• İlk insan ve ilk peygamber.

    ÂDEM ALEYHİSSELÂM

    Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber,bütün insanların babası. Allahü teâlânın emri ile melekler çeşitli memleketlerden topraklar getirdiler. Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp insan şekline koydular. Bu şekilde Mekke ile Tâif arasında kırk yıl yatıp "salsâl" oldu yâni pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselâmın nûru alnına kondu. Sonra Muharremin onuncu Cumâ günü rûh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahü teâlânın emri ile bütün melekler Âdem aleyhisselâma karşı secde ettiler. Uzun zaman meleklerin hocalığını yapmış olan İblis, kibirlenip bu emre karşı geldi ve Âdem aleyhisselâma karşı secde etmedi. "O çamurdan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ondan üstünüm." iddiâsında bulundu. İblis (şeytan) kendini üstün görüp, kibirlenerek Allahü teâlânın emrine uymayınca gadab-ı ilâhiyyeye uğradı ve Cennet'ten kovuldu. Âdem aleyhisselâm kırk yaşındayken Firdevs adındaki Cennet'e götürüldü. Cennet'te bulunduğu sırada veya daha önce Mekke dışında uyurken sol kaburga kemiğinden hazret-i Havvâ yaratıldı. Allahü teâlâ onları birbirine nikâh etti. Cennet'te yerleşmelerini ve Cennet'in meyvelerinden dilediklerini yemelerini bildirdi. Fakat, Cennet'te bulunan bir ağaç için, "Bu ağaca yaklaşmayın, bu ağaçtan yemeyin." buyurdu.Âdem aleyhisselâm ve Havvâ vâlidemiz, Cennet'te bin yıl kadar yaşayıp, İblisin yalan yeminine inanarak yasak edilen ağacın meyvesinden unutarak önce hazret-i Havvâ, sonra Âdem aleyhisselâm yedikleri için Cennet'ten çıkarıldılar. Âdem aleyhisselâm Hindistan'da Seylan (Serendib) Adasına, Havvâ ise Cidde'ye indirildi. Birbirlerinden ikiyüz sene müddetle ayrı kalan Âdem aleyhisselâm ve hazret-i Havvâ bu müddet içinde ağlayıp yalvardıktan sonra tövbe ve duâları kabûl oldu. Hacca gelmeleri emrolundu.

    Arafât Ovasında hazret-i Havvâ ile buluştu. Kâbe'yi inşâ etti. Her sene hac yaptı. Arafât Meydanında veya başka meydanda kıyâmete kadar gelecek çocukları belinden zerreler hâlinde çıkarıldı. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye soruldu. Hepsi; "Belâ=Evet!" dediler. Sonra hepsi zerreler hâline gelip beline girdiler. Buna "Ahd-ü-Misâk" ve "Kâlû Belâ" denildi. Âdem aleyhisselâm ve hazret-i Havvâ daha sonra şam'a geldiler. Burada yirmi defâ ikiz evlâdı oldu. Bir defâ da yalnız Şît aleyhisselâm oldu. Neslinden kırkbin kişiyi gördü. Oğullarına ve torunlarına peygamber olarak gönderildi. Cebrâil aleyhisselâm kendisine oniki defâ geldi. Kendisine on suhuf (forma) kitap verildi. Bu kitapta; îmân edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül boy abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, tıb, ilaçlar, hesab, geometri gibi şeyler bildirildi. Ayrıca fizik, kimya,tıb,eczâcılık, matematik bigileri öğretildi. İbrânî, Süryânî ve Arab dillerinde kerpiç üstüne çok yazı yazıldı.

    İlk insanlar,bazı târihçilerin zannettiği gibi ilimsiz,fensiz,görgüsüz,çıplak ve vahşî kimseler değildi.Bugün Asya,Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benziyen vahşîler yaşadığı gibi,ilk insanlarda da bilgisiz basit yaşayanlar vardı.Bundan dolayı ne bugünkü,ne de ilk insanların hepsi için vahşîdir denilemez.Hazret-i Âdem ve ona inananlar şehirlerde yaşarlardı.Okuma-yazma bilirlerdi.Demircilik,dokumacılık,çiftçilik,ekmek yapmak gibi san'atları vardı.Altın üzerine para dahi basılmış,mâden ocakları işletilip,çeşitli aletler yapılmıştı.

    Âdem aleyhisselâmın hiç sakalı yoktu.İlk sakalı çıkan şit aleyhisselâmdır.Hazret-i Âdem çok güzeldi.Siyah saçlı ve buğday tenliydi.Onbir gün hasta yatıp,bir Cumâ günü vefât etti.Âdem aleyhisselâm vefât edince,Cebraîl aleyhisselâm bir gömlek giydirdi.,şit aleyhisselâma yıkamayı öğretti.Yıkayıp kefenlediler.Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: "Âdem aleyhisselâm vefât edince,melekler üç defâ su ile yıkadılar.Onu defnettiler." Sonra çocuklarına dönerek; "Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız dediler." şit aleyhisselâm imâm olup cenâze namazını kıldırdı.Âdem aleyhisselâmın kabri; Kudüs'te,Minâ'da,Mescid-i Hîf'te veyâ Arafât'tadır.Hayatını bildiren rivâyetler birbirinden farklıdır.
    Hazret-i Âdem,Allah'a ilk hamd ve ilk tövbe edendir.Seçilmişlerin ilki,yeryüzünde Allahü teâlânın ilk halîfesidir.Birçok mûcizeleri vardır.Bunlardan birkaçı şöyledir:

    Yırtıcı,vahşi hayvanlarla konuşurdu.
    Susuz dağ ve taşlara elini vurunca,pınarlar fışkırır,temiz sular akardı.
    Eline aldığı ufak taşlar,yüksek sesle Allahü teâlâyı zikrederdi.

    Âdem aleyhisselâmın yaratılması,Cennet'te kalması,Cennet'ten çıkarılarak yeryüzüne indirilmesi,Kur'ân-ı kerîmde çeşitli âyet-i kerîmelerde bildirilmiştir.

    Âdem aleyhisselâmın oğludur.

