz var mı gençler! Amirim bunlar çok sert müzikler anlamadım. Barış sen nerelerde takılıyor ailesi arkadaşları araştır Ali sen adli tıpa git otopsi sonuçlarına bak bende cep telefonunu kayıtlarına bir bakayım. Akşam bizim mekanda buluşuruz hadi bakalım......

    Gecesi başka gündüzü başka bu şehrin nesine aşık olduk anlamadım tabi adına aşk denirse ekmek davası desek değil, memlekete gitsek canımız sıkılır. Bizi çeken bir şeyler var ama anlamadık gitti. Tozlu kirli yıpranmış binalar mı yada trafik kalabalık gürültü mü bağladı kendisine bizi? Bu akşam garip hissediyorum kendimi sanki çoraplarımın topukları tam oturmamış ayakkabının içinde dönüyor yada işaret parmağının kenarında sanki kıymık varda kazağıma takılıp duruyor gibi bir his içersinde varıyorum mekana sofralar hazır kuruluyoruz gençlerle sıcaklık ve biraz sükunet içerisinde. Evi arayıp haber verdim geç kalacağıma dair, sağolsun hanımda alıştı bu hallerime.Evet gençler çayları içerken anlatın bakalım neler buldunuz? Şimdi!... Maktul iki müzik gurubunda gitar çalıyormuş kazancını bu şekilde sağlamış, komşuları eve giren çıkanların sürekli farklılık gösterdiğinden eşkal veremiyorlar. Otopside plastik patlayıcı çıktı.Organların çoğu tahrip olmuş aşırı kanamadan ölmüş. CD için araştırma yaptık amatör işi kayıt alınmış mekan belli değil birde sürekli çaldıkları mekan ve kayıt aldıkları müzik evi var mis sokakta. Burdan çıkışta siz Ali ile çaldıkları bara gidin bende kayıt evine bakayım ama önce aç karnımızı doyuralım. Uzat bakayım ekmeğide banalım menemene doya doya........

    Kayıt evinin sahibi Ahmet bey benim yaşlarda kalıplı ızbandut gibi bir adam. Anlaşılan o ki içerisi kalabalık bir sürü müzisyen gençle dolu, rozetimi çıkarıp kendimi tanıtıyorum ve maktulün resmini gösterip bu arkadaş burda kayıt alırmış grubuyla evet Amirim şuradaki arkadaşlara sorabilirsin deyip üç kişiyi gösteriyor eliyle. Duman altı olmuş bir mekanda ilerlemek zor geliyor bana boğazım gıcıklanıyor gayri ihtiyari öksürüyorum. Rozetimi gösterip tanıtıyorum kendimi. Gençler merhaba bu arkadaş sizle çalarmış, yüzlerindeki acı ve endişe dolu duygu kaçmıyor gözümden. Kavgalı olduğunuz birileri var mı? Yok Amirim biz paramızı çalarak kazanır kimseye muhtaç olmadan geçiniriz. Yetiyor mu bari kazandığınız? Akmasada damlıyor Amirim. Anladım yarın bu adrese gelip ifade verin tamam mı! Anladık Amirim iyi akşamlar. Telefonla bizimkileri arıyorum ne yaptınız diye. Ali açıyor telefonu; Amirim mekan sahibi ile görüştük bir şey çıkaca benzemiyor sıradan tipler kim ne ister anlamadım dedi. İfadeye çağırdım yarın sabaha. Tamamdır hadi herkes evine bu gecelik koşuşturma yeterli bende yavaştan voltamı alayım artık.....

