• 376 syf.
    ·59 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Selamun aleykum...

    Kitaba okumaya karar verişim kıymetli düşünür Yusuf Kaplan'ın Tarık Buğra hakkında yazdığı yazı ile oldu.

    https://www.yenisafak.com/...r-muyuz-peki-2047115

    Hoca bu yazıda Tarık Buğra'nın 100. doğum yılında dahi yeterince hatırlanmayışından, toplumumuzda yeterince bilinmeyişinden ve gerekli saygıyı bulamadığından bahsetmiş. Ve demiş ki Tarık Buğra başka hiç bir eser yazmamış dahi olsa Osmancık ve Küçük Ağa eserleriyle edebiyatımıza yeni bir desen, farklı bir anlatım tarzı ve güzellik katmıştır. Ben de bu yazıyı okuduktan sonra karar verdim en azından Osmancık ve Küçük Ağa kitabını okumaya ilk girdiğim kitapçıdan Osmancık kitabını aldım ve kütüphaneme tabi okuma listeme ekledim.
    Şunu söylemek isterim ki kitabı okumakta geç kalmışım. Bana kalırsa kitap lise çağında özellikle Osmanlı'nın kuruluş yükseliş devrinin işlendiği döneme paralel edebiyat derslerinde ödev olarak okutulmalı. Bu hem milli manevi değerleri pekiştirmek için hem de o dönemin atmosferini gençlerimize yansıtmak için güzel olacaktır.

    Kitaba gelecek olursak çok akıcı bir dille Osmanlı Devletinin kuruluşunu aynı zamanda da Osmancık'ın, Osman Bey oluşunu, sonra Osman Bey Gazi, sonra Osman Gazi Han oluşunu anlatıyor. Aslında bu üç karakteri de aynı anda yaşadığını fark ettiriyor.

    Bu süreçte tabi Şeyh Ede Balı'dan çok söz ediyor. Ve bu gelişmenin yol göstericisinin Şeyh Ede Balı olduğunu tabi burada Osman Bey'in de ihlası ve tefekkürünün de önemini anlatıyor.

    Kitaptaki güzel ve benim hoşuma giden şeylerden biri de aynı cümlelerle kitapta yaşanan ve yaşanılacak olana sürekli bir atıfta bulunulması. Mesela Şeyh Ede Balı ile olan Sivrikaya'da geçen bir konuşmayı tekrar tekrar kitap içinde görebiliyorsunuz. Tabi bu cümleleri her okuduğunuzda farklı bir şeyler hissediyorsunuz. Normalde bu tekrarların insanı sıkması gerekirken burada yazarın ne kadar ustaca bir anlatımı olduğunu anlıyorsunuz.

    Kitabın diğer bir özelliği de anlatımın, kullanılan dilin, isimlerin, yörelerin sizi o döneme götürebimesi.

    Vel hasılı anlat anlat bitirilemeyecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Sizlere de okumanızı okutmanızı öneririm.

    Ve hem Osmancık'ı hem Osman beyi içimizde yaşamak dileğiyle...

    Allah'a emanet olun.
  • Bu siteye ilk üye olduğumuzda yaptığımız ilk iş daha önceden okuduğumuz kitapları eklemek oluyor. Yıllarca önce okuduğumuz bir kitabı eklerken ona puan vermek ve inceleme yazmak öyle kolay iş değil. Dolayısıyla, üye olmadan önce okuduğumuz kitaplara puan veremiyoruz veya yorum yapamıyoruz. Daha önceden okuduğumuz onca kitapları eklemek zorken, bir de onların konusunu, fikrini, felsefesini hatırlayıp doğru bir puanlama ve yorum yapmak kolay değil. Mesela ben bu siteye üye olmadan önce okuduğum hiçbir kitabı Okuduklarım'a eklemedim. Küçüklüğümden beri okuduğum kitapların adlarını bir deftere kaydederim. Ama okuduğum onca kitabı bu siteye ekleyip, onların içeriğini hatırlayıp doğru düzgün bir puanlama veya yorum yapabilecek ne yeteneğim, ne de zamanım var. Bu konuda yapabileceğim tek şey (eğer üşenmesem tabi), daha önceden okuduğum kitapların adlarını Okuduklarım'a eklemek (tabi onların adları da bir defterde kayıtlı olmasaydı, çoğunu düşünüp ve de hatırlayıp ekleyemem). Dolayısıyla daha önceden okuduğumuz kitaplara puanlama veya yorum yapmamak daha doğru bir seçenek gibi duruyor.

    Bazılarının belli bir düşünce düzeyinize sahip olduğunuz aşikar. Yazdıklarınız bu bakış açısını yansıtıyor. Ama hani bir deyim vardır: "Her doğru, her yerde söylenmez" diye. Örneğin falan kişi tarafından yapılmış bir değerlenirmeyi örnek vermişsiniz. Salt doğru bilgi nitelikli olmak için yeterli midir? Ayrıca bilginizi doğru yerde doğru tarzlarla ve bulunduğumuz ortamın göreceli ve gizli kurallarına göre sunmanız gerekebilir. Önemli olan doğru şeyler yazmak değildir, önemli olan gerekli şeyler yazmaktır. Ayrıca bu sitenin mantığı blog yazısı tarzı yorumlara uygun değildir. Zira yorum kısa ve öz olmalıdır. Bu site ne bir blog sitesi, ne de bir mekale sitedir. Kitap yorumları yapan onlarca blog, makale sitesi var, bu tür içeriklerin yeri orasıdır! Ayrıca bu, kitabı okumadan önce değil, okunduktan sonra okunması gereken yorumlar ve açıklamalardır. Çünkü bunların çoğu kitabın özeti gibidir.

    Bu site bir üniversitenin veya akademik bir camianın platformu (kapalı ağ) değil. Bu tür platformlarda bir yazarın, bir akademisyenin veya bilgi içerikli platformlarla meşgul olan birinin nitelikli yorum yapması istenebilir, ama herkesten istenebilir mi? Okuduğumuz bir yorumun sahibi 12 yaşındaki bir öğrenci de olabilir, 45 yaşında bir edebiyat doçenti de. Ayrıca nitelikli-niteliksiz yorum nedir? Bu olgular göreceli kavramlardır bence! Bir kitabı beğendiysek o kitaba verilmiş düşük puan ve kitapla ilgili kısa veya olumsuz yorumları genelde niteliksiz olarak algılarız ne hikmetse. Bu durumda Yüzyıllık Yalnızlık kitabına 5 puan, veya Açlık Oyunları kitabına 10 verirsek (birilerin gözünde) niteliksiz bir okur olur çıkarız! Bir dindar olarak bir Kuran mealine 10 puan, veya bir laik olarak Nutkum'a 10 puan veririz ve (birilerin gözünde) nitelikli bir okur olur çıkarız ne hikmetse. Örneğin Yüzyıllık Yalnızlık için yapılan bir yorumda "Bitmeyen kitap yapmışlar, adını da yüzyıllık yalnızlık koymuşlar" denmiş. Bu, niteliksiz bir yorum değildir. Aksine nitelikli, doğru ve özgün bir tanımlamadır, ama (ilgi bakımından) doğru ve gerçekçi değildir (bence)! Bu örnekle açıkladığım gibi yorumların niteliği görecelidir, kişiden kişiye değişebilir. Önemli olan o bilginin o anda bize gerekli olup olmadığıdır.