    ŞİT (ŞİS) ALEYHİSSELÂM

    Adem aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamber. Âdem aleyhisselâmın oğludur. Âdem aleyhisselâmın oğullarından Hâbil ile Kâbil çıkan anlaşmazlık neticesinde Kâbil, Hâbil'i öldürünce, Allahü teâlâ hazret-i Âdem'e, Hâbil'e karşılık ihsân olarak, yeni bir oğul verdi. Âdem aleyhisselâmın bütün çocukları ikiz olarak doğduğu hâlde, Şit aleyhisselâm tek doğdu. Şit adı verilen yeni oğlun ismi İbrânice olup, Arapça karşılığı ''Allah'ın hibesi'' mânâsınadır. İsmine ''Şis''de denilmiştir. Âdem aleyhisselâmın oğullarından Kâbil, Hâbil'i şehit ettikten sonra doğmuş olan Şit aleyhisselâm, son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrunu alnında taşıyordu. Bu sebeple Âdem aleyhisselâm onu pek fazla seviyordu. Bütün evlâdı üzerine onu reis yaptığı gibi, vefât edeceği sırada da bütün yeryüzünün halifeliğine onu tâyin etti. Bu hususta vâsiyette bulundu. Ayrıca ilâhi sırları bildirip, bütün ilimleri öğretti. Peygamber efendimizin nûruyla ilgili olarak oğlu Şit aleyhisselâma şöyle vasiyet etti: ''Oğlum Alnında parlayan bu nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bunûru mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da şöyle vasiyet et.'' Şit, bu vasiyet üzerine sâliha bir kızla evlendi. Sonra evlâtlarına daböyle vâsiyet ettiler. Onlar da bu vasiyete uyup öylece devâm ettiler. Âdem aleyhisselâmın vefâtından sonra, Allahü teâlâ, Şit aleyhisselâma peygamberlik verdi. Elli sayfa (forma) küçük kitap indirdi. Bu kitaplarda hikmet ilmi, matematik, sanâyi bilgileri, kimyâ ilmi ve daha birçok şeyler bildirilmiştir. Şit aleyhisselâm zamânında insanlar çoğalıp, her tarafa yayıldılar. Onlara Allahü teâlânın emirlerini bildirip imân etmeye çağırdı.

    Şit aleyhisselâmın dininin esasları, Âdem aleyhisselâmın bildirdiği dinin esaslarına uygundu. Şit aleyhisselâm ekseriyâ Şam'da ikâmet edip, insanlara, Allahü teâlâya imân etmeyi ve emirlerine uymayı bildirerek tebliğ vazifesini yaptı. Bin şehir kurup, hudutlarını tespit etti. Şit aleyhisselâmın çocukları ve torunları imâr ettikleri şehirlerde yaşayıp, Allahü teâlâya ibâdet ve tâatle meşgul oldular. Gâyet huzurlu bir hayat sürdüler. Aralarında düşmanlık buğz ve haset yoktu. Kötülüklerden, haramlardan ve isyândan uzak dururlardı. Şit aleyhisselâm, Şam'dan Yemen tarafına gidip, azgın ve sapık bir hâlde yaşayan Kâbil'in oğullarını Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti. Fakat bu kavim, Şit aleyhisselâmın dâvetini kabul etmeyip, sapıklıklarında ısrâr ettiler. Şit aleyhisselâm, onlarla savaş yaptı. Bu savaşta kılıç kullandı. İlk kılıç kullanan odur. Yemendeki bu azgın kavmin bir kısmını kılıçtan geçirdi, bir kısmını da esir aldı. Babası, Âdem aleyhisselâmla veya kardeşleriyle Kâbe'yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Son peygamber olan Muhammed aleyhisselâmın nûru Şit aleyhisselâmdan onun oğlu Enûş'a geçti. Şit aleyhisselâm, oğlu Enûş'a, babası Âdem aleyhisselâmın, Muhammed aleyhisselâmın nûruyla ilgili olarak kendisine yaptığı vasiyeti yaptı ve Enûş'u yeryüzüne halife tâyin ederek vefât etti. Ömrünün dokuz yüz on iki veya dokuz yüz elli yâhut da dokuz yüz sene olduğu rivâyet edilmiştir. Peygamberliğininse, iki yüz seksen iki veya iki yüz on iki yâhut da iki yüz kırk iki sene olduğu rivâyet edilmiştir. Şit aleyhisselâmdan sonra, çoğalarak yeryüzüne dağılan insanlar, zamanla doğru yoldan uzaklaşıp, çok azgınlık gösterdiler. Allahü teâlâ onlara İdris aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi. Şit aleyhisselâm Âdem aleyhisselâmın öteki evlâtlarının hepsinden güzel ve faziletliydi. Sûret ve sirette yâni hâl ve yaşayışta tıpkı babasına benzediği için Âdem aleyhisselâm onu diğer evlâtlarından çok severdi.

    Dördüncü kat semâdadır. Şît aleyhisselâmın torunlarındandır.

    İDRİS ALEYHİSSELÂM

    Kur'ân-ı kerim'de ismi geçen peygamberlerden. Şit aleyhisselâmın torunlarındandır. Asıl ismi Ahnûh veya Hanûh'tur. Kur'ân-ı kerim'de İdris diye bidirildi. Kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için ''Müselles bin-Ni'me'' (kendisine üç nimet verilen) de denilmiştir. Babasının adı Yerd, annesinin adı Berre veya Eşvet'tir. Bâbil'de veya Mısır'da Münif denilen yerde doğduğu rivâyet edilmiştir. Kendisine otuz suhuf (forma) kitap verildi. Diri olarak göğe kaldırıldı. Âdem aleyhisselâmdan ve Şit aleyhisselâmdan sonra insanlar madden ve mânen bozuldular. İdris aleyhisselâm, içinde yaşamış olduğu, Kâbil'in evlâdından bir topluluğa peygamber olarak gönderildi. Her türlü isyân, kötülük ve günâhın işlendiği bu topluluğa Allahü teâlânın kulluk etmeleri gerektiğini sabırla anlattı. Allahü teâlâ ona otuz sayfa (forma) kitap gönderdi. Cebrâil aleyhisselâm dört defâ gelerek Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğ etti.İdris aleyhisselâm, kavmine kendisinden sonra gelecek peygamberleri, Muhammed aleyhisselâmın vasıflarını bildirdi. Kendisinden sonra gelecek olan Nûh tûfânını ve Âhir zaman peygamberi muhammed aleyhisselâmı bütün tafsilâtıyla anlattı. Peygamber olduğunu ispat eden birçok mûcizeler gösterdi. Fakat kendisine kavminden pek az kimse itâat etti, pek çoğu ise karşı geldi. Bunun üzerine İdris aleyhisselâm yaşamış olduğu Bâbil diyârından Mısır'a hicret etti. Kendisine imân edenlerle birlikte burada yerleşti. Allahü teâlâ ona yetmiş iki lisanla konuşmayı nasip etti. Her kavmi kendi lisanıyla hak dine dâvet etti. Harp âletleri yapıp, kâfirlerle cihâd etti. İnsanlara şehir kurmak sanatını ve idârecilik ilmini öğretti. Yüz şehir kurdu. Bunların en küçüğü Diyarbakır yakınında bulunan Rehâ şehridir. Her millet deöğrendikleri bu kâidelere göre kendi bölgelerinde pekçok şehirler kurdu. İnsanlara muhtelif ilimleri de öğretti. Pekçok kimseye hikmet ve riyâziye (matematik) dersleri verdi. Fen ilimleri, tıp ve yıldızlarla alâkalı ince ve derin meselelerden bahsetti. Allahü teâlâ ona göklerin terkiplerini, neden meydana geldiklerini, yıldızlarla alâkalı derin bilgileri, senelerin sayısını ve hesâp ilmini öğretti. İdris aleyhisselâm kavmine kalem ile yazı yazmasını, iğne ile dikiş dikmesini öğretti. Öğrettiği ilimler, Allahü teâlânın bildirmesi ile oldu. Yoksa insanoğlunun aklı va zekâsı, sâdece araştırma yoluyla bu bilgilere ulaşamazdı. Eski yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimyâ ve tıb bilgilerini İdris aleyhisselâmın kitâbından aldılar.