    Eve dönünce içerden yayılan kokuyu içime çekiyorum yavaşça, hanım ve ufaklık uyumuş. Sessizce rozetimi silahımı ve ceketimi yerlerine koyup düşün altına giriyorum. Suyun ılık ferah rahatlatıcılığına bırakıyorum kendimi yorgunluğum kaygılarımın akıp gidiyor üzerimden ağır ağır. Çift kaşarlı tost ve taze kahve kendime getiriyor beni. Sabah olmak üzere bir iki saatlik uyku yetiyor. Bugün demir gibi sağlam bir iradeyle atıyorum kendimi sokaklara, etrafı temizleyen işçiler mesaiye başlamışlar. Havada soğuğun etkili yalnızlığını hissediyorum sırtımda montuma sıkıca sarınarak. Bugün maktulün etrafındakileri sorgulayacağız. Kahvem hazır bizimkilere bir kaş göz selamı verip sorgu odasına giriyoruz. Üç kafadar içerde kaygılı uyuşuk etraflarına bakıyorlar boş boş. Beyler anlatın bakalım Eren’i neden öldürdünüz? Panik içinde hep bir ağızdan Amirim biz yapmadık diyorlar korku içinde. Koskoca Amir yalan mı söylüyor anlatın nasıl yaptığınızı diyor bizim Ali. Amirim biz yapmadık bilmiyoruz olayı o akşam sahnemiz vardı Eren gelmeyince başka arkadaşı arayıp konser verdik. Biliyorum ulan araştırdık hem söyleyin bakalım geçmişte ne halt yedinizde böyle bir ceza verdi adam. Dördünüz de aynı yetiştirme yurdunda büyümüşsünüz hayatınız birlikte geçmiş. Uçucu madde kullanımı hırsızlık bir sürü suç maşşallah. Amirim o kadar şey yaptıkki hatırlamıyorum ama tövbe ettik. Biliyorum on senedir vukuatınız yok, bunlar hakkında tutanak tutun savcılığa sevk edin adli kontrol şartıyla serbest kalırsınız buralardan ayrılmayın. Kayıt evinin sahibini alın içeriye. Evet Ahmet bey Eren’i neden öldürdünüz? Panik içinde ayağa kalkmaya çalışıp ben yapmadım iftira bu sizde biliyorsunuz o akşam ben kayıt evindeydim. Otur yerine sen öldürmediysen kim yaptı, paranı mı vermedi kayıt aldırıp söyle hadi bize yardımcı olursan bizde sana oluruz. Öfkeli burnundan soluyan bir sesle ben işimde gücümde bir adamım hem o çocuklara çok yardım ettim sorabilirsiniz, yapsa yapsa çaldıkları mekanın sahibi yapmıştır. Ulan adam para kazandığı grubun elemanını neden öldürsün sorguladık onu zaten senden şüpheleniyor o da. Vay kurnaz ben ona sorarım. Rahat durun olay istemiyorum, bunuda sevk edin gönderin buradan. Kamera kayıtları var mı bir bakalım.

    Telefon çalmaya başladı yine, Arayan Recep müdür; Emre Amirim odama gelir misin! Hiç sevmiyorum bu adamı babasını severdim olmamış bu adam. Kapıyı tıklatıp bir baş selamı veriyorum. Göz işaretiyle otur diyor bana. Zaten bende çok meraklıyım senin gül yüzüne der gibi bakışıyoruz. Elimizde ne var diyor soğuk mesafeli. Sorgulamalardan bir şey çıkmadı araştırmamız sürüyor. Sonuç sıfır elleriniz cebinde geziyorsunuz değil mi? Ağzının ortasına çakasım var bir tane ama emekliliğime beş sene kalmış sakin şampiyon. Bir şey elde ederseniz ilk benim haberim olacak ona göre çıkabilirsin. Tam sopalık adam biz sanki dışarda ebelemece oynuyoruz

    Bir haftalık süre zarfında kayda değer bir şeyler elde edememek çok can sıkıcı sorgulamalar kamera kayıtları ufak bir ipucu peşinde uykusuz saatler ve üstüne yetmezmiş gibi Recep müdürün baskıları. İstemediğimiz şey oluyor elemanlardan biri daha havaya uçmuş. Arayan Barış amirim gelmeniz lazım diyor. Alel acele benim emektara atlayıp gidiyorum olay yerine. Yine ana baba günü gibi ışığı gören gelmiş. Bu sefer ölen eleman Mert. Grubun davulcusu çaldığı aletle bütünleşmiş. Ağır bir koku var havada is kir vıcık vıcık et kokuyor ekşi mide bulandırıcı. Olay yeri inceleme işini tamamlasın bana rapor verirsiniz. Sayın savcım gerekli bilgilendirmeyi otopsiden sonra yapalım etrafı inceleyin CD vesaire var mı bakın. Ofiste buluşuruz. Toplanın bakalım atladığımız bir şeyler var, eskiden yaptıkları bir yanlış yüzden cezalandırıldılar iki eleman kaldı koruma altına alın onları. Yine aynı şeylerden bahsediyor bulduğumuz CD. Aynı maske aynı ton. Gençken kaldıkları yurtla bir görüşün Esenlerdeki. Sizde eski ceza dosyaları karıştırın bakalım neler çıkacak hadi Ali. Bende otopsi yapan doktorla görüşeyim iki saat sonra mekanda buluşalım. Evide iyice ihmal ettim. Bu görevinde kötü tarafı, hanım alıştı ama kuzum çok özlüyor beni.