    Bu sitede (niteliksiz diye görülen) pek çok yorumun yayınevlerinin yayınladıkları kitaplar hakkındaki açıklamalardan daha niteliklidir. Bu bilgiler, yayınladığı kitap hakkında açıklayıcı doğru dürüst bir arka kapak yazısı yazamayan yayınevlerinden daha işe yarar bilgilerdir. Yayınevi, kitabın arka kapağına kitaptan bir kesit koyması veya kitabı daha çok satabilmek için yazarların, edebiyatçıların veya tanınmış kişilerin "Mükemmel, bugüne kadar okuduğum en etkileyici kitap" gibi gerçekçi olmayan zırvalıklarını arka kapak yazısı olarak sunmalarından daha niteliklidir, buna emin onun. Vadideki Zambak kitabını okumak için elime aldım ve arka kapağında kitap ile ilgili bir açıklama aradım. Oraya kitaptan bir kesit yazmışlar, iyi mi. İnternetten baktım, bir blog sayfasına yollandım, orada kitap hakkında uzun uzun derinlemesine yorumlar, analizler, kitaptan kesitler, adeta kitabın özeti vardı. Başka bir sitede yazarların görüşleri, felsefi, edebi tartışmaların içinde buldum kendimi. Yetti ama, baydımmmm! Yahu, bu kitabın konusu nedir, hangi zaman ve mekanda geçer, kurgu nasıldır gibi kısa öz bilgi istiyorum bennnn (uzun yazılar kitap okunduktan sonra okunacak yazıdır yaww)! Derken bu siteyi buldum, ... falan adlı üyelerin kitaplara (ve pek çok kitaba) yaptığı yorumdu benim aradığım! ... ve siteye üye oldum.

    Bu sitedeki nitelikli-niteliksiz değerlendirmeler (üç, artı bir) dört türdür: Bilgiye dayalı, yoruma dayalı ve kısmen bilgi kısmen yoruma dayalı değerlendirmeler. Ben bilgiye dayalı yorumlarla ilgileniyorum. Benim yaptığım yorumlar da kısmen bilgiye kısmen yoruma dayanıyor. Aslında ben yorumlarımı kendim için yazıyorum! İlerde olurya okuduğum bir kitabının ne bileyim konusunu, içeriğini, ana fikrini, felsefesini vs. unutursam, tekrardan hatırlamak için.

    Bu site uzun yazılara uygun değildir. Bu sayfadaki benim yorumuma ilk odaklandığınızda negatif bir algı oluşacaktır kafanızda
  • Kitap Yorumu ||
    Neden Fahrenheit 451 ?
    Yazar, bu kitaba birçok isim düşünmüş fakat kendini tatmin edemediği için kitap ismi arayışlarına düşmüş. Bir ara ismi "Gece Yarısından Çok Sonra" imiş. Sonra kendine "Kitaplar kaç derecede tutuşup yanar" demiş. Gerekli yerleri arayıp sormuş ve aldığı cevap "451 Fahrenheit". Bunu da ters çevirip kitabın ismini "Fahrenheit 451" yapmış. Kitabın ismi ona gerçekten mükemmel gelmiş. Tabi şu an, 232,777778 santigrat derece yanıyor.

    Anlatımı akıcı ve sürükleyici olan roman, ilk başta okurken neyin ne olduğunu anlayamamıştım. Tabii daha sonra her şey yerine oturdu. İlk iki bölümde en çok üzüldüğüm şey, Clarisse oldu.

    1950'lerde yazılan kitap uzak bir gelecekte kitapların okunmayacağını ve huzursuzluk yaratacağını ele almış. Yanmayan evler, kapsüller ve daha da ileri teknoloji şeylerin olacağını, itfaiyecilerin bu yüzden yangın söndürmek için değil yangın çıkarmak için kullanılacağını ve kitapların mutsuzluk verdiğini belirterek itfaiyecilerin bir kitap dahi olsa bulunup yakılacağını, direnenlerin kitaplarla beraber yakılacağını yazmış. İtfaiyeci Montag, bu durumdan bir zaman sonra neyin doğru neyin yanlış olduğunu fark edip bu duruma tehlikeli şekilde başkaldırdı ve gerçekten de kitap bu başkaldıran sonra başlıyor.
  • 184 syf.
    Bir çoklarını rahatsız edecek olsa da, Bilge Kral diye hitap etmekten övünç ve gurur duyduğum, Aliya İzzet Begoviç'i okumak benim için ayrı bir zevk. Çünkü okumaya başladığım an itibariyle etkisi altına alıyor ve büyük bir mutluluk yaşatıyor.
    Bunun en belirgin özelliği ise yazılarına yansıtmış olduğu gerçeklikte gizli. Bugün bir çok kitap ve yazardan hayal ürünü diye bahsedebiliriz (içerik olarak) ama, Aliya İzzet Begoviç bu grup dışında tutulacak müstesna kişilerin başında gelir.

    Kitaba geçiş yapmayı istiyorum lakin yoğun duygulara gark olarak okuduğum bu muhteşem eseri henüz nasıl anlatacağımı bilemiyorum açıkcası. Yazmak maharet ve sanat ister, herkes okuyabilir bir şekilde ama herkes yazamıyor maalesef. Bende kendimi yazamayanlar grubunda görmüşümdür. Bana göre yazmak için belirli bir birikim ve özel bir yeteneğin olması gerekli. Bu platformda öyleleri çok ama bu yetenekler ve özellik bende yok. Bunun için kendime kızmamın gereği de yok aslında . Çünkü işe yaramayacağını düşünüyorum. İlerde bir gün belki hakkıyla yazabilirim. Bu duygu ve düşünceler içerisinde iken bu yazım sanırım en uzun incelemem olarak tarihe geçecek tabi kendi tarihime :)

    Ben yine ritüelimi bozmadan yoluma devam etmek istiyorum. Bu platformda bulunan herkesin farklı bir amacı, çoğumuzun ise ortak bir amacı var aslında tabi temele indirgediğimizde bu sonuca varmamak mümkün değil. Benim bulunma amacım güzel bir arşiv, depolama ve keşif. Bunun dışında kalanlar ikinci planda kalıyor benim için. Bundan mütevellit yaptığım bir çok incelemede sadece kitap hakkında o an ki düşüncelerimi dile getirmekle yetiniyorum. Ama bu kitap çok farklı düşünceleri zihnime doldurduğu için aynı şeyi yapamayacağım :)

    EEEE Bu kadar açıklamadan sonra kitap hakkında ki düşüncelerime geçiş yapabilirim artık :)
    Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç İslami Yeniden Doğuşun Sorunları eserinde İslam Aleminin ve Müslümanların neden geri kaldığı , İslam'da Kadın'ın yeri ve değeri, İslam ve Çağdaşlık, İslam devrimi, Kur'an'ı Kerim ,Hicret ,Kur'an ve İslam şartları ve Müslümanların kurtuluş için mücadeleleri hakkında makale şeklide ele almış ve muazzam bir eser meydana getirmiş. Ele aldığı konuları Kur'an ayetleri ile desteklemiş öreneklemelerle açıklama yaparak daha anlaşılır hale getirmiştir. Kitaptan bir kaç alıntı paylaşarak sonlandırmak istiyorum.

    *İslam dünyası batıdan, çalışma ve organizasyon anlayışını, bilimsel çalışma metodu ve tekniğini almalıdır, fakat iç hayat, hayat felsefesi, ahlaki anlayış ve aile hayatı ile alakalı Avrupa örnek teşkil etmemektedir.

    *Kendi evinde ki kadın anne olmakla beraber, aynı zamanda bir eş, daha sonra bir şekilde sağlıkçı, aşçı, pediyatrist, diyetisyen, hijyenist, pedagog, ev bütçesinin ekonomisti, terzi, çiçekçi ve dekoratördür.