    İdris aleyhisselâm, uzun seneler insanları hak dine dâvet etti. Yeryüzünün meskûn yerlerini dört bölgeye ayırıp herbirine bir vekil tâyin etti. Bir müddet sonra Aşûre gününde göğe (semâya) kaldırıldı. Dünyâda yaşadığı ömrünün sonuna doğru ölüm meleği Azrâil aleyhisselâm, İdris aleyhisselâmı ziyârete geldi. İdris aleyhisselâm, Azrâil'e: ''Bir anlık benim rûhumu al.'' dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Azrâil aleyhisselâma; ''Onun rûhunu al!'' diye vahyetti. Azrâil aleyhisselâm rûhunu aldı. Allahü teâlâ, İdris aleyhisselâmın rûhunu tekrar iâde etti. İdris aleyhisselâm, Azrâil aleyhisselâma; ''Beni semâlara götür. Cennet'i ve Cehennem'i göreyim.'' dedi. Allahü teâlâ, Azrâil'e onu semâya götürmesini vahyetti. İdris aleyhisselâma Cehennem gösterildi. Cennet'e götürüldü. Cennet'e girince, çıkmak istemedi. Kendisine; ''Niçin çıkmıyorsun?'' diye sorulunca; ''Allahü teâlâ, ''Her nefis ölümü tadacaktır'' buyurdu. Ben ise ölümü tattım. Yine Allahü teâlâ, ''Herkes Cehennem'e uğrayacaktır'' buyurdu. Ben oraya uğradım. Allahü teâlâ, ''Onlar oradan (Cennet'ten) çıkmayacaklardır.'' buyurdu. İşte ben bunun için Cennet'ten çıkmak istemem. dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Azrâil'e vahyedip, İdris aleyhisselâmın Cennet'te kalmasını bildirdi.İdris aleyhisselâm böylece Cennet'te kaldı. Bu husus Kur'ân-ı kerim'de Meryem sûresi 57. âyet-i kerimesinde meâlen; ''Biz onu yüksek bir mekâna kaldırdık.'' buyrulmak suretiyle bildirilmiştir. Tefsir âlimleri âyet-i kerimede bildirilen ''yüce mekân'' dan murâdın, peygamberlik ve Allahü teâlâya yakınlık mertebesi veya Cennet veya altıncı, yâhut dördüncü kat semâ olduğunu bildirmişlerdir. Nitekim Buhâri ve Müslim'de bildirilen hadis-i şerifte, peygamberimiz aleyhisselâm Mirâca çıktığı zaman, hazret-i İdris'i dördüncü kat semâda gördüğünü bildirmiştir. İdris aleyhisselâm diri olarak göğe çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Hatırlamak için resmini yaptılar. Daha sonra gelenler bu resmi tanrı sandılar, çeşitli heykeller yapıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı. İdris aleyhisselâm, ağaçların yapraklarının sayısını bilirdi. Duâ ederken (Bi adedil-evrâk) ''Ağaçların yaprakları kadar'' diyerek tesbih okurdu. Yıldızlara âit ilmi bilirdi. Kavmini imâna dâvet ettiği zaman, yıldızların heyeti, durumu ve diğer husûsi hâllerini açıklamasını istediler. İdris aleyhisselâm bunu geniş olarak haber verdi. Yıldızların durumunu anlattı. Bunun için ''nücûm ilmi'' hazret-i İdris'ten kalmıştır, dennir. Melekler grup grup onun ziyâretine gelip görünürlerdi. Her birinin ismini, vazifesini, tesbihibi bilirdi. Havada uçup giderlerken onları görürdü. Gökyüzündeki bulutlara dağılmalarını emrettiği zaman dağılırlar ve dile gelip onunla konuşurlardı. Bunlar Allah'ın İdris aleyhisselâma verdiği mûcizelerdir.

    İdris aleyhisselâmın hikmetli sözlerinden bâzıları şunlardır:

    ''Akıllı kimsenin rütbesi yükseldikçe, tevâzûsu (alçak gönüllülüğü) artar.''

    ''Câhil, mertebesi yüksek olsa da, basiret ehlini hakir ve aşağı görür.''

    ''Dostlar arasındaki hakiki sevgi, içinde bir menfeat temin etme ve kendisinden bir zararı def etme düşüncesi olmayan sevgidir.''

    ''İnsanda bulunan en faziletli cevher, akıldır. Sâhibini pişman ettirmeyen en kıymetli şey sâlih ameldir.''

    ''İyi hasletlerin en üstünü, kızgınlık hâlinde doğruluk, sıkıntı hâlinde cömertlik cezâ vermeye gücü yettiği hâlde affetmektir.''

    Kur'ân-ı kerim'in Meryem, Enbiyâ sûrelerinde İdris aleyhisselâmla ilgili haberler verilmiştir.

    Altı ulülazm peygamberden ikincisidir. Tûfan'ı ile meşhurdur.

    NUH ALEYHİSSELÂM

    İdris aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberlerden. Allah korkusundan dâima ağladığı için adına, çok ağlayan, inleyen mânâsına gelen ''Nuh'' denilmiştir.İdris aleyhisselâm insanlara peygamber olarak gönderilip onlara doğruyu gösterdikten sonra diri olarak göke kaldırıldı. Onun göke kaldırılmasından sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar. Onu çok sevenler ayrılık acısına dayanamadılar. Resmini yapıp seyrettiler. Daha sonra gelenler, bu resimleri tanrı sandılar ve çeşitli heykeller yaputperestpıp, tapmaya başladılar. Böylece insanlar arasında lik meydana çıktı. İnsanlar putlara tapmaya başladıktan sonra, gün geçtikçe aralarında, zulüm, zorbalık, fitne, ahlâksızlık gibi kötülükler artıp yayıldı. Hazret-i Nuh, böyle bir cemiyet içinde çocukluğundan beri doğru yolda bulunan, Allahü teâlâya ibâdet eden sâlih bir kul idi. Sulama işleriyle, çiftçilikle, hayvan yetiştirmekle, marangozluk ve ev inşasında çalışıyordu. Doğru yoldan ayrılmış olan insanların kötülüklerinden de tamâmen uzak duruyordu. Elli yaşında iken, Allahü teâlâ, onu insanlara peygamber olarak gönderdi. Kendi zamânında yaşayan bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Nuh aleyhisselâm,ömrünü sonuna kadar insanları Allahü teâlâya iman etmeye, o'nun emirlerine uymaya, dâvet edeceğine söz (misak) verdi. Ona yeni bir din ve kitap verilmeyip, kendinden önceki peygamberlerin dinlerindeki hükümleri dokuz yüz elli sene insanlara bildirdi, onları hidâyete çağırdı. Peygamber olarak gönderildiği insanlar Kur'ân-ı kerimde; puta tapan, günahkar, kötü ve kalpleri kararmış bir millet olarak vasfedilmektedir. Kur'ân-ı kerimde meâlen; ''Muhakkak ki biz, Nuh'u (aleyhisselâm) kavmine resûl olarak gönderdik'' (A'râf sûresi:59) buyrulmaktadır.