    Otopsiyi yapan doktorla hastanenin çay ocağında karşılaşıyorum rastlantı sonucu. Amirim bende sizi bekliyordum çay alayım siz gelene kadar derken karşılaştık. Bu adamında muhabbeti hiç çekilmiyor iyice yaşlandım galiba. Sürekli ölü kesen birisiyle ne konuşulur arkadaş. Amirim plastik patlayıcı düzeneği harekete geçiren çaldığı davulun yapısı olmuş. Vücudundaki beş voltluk elektrik ve çaldığı elektronik davula takılan cihaz yüzünden. Anlaşılan üç parçanın notaları düzeneği olumlu veya olumsuz şekilde tetiklemeye yaramış. CD’yi seyrettim zor parçalar seçmiş ki hata yapsınlar. Peki bunlar salak mı adamın talimatlarına uysunlar. Orasını bilmiyorum siz şu iki elemanla bir daha konuşun. Anladım sağolun kolay gelsin. El sıkışmak istemiyorum bu adamla kaç kişinin tenine dokundu düşünmesi bile ürpertici. Meslek zor yapacak bir şey yok. Merkezde bizim Ali ve Barış getirmiş iki elemanı. Amirim koruyun bizi, ona bakacağız bir planım var gençler deyip anlatmaya başlıyorum. Anladınız mı! bu şahsı ancak böyle yakalaya biliriz. Ama amirim delilik bu, siz beni oltada solucan gibi yem yapacaksınız. Bunu burada bilen dört kişiyiz eğer siz katil değilseniz tuzağa illaki düşecektir. Ben ekipleri hazır edeceğim. Bomba imha ve olay yeri hazır olacak. Korkma seni sürekli izleyeceğiz.

    Bir haftalık zaman zarfında evde bekleyen elaman iyice sıkılmış bas gitarını çalıyordu aheste aheste. Motorsikletli bir kurye kapıya gelip elindeki büyük uzun paketi elemana teslim etti. Kulaklıktan seslenmemize rağmen bizi duymadığı belliydi. Amirim eve gidip bakayım mı dedi Ali. Dur yerinde şimdi anlarız. Paketi alıp açan eleman gelen kargonun içinde kırk bin liralık bas gitarı görünce yaşanılan onca şeyi unutup çalmak için ekipmanları birbirine bağladı sevinçten taki gitardaki kablosuz bomba düzeneğini fark edene kadar. CD’ yi diz üstü bilgisayarına takarken paketin üzerindeki notu ancak gördü sol elini tellerden kaldırma! İçeri dalıp bağırıyorum aptal herif kulaklığı neden çıkardın sana sesleniyoruz yarım saattir. Kargocuyu yakaladık sorgulamada. Ne aptal adamsın sen. Amirim bu kırk bin liralık bir gitar heyecanla ne yapacağımı bilemedim affedin. Ulan Çinliler ne zamandır bu kadar pahalı gitar üretti kutusuna baksana, evet made in chine yazıyor. Gerçekten o heyecanla anlamadım affedin. Takın şu CD’yi ne diyor bakalım. Bomba