    *Müslümanlar hiçbir yerde tahribat yapmadılar ; onlar buldukları bilgi ve becerileri benimseyip zenginleştirdiler ve daha sonrakilere naklettiler.

    *İslam ; Kur'an, Hadis ve diğer kaynaklarda mevcut bulunan mesajların toplamıdır. Fakat aynı zamanda İslam gerçek dünyada var olan bir hadisenin, hukuk, şehirler, devletler ve medeniyetler yaratan hareketin adıdır. Hem mesaj olarak hem de gerçek tarihi olay olarak o gerilemeyi reddeder.

    *Liderler, kurumlar, ekonomik şartlar v.s suçludur. Halk cahildir ve bu yüzden ahlaksız liderlere tahammül etmektedir. Liderler ise bencildir ve halkını bilinçlendirmemektedirler.

    *Müslüman kadın yeni nesli doğurmalı, yetiştirmeli ve ona, İslam ve geleceğe olan imanı vermelidir.
    O, ancak eğitimli ve yetiştirilmiş olursa eğitebilir ve yetiştirebilecektir.

    Son olarak belirtmek isterim ki başucu olacak bir kitap :)
  • 175 syf.
    İtfayecilerin yangın söndürmek yerine yangını başlatmakla yükümlü oldukları, üstelik yakmaları emredilen şeylerin kitaplardan başka bir şey olmadığı, insanların medya ve televizyon ile uyutularak düşünen, hayret eden ve sorgulayan bireyler olmalarına izin verilmediği, böyle bireylerin yadırgandığı, toplumdan dışlandığı, hatta öldürüldüğü, sürücülerin hız yapmasının değil yavaş araba kullanmasının yasak olduğu, gözlerini adeta içine hapsoldukları dev televizyon ekranlarından ayıramadıklarından kimsenin doğanın güzelliklerini takdir etmediği, başını kaldırıp aya bile bakmadığı bir gelecek hayal edin. Bu dünyanın aslında birçok yönden günümüz toplumu ile benzerlik gösterdiğinin bilincine varmak son derece ürkütücü. İçinde yaşadığımız kapitalist sistem kendimizi gerçekten tanımamız, benliğimizin bilincine varmamız, dünyayı ve doğayı gözlemlememiz, sahip olduğumuz şeylerin değerini bilmemiz, gerçekten önemli olan şeyleri tartışmamız için gerekli zamanı bize veriyor mu gerçekten? Sistem için 7/24 çalıştığımız yorucu bir günün ardından eve geldiğimizde yatmaya gidene kadar saatlerce gözümüzü dikip baktığımız ve beynimizi yıkamasına izin verdiğimiz tv programlarını izlemekten başka bir şey yapmamıza izin veriyor mu? Teknolojinin gelişmesiyle gittikçe daha da büyüyen ekranlar bizi gittikçe daha da içine hapsediyor ve kafamızı çevirmemizi daha da olanaksızlaştırıyorlar. Bizim de oturma odası duvarlarımız dev ekranlarla kaplanana kadar kaç yıl daha geçmesi gerekiyor? 30? 50? Kitap basılmasının tamamen sona erdiği ve artık kitap okuyanların yalnızca dijital ekranlarda kitap okuduğu bir döneme girmemize kaç yıl daha kaldı? Ta ki kitap sayfalarının o taze kokusunun nasıl olduğunu hatırlayan kimse kalmayıncaya dek...
    Bu kitabı distopya seven herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Elimizdeki şeylerin kıymetini bilmezsek yakın bir gelecekte sonumuzun nasıl olacağını gerçekçi bir şekilde gözler önüne seriyor. Çok değil belki 150, bilemedin 200 yıl sonra.
  • 380 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Habemus Maximus Dominus Secretorum!

    Merhabalar...

    Nasıl giriş yapacağıma karar veremediğim için Sayın Ebru Yeşilova ile başlayacağım.Kendileri bu kitabın bundan sonraki baskıları ve ikinci kitabın editörü olurlar(Çok zahmetli iş kolay gelsin).Birkaç gün önce bana yazdığı ve benim çok gururlandığım bir mesaj sayesinde yazar ve kitapla tanıştım,gururlandım çünkü Sayın Yeşilova'yı uzun bir süredir tanırım,inceleme ve yorum yazılarını büyük zevkle okurum,kendisi bu işler için fazlası ile yetkindir,daha önce Türkiye'de satışa çıkmamış bir kitabı okuyup fikrimi belirtecektim,bir kaç gün sonra yine Sayın Yeşilova nın bu kitap ve yazarla ilgili heyecan dolu ve mükemmel demenin bile az kalacağı inceleme/Tanıtım yazısını okudum,ne yalan söyleyeyim o yazıdan sonra ben de büyük bir çekince oluştu,daha kitabı okumamıştım,yazarı tanımıyordum ve okuduğum o muhteşem inceleme/Tanıtımdan sonra bu kitap için daha ne yazılabilir ki dedim.


    Kabul etmiştim bir kere,her ne kadar erkekliğin 9/10'u kaçmak olsa da artık kaçamazdım ;) Sayın Yeşilova ile yaptığımız konuşmadan yaklaşık üç gün sonra kitap elime geçti,kapağını açmamıştım bile sadece tasarıma baktım,tasarımı kim düşündüyse işinde usta biri.Eh bir kitabı kapağıyla değerlendirmeyecek kadar da kitap okumuşluğum var.Elimde henüz okuduğum bir başka kitap olduğu için bu kitaba teslim aldıktan 3 gün sonra başladım.

    Kitabı Okudum!

    Her ne kadar Sayın Yeşilova gibi bir inceleme yazısı çıkaramayacak olsam da artık bende de bir heyecan var,2.kitabı beklemenin heyecanı (2.Kitap yazım aşamasında)

    Şimdi kitaptan biraz bahsedelim:

    Büyük Sır Üstadı Magnum Opus
    Kitabın kapağını açar açmaz eski bir dost Carl Gustav JUNG'la karşılaştım (en azından 7-8 senedir JUNG okumadım) Psikanaliz,semboller ve mitler ayrı bir ilgi alanıdır benim için.

    Kitaba girdim...

    İlk bölüm de güzeller güzeli ,meraklı,cesur,depresif ve iyi bir okur olan Sofia karşıladı beni.

    Bir sonraki bölümde de karşıma Gabriel çıktı.Müthiş eğlenceli,müthiş zeki bir karakter olan Gabriel ile mutlaka tanışmalısınız.Ve!Marius! ondan söz etmeden ve sizinle tanıştırmadan geçersem bu inceleme eksik kalır ;) Marius bir şaheser,kelimelerin büyücüsü bilge Marius,öğretmenim falan olmasını isterdim. Eserde yazarın hayat verdiği ilginç okunası bir kaç karakter daha var,onlarla birlikte olay örgüsünü o kadar net ve zevkli bir şekilde tamamlıyorsunuz ki,ben bu kadarını beklemiyordum.Samimi olarak söylüyorum bu kitabı rafda görsem sadece arka kapağı okuyup kasaya ödeme yapmaya giderdim.

    Olayların gidişatında Matematik,Bilim,özellikle Felsefe ve Tarih,Mitoloji konuları ustaca kullanılmış (burada özellikle belirteyim bütün bu konuların çok büyük araştırması yapılmadan bu kitabı yazmak mümkün olmaz.Yazar birikimli ve usta )Bu saydığım konular kitap içerisinde ustaca kullanılmış,sizi sıkmadan,merak ettiren,ilgi duyduran,okumaya zorlayan ve bir sonraki bölümü soluksuz bekleten bir yapısı var.