    Nuh aleyhisselâm kavmine kendilerine peygamber olarak gönderildiğini, putlara tapmaktan, haksızlıktan ve zulümden vazgeçip, Allahü teâlâya iman edip, o'nun emirlerine uymalarını bildirdi. Fakat zulüm ve zorbalığa alışmış ve başkalarını tahakküm altına almak isteyen insanlar inanmadılar ve ona düşman oldular. Nuh aleyhisselâm onlara nasihat ederek: ''Ben size doğru yolu göstermek,zulmü kaldırıp, adâleti yaymak için Allah tarafından gönderildim. Herkesin putlara tapmaktan vazgeçip bir olan Allah'a ibâdet etmesini, kulluk yapmasını bildiriyordum'' dedi.Kavmiyse bu davete inanmayarak emirlerine uymamakla ve sapıklıklarıda ısrar ediyordu. Çok az kimse imân etmişti. Fakat Nuh aleyhisselâm tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan devamlı sûrette Allah'a imân ve kulluk etmeye çağırıp, isyan ederlerse azâba yakalanacaklarını bildiriyordu. Kavmi ise bu dâvete uymadıkları gibi, Nuh aleyhisselâmı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için elbiseleriyle başlarını kapatıyorlardı. Bir tarafdan da ona inananlara zulüm ve işkence yapıyorlardı. Hazret-i Nuh'un dâveti, günden güne uzaktan yakından duyuluyor, her yerde ondan bahsediliyordu. O'na imân etmeyenlerse bundan endişe duyuyor ve düşmanlıklarını safha safha artırıyorlardı. Nuh aleyhisselâm gittikçe azan kavmine ''Ben size zor ve güç bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka bir gruptan korkuyor zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz. Allah'tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.'' diyordu. Yılar sürüp gidiyor, Nuh aleyhisselâm ise tebliğ vazifesini devamlı olarak yapıyordu. Çok az kimse imân etmişti. Diğer insanlarsa iş sâhibi zorbalar, kötü işlerle uğraşan kimseler veya düşkünlük içinde hayat süren zelil, esir ve muhtaç kimselerdi. Her geçen gün daha bedbahtlaşan bu insanlar, bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nuh aleyhisselâm böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkat ve sabırla onları kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı çıkıyorlar, hazret-i Nuh'u taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar, evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı. Bir türlü kötülüklerini anlayıp, azgınlıktan vazgeçmiyorlardı. İsyanları sebebiyle Allahü teâlâ onlara gadap etti. Senelerce yağmur yağdırmadı. Malları, hayvanları helak oldu. Bağları bahçeleri kuruyup, servetleri kayboldu, nesilleri kesildi. Son derece muhtaç ve fakir hâle düştüler. Onların bu hâli karşısında Nuh aleyhisselâm; ''Ey kavmim başınıza gelen bunca belâlar günahlarınız sebebiyledir. Putlara tapıp, Allah'a ibâdet etmekten kaçındığınız için Allahü teâlâ size gadap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz. Ama Rabbinizden günahlarınızın bağışlanmasını isteyin, sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve evlatlar ihsan ederek şmdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz. Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra diriltecek ve amellerinizin cezâsını ve mükâfâtını verecek.'' diyerek daha birçok husûsu iyice anlatıp onlara ehemmiyetle nasihat etti. İsyandan vaz geçmezlerse daha ağır azaplara düşeceklerini bildirdi.

    Nuh aleyhisselâm ve bildirdiklerine inanmayıp putlara tapmakla israr eden azgın millet; ''Ey Nuh gerçekten bizimle çok mücâdele ettin, bunda da çok ısrarla davrandın. Bu işe başladığın gündenberi bizi devamlı olarak azapla korkutup durdun. Artık sözünde doğru isen şu azâbı getir de görelim. Artık ne olacaksa olsun.'' diyerek onun nasihatlarını ve dâvetlerini hiç kabul etmedikleri, Kur'ân-ı kerim'de Hûd sûresinde (ayet 32) bildirilmektedir. Nûh aleyhisselâm kavminin bu tutumu karşısında aslâ yılmadan, tebliğ vazifesini devâm ettiği hâlde, onların bir türlü imâna gelmeyeceklerini iyice anladı. Bunun üzerine meâlen şöyle duâ ettiği Kur'ân-ı kerim'de bildirilmektedir: ''Nuh (aleyhisselâm) dedi ki: ''Ey Rabbim! yeryüzünde, hareket eden hiçbir kâfir bırakma! Eğer sen onları bırakırsan, kullarını dalâlete, sapıklığa sürüklerler. Hem bundan sonra onların çoluk çocuğu olmaz. Olsa bile çocukları fâcir ve küfürde pek ileri kimseler olurlar. Ey Rabbim! beni, anamı, babamı, mümin olarak evime girenleri, erkek, kadın bütün müminleri mağfiret eyle, bağışla, zâlimlerin (kâfirlerin) ise ancak helâk ve hüsrânlarını arttır.'' (Nuh sûresi:26-28) ve ''(Nuh aleyhisselâm duâ edip) dedi ki: Yâ Rabbi! Gerçekten kavmim beni tekzip etti. Beni yalanladı. Artık benimle onların arasındaki hükmü sen ver. Beni ve berâberimdeki müminleri kurtar.'' (Şuarâ sûresi:117-118) Nuh aleyhisselâmın bu duâsı üzerine, Kur'ân-ı kerimde Allahü teâlânın ona meâlen şöyle vahy ettiği bildirilmektedir: ''Nuh'a vahy olundu ki; kavminden daha önce imân etmiş olanların dışında hiç kimse imân etmeyecek. O hâlde sen, kavmin seni yalanladıkları için ve sana ezâ verdikleri için mahzûn olma, kederlenme ki; onlardan intikam alma vakti gelmiştir. Nezâretimiz altında ve vahy ettiğimiz, bildirdiğimiz şekilde bir gemi yap! Zâlimler (kâfirler) hakkında bana duâ etme. Zirâ onlar (suda) boğulacaklardır.'' (Hûd sûresi:36-37) Nuh aleyhisselâm kendisine gönderilen vahiy üzer,ne hemen bir gemi yapmaya başladı. Geminin yapılmasında Cebrâil aleyhisselâm, Allahü teâlânın emri üzerine yardımcı oluyor ve nasıl yapılacağını târif ediyordu. Nuh aleyhisselâm ve imân eden müminler de geminin yapılmasında çalıştılar. Geminin inşâsını gören putperestler; ''Şimdi de marangozluğa mı başladın?'' diyerek alay ediyorlardı. Hazret-i Nuh ise; ''Benimle alay ediyorsunuz ama, rezil edici azâbın kime geleceğini ve kime sürekli azâbın ineceğini göreceksiniz.'' diyordu. Nuh aleyhisselâm, yüzyılar boyu insanları Allahü teâlâya imân etmeye çağırdığı hâlde insanların imân etmemeleri sebebiyle helâk olmalarının yaklaştığı sırada son olarak şöyle dedi. ''Ey insanlar! Ben size doğru yolu göstermek için Allah tarafından görevlendirildim. Bir ömür boyu size nasihat ettim. Dinlemediniz, benimle alay ettiniz, sabır ve tahammül gösterdim. Bana, inananlara eziyet edip, incittiniz Allahü teâlâ yer yüzünü zulüm ve küfürden temizleyecek. Geliniz, dâvetimi kabul ediniz. Câhillik etmeyiniz Allahü teâlâya itâat ediniz. Ben sizin hayır ve iyiliğinizi istiyorum. Siz bilmiyorsunuz ama, Allah'ın azâbı en kısa zamanda büyük bir tufan şeklinde gelecek. Bildirdiklerime inanmayan herkes helâk olacaktır. Şu yaptığım gemi, imân edenlerin binip kurtuluşa ereceği gemidir. Allah'a imân etmeyen âsiler suda boğulacaktır. Kurtulmayı isteyen imân etsin ve benimle yolcu olsun. Bu benim, herkesin duyması gereken son sözümdür.''