düzeneği eldeki beş voltluk gerilimle tetikleniyor eğer elini çekerse ve çıkarmaya kalkarsa havaya uçarız. Tamam amirim şöyle yapıyoruz üçden geriye sayınca elini çekip beş voltluk sabit bir gerilim verceğiz. İşe yarayacak mı? Dua et yarasın. Hazırız Amirim. Üç iki bir şimdi. Elini kurtarıp beş volt veriyoruz tellere işe yarıyor. Kapalı Çelik kasa içersinde imha ediliyor bomba. Emniyete dönüyoruz. Dışarı çıkarken bir el ateş sesi geliyor bizim eleman boynundan vurulup yere düşüyor. Yatın çabuk adam bizi bekliyormuş. Ateş nerden geldi bulun çabuk ambulansa haber verin. Acele edin. Birisi koşarak kaçmaya çalışıyor fazla uzaklaşmadan yakalayın şunu. Ali eski koşucu düşüyor peşine çok geçmeden yakalayıp getiriyor yanımıza. Bu adamı tanıyorum kayıt evinin sahibi Ahmet vay kurnaz vay. Sorgu odasında merak ve heyecanla bekliyoruz anlatmasını. Amirim ben eşim ve kızımla mutlu Mesut yaşarken bu çakallar hayatımızı bitirdiler. Yirmi yıl önce Galata’da sahilde dolaşırken bizden para isteyen uçucu madde kullanmış bir grup genç önce beni sonra eşimi ve kızımı bıçakladılar. Ben ağır yaralı olarak kuruldum. Ne mi oldu! Siz yakalayıp serbest bıraktınız! Bende sizin vermediğiniz adaleti sağladım. Yıllarca aradıktan sonra bir gün kayıt stüdyoma gelen bu gençlerde bir şeyler dikkatimi çekti saçları yara izleri özellikle hepsinde olan aynı zincir kolye. Biraz araştırma yapınca onlar olduğunu anladım ve bende kendilerine göre ceza kestim tabi siz ortaya çıkana kadar. Diğerlerinide hallettim. Sizin takip edeceğinizi biliyordum. Değdimi yaptıklarına götürün bunu gözümün önünden.........
  • Hipnoz altında gerçekleştirilen cerrahi müdahaleler tıp tarihinde çok eskiden beri yaygın bir uygulamadır.
    Sözgelimi 1829'da Jules Cloquet, altmış yaşlarındaki bir kadının göğsünü hipnozla uyutarak almıştır. "Ameliyatı bir ceset üstünde yapmıştım sanki" diyor Cloquet. Eter ya da kloroformla anestezinin bulunmasından önceki yıllarda birçok ameliyat bu koşullarda gerçekleştirilmiştir. 1842'de James Ward, derin bir hipnoz uykusuna dalan
    birinin bacağını kalçasından kesmiştir. Ve hasta, uyandığında hiçbir şey hissetmediğini söylemiş.
    Daha sonra aynı yöntemlerle Loysel (1845 ve 1846), Fanton, Joly ve Toswell (1845) tarafından başka ameliyatlar yapılmıştır. Kalkütalı bir cerrah, Esdalie hipnoz yöntemiyle yüzlerce ameliyat yapmıştır.