    Benim özellikle ilgimi çeken bölüm başlarında Psikanalizci,Felsefeci ve Tarihçilerden alıntılarla giriş yapılması oldu.Çok şık durmuş.

    Arkadaşlar belki hadsizlik olacak ama yazar kısmı diğerleri ile kıyaslanmayı sevmez ancak burada bende hiç utanıp sıkılmadan bu kıyaslamayı yapacağım,gerekli çünkü,Herve M.Abajoli öyle bir kitap yazmış ki,muhtemelen bir çok arkadaşımız belki de hepiniz Dan Brown okumuşsunuzdur,okumamış olanlar da muhakkak en az bir filmini izlemiştir,işte bu kitap inanın bana Dan Brown'ın ziller takmış hali,çın çın ötüyor,Brown'ın kitapları sadece macera,biraz da sanat ve sanat eseri,biraz basit ama iyi,ancak bu kitap daha gelişmiş bir Dan Brown kitabı .Kitapdan o kadar çok şey alıyorsunuz ki,hem ezoterik bir macera,hem sizi kendileriyle birlikte sürükleyen karakterler,hem çok fazla şey alabileceğiniz ve hayatınıza katabileceğiniz felsefi düşünceler hepsi var.


    Kitabı okurken hiç ama hiç sıkılmadım,bazı kitaplarla inatlaşmayı severim,okuması inanılmaz zevk verir bu kitap onlardan biri oldu.372 sayfayı bitirmek için kendime 6 gün süre vermiştim daha çabuk bitti çünkü bu kitap için beklemek pek akıl karı değil di ;) sürüklendim gittim.

    Kitabı okurken Dan Brown,Jung,Harari,Umberto Eco hatta Dostoyevski bu adamların hepsi aklıma geldi.ne alaka demeyin yanlış anlaşılma olmasın bunlardan alıntılarla yazılmış bir eser değil,sadece bunlardan alabileceğiniz lezzet vardı.Sizi okuduğunuz diğer eserleri de düşünmeye ve hatırlamaya itiyor.
    Benim için güzel ama sabırsız bir okuma deneyimi oldu,Ezoterik,Gotik,Felsefi ve Edebi tarzları severim.Hepsini aynı iki kapak arasında buldum.DOYDUM!Ama bu sefer de ikinci kitaba açlığım oluştu,şimdi de onu bekleyeceğim umarım sayın yazar elini çabuk tutar ;)

    Yazar demişken Sayın Herve M.Abajoli iyi bir iş çıkarmış.TEBRİKLER

    Arkadaşlar bu adamı takip edin Tuh! (tükürme efekti) Aha şuraya yazıyorum!Bu adam isim olacak,olduğu zaman aklınıza ben geleyim,deli akıl var adam da ;)

    Tekrar dönelim Sayın Yeşilova'ya
    Sayın Yeşilova sizi uzun bir zamandır tanırım ve takip ederim,bana kötülük yapabilecek insanların arasında olabileceğiniz kesinlikle aklıma gelmezdi,bilmediğimiz şeylerin yokluğunu çekmeyiz,bana büyük kötülük yaptınız inanın çünkü artık Büyük Sır Üstadı Magnum Opus'un varlığını biliyorum ;)
    Her ne kadar bana bu kötülüğü yapmış olsanız da size çok çok teşekkür ederim.Gerçekten ayrıcalıklı ve lezzetli bir kitap dı ve ben şimdi ikinci porsiyonu bekliyorum ;)

    Sayın yazarımız Herve M.Abajoli yarattığınız karakterler,yazıya döktüğünüz satırlar,öğrenmemi ve hatırlamamı sağladığınız bilgi ve kavramlar,yaşattığınız soluksuz macera için yani özetle bu mükemmel şölen için sizi de tebrik eder,teşekkürlerimi sunarım.Beni fazla bekletmeyin 2.kitabı çok merak ediyorum.

    ALINTILAR
    -------------------------------
    Şüphesiz,yaşayan bir Tanrı'nın eline düşmek,dehşetengiz bir şeydir çünkü sizi korkunun en yalın haliyle yüzleşmek zorunda bırakır.
    ---------------------
    Hollywood'da çekilen filmlerin neredeyse tamamının kahramanları insan ruhunda yaşayan bir arketipi tetiklediğinden istemsizce onlara tutuluruz.Mesela süper kahramanların tamamıarketipseldir.Bu da Amerikan devletine dünya pazarlarına nüfuz ederek,bizi yönlendirme ve ileride yapacaklarına hazırlama imkanı tanıyor.
    --------------------
    'Çünkü sevgi her şeyi taşır ve her şeye dayanır'
    -------------------
    Yaşama düşman bir kozmik yasayla yönetildiği açık olan evrende yaşam nasıl oluşabilmiş ve kök salmıştır?
    -------------------
    Doğru soruyu sormadığın müddetçe alacağın cevapların hiçbir değeri yoktur.
  • 144 syf.
    ·1 günde·10/10
    Niccolo Machiavelli 3 Mayıs 1469′da İtalya Floransa’da dünyaya geldi, 1527′de vefat etti. Kesin olarak ne eğitimi aldığı bilinmese de; Latince okuyup-yazdığı, klasik Latin ve Helen edebiyatı öğrendiği, babasından hukuk dersleri aldığı bilinmektedir.

    Derebeylik ve Papalık sistemine karşı olan Machiavelli, 19 Mayıs 1498′de Floransa kent devletinin “ikinci sekreteri” seçildi. Cumhuriyetin içişlerini, dışişlerini ve savunma bakanlıklarını yaptı. 1500′lerde Mediciler ile iyi geçinme çabalarına karşın, yine onlar tarafından hapse atılıp işkence gördü. Floransa’dan ailesiyle beraber sürüldü. Savaş Sanatı eserini 1521′de yazdı. Söylevler (1531) ve Prens (1532) adlı eserleri ölümünden sonra yayınlandı. Pek çok tartışmayı içerisinde barındıran ve 500 yıldır etkisini hiç kaybetmeden okunan-yorumlanan Prens adlı eserini yazarak siyaset felsefesine ve politika bilimine büyük katkı sağladı. Bu eseri Machiavelli, yaşadığı dönemde Floransa’yı yöneten Medici ailesinden Lorenzo de Medici’ye hitaben yazdı. Kitap, Machiavelli”nin ölümünden 200 yıl sonrasına değin, cadı avına çıkanlarca yakılmasına ve yasaklanmasına, aksine kiliseye karşı krallıktan yana olanlarca -özellikle Cumhuriyetçilerce- sahiplenilmesine rağmen, son 500 yıldır, ahlak ve politika ilişkisi söz konusu olduğunda akla gelen en önemli eserlerden biri oldu.

    Machiavelli’nin, siyaset felsefesi ve politika bilimine katkıları asla yadsınamaz. Prens adlı eserinde, o da kendinden öncekiler ve kendinden sonra gelecekler gibi: “Siyaset nedir, kim-nasıl yönetmelidir, devletin determinasyonu nedir, kimin neye hakkı olmalı, devletin meşruiyetinin kaynağı nedir, egemenlik kimindir?” sorularını sormuş ve ufkumuzu açan cevaplar vermiştir.

    “PRENS”, BİR HİCİV Mİ, METHİYE Mİ?