    Nuh aleyhisselâmın son olarak söylediği bu sözlerine de uymayan insanlar; ''Ey Nuh, uzun yıllardan beri bu sözleri söylüyorsun. Şimdi de kuru bir çöl ortasında büyük bir gemi yaptın. bizi tufanla korkutuyorsun biz sana da söylediklerine de inanmıyoruz.'' dediler. Nihâyet bir müddet sonra geminin yapımı tamamlandı. Hazret-i Nuh'un yaptığı ve üç katlı olduğı rivâyet edilen bu geminin ateş yanarak kazanı kaynayıp hareket ettiği (Buharlı bir gemi olduğu) Kur'ân-ı kerim'de açıkça bildirilmektedir. Hûd sûresi, 40 âyet-i kerimesinde meâlen buyruldu ki: ''Nihâyet helak etme emrimizin azâbımızın vakti geldiği, tennûrun (fırının) taşıp fışkırdığı (yâhut gemi kazanının kaynadığı) zaman biz Nuh'a şöyle emreyledik ki, kendisinden faydanılan hayvanların her cinsinden erkek ve dişi birer çift hayvanı gemiye koy. Üzerlerine boğulma emri takdir edilenler hâriç âile halkında bir de imân edenleri gemiye yükle. zâten Nuh'a imân edenler pek az idi.'' Gemiye binecekler hazır olunca hazret-i Nuh onlara, Allahü teâlânın ismiyle gemiye binmelerini söyledi. Bütün müminler, o azgın kâfirlerin gözleri önünde Hazret-i Nûh ile gemiye bindiler. Nitekim Kur'ân-ı kerim'de meâlen buyruldu ki: ''Nuh (aleyhisselâm) gemiye bineceklere; ''Allahü teâlânın ismiyle girin ki, geminin yürümesi ve durması Allahü teâlânın irâdesiyledir. Benim Rabbim, müminleri mâğfiret edici ve merhametiyle tufân belâsından kurtaracıdır.'' dedi.'' (Hûd sûresi:41) Yine Kur'ân-ı kerim'de meâlen buyruldu ki: ''Ey Nuh sen ve berâberindekiler gemiye yerleşince; ''Bizi zâlim (kâfir) milletten kurtaran Allah'a hamd olsun. Rabbim, beni hareketli bir yere indir sen, indirenlerin en hayırlısısın.'' de.'' (Mü'minin sûresi28-29) Nuh aleyhisselâm her hayvandan birer çift alıp, imân edenlerle birlikte gemiye yerleştikten sonra, gökten çok şiddetli bir yağmur yağmaya ve yerden de sular fışkırmaya başladı ve her şey suya gark oldu. Sular dağları aştı. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında kaldı. Nuh aleyhisselâm inanmayan putperest kavim boğularak helak olup gitti. Bu tûfan hâdisesi Kur'ân-ı kerim'de kamer sûresi 11 ve 12. âyette bildirilmektedir. Tûfan başladığı sırada Nuh aleyhisselâm imân etmeyen oğlu Yâm'a (Kenan), imân edip gemiye binmesini söyledi ise de oğlu; ''Dağa çıkar sudan kurtulurum.'' deyip binmedi. Bir dalga gelip onu da boğdu. Boğulanlar arasında hazret-i Nuhûn hanımı da vardı. O da imân etmemişti. Tûfan altı ay devam etti. Altı ay sonra Allahü teâlânın meâlen; Ey arz! Suyunu yut ve ey gök suyunu tut.'' (Hûd sûresi 44) emriyle yağmur kesilip sular çekildi. Nuh aleyhisselâmın gemisi Muharrem ayının onunda aşure günü Irak'ta Cûdi Dağı üzerine oturdu. Bundan sonra insanlar Nuh aleyhisselâmın üç oğlundan türedi. Bu bakımdan Nuh aleyhisselâma ikinci Âdem denildi. Nuh aleyhisselâm bin yaşında vefât etti. Nuh aleyhisselâmın Sâm adlı oğlundan Arap, Fars ve Rum kavmi, Hâm adlı oğlundan ise Hindistan, Habeş ve Afrika halkı, diğer oğlu Yâfes'ten de Asyalılar ve Türkler meydana geldi. Nihâyet insanlar zamanla çoğalıp, Asya'ya, Avrupa'ya, Okyanusya'ya ve Berring (Behreng) Boğazından Amerika'ya geçerek bütün yeryüzüne yayıldılar. Nuh aleyhisselâm Kur'ân-ı kerim'de şekür (çok şükreden kul) sıfatıyla anılmış olup, birçok âyet-i kerimede ondan bahsedilmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı kerim'deki sûrelerden biri de Nuh sûresi olup, bu sûrede Nuh aleyhisselâmdan bahsedilmektedir. Ülü'lazm peygamberler arasında Neciyullah (Allahü teâlâya karşı devamlı olarak teveccühte ve münâcaatta bulunup, ilâhi feyzleri alan) denilen Nuh aleyhisselâm hakkında Peygamber efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki: ''Melek-ül mevt (Azrail aleyhisselâm) Nuh'a (aleyhisselâm) geldiğinde dedi ki: ''Ey Nuh ey peygamberlerin en büyüğü (en yaşlısı), ey uzun ömürlü ve ey duâsı kabul olunan! Dünyâyı nasıl gördün?'' Nuh (aleyhisselâm) dedi ki: ''Şüyle bir kimse gibi ki, kendisine iki kapısı olan bir ev yapılmış da birinden girmiş diğerinden çıkmıştır.''

