• İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 27. kitap oldu. H.G.Wells'in ise daha önce üç kitabını okumuştum ve hepsini ayrı ayrı çok beğenmiştim. Bu kitap da diğerleri gibi muhteşemdi. Açıkçası hangi kitabını daha çok beğendin diye sorsanız, ne cevap veririm bilemiyorum. Benim için çok zor bir soru olur. En iyisi siz hepsini okuyup kendi kararınızı verin. Ayrıca sonda söyleyeceğimi bu kez başta söyleyeyim, H.G. Wells artık en sevdiğim yazarlardan birisi. Okuduğum dört kitabıyla bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum artık.

    Ayrıca bu yazıyı sitemizdeki son zamanların suskun ismi, Murat Ç'ye armağan ediyorum. Çünkü Dünyalar Savaşı'nı ben daha okumadan önce bana çok değerli bilgiler vermişti. Dünyalar Savaşı ile H.G. Wells'in, Mustafa Kemal Atatürk'ün Nutuk adlı eserinde geçen tek yabancı kitap ve tek yabancı yazar olduğunu ifade etmişti. Kendisi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili engin bir bilgiye sahip olduğu için daha fazla susmamasını ve aldığı karardan dönerek aramıza tekrardan katılmasını istiyorum.

    Kitaba geçecek olursak, Mustafa Kemal Atatürk Nutuk'ta bu kitabı değerlendirmiş olup muhteşem bir global bakış açısıyla kitabı yorumlamış. İşte kitapla ilgili Nutuk'ta geçen o ifadeler:

    “Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz. Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları ‘Dünya tarihinin gelecekteki safhası’ başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef ‘Un gouvernement fédéral mondial’ yani ‘birleşik bir dünya devleti’dir. Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hâkimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor. Wells, ‘bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır’ diyor ve ‘gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz’; ‘hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır’ görüşünü ileri sürüyor. ‘İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği’ ve ‘saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği’ de bildiriliyor. Wells’in ‘Avrupa ve Asya’nın felâketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir’, ‘olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir’ şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim. Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hıristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekâları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren ‘birleşik bir dünya devleti’ kurma hayalinin tatlı olduğunu inkâr edecek değiliz.”

    Sadece Atatürk'ün bu paragrafını layıkıyla anlamak bile insana önemli bir kazançtır bana göre. Atatürk'ün yazdıklarında özellikle dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var ki, o da yorumunun asla sadece Türkiye sınırları içerisinde ulusal bir siyasi yorum olmadığıdır. Tamamen global ve uluslarüstü bir yorum yaparak Wells'in kurguladığı birleşik dünya devleti hayalinin "tatlı" olduğunu ifade etmiştir. İşte benim siyasette aradığım düşünce tam olarak budur. Benim önüme geçerli ve bilimsel bir dünya görüşü sunamayan hiçbir siyasi düşünce veya siyasi parti oyumu almayı hak etmemektedir. Sadece ülke sınırlarıyla bağlı olan, geleceğe yönelik bir vizyonu olmayan, halkın safiyane duygularıyla sürekli oynayan, nefret politikası güderek oy kazancı sağlayan, iç siyasette koltuğunu sağlamlaştırıp dış siyasette kabadayılıkla hareket eden hiçbir siyasi örgütlenme biz insanlar tarafından desteklenmemelidir.

    Atatürk'ün tırnak işareti içerisine aldığı gibi, "saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği" ve saldırgan tutumunun devam etmesi halinde diğer devletler tarafından yaptırımlarla karşılaşacağı unutulmamalıdır. Sıcak savaşın artık rafa kalktığı, soğuk savaşların akla gelebilecek her alanda görülmeye başlandığı 21. yüzyılda dış siyasette saldırgan bir tutum sergilemek son derece anlamsızdır.