    J. J. Rousseau Machiavelli’nin “Prens” kitabı için şöyle demiştir: “Machiavelli krallara ders verir gibi görünerek, uluslara büyük öğütler vermiştir. “Il Prencipe” adlı yapıtı cumhuriyetçilerin kitabıdır.” Rousseau şöyle devam eder: “Monarşi yönetimini cumhuriyet yönetiminden her zaman aşağı durumda tutan en önemli ve kaçınılmaz eksiklik şudur; cumhuriyet yönetiminde halkoyu hemen her zaman yalnız aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir; bunlar görevlerini onurla yaparlar. Oysa, monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez, bir takım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir.” Yine Rousseau, Machiavelli’nin cumhuriyetçi ve özgürlükçü yanını vurgulayarak Prens’in içerdiği derslerin hitap ettiği kitle konusunda, kitabın vurguladığı gibi, halkın bir prens için çok önemli bir güç kaynağı olduğu; prense iktidarı verenin ve ondan alanın da halk olduğu gerçeği çok önemlidir (ibid. J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Adam Yayınları, 1993, 5.Baskı, Çev: Vedat Günyol). Ayrıca Rousseau Toplum Sözleşmesi‘nin 1782 basımına eklenen notta şöyle demiştir: “Roma sarayı onun (Machiavelli’nin) kitabını (Prens) şiddetle yasakladı, bunu çok iyi anlıyorum, çünkü kitap apaçık bir şekilde onu anlatıyor”.

    Diderot, Ansiklopedi’de Machiavelli için şunları der: “Monarşinin en ateşli savunucularından birinin, birdenbire tiranlığın en aşağılık bir meddahı kesilmesi nasıl açıklanmalıdır? Machiavelli, Prens adlı eserini yazarken; yurttaşlarına sanki şöyle diyordu: Bu eseri iyi okuyunuz. Eğer başınıza bir efendi getirecek olursanız, o, size bu kitapta resmettiğim gibi olacaktır: Kendinizi teslim edeceğiniz yırtıcı hayvana bir bakın”. Ayrıca Diderot şunları söyledi: “Machiavelli’nin asıl amacını göremeyen çağdaşlarının hatası bu oldu işte: Onlar, bir hicviyeyi, bir methiye sandılar. Ama, şansölye Bacon, bu yanılgıya düşmedi. O şöyle diyordu: Bu adamın tiranlarına öğrettiği bir şey yok, onlar ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar zaten; o, aslında halklara neden korkmaları gerektiğini öğretiyor”.

    Machiavelli, kitabı yazarken ki niyetinin: “Beni her kim anlayacaksa ona yararlı olmak, bu yüzden başkalarının hayalinde canlandırdıklarından çok, şeylerin gerçekliğine dayanmak bana en iyisi gibi görünüyor” demişti. O, halkın doğasını anlamak için halktan biri; prensi anlamak için de prens olmak gerektiğini söyledi. Prens, onun halka, kendilerini yönetenlerin niteliklerini göstermeyi amaçladığı şeklinde okunabilir. Bu yönüyle, Machiavelli’nin politika teorisinin en önemli noktası olan “ahlak-politika ilişkisi” yüzyıllardır modern politika anlayışı içerisinde önemli bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.

    PRENSLİKLERİN TÜRLERİ; ELE GEÇİRME ve ELDE TUTMA YÖNTEMLERİ; ORDULARI; İNSANİ TUTUMLARI

    Prensliklerin bazıları soydan gelmektedir, soydan gelme prenslikler hâkimiyetini ya atalarından alır ya da yenidirler. Prensin soydan gelme krallığına kattığı devletler ya bir prensin hâkimiyeti altında olmaya ya da özgürce yaşamaya alışıktırlar; bu devletler ya başkasının orduları ya da fatihin kendi ordularıyla, ya da talihin yardımı veya becerisiyle fethedilebilirler.

    Prens, ordusu güçlü olsa da yeni bir eyaleti ele geçirmek için kendi halkıyla iyi geçinmelidir. Prens elde ettiği devlette hüküm süren prensin soyunu kurutmakla işe başlamalıdır. Ama burada yaşayan halkın eski yaşam biçimlerini sürdürmelerine saygı gösterip, onların adet ve geleneklerine karışmazsa, insanlar barış içerisinde yaşarlar. Eğer bir prens, bu yeni devlete sahip olmayı sürdürmek istiyorsa iki şeye dikkat etmelidir: İlki, eski prenslerin kanlarını akıtmak ve soyunu kurutmak; ikinci olarak da kanunlarda ve vergilerde hiçbir değişiklik yapmamak. Bu yolla yeni ele geçirilen devlet, eskilerle birlikte hızlı bir şekilde birleşir. Aslında bu tip bir devleti ele geçirmenin en güzel yolu prensin gidip oraya yerleşmesidir. Türkler de Yunanistan için bunu yaptı. Fethetme isteği kuşkusuz ki doğal ve bildiktir ve güçleri dâhilinde fethe kalkışan insanlar kınanmaktan çok her zaman övüleceklerdir. Özetle, prensin bizzat ikamet ettiği yerde onu buradan atmak oldukça zor olacaktır. Prens, kolonilere kendi halkından gönderip yerleştirmelidir. Bu kolonilere, orada yaşayanların evlerinden ve tarlalarından vermelidir. Bu yapılandan küçük bir zümre zarar görür. Zarar görmeyen büyük kitle ise korkusundan suskun kalacaktır.

    Romalılar, tüm bilge yöneticilerin yapması gerekeni, yani sadece şimdiki zorlukları değil, aynı zamanda gelecekteki zorlukları da hesaba kattılar; karışıklıklara karşı tüm gayretlerini kullandılar. Eğer zorluklar uzaktayken önceden sezilirse çaresi kolaydır, aksine yaklaşması beklenirse hastalığın tedavisi olanaksızdır. Savaş, gerekli olduğunda daima haklıdır ve kurtuluş umudu olduğunda savaş kutsaldır. Metotlar ve modeller göz önüne alındığında, bir prens için, başarı her zaman gelecektir.

    Fransa kralı Louis şu beş hatayı yapmıştır: Zayıf devletleri yok etmiştir, güçlü bir prensi daha da güçlendirmiştir, güçlü bir yabancıyı İtalya’nın içine getirmiştir, işgal ettiği yerlere gelip yerleşmemiştir ve oralara koloniler göndermemiştir. Louis, Venediklileri şehirlerden mahrum etmekle altıncı bir hatayı da yapmış ve onların yok olmasına neden olmuştur.

    İtalyanlar için savaştan anlamadıkları söyleyenlere, Machiavelli, Fransızların da devlet yönetiminden anlamadıklarını, eğer anlasalardı, Kilise’nin bu kadar güçlenip büyümesine asla izin vermeyeceklerini söyler: “Başka birinin güçlenmesine neden olan biri, kendi sonunu da hazırlar”.

    Büyük İskender’in Asya’yı fethetmesinden hemen sonra ölümüyle, ayaklanmalar artacak beklentilerinin aksine, onun ardılları tutunmayı becerdiler. Birbirlerine karşı olan kıskançlıklarından ve hırslarından başka güçlük yaşamadılar.

    Tüm Türk İmparatorluğu tek bir prens tarafından yönetilir; diğerlerinin tümü onun kullarıdır. İmparatorluğunu sancaklara bölmüştür ve onlara kendi kararınca vali atar. Fransa Kralı ise; soydan gelme asiller kalabalığı tarafından çevrilmiştir. Bu asiller kendi uyruklarınca sevildiğinden, kral, kendini tehlikeye atmadan bu asillere üstünlük kuramaz. Bu iki farklı yönetime bakan biri, Türk topraklarının işgalinin zor olacağının, fakat bir kez kazandıktan sonra elde tutmanın kolay olabileceğini fark edecektir. Buna göre, Türk’e saldıracak kişi, karşısında birlik halindeki insanları bulacağını ve karşı taraftaki bölünmelerden çok kendi gücüne güvenmesi gerektiğini bilmelidir. Fransa gibi krallıklarda ise; değişiklik isteyen hoşnutsuz ve hırslı birileri daima vardır. Bu kişiler, kendi ülkelerinin istilası için sana yol açabilir ve zaferini kolaylaştırabilirler. Bu söylenenlere göre, fatihlerin yeni bir devleti ele geçirmedeki ve elde tutmadaki zorlukları, yeteneklerinden değil, ele geçirdikleri ülkelerin karakterlerindeki farklılıktır.