    Mûcizeleri:

    1-Nuh aleyhisselâmın kavminden bir fırka gelip, oturdukları beldedeki büyük taşları toprak yapmasını istemişlerdi. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı gönderip, ''Resûlüme söyle, o taşlara eliyle işâret etsin.'' buyurdu. Nuh aleyhisselâm da buyrulduğu gibi yapıp eliyle işâret edince, o beldede bulunan bütün taşlar birden toprak oldular. Bunun üzerine on iki kişi imân etti. 2-Uzakta bulunan ve gözle görülemeyecek şeyleri görüp haber verirdi. 3-Susuz yerlerden su çıkarırdı. 4- İşâretiyle ağaçlar kökünden sökülüp başka tere geçerdi. 5- Duâsıyla kuru ağaçlar hemen meyve verirdi. 6- Duâsıyla bulutsuz olarak yağmur yağardı. 7- Kum, toprak, kil gibi şeyler, onun duâsıyla yiyecek maddeleri hâline gelirdi. Gemisi Cûdi Dağının üzerine oturunca, insanlar açlıktan kurtulmak için yiyecek isteklerinde duâ edince bir miktar toprak ve kum yitecek hâline geldi ve bunu yediler. 8-İmân ederek gemisine girip tufandan kurtulan insanlar çok az olmasına rağmen, onun duâsıyla çok kısa zamanda çoğalarak arttılar. 9-Eliyle yere diktiği bir ağaç fidanı o anda çeşitli renklerde meyve verdi.
  • İsrafa sebebiyet vermemek için ara ara güncellemeyi uygun gördüm:

    OKULUNA YARDIM KAMPANYASI

    Herkese merhaba :) Ben küçük bir köy okulunda matematik öğretmeniyim. Birçok okulda olduğu gibi bizim okulda da umut ve heyecan dolu bir dönemi başarı ve mutlulukla yaşamanın sevinci, gerek öğretmen olarak bizlerin gerek mutluluğu en çok hak eden olan öğrencilerimizin yüreklerimizi sardığı o gün yaşadığım bir hâlet-i ruhiyemi sizlerle de paylaşmak istedim:
    "Peygamberimiz(a.s.m) işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek; 'Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yan yanayız.' buyurmuştur."
    (Buhârî)
    Karne günü, sınıf düzeni ve disiplini açısından ve kuzularımın gelişiminin de gereğiyle sınıfın süslenmesi ve düzeni için sınıfın hazırlanmasını onlara bıraktım. Önceki günlerde konuştuğum bir öğrencimin, gerek maddi gerek manevi eksikliğinden oluşan, sıkıntıları yüreğimde iken başka bir öğrencim ile konuşmak için uğraştım. Kuzum, o gün, yani bir öğrencinin en mutlu olması gerektiği gün, hüznü yüreğinden dökülürcesine mutsuzdu. Nedenini merak etmiştim:
    -Anlat bakalım, kızım.
    -Öğretmenim, ben okumak istiyorum.
    Kelimeler boğazıma düğümlendi o an... Ne diyeceğimi, nasıl bir cevap vereceğimi düşünürken ruhumda oluşan bir hâlet beni bu yazıyı yazmaya sevk etti: Okulumuzda gerek kıyafet gerek ayakkabı gerek kırtasiye malzemesi gerekse test kitabı eksiği olan birçok öğrencimiz var. Biz öğretmenler olarak ilk dönem bu masumlar için bir yardım kampanyası başlattık ve Allah'ın nasip etmesiyle kış mevsiminin zor günlerindeki eksiklikleri bir nebze, vesile cihetiyle, tamamladık. Bu dönemki eksikliklerimiz ayakkabı, kıyafet, kırtasiye malzemesi ve test kitabı.
    "Ben ne yapabilirim?" düşüncesi yüreğini kaplayan arkadaşım! Eski ayakkabı ve kıyafetlerini gönderebilirsin..çevrene bu durumu anlatıp hayırsever insanları bu güzelliğe sevk edebilirsin..dua edebilirsin..en azından bu gönderiyi paylaşabilirsin.

    Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir."
    (Tirmizî)
    İletişime geçmek isteyenler için e-posta adresi: bekleyen2018@yandex.ru (Mahmut KARAKAŞ)
    Okulun internet adresi:
    http://ambartepeilkokulu.meb.k12.tr

    Mahmut KARAKAŞ
    21 Ocak 2020
    ŞANLIURFA

    VELİ ZİYARETİ

    Bir hatıramı yazmak suretiyle sizinle paylaşmak istedim. Yazımın uzunluğu sizi sıkmasın..yazarken rehberim olan gözyaşlarım ve hissettiğim duygular, okurken sizlere rehber olsun.

    Bir öğretmen arkadaşımla velilerimizi ziyaret etmek için bir gün karşılaştırdık. Açıkcası bunu ben ondan çok istiyordum ama bu isteğimin nedenini bir türlü anlamıyordum...
    Belirlediğimiz gün yolculuğumuz süresince dahi ne ben ne arkadaşım, hissedeceğimiz duyguların bizde oluşturacağı etkiden uzun süre kurtulamayacağımızı bilmiyorduk. Köyün yakınında indik otobüsten. Bir veli bizi almaya gelecekti. Onu beklerken yüreğimdeki tarifi imkansız ve nedenini bilmediğim bir mutluluk vardı. Veli geldi ve köye vardık. Çocukların heyecanı görülmeye değerdi. Bizi köye getiren velinin evine gittik ilkin..bu ev, ekonomik olarak orta düzeyin biraz altındaydı. Eve girer girmez uhuvvet, muhabbet, ittihad ve tesanüd sarmıştı bizi..bu dört güzelliğin bütün köyü sardığını hissetmek güç değildi çünkü konuşmaların hiçbirinde gıybet ve su-i zan duymamıştık....