    Son dönemde özellikle Türkiye siyasetinde gördüğüm saldırgan ve kabadayıca bir dış siyaset politikası Kemal Sunal'ın 100 Numaralı Adam filmindeki "Sen Sadece Bağırıyorsun" sahnesini aklıma getirmektedir. (Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=A2i3WpT68ck)

    Şayet bu şekilde siyasi politika izlemeye devam edersek H.G. Wells'in Dünyalar Savaşı'ndaki gibi hem ülkece hem de dünya olarak yok olmanın eşiğine gelebiliriz. Oysaki biz insanların yapması gereken en önemli siyaset, "insanlığı" ve "bilimi" hayatımızın merkezine koyarak global bir dünya görüşüne sahip olmaktır. İşte ancak o zaman dünya olarak daha ileriye gidebilir ve daha güzel günlere yelken açabiliriz.
  • “Yazmasaydım alçak olacaktım biraz.”

    Zaman gittikçe çoğalarak kendini tüketiyor, silik bir anı olarak bizi o sonsuz boşluğa fırlatıp çürümenin vaktini geciktiriyordu. Dahası anımsamanın ardında bıraktığı her çatlak gibi bizi dinginlikten uzaklaştırıyor ve bize mutlak bir acı veriyordu.

    Ey insan soyunun sağırlığının tarihi! Bugün günlerden Roboski. Böyle günlerde ruhumun o kadar çok yaşlandığını hissederim ki, o vakit, sadece tek kişilik yeri kalmış bir köy mezarlığı kadar soğuk gelir bu dünya bana. Lakin kıblesi kalbi olanlar iyi bilir. İnsanı bir tek kendi vicdanının sesi sağır eder…

    İktidar zenginleri sever, yoksullarla pek ilgilenmez. Kapitalist zihniyetin menfi mefhumunu idealleştirme arzusu içerisinde olanlar o sivri dişlerini geçirmiş, kemirirken zihinleri. Esirgemek zenginlerin, merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanında geçen "Gidip şu lastiği çalarsanız, siz hırsız olursunuz; ama onlar patlamış bir lastik için sizin 4 dolarınızı alırken buna iyi ticaret diyorlar," sözü ilgilendirmezse bir iktidarı, mensubu olduğu bireyleri ise itaatsizlik yoluna başvurarak kendi çözümlerini getirirler.

    İtaatsizlik özgürlüktür. Bunu bize cennetteki yasak meyveyi koparan ilk insan öğretti.

    Hayatını idame ettirebilmek için ya Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi gibi ya da Tarık Dursun K.’nın Kurşun Ata Ata Biter (1983) romanı gibi katırlarla birlikte sınıra yakın yerlerde kaçakçılık yapar bazılarımız. Ölüm en çok onlara yakındır bu hayatta.

    Bilmek çoğu zaman mutsuzluk getirir bir insana. Öleceğini bile bile yaşama fikrinin ürkünçlüğü darlandırır mesela insanı. Hem sonra zihninin sokaklarında kaybolmak korkutur. Varoluşunun sütunlarını yıkıp kendini bir enkazın altında en umutsuz bir baş ağrısıyla bulurken sonsuz bir döngünün kapılarını aralar, boşluğun soğuk koridorlarında gezinip hiçliğin tülünü örter üzerine. Adını koyamadığı bir keder öylece sızar damarlarından. Etten bir mermerin tedirginliği sarmalar durur ruhunu. Ve artık kelimeleri de yetişemez zamana. Her şeye geç kalır; ama bir tek ölüm erken gelir ona. Oysa zamansızlık değildir bu; çünkü hiçbir randevusuna geç kalmaz Azrail. Değil mi ki insanoğlunun en büyük keşfidir ölüm. Çok sonra anlar ki insan, gerçek geçmişi öngörmektir. Bilir ki insanı ölüm değil ölümsüzlük korkutur. Şüphesiz bunu en iyi, Homeros’un İlyada isimli mitolojik eserinde geçen Akhilleus bilirdi. İnsan dediğimiz çok fena: bazen bildiğini anlayamaz bazen de anladığını bilemez. Boşluğa sığamayıp daim örseler kendini.

    Vaktiyle Katolik öğrenci gençliği önderlerinden birisi olan ve Latin Amerika’daki direnişi de simgeleyen papaz Frei Betto, polisler tarafından işkence görür. İşkence yapan polislerden biri, “Ateist komünistlerle ne işin var?” deyince, “ Benim için insanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” diye karşılık verir Frei Betto.