    Kendi kanunları altında yaşamaya alışmış devletler fethedildiğinde, onları elde tutabilmek için üç yol vardır: İlki onu yok etmektir; ikincisi bizzat gidip yerleşmek; üçüncüsü, halktan sana dostluğunu sürdürecek olan birkaç kişiye yönetimi emanet ederek onları vergiye bağlamakla yetinip kendi kanunları altında yaşamalarına izin vermektir. Gerçekte bir yeri ele geçirmenin orayı yıkmaktan daha emin bir yolu yoktur. Cumhuriyetlerde nefret ve intikam arzusu daha canlıdır. Önceki özgürlüklerin anısı onları rahat uyutmaz; bu yüzden en emin yol, ya onları yok etmek ya da oraya gidip yerleşmektir.

    İyi talihleri ile değil de kendi becerileriyle prensliklerini kazanmış olanlar, ülkeyi zor ele geçirir, fakat kolay elde tutarlar. Karşılaştıkları güçlükler, yönetimlerini korumak ve elde tutmak için giriştikleri yeni kanun ve düzenlemelerden doğar. Yenilik yapana, eski sistemden kazancı olan herkes düşman kesilir. İnsanların uyum sağlamaları uzun sürdüğünde, emirlerle ve güç yoluyla tamamen inanmaları sağlanabilir. Silahlı tüm peygamberler zafer kazanmışlarsa; silahsızlar da yenilgiye mahkûm olmuşlardır. Mesela Syracusa’lı Heiro, eski orduyu bozdu, yerine yenisini kurdu, mevcut eski ittifakları bozup yenilerini oluşturdu. Böylece kendi ittifakları ve ordusuyla istediği kurumları bu temel üzerine inşa etti. Büyük zorluklarla kurduklarını, daha fazla güçlüklerle karşılaşmadan korudu.

    Sade bir insanın prensliğe yükselebilmesi için iki yol vardır. İlki, kötülük ve güç yoluyla güce tırmanmak; ikincisi, basit biriyken yurttaşların lütfüyle ülkesinin yöneticisi olmaktır. Francesco Sforza, sade bir insan iken Milano Dükü oldu. Ülkeyi elde tutabilmek için dört yola başvurdu: İlki, her şeylerini aldığı Lord’ların soylarını yok etmekle yeni Papa’nın elindeki araçları kullanılamaz hale getirmekti. İkincisi, Romalı asillere kazançlar sağlayarak onların yardımıyla Papa’yı zapt etmekti. Üçüncüsü, Kutsal Meclis’i elinden geldiğince kendi kontrolü altına almaktı. Dördüncüsü ise; babasının ölümünden önce kurduğu sıkı otorite ile ilk saldırının şokunu atlatmaktı. Dük, başkalarının gücünden ve talihinden yararlanarak güçlenenlere iyi bir örnektir. Yapılan iyiliklerin eski kötülükleri unutturduğuna inanan biri kendisini aldatmış olur. Dük, bu nedenle, II. Julius’u Papa yapmasından dolayı hata yaptı ve bu hata, onun yıkılışında en büyük etken oldu.

    Halk tarafından “Valentino Dükü” olarak anılan Cesare Borgia ise; kendi prensliğini, babasının talihinin lütfüyle elde etti. Her kim ki yeni bir prensliğe girerde düşmanlarını temizlemek, dostlar edinmek, güç veya hileyle yenmek, tebaası tarafından itaat edilmek, zararlı olanları yok etmek, askerlerce saygı duyulmak, eski kurumları yenilemek, sert ve nazik, bağışlayıcı ve cömert olmak, hain bir milisi ortadan kaldırmak, yenisini atamak, kendisine hizmette eli çabuk ya da saldırmakta sakıngan olmaları için krallarla ve prenslerle dostluğunu korumak isteyen biriyse, Cesare Borgia’yı kendine örnek almalıdır.

    Sicilyalı Agathocles, sade biriyken Syracuse Kralı oldu. Bir sabah, Syracuse Senatosu’nu bir toplantıya çağırdı ve herkesi askerlerine öldürttü. Onun, yurttaşları katletmesi, dostlarına ihanet etmesi, onurdan, merhametten ve dinden yoksunluğu, birer beceri olarak adlandırılamaz. Bunlar güç kazanmaya izin verir ama şan kazandırmaz kişiye. Agathocles ve onun gibilerin nasıl olur da bunca hainlik ve gaddarlıktan sonra ülkelerinde güvenle yaşadıkları, yabancı düşmanlardan korundukları ve halk tarafından kendilerine hiçbir fesatlığa uğramadıklarını düşünebilirsiniz. Bunun nedeni, gaddarlığın ve kötülüğün iyi kullanılmasından dolayıdır. Bir ülkeyi zapt edecek biri, burayı tek vuruşla acilen zarara uğratmalı ki her gün zulmü tazelemek zorunda kalmasın. Tüm zarar tek seferde verildiğinde verdiği acı daha az duyulur. Oysa iyilikler, daha çok hoşa gitmesi için azar azar verilmelidir. Her şeyden önce bir prens, halkıyla yaşarken onlara iyinin ve kötü talihin inişli çıkışlı doğasının kendi davranışlarını değiştiremeyeceğini göstermelidir. Çünkü bir felaket geldiğinde değişim ihtiyacı duyulursa, şiddeti bir çare olarak görmek için çok geç olacaktır. Hoşgörülü olduğun vakit de boşuna zaman harcamış olacaksın; bunu zorunlu olarak yaptığını düşünecekler ve minnet duymayacaklardır.

    “Sivil Prenslik” konusuna gelince; ülkesinin prensi olmasında başrolü suç veya şiddet değil, yurttaşların lütfünün olduğu bir durumdur. Burada prensliğe erişme, ne tamamen beceriye (virtu) ne de tamamen iyi talihe bağlıdır; daha çok talihle desteklenmiş bir kurnazlıktır diyebiliriz. Hem halkın hem de asillerin lütfüyle başa geçme: Halk, asiller tarafından yönetilmeyi ya da ezilmeyi istemez; asiller ise halkı yönetmek ve ezmek ister. Bu iki karşıt istekten, şehirler adına üç sonuç çıkar: Prenslik, özgürlük ve aşırı serbestlik (başıbozukluk). Asiller, halka karşı koyamayacaklarını sezdiklerinde kendi aralarından birinin namını yükselterek onu kendi prensleri yaparlar. Halk ise; asillere karşı koyamayacaklarını fark ettiğinde tüm nüfuzlarını basit bir yurttaşın desteğine verip onun otoritesine sığınırlar. Asillerin lütfüyle prens olan kişinin tutunması, halkın desteğiyle prens olan kişiye göre çok daha zordur.

    Bilge bir prens, insanları, devlete ve kendine muhtaç olacak şekilde tasarlamalıdır. Bu şekilde insanlar, prenslerine her zaman sadık kalacaklardır. İnsanlar, doğaları gereği, onlara sunulan yararlar kadar kabul ettikleri yararlar için de itaate zorlanırlar. Bununla beraber, sağlam bir şehre sahip ve kendisinden nefret edilmeyen bir prens saldırıya da uğramayacaktır.