  • 464 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İnsan böylesi bir koyuvermişlik içinde yaşayamaz," Gelelim kadim kitabın yorumuna. Uzun zaman önce okuyup bitirdiğim ve anlaşılması da bir o kadar zor olduğunu düşündüğüm bir Marquez klasiği daha ellerimde son buldu. Kitabı ikinci okuyuşum fakat, bu okuma da yazar beni çok farklı bir dünyaya sürükledi. Kendi yarattığı muazzam dünyası hala gözlerimin önünde. Bu dev eseri nasıl çalakalem ele alıp yorum biçicem bilmiyorum. Her şey Buendia Ailasinin Soyağacı ile başladı. Marquez yazmış olduğu bu eseri kendi hayatıyla büyük ölçüde ilintilidir. O kadar ilginç bir o kadar da garip bir ailenin içerisine düşüyorsunuz ki, hatta, "delirdim mi ben ya doğrumu okuyorum?" diyerekten okuduğunuz o ilginç satırları tekrar tekrar okumak durumunda kalıyorsunuz. Ursula, "Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi." diyor. Tıpkı Bay Bi'nin sakalları gibi turuncu ve tupturuncu. Konusu çok ilginç akraba evliliği ve yüz yıllar sonra oluşacak lanetli ve bunaltıcı yalnızlığın getirmiş olduğu ilginç bir o kadar da tüyler ürpertici "vakaları" ele almıştır yazar. En çok şaşırdığım kısım şu oldu. Ursula'nın annesi domuz kuyruklu çocuklar doğurur diye kızının gözünü korkutması. Ursula iriyarı, sözden anlamaz kocası uykuda ırzına geçiverir korkusuyla, annesinin yelken bezinden dikip çaprazlama deri kayışlarla sıkıladığı, önden kocaman bir demir tokayla kapanan ilkel bir bekaret kemeri kuşanır oluyor. Birkaç ay bu şekilde kendisini koruyor gelin hanım, sonrası ise horoz dövüşü.. Kitap o kadar eğlenceli ve o kadar ilginç ki, anlatmakla bitmez alın ve okuyun. Fakat şunu demekte fayda var; kitabı mutlaka sessiz bir ortam da okursanız sizin için çok daha verimli olur. Çünkü kitap çok karmaşık gözüküyor. Ama okur kendisini kitaba verdiği zaman işte o Marquez büyülü dünyasına ışık hızıyla dalacaktır. En güzeli "gece yarısı" başlayın derim. Daha anlaşır olur. Uykusuzluk hastalığı seni hiç unutmayacağım. "yüreğin o giderilmez unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı. Bu unutkanlığı iyi bilirdi. Çünkü ölümün unutkanlığıydı bu." der Marquez. Bir başka zamana kaçıp sığınıyorum. Kitapların bol olduğu bir zaman.
  • MÜŞTERİ Zavallı bayan!
    AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM Zavallı mı? Düşünebiliyor musunuz, benim onunla birlikte evde, sessiz, sakin oturmamı bekliyor. Bütün o şefkatli ve özenli ihtimamıyla çevrelenmiş olarak, evin odalarının kusursuz düzeninden, mobilyaların parlak cilasından, evimde bir zamanlar hakim olan ve sadece yemek salonundaki saatin düzenli tiktaklarıyla bölünen o mutlak sessizlikten keyif almamı bekliyor. Bunu istiyor, anlıyor musunuz? Şimdi size bu saçmalığı... ama hayır... Ne diyorum ben, ne saçmalığı? Bu istekteki tüyler ürpertici zalimliği anlamanız için soruyorum. Avezzano ya da Messina evleri, kısa bir süre sonra meydana gelecek bir depremin onları yerle bir edeceğini bile bile, ay ışığı altında, meydanlar ve sokaklar boyunca dizili olarak, belediye inşaat komisyonu kent yapı planına uygun olarak rahatça durabilirler miydi? Evler, hem de taştan evler, direkler, aman tanrım, kaçarlardı! Bir düşünün, Avezzano ya da Messina halkının birkaç saat içinde ölebileceklerini bile bile, yataklarına girip uyumak için sakin ve huzurlu bir şekilde giysilerini çıkartmaları, onları katlayıp, ayakkabılarını ertesi güne hazır olmaları için kapının önüne bırakmaları ve yeni yıkanmış serin çarşafların keyfini çıkartmak için altına süzülmeleri... bütün bunlar, sizce mümkün olabilir miydi?
    MÜŞTERİ Ama belki eşiniz...