    İktidarlar erildir. Dayatma anlayışları vardır. Zamanla bu dayatmalar kendi halkını bombalamayı dahi meşru kılar.
    "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verirdi."

    Özne hatırlamak ve anımsamak isterken iktidarlar bunu unutturmak isterler. Boşluğu dövme çabasından başka bir şey değildir bu. Hakikatin üstünü örtmek, hakikatin kendisini yok etmez.

    Hakikati sıradanlaştırarak, çözüme düğüm - ötekiye çalım atarak, öldürülmeleri olağanlaştırarak, yaşama hakkını itibarsızlaştırarak, umudu ipotek altına alarak ve en nihayetinde kalpleri mühürleyerek belleğin kapısına kilit vurmak ister her iktidar. Ama hangimiz açık sözle “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da,” der Edip Cansever gibi.

    Kürtçe de bir söz vardır: mar qula nas dike/ yılan deliğini tanır; ne eksik ne fazla:
    Şuursuz ve kötücül iktidarlar, ölümler ve öldürülmeler karşısında utanç duymaktan uzaklaştırır özneyi. Lakin ölümlere ve öldürülmelere hiç de yabancı olmayan bir kavmin çocuklarıyız biz.

    Bu dünya kendimizden saklanmak için pek müsait bir yer değil. Aslolan belki de günahkâr düşüncelerin gölgelerinin ağırlığı altında ezilirken bile yüce ruhların duyumsadığı o ıstırabı yaşayabilmektir.

    Manayı imha etmeye çalışan bir iktidar, imha ettiği şeyin yeniden mana kazanabileceğini unutur. Tıpkı o Meksika sözü gibi: “Bizi gömmeye çalıştılar, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”

    Ne iktidar kendisini oluşturan bireyden bağımsız ne de birey kendisinin temsil eden iktidara bağımlı düşünülebilir. Özne hiçbir zaman tarafsız olamaz.

    Foucault, "Kurumların ve düzenin motoru savaştır," der.
    Gerçek şu ki her devlet kendi savaşının hayalini kurar. Bundandır savaşlar dişildir, yeni devletler doğurur. Savaş her devleti kendi sınırlarının içine hapseder. "Kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, fakat bu onun uzun sürmesini engellemez."

    Zaferi bir taraftan çok diğerine yakıştıran mekanizma faşizmdir. Faşizmin bir hayali yoktur. Olsa olsa bir ülkenin en milliyetçi insanı, ülkenin en ucundaki insan hapşırdığı zaman kendini nezle bulabilen insanı olabilir. Ötesi şövenizm.
  • Size bir sır vereceğim!
    Bu sır öyle bir sır olacak ki bu zamana kadar hiç bir sır bu kadar açık anlatılmayacak.
    İstanbulda hayal edin şimdi kendinizi Kız Kulesinin tam karşısında...
    Kız kulesi gözlerinizin önünde dalgalar ve rüzgar.
    Şimdide kendinizi Mısır Piramitlerinin yanında hayal edin. Biraz ötenizde Mısır piramitleri ve siz. Biraz rüzgar var Rüzgarla beraber uçuşan kum taneleri. İnsan düşüncesi ışıktan daha hızlı hareket eder.
    Bunları insana yaptıran ruhunuzdur.Bunu yapabilecek güçle donatılmış ruhunuz belli bir müddet e kadar ten kafesinizde hapsedilmiş durumda. Ruh, sadece gece olup melekut alemine gittiğinde özgürdür ve tüm güçleri orada ortaya çıkar.
    Bunun için Allah, Kuran-ı Kerim de Zümer suresi 42. ayette derki: ' Allah, canları,ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar. Diğerlerini belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için ibretler vardır...