    Ruhban prenslikler ise; hiç savunmadıkları topraklara ve yönetmedikleri halklara sahiptirler; yine de bu prenslikler topraklarını savunmasalar da ellerinden kaçırmazlar, yönetmeseler de halklarından şüphelenmezler ve de onlardan ayrılmayı istemezler. Bundan dolayı, bu prenslikler güvenli ve mutludur. Papa VI. Alexander farlıydı; kendinden öncekilerin göstermediği şeyi, para ve asker ile bir Papa’nın neler yapabileceğini gösterdi. Papa Leo ise; Papalığı daha güçlü bir hale getirdi. O, kendinden öncekilerin silahla büyüttüklerini, erdemleri ve iyiliğiyle çok daha saygıdeğer kıldı.

    Tüm devletlerin esas temeli: İster eski isterse de karma olsun, iyi yasalar ve iyi ordulardır. Fakat iyi ordular olmaksızın iyi yasalar olmayacağı ve ancak iyi orduların bulunduğu yerde iyi yasalar bulunabileceği için, ordunuzun kalitesi çok daha önemlidir. Prenslerin ve Cumhuriyetlerin her ikisi de kendi ordularına bağlı olduklarında büyük başarılar elde etmişlerdir. Örneğin Venedikliler, kendi güçlerinin gelişimi göz önünde tutulursa, kendiişlerini kendi halklarından oluşan askerlerle yaptıkları sürece onurla ve güvenle yönetildikleri görülmüştür. Çünkü paralı askerlerin kazançları geç ve önemsiz, kayıpları ise ani ve şaşırtıcıdır. Yardımcı kuvvetlere -ordulara- gelince; kendileri için yararlı ve üstün olabilirler ama her zaman onları çağıranlar için zararlıdırlar: Yenilirlerse prens de yenilir, zafer kazanırlarsa prens bu kuvvetlerin esiri olur. Örneğin; kendisini komşularından korumak için Constantinopol imparatoru, on bin Türk askerini Yunanistan’a çağırdı. Savaş sona erdiğinde Türkler buradan ayrılmayı reddettiler ve böylece Yunanistan’ın kâfirlere kulluğu başlamış oldu.

    XI. Louis’in babası VII. Charles, kendi talihi ve yiğitliğiyle Fransa’yı İngilizlerin elinden kurtarınca, ulusal bir orduyla kendisini güçlendirmesi gerektiğini fark etti. Okçu ve piyade birlikleri kurdu. Fakat daha sonra oğlu kral Louis, piyadeleri dağıttı ve İsviçreli paralı askerler getirdi. Bu aptalca hatayı takip eden diğer prensler, Fransa Krallığı’nın yıkılmasına sebep olan tehlikelerin de nedeni oldular. Sonuç olarak, bilge prensler, her zaman bu tip ordulardan kaçınmalı, kendi birliklerine daha çok güvenmeli ve kendi birlikleriyle bozguna uğramayı diğerleriyle zafer kazanmaya tercih etmelidirler: “Başkalarının silahları çok geniş gelir üzerimizden düşer, ya da bize dar gelir nefesimizi keser”. Ulusal ordu olmaksızın prens güven içinde değildir.

    Kötülükleri, gelişmeden önce sezemeyen yönetici, bilge değildir, bu yeti onda çok azdır. Bilgeler der ki: “Hiçbir şey, kendi öz gücüne dayanmayan bir iktidar şöhreti kadar zayıf ve istikrarsız değildir”. Kastedilen, halktan, yurttaşlardan ve güvenilir insanlardan elde edilen güçlerdir; diğerlerinin tümü paralı askerler ya da yardımcı birlikler, ordulardır.

    Bir prens asla dikkatini savaş dışındaki bir alana çevirmemeli ve savaşta olduğundan daha fazla barışta bu işlerle meşgul olmalıdır. Bunu, uygulama ve eğitim yollarıyla yapabilir. Prens, askerlerini gerekli egzersizlerle savaşa her daim hazır tutmalıdır. Prensin ilk işi kendi ülkesini ve coğrafyasını tanımak olmalıdır. Kendi bölgesinin coğrafik durumunu ve yeryüzü şekillerini öğrenen bir prens, diğer tüm coğrafyalarda benzer koşullarla karşılaştığında avantaj sağlayacaktır. Zihinsel eğitime gelince, prens, tarih okumalı, büyük savaşçıların savaş sırasında nasıl davrandıklarını incelemeli, zafer kazananları takip etmeli, yenilenlerin hareketlerinden kaçınmalı, geçmişteki en iyi prensler gibi davranmalıdır. Eğer ki bir prens, Xenophon tarafından yazılmış Keyhüsrev’in yaşamını okursa, Scipio’nun onu takip ederek ne kadar ün ve şeref kazandığını ve onun, tatlı dilliliğiyle, insancıllığıyla, cömertliği ve ahlaklılığıyla Keyhüsrev’le ne kadar benzeştiğini görür. Bilge bir prens, tehlikelerden kendisi için sonuçlar çıkarmalı ve felaketlere direnmek için talihi kendisine karşıysa buna da hazır olmalıdır.

    Prens, büyük oranda cömertlik itibarını kazanmak için yönetimde tantanalı bir şekilde gösteriş yapmalıdır. Bunun sonucunda ise cömertlik ününü korumak için prens, halkına vergi yükleyecek, az da olsa para getirecek tüm zorbalığı yapacaktır. Fakat bu yol, halkın ondan nefret etmesine yol açacak ve yoksulluk artıp, itibarı azalacaktır. Bunun sonucunda, zenginleştirdiklerinden daha fazla kişiyi fakirleştirdiği için çok az kişi ona itaat edecek ve yeni tehlikelere maruz kalacaktır. Bu yüzden, kendisine zarar vermeden cömertlik yapamayacağı için, bilge bir prens cimri olarak anılmaktan kaçınmamalıdır. Halkından çalmaktan sakındığı, kendini savunabildiği, yoksulluktan ve aşağılanmaktan kaçındığı ve açgözlülüğe ihtiyaç duymadığı sürece cimrilikle itham edilmekten korkmamalıdır. Cömert olarak bilinmek isteyip de açgözlülükle suçlanıp böyle ün salmaktansa, nefrete maruz kalmadan cimri diye bilinmeyi istemelidir. Çünkü tüm bunlar, hükümdarlığını sürdürmesi için gereklidir.

    Her prens zalim değil, merhametli olarak anılmak ister. Halkının birliğini ve huzurunu korumak için yaptığı şeylerden dolayı zalimlikle suçlanmaya aldırmamalıdır. Aşırı merhametli olarak, cinayetlere ve çapulculuğu yol açan karmaşalara olanak vermektense az sayıda ibret verici cezalar vermek daha merhametlidir. Prens, inanmakta ve hareket etmekte kolay davranmalı; korkak davranmamalı, sakınganlık ve insancıllıkla ılımlı davranıp, ne aşırı güvenip sakınmazlığa ne de güvensizlik göstererek katlanılmaz bir hale düşmemeye dikkat etmelidir. Korkulmak sevilmekten daha iyi ve güvenlidir. İnsanlar kendilerini sevdirmek isteyenlerden çok korkutmak isteyenleri kırmaktan çekinirler. Çünkü sevgi bağı borçla, şükranla oluşturulmuştur. İnsanlar, kişisel çıkarları söz konusu olduğunda hainleşirler. Bilge bir prens, yurttaşların mallarından ve kadınlarından daima uzak durmalıdır. Çünkü insanlar, babalarının ölümünü, ondan kalan malların kaybından daha çabuk unuturlar. Özetle, insanlar sevdiklerinde kendilerine, korktuklarında ise prense bağlandıkları için bilge bir prens, başkalarına değil, kendisine bağlı bir yapı kurmalıdır. Nefret edilmekten daima kaçınmalıdır.