    Kahvaltıdan sonra diğer eve geçtik. Burada bir öğrencimiz ile annesi ve ninesi kalıyordu. Babasının kendilerini terk etmesinin verdiği mahcubiyet ve hüznü hiçbir vakit bize yansıtmayan kuzum, evinde de büyük bir teslimiyetle bizi karşılamıştı. Evin durumu, maddi açıdan kötüydü. Kalabalık bir ortam ve babanın eksikliği ister istemez göze çarpıyordu. Bir nevi yetim olan kuzumun üzülmemesi için gözyaşlarımı gizlemiştim...

    Ordan ayrılıp diğer eve geçtik. Burdaki aile göçmen olduğu için durumu daha kötüydü. Evde, fakirliğin etkisiyle, hastalığa yakalanmış, yoğun bakıma kaldırılıp tekrar hayata dönmüş bir kuzum ve abileri ile babasından müteşekkil bir topluluk vardı. Sade ve misafirperver ve uhuvvet kokan yurdum insanı olan babasının manevi yönünün güzelliği beni büyülemişti..ve içime akan gözyaşlarım...
    Öğle yemeği saatine yakın olduğumuz için bulunduğumuz evin sahibi yemek hazırlanması için uğraşmaya başlamazdan evvel kahvaltı yaptığımız evin babası ondan önce davranıp yemeğin hazır olduğunu söyledi. Tam bu noktada hiçbir tartışma eseri görünmeksizin diğer eve geçmemiz ve önceki evin babasının ve kuzumun da bize katılması görülmeye değerdi..Rabbim ne büyüksün ki zenginliği ile imtihan olup kaybedenler ve fakirliği ile imtihanı şükür ile kanaat ile kazanmaya çalışanların olduğu şu fani dünyada bize bu güzelliği yaşatıyorsun!
    Yemekten sonra köyün ekonomik durumu üzerinde konuştuk. Şu kadarını ifade etmeliyim ki bir veya iki aile dışında(ki onlar da orta düzeyin altında veya orta düzeye yakın) tüm köy fakir ve yardıma muhtaç. Vesile cihetiyle devam ettiğimiz yardım kampanyasının önemini anlamıştım.

    Bir sonraki ev için yola koyulduk. Öncesinde bir kuzum muhakkak gelmemizi istemişti. Hem onu kıramadığım için hem de onların evini merak ettiğim için oraya gittik. Daha eve girer girmez yüreğimi bir hüzün kapladı..evin oturma salonu ve mutfak kısmı topraktan yapılmıştı. Gerçi evin tamamı toprak yapıydı ama oturma odasının durumu beni üzmüştü: Yarı yanmış ve sönmeye yüz tutmuş bir lamba, eski ve tahminimce küçük ekrandan dolayı izlenilemeyen bir televizyon, eskimiş birkaç halı ve üstü örtülmemiş birkaç eşyadan oluşan bir girinti..bu evin sahibinin(velimin) halinden şikayetçi ve her daim umutsuz ve sıkıntılı olduğunu düşündüyseniz, yanıldınız! Daha biz sormadan o anlatmaya başladı:
    -Hocam, bak şu halıya! Allah'a sonsuz şükürler olsun ki bu var. Ben biliyorum ki evinde bu halı olmayıp yere ağaçlardan serip oturanlar var. Çok şükür ki bizde böyle bir şey yok. Evet fakiriz ama şükrediyoruz.
    Ne kadar tatlı bir dili vardı, ne kadar konuştu ve ne güzel kelâmlar etti, görmeliydiniz! Yanımdaki arkadaşım(sonradan anlattığına göre) ağlamaya yakın bir halet-i ruhiye içindeymiş. Ben yine gözyaşlarımı içime akıtıyordum çünkü o masum ve tertemiz ve yüreği sevgi dolu kuzum benim her halimi gözlemliyordu..ağlamak şöyle bir kenarda dursun, aynı şartlar olmasa da yakın durumları yaşadığımızı ve eğitimin öneminden bahsedip müsaade istedik bu şükür kokan evden...

    Bir sonraki eve girmeden önce birkaç öğrencimle konuşmak için dışarıda bekledim. Kuzularımın mutluluğu görülmeye değerdi. Konuşmanın sonunda velim bana seslendi:
    -Buyrun Mahmud hocam.
    Davete icabet etmeden önce lavabo için izin istedim. Yeni yapıldığı için mi yoksa imkân bulunmadığı için mi bilemiyorum, tuvalette musluk yoktu. Su mataraları ile önlem alınmıştı. Bana yol gösteren kuzum, gitmeden önce elimi su tankerinde yıkamamı söylemişti. İhtiyacımı gördükten sonra su tankerinde elimi yıkayıp içeri geçtim. Bir nokta dikkatimi çekti ki evin girişinden ve içeriye doğru yürürken evin önceden farklı bir amaçla, tahminimce hayvan barınağı olarak, kullanıldığını fark ettim. Rabbim, ne zor anlardı! Yanımda öğrencilerim ve onların kardeşleri..her bir hareketim onların gözlemi altında iken büyük bir metanet ve olağan bir tavırla hareket etmek. Her ne kadar dışaırdan fark edilmese de yüreğimdeki hüzün ve içime akıttığım gözyaşlarım ile içeriye geçtim. Bir önceki evden daha da fakir ve muhtaç olan bu sevgi ve vakar dolu evde öncekine nazaran eşyaların hem daha az hem daha eski oluşu hem de daha kalabalık olan aile ile yüreğim burkulmuştu. Evet, ilk dönem, vesile cihetiyle, bu evdeki kuzularıma bir nebze yardımda bulunmuştuk ama durumun zannettiğimizden de kötü olduğunu bu veli ziyaretinde anlamıştık..evde 3 tane lise öğrencisi de vardı. Hem onlar hem de köydeki diğer lise okuyan veya mezun gençlerin üniversite sınavına hazırlığı için kitap teminini düşündüm ve arkadaşım da onayladı. Evin sahibi daha çok eğitim üzerine konuştu bizimle..zerre miktar samimiyetsizlik, şükürsüzlük ve şikâyet yoktu hiçbir cümlesinde. Kuzumun gelmesi gecikince nedenini sordum. Babasına yardım için gittiğini söyledi. Babası bir çobandı...Zaman daraldığından son ziyaretimizi yapmak için ayrıldık bu vefa ve maneviyat kokan evden...

    Ayrılmadan önceki son ziyaretimiz olan evin durumu önceki iki eve göre iyi ama orta düzeyin çok altındaydı. Kalabalık bir aile efradı ve küçük bir oturma odası ile sıkışmış halde oturan bu aileyi görünce hüzünlenmemek elde değildi. Kuzuma baktım..tüm bunlara rağmen bütün varlığıyla gülümsüyordu. Şunu haykırıyordu lisan-ı haliyle:
    -Ben mutluyum öğretmenim! Çünkü bizim evi ziyaret ettiniz..sizleri çok seviyorum.
    Velim, lise okuyan bir öğrencisi ve kuzumun eğitimi hakkında konuştu çoğunlukla. Akşam yemeği için kalmamız konusunda o kadar ısrar ettiler ki reddetmek çok zordu..bir dahaki sefer için 'İnşaallah' dememiş olsak, bu güzel insanları kırmış olabilirdik, mazaallah!