    Peki ya Günde beş defa minarelerden yankılanan ezan nasıl ortaya çıkmıştı?
    Peygamber efendimiz namaz vakitleri girdiğinde bazen vaktin başında bazende vaktin ortalarnda kılardı. Bunu kestiremeyen bazı sahabeler bazen erke gelir bekler bazılarıda geç kalır yetişemezdi. buna bir formül bulmak için sahabelerine danıştı. kimi ateş yakmak, kimi boru çalmak, kimide bayrak dikmeyi önerdi. bu yöntemlerin hiç biri Allah resülünü tatmin etmedi. bu düşünceler içerisinde o gece herkes evlerine dağıldılar. O gün orada olan Abdullah ibn Zeyd(r.a) adında ensardan bir sahabe bir rüya gördü. rüyasında yeşil elbiseli bir adam gelmiş. evin duvarında durmuştu. Elinde çan vardı. Zeyd Sordu:
    Onu bana satarmısın?
    Ne yapacaksın?
    Namazımızın vaktinde çalarız.
    Yeşil elbiseli adam,
    Sana daha iysiini göstersem olmazmı? Dedi. ve sonra kıbleye karşı durup, "Allahu Ekber"diyerek bugün beş vakit duyduğumuz o muhteşem ezanı baştan sona kadar okudu.
    Sonra peygamber efendimize giderek gördüğü rüyayı Resulullaha anlatır.
    Peygamber efendimiz. Gördüğün rüya gerçektir. Müjdedir. Bilalin sesi gürdür bilale öğret okusun
    Zeyd ezanı bilale öğretir ve bilal (r.a) bir evin damına çıkıp ezanı okudu.
    Ezanı duyan Hz.Ömer yoldaydı mescide doğru geliyordu. Hz.Bilalin sesini ve söylediklerini yani ezanı duyunca heyecanla koşmaya başladı. Mescide varınca peygamber efendimizin yanına gidip. "Seni hak dini gönderen Allaha andolsun ki, bu sözleri rüyamda duydum yeşil elbiseli bir adam okuyordu. Namaz vakitlerinde okursunuz demişti. Uyandım sevinçle size geliyordum anlatmak için,bilalin sesini duydum dedi. işte Günde beş defa kesintisiz okunan ezan böylelikle haytımıza bir rüya vesilesi ile girmiş oldu..

    Rüyalar bizim içimizdeki kader yazgılarından birinden diğerine atlama tahtalarıdır. Sen rüyandaki sırrı bulursan ve gerekli adımı atarsan senin içindeki en ideal kaderine ulaşırsın.
    peki nasıl olacaktı bu. Kitabı okurken öyle rüyalardan bahsedilmişti ki,kendimin görememe mahcubiyeti yaşarken aklıma sadece şu soru gelmişti. Yaşadığımız hayatta rüyalardan çıkan ilhamlar sayesinde bir çok insanın kaderi değişmişti ve bunlar tüm insanların aklına örnek hikayeler olarak girmişti. Hitlerin kendini rüyasında yaralandığını gördüğü ve sabah uyandığında koluna kurşunun isabet etmesi. Abraham lincoln suiskasta kurban gitmeden bir kaç gün önce bunu nerde ve ne zaman yaşayacağını rüyasında görmesi. bunlardan en ilginci de 1947 de yaşanmıştı.Boksör Ray Robinson bir sabah terler içinde uyanır. az önce gördüğü rüya açık bir haber niteliği taşıyordu.
    Rüyasını kendisi şöyle anlatıyordu:
    " Doyle ile birlikte ringde bulunuyordum hedefi bulan bir kaç yumruktan sonra onu sarsmıştım .Oda donuk bakışlarla bir süre sendeledikten sonra yere düştü. Bense ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Hakem 10 a kadar saymaya başlamıştı ki. Seyirciler öldü...öldü...öldü. Diye bağırıyorlardı.
    Robinson gördüğü bu rüya yüzünden maça çıkmama kararı almıştı. Antrenörü,menajeri böyle bir olayın budalalıktan başka birşey olmayacağıı söylüyorlardı tüm ikna çabalarını kullandılar ve sonunda Robinsonu ikna etmeyi başardılar.
    o günün akşamında karşı karşıya gelen iki rakip 7 raunt boyunca yumruklaştılar. 8. Rauntta Robinson rakibinin açığını yakaladı. Midesine ve yüzüne vurduğu darbelerle rakibini yere serdi. Robinson ayakta duruyordu ve rüyasında olduğu gibi ona bakıyordu. Hakem saymaya başlamış ve nakauntu vermişti. Doyle yerde kıpırdamadan yatıyordu. yenik boksör hastahaneye kaldırıldı ertesi gün öğleden sonra miğdesine aldığı darbeler yüzünden iç kanama geçirmiş ve ölmüştü...