    Prens, merhametli, güvenilir, insancıl, inançlı ve dürüst görünebilir. Fakat zihnini öyle bir biçimde ayarlamalıdır ki gerektiğinde tam tersi görünebilmelidir de. Bir prens, yapabildiği sürece iyilikten kaçmamalıdır; ama gerektiği anda kötülük yolunu nasıl izleyeceğini de bilmelidir. Pek çok prensin hareketlerinin yargılanamadığı mahkemelerde, herkes araçtan çok sonuca bakar. Bu yüzden prens, otoritesini koruyup elinde tutmayı başarırsa; bunun anlamı her zaman saygıdeğer olarak görülüp herkes tarafından onaylanacaktır. Bayağı insanların, her zaman görünüşe ve sonuca baktığı unutulmamalıdır.

    Halk, aklı başında ve barışçı prensleri; askerler ise savaşçı ruhlu prensleri tercih ederler. Prens, kararsız, hoppa, kadınsı, korkak ve iradesiz göründüğünde küçümsenir. Bu kusurları işlemeden; bilge ve güçlü görünmelidir. Halkı tarafından hürmet gören bir prense saldırmak hiç kolay değildir. Prens, halkının desteğini arkasına aldığında, komplolardan korkması için çok az neden vardır. Fakat onların düşmanlığını ve nefretini kazandığında her şeyden ve herkesten korkması kaçınılmazdır. İyi düzenlenmiş devletler ve bilge prensler, asillerin umutsuzluğa kapılmamasına özen göstermeli ve halkın memnuniyetini canlı tutmalıdır. Prens, sorumluluklarının gerektirdiklerini diğerlerine devretmeli, ona barış ve lütuf getirecek olanları ise kendisi üstlenmelidir. Prens için anahtar cümle: “İnsanlarda nefret uyandırmadan, saygı uyandırmaktır”. Prenste bulunması gereken şeylerden biri de: “Aslan ve Tilkinin doğasıdır”. Aslan tuzaklardan anlamaz, tilki ise çok iyi anlar. Aslan çok güçlüdür tilki ise güçsüzdür. Aslanın tüm şiddeti ve tilkinin kurnazlığı bilge bir prenste bulunmalıdır. İmparatorlukların yıkımı, halkın ya da askerlerin nefretinden ya da küçümsemelerinden kaynaklanır. Prens, halktan çok askerleri memnun etmelidir. Çünkü askerler, halktan daha güçlüdür. Bilge bir prens, devletini ele geçirmek ve şerefle elde tutmak için Severus ve Marcus gibi büyük liderleri örnek almalıdır kendine.

    Yabancılardan çok kendi halkından korkan bir prens, kale yaptırmalıdır; halktan çok yabancılardan korkuyorsa kalesiz yaşamalıdır. Yeni bir prens, prensliğinde her zaman halkının silahlanmasını sağlamalıdır. Aksine, halkını silahsızlandıran, onlara güvenmediğini, cesaretlerinden ve sadakatlerinden şüphe ettiğini zannedip suçladığını düşünecekleri için sana karşı nefret duymalarına neden olur. Bilge bir prens, zorlukları ve terslikleri alt ettiğinde büyür. Becerikli bir şekilde düşmanlık çıkartıp sonra onları düzeltip büyüklüğünü arttırması gerektiğini de bilir.

    Hiçbir şey bir prense, büyük işlere girişmek ve yeteneklerine dikkat çekmekten daha çok ün sağlamaz. Yeni kurumlar ve yasalar oluşturmak prense onur ve şöhret kazandırır. Bu yeni kurum ve yasalar sağlamsalar ve büyükseler herkes tarafından hayranlık uyandırır. Dostun olmayan seni tarafsızlığa davet edecek; dostun olan ise seni yanında savaşmaya çağıracaktır. Bir prens, başkalarının saldırılarında kendisinden daha güçlü olanlarla birleşmeye dikkat etmelidir. Gereklilik olmadıkça kendisinden güçlülerle birleşmemelidir. Güçlü ortak, eğer galip gelirse onun egemenliği ve merhameti altında yaşamak zorundadır. Prens, bu duruma düşmekten kaçınmalıdır.

    Prens, halkını ticari, zirai ve diğer alanlarda yüreklendirmelidir. Böylece biri, evini, elinden alınma korkusu olmadan süsleyebilmeli, bir diğeri ağır vergilerden korkmadan ticaret yapabilmelidir. Devlete ve şehirlere büyük katkılar yapmak isteyenleri ödüllendirmelidir.

    Sakıngan biri, şiddet kullanması gereken yerde şiddet kullanamazsa yıkılır. Hâlbuki zaman ve koşullar değiştiğinde onun doğası da değişseydi, talihi hiç değişmezdi. Özetle, talih değiştikçe insanlar da eski yollarında değişiklikler yaparak mutlu olabilirler. Atılgan olmak sakıngan olmaktan daha iyidir. Zira talih, onu tutabilmek için sert davranılması, dövülmesi gereken bir kadındır. O, kendisine çekingen yaklaşanlardan çok, ona sert davranarak zevk verenlere kulluk etmeye daha hazırdır. O, bir kadın olduğundan, gençlerden hoşlanır. Çünkü gençler daha az titiz, sakıngan ve daha çok azgın ve atılgandırlar; ona daha büyük cüretle hükmederler.

    Prensin seçtiği bakan, eğer kendisini prensinden çok düşünüyorsa, tüm eylemlerin sonunda kendisine çıkar sağlıyorsa o adam, asla iyi bir bakan ve güvenilir biri olamaz. Devletin yönetiminde olan biri kendisini düşünmeli fakat aynı zamanda yalnızca prensini ve onun işlerini düşünmelidir. Bakanları iyi ve sadık tutmak için prensin onlara saygılı olması, onlara şeref vermesi, onları zenginleştirmesi, kazanç sağlayarak onları kendisine bağlaması ve devletin ondan vazgeçemeyeceğini hissettirmesi gerekir. Bakanın kazancı çok olmalıdır ki başka kazanç yolları ve zenginlikler aramasın. Sorumlulukları çok olmalıdır ki değişikliklerden korksun. Prens ve bakanı bu yoldan giderlerse birbirlerine güvenebilirler. Aksi durumda ikisinden biri düşecektir.

    Basiretli bir prens, halkın arasından ağzı sıkı olanları seçerek onların herhangi bir konu üzerine düşüncelerini sormalı ve düşüncelerini açıkça söylemelerine izin vermelidir. Lakin ne duyarsa duysun, son kararı yine kendisi vermelidir. Prens, danışmanlarını daima, ama kendi istediği zaman dinlemeli, istemediği zaman öğüt vermeye çalışanları azarlamalıdır. İyi öğütler kimden gelirse gelsin, prensin basireti iyi öğüde değil, iyi öğütler prensin basiretine bağlı olmalıdır.

    Kritik ve Özet: Süha Demirel, İstanbul, 14 Kasım 2013.
    (Düzeltmeler ve Eklemeler, 13 Şubat 2015)

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Prens
    NICCOLO MACHIAVELLI
    İLYA İZMİR YAYINEVİ
    Felsefe Dizisi
    Çeviri: Murat Satıcı
    Onuncu Baskı, İzmir, Ocak 2012, 144 Sayfa.