    AĞZI ÇİÇEKLİ ADAM İzin verin, bitireyim! Sevgili bayım, eğer ölüm dediğimiz şey, birimizin aniden üzerimizde keşfetmiş olduğu şu garip iğrenç böceklerden biri olup da... siz yolda giderken; biri aniden sizi durdurup, ihtiyatlı bir şekilde iki parmağını uzatıp size şöyle demiş olsaydı: "Pardon, izin verir misiniz? Bayım, üzerinize ölüm konmuş." Ve onu yakalayıp fırlatıp atsa... Muhteşem olurdu! Ama ölüm ne yazık ki bu iğrenç böceklerden biri değil. Yanımızdan geçip giden nice insanlar, belki de onu üzerlerinde taşıyorlar; ama hiçbiri onu görmüyor ve içleri rahat, sakin bir şekilde ertesi gün ve daha ertesi gün yapacakları şeyleri düşünüyorlar. Şimdi ben... (Ayağa kalkar) Sevgili bayım, işte... buraya gelin... (Onu ayağa kaldırıp yanan sokak lambasının altına getirir) Gelin... şu lambanın altına... size bir şey göstereceğim. Bakın, buraya bakın, bıyığın tam altına... Tam şurada morumsu güzel bir kabarıklık var, görüyor musunuz? Buna ne diyorlar, biliyor musunuz? Ahh, çok hoş bir ad... bir karameladan daha da tatlı: Epitelioma... yani ölüm, anlıyor musunuz? Geçerken bu çiçeği ağzımın kenarına iliştirdi ve bana şöyle dedi: "Al bunu sakla, canım. Sekiz, on ay sonra tekrar geleceğim!" (Sessizlik) Şimdi bana siz söyleyin, ağzımın kenarında duran şu çiçekle o zavallı talihsiz kadının benden istediği gibi evimde sakim ve huzurlu bir şekilde oturabilir miyim? (Sessizlik) Ona haykırıyorum: Öyle mi, beni öpmek mi istiyorsun? "Evet, öp beni." Biliyor musunuz, geçen hafta ne yaptı? Bir toplu iğne ile şuraya, dudağına bir çizik atıp, başımı ellerinin arasına alıp beni öpmek istedi. Dudaklarımdan... Benimle birlikte ölmek istediğini söylüyor. (Sessizlik) Delirmiş... (Sonra öfkeli) Ben evde oturamam. Benim mağazaların vitrin arkalarında durup, orada çalışanların becerilerine hayran olmam gerekiyor. Çünki bir an bile boş kalırsam... siz beni anlarsınız, hiç tanımadığım birini öldürebilirim. Silahımı çekip, sizin gibi trenini kaçırma talihsizliğini yaşamış birini vurabilirim. (Güler) Hayır hayır, korkmayın azizim; sadece şakaydı! (Sessizlik) Ben gidiyorum. (Sessizlik) Eğer elimden gelseydi kendimi öldürürdüm. (Sessizlik) Şimdi kaysının tam mevsimi... Siz onları nasıl yersiniz? Bütün kabuğuyla birlikte, öyle değil mi? Şöyle iki parmağınızla ortalarından sıktığınız zaman, tam ortalarından ikiye ayrılırlar... ıslak bir çift dudak gibi... Ah, ne keyif ama! (Güler. Sessizlik) Yazlıktaki muhterem eşiniz ve kızlarınıza tarafımdan hürmetler. (Sessizlik) Onları yeşil çimenlerin üzerinde beyaz ve gök mavisi giysileriyle, gölgede oturmuş olarak düşlüyorum. (Sessizlik) Yarın sabah oraya vardığınızda, bana bir iyilik yapın ne olur; köy istasyondan çok uzak değildir sanırım. Şafak vakti o yolu yürüyerek kat edebilirsiniz. Yol kenarındaki ilk çalılıktan bir tutam yeşillik koparın ve benim için sayın bakalım. Ne kadar ot sayarsanız, o kadar günüm kalmış demektir. (Sessizlik) Aman ha, ne olur, şöyle güzel, kocaman bir tutam olsun. (Güler) Size iyi geceler, azizim.