    Peki böyle bireşy gerçekten mümkünüydü. Eğer yaşanılacak olan olayı görecek olanlar olsaydı bu müslümanlar olabilirdi. peki neden hayatımızın bir çok örneğinde Bir dine mensup olmayanlar batılılar mevcut oluyordu. işte bu Rüyalar aleminin bilinmeyenli tam bir sırrı idi. Çünkü doğru ve gerçek rüya görmek bu rüyayı da gerçekle kıyaslamak için 'YALAN' söylememek gerekiyor. Hayatlarında yalan söyleyen insanlar rüyalarında gördükleri şifrelerin çözülmesi imkansız bir hal aldığı için rüya yorumlamasıda zorlaşıyor hatta imkansızlaşıyor. Halbuki bazı ülkelerde yalan söylemenin çok büyük bir utanç sayıldığı bir çok yerlerde. Rüyalar içinde yaşanılanın gerçekleşme riski çok daha artıyordu.

    Osmanlı devleti zamanında Rüyalara çok önem veriliyor ve pahidaşların gördüğü her rüya ustaca yorumlanıyordu. Doğru ve hedefini bulan her rüya sonrasında alınan tedbirler de Osmanlı devletinin daha da güçlenmesine sebep oluyordu. Yalan konuşmayan Halkını bensemiş, Hakları koruyan bir padişahsa tahtta oturan bunun haberi tez yayılır dünyaya. gücü anlatılır İyiliği anlatılır ve bu sadece padişahın değil bir devlete maal edilir. Ve işte öyle zamanlardan birinde Daha Osmanlı devleti viyana kapılarına dayanmadan önce. Osmanlının vatanseverliği insan haklarını koruması iyilikleri Dünyanın bir ucunda olan insanlara ulaşmıştı. Bu ulaşanlarda bir taneside ileride dünya çapında bir müzisyen olacak olan Mozarttı. Türkleri çok seviyor ve herşeyini türk usüllerine göre yapmaya çalışıyordu. Hatta Hatta Bir çok elbisesini İstanbuldan getiriyor. Mozartın el yazması eserinde Türklerden aldığı elbiselerin içinde huzur bulduğunu ve bu huzurun çok doyumsuz bir lezzet olduğnu söylüyordu. Ve bu sayede Türklere olan sevgisini daha fazla içinde saklayamayarak bunu Notalara dökmüş ve Türk senfonisi adlı eseri yapmıştı...

    Aslında rüyalar bu kadar önemli iken rüyalarla Amel edilebilirmiydi. bunun en güzel örneğini 1898 yılında kaleme aldığı Titan adlı Eserde gizliydi. Morgan Robertson 1 yıl gibi bir zamanda yazdığı kitap. 1912 yılında acı bir şekilde batacak olan binlerce insanın öleceği titanik kazasını birebir anlatıyor hatta kitabın içinde yaşanan aşka kadar hepsini kaleme alıyordu. yüzlerce cilt satmasına karşılık sadece hikaye olarak bakan insanlar 14 yıl sona olacak olan bu elim sonda kaçamadılar. peki Morgan 14 yıl önce bunu nasıl bilmiş ve aynı yaşandığı gibi 14 yıl önce bunu nasıl kaleme almıştı.
    işte bu sırların çok daha ötesinde bir sırdı.
    Bazı seçilmiş insanlar rüya aleminde gezebiliyor ve istedikleri yerlere gidebiliyorlardı. buna üstün bir yetenek olarak bakıldığında bu özelliğe sahip bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde bilinen insanlar mevcuttu. Bunu nasıl geliştirdiklerine gelince " Canlı su içiyorlar,soğan ve sarmısak yemiyorlar ve asla yalan söylemiyorlardı." Rüyalar alemine açılan kapının gizli üç anahtarı buydu.

    14 yıl önce bir gemi kazasını en ince ayrıntısına kadar kaleme alan insanı anlayınca. Aslında çinde izin verilmeyen Türklerin atalarının yaptığı söylenen piramitlerin içinde 2023 şifresini anlamakta zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Kendi görüşüm olarak belirtmem gerekirse ve kitabı okurken aklıma gelen durumu göz önünde bulundurursam peygamber efendimizin "İlim çinde de olsa gidip alın" hadisi ile binlerce yıl öncesine mesaj gönderip 2023 yazan bir konuyla bağlantı kurulabilirmiydi? Bunuda sizin takdirinize bırakıyorum.

    Konun anakahramanı olan Tekin zengin su ve rüyalar üzerine araştırma yapan firmaların sahibi. Lise yıllarında rüyaların tabirlerini merak edip araştrmakla başlayan hayatı Şemsin türbesine gidip Karşısına çıkan adamın ona verdiği bir kitapdan sonra hayatı değişir ve her anlatılan rüyanın aslını görmeye başlar. Sonrasında Allah rızası için yaptığı her iyilik ve öğrenme azmi onu yıllar sonra çok zengin biri yapar. Rüyalarıda arkadaş ortamında yorumladıkça ve gerçekleştiklerni görünce kısa zamanda tüm ülke tarafından bilinen rüya tabircisi olur. istemeye istemeye de olsa bir çok rüya tabiri yapan tekin. hocasına söz verdiği gibi umreye gitme niyeti ile havalimanina gitmeye karar verir. hocası onu havalimanında beklemekte ve biraz sohbet etmek istemektedir. Umre programını 15 gün ertelemesini ister ve istanbula gidip orada onu 40 lardan biri( Hızır Aleyhisselama verilen 40 kişilik,Allahı sevenler listesi) beklemektedir. Bunu nasıl bulacağını sorduğunda. gözün yerde olsun Görüşeceğin kişinin gölgesi yoktur sırrını verir....

    Hayranlıkla okuduğum tavsiye ettiğim dilimden düşürmediğim kitaplardan birtanesi olma yolunda olan "sana bir sır vereceğim 2" beklediğimden çok daha muhteşem bir şekilde bitti. Rüyaların içinde bulunan sırların ve insanın kaderin değiştirecek olan zıplama tahtaların rüyalarda olacağına inancım artmaya devam etmekte. Tavsiyeyi az görüp, şiddetle tavsiye etmekdeyim. Rüyalarınızın, kader kapılarınızı aydınlatması dileği ile.
    İyi okumalar
  • Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra ”Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var.
    Çok ilginç biri, bakalım bulabilecek misiniz?” dedi. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.
    Döndüm. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi bana gülümseyerek bakıyordu...
    ”Ben Rose” dedi. ”Benim adım Rose, yakışıklı. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?”
    Güldüm. ”Tabii” dedim. ”Hadi sarıl bana.”

    Öyle sımsıkı sarıldı ki. ”Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin?” diye şaka yaptım. Minik bir kahkaha ile yanıtladı: ”Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.”

    Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestr boyunca Rose kampüsün idolü oldu.
    Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatı yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu. Sömestr sonunda, Futbol Balosu’na davet ettik, Rose’u konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkân yok.

    Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı.
    Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi.

    ”Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attım. Sonucu görüyorsunuz. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?”
    Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:

    ”Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.
    Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız.
    Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır:
    Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak...
    Bir rüyanız olmalı mutlaka.
    Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.
    Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.
    Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.
    Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum.
    Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
    Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.”

    Ders yılı sonunda Rose yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...

    Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.
    Cenaze törenine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.

    ”Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağı” hepimize, hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadın anısına layık bir törendi bu... Rose’un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:

    ”Çok geç diye bir zaman yoktur!”

    Alıntı
  • ”Çok geç diye bir zaman yoktur!”

    Alıntı