    Ziyaretimiz nihayete ermiş, eve doğru yola koyulmuşken arkadaşımın da ikazıyla ziyaretin bende bu denli istek oluşturmasının nedenini de bir parça anladık: Ziyaret ettiğimiz köyün neredeyse tamamı fakirdi ve bizim vesile cihetiyle bu güzel insanlara yardım etmemiz gerekiyordu..yardım kampanyamızın önemini şimdi tam anlamıştık. İçimde biriken gözyaşlarım ile bu yazıyı kaleme aldım..bir güzellik ve umut ve mutluluk varsa öncelikle kuzularımın daha sonra da velilerimin ve yanımda bulunan arkadaşımın(bir cihette kardeşimin) vesilesidir..benim payıma düşen sadece kusurdur.
    Dua eder, dua bekleriz inşaallah.
    Hayırlı günler dilerim...
    Selam ve dua ile...

    Mahmud KARAKAŞ
    25 Ocak 2020
    ŞANLIURFA

    İHTİYAÇ LİSTESİ
    AMBARTEPE İLKOKULU VE ORTAOKULU

    "Peygamberimiz(a.s.m) işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek; 'Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yan yanayız.' buyurmuştur."
    (Hadis-i şerif/Buhârî)

    MONT İHTİYACI LİSTESİ(Acil)
    Anasınıfı
    10 kişi(yaş aralığı 3-5)
    3 erkek 7 kız

    1. SINIF
    10 kişi(yaş aralığı 5-7)
    6 erkek 4 kız

    2. SINIF
    12 kişi(yaş aralığı 6-8)
    6 erkek 6 kız

    3. SINIF
    17 kişi(yaş aralığı 7-9)
    8 erkek 9 kız

    4. SINIF
    11 kişi(yaş aralığı 8-10)
    5 erkek 6 kız

    5. SINIF
    8 kişi(yaş 10-11)
    3kız 5 erkek

    6. SINIF
    9 kişi(yaş 12-13)
    3 kız 6 erkek

    7. SINIF
    8 kişi(yaş 13-14)
    4 Erkek 4 kız

    8. SINIF
    6 kişi(yaş 14-15)
    3 erkek 3 kız

    EŞOFMAN İHTİYACI LİSTESİ
    Anasınıfı
    5 kişi(yaş aralığı 3-5)
    2 erkek 3 kız

    1. SINIF
    10 kişi(yaş aralığı 5-7)
    6 erkek 4 kız

    2. SINIF
    10 kişi(yaş aralığı 6-8)
    6 erkek 4 kız

    3. SINIF
    12 kişi(yaş aralığı 7-9)
    7 erkek 5 kız

    4. SINIF
    11 kişi(yaş aralığı 8-10)
    5 erkek 6 kız

    5. SINIF
    5 kişi(yaş 10-11)
    3 kız 2 erkek

    6. SINIF
    9 kişi(yaş 12-13)
    3 kız 6 erkek

    7. SINIF
    6 kişi(yaş 13-14)
    2 Erkek 4 kız

    8. SINIF
    4 kişi(yaş 14-15)
    2 erkek 2 kız


    AYAKKABI İHTİYACI LİSTESİ(Temin edildi)

    Anasınıfı(9)
    Erkek=>32=>4
    Kız=>25=>1
    Kız=>31=>1
    Kız=>30=>1
    Erkek=>27=>2

    1. Sınıf(5)
    Kız=>30=>1
    Erkek=>29=>1
    Kız=>33=>1
    Erkek=>32=>3

    2. Sınıf(9)
    Erkek=>32=>1
    Kız=>31=>1
    Erkek=>35=>1
    Erkek=>34=>1
    Erkek=>34=>1
    Erkek=>31=>1
    Erkek=>33=>1
    Kız=>33=>1
    Kız=>32=>1

    3. Sınıf(11)
    Erkek=>35=>4
    Erkek=>33=>1
    Kız=>34=>1
    Kız=>35=>1
    Kız=>34=>2
    Erkek=>34=>2

    4. Sınıf(9)
    Erkek=>37=>1
    Kız=>35=>2
    Erkek=>32=>1
    Erkek=>35=>3
    Kız=>33=>2


    5. Sınıf(12)
    Kız=>35=>2
    Erkek=>37=>1
    Kız=>38=>1
    Kız=>35=>2
    Erkek=>36=>3
    Erkek=>36=>3

    6. Sınıf(14)
    Erkek=>33=>1
    Kız=>37=>7
    Erkek=>38=>3
    Erkek=>36=>1
    Erkek=>37=>1


    7. Sınıf(8)
    Erkek=>37=>2
    Kız=>39=>2
    Kız=>38=>1
    Kız=>37=>1
    Erkek=>42=>1
    Erkek=>39=>1


    8. Sınıf(6)
    Erkek=>41=>1
    Erkek=>40=>1
    Kız=>40=>1
    Kız=>39=>1
    Kız=>37=>1
    Kız=>38=>1


    KAYNAK KİTAP İHTİYACI LİSTESİ(Temin edildi)

    1. SINIF
    13 adet

    2. SINIF
    13 adet

    3. SINIF
    16 adet

    4. SINIF
    12 adet

    5. SINIF
    11 adet

    6. SINIF
    11 adet

    7. SINIF
    13 adet

    8. SINIF
    13 adet
    Not: Bütün sınıf düzeylerinde hem soru bankası hem konu anlatımlı ihtiyacımız olduğu gibi eski, yeni, yırtılmış ve çizilmiş, hiç fark etmez, her kaynak kitap kabulümüz..yeter ki kuzularım üzülmesin.
    (Özelikle 8. sınıflar için elinizde LGS, SBS, TEOG ve OKS ile ilgili eski, yeni, yırtılmış, çizilmiş fark etmez, kuzularımın sınava hazırlanması için, okula göndermenizi naçizane rica ediyorum.)

    KIRTASİYE İHTİYACI LİSTESİ(Acil)

    Çanta İhtiyacı
    1. SINIF
    13 adet

    2. SINIF
    13 adet

    3. SINIF
    16 adet

    4. SINIF
    12 adet

    5. SINIF
    11 adet

    6. SINIF
    11 adet

    7. SINIF
    13 adet

    8. SINIF
    13 adet

    Not: Kırtasiye ihtiyacımız, toplamda 102 adet olan çanta ihtiyacımızla orantılı olduğu için yazmadık. Fıkır vermesi amacıyla en çok ihtiyaç duyulan gereçleri yazıyoruz: Ana sınıfı ve birinci sınıf okuma kitapları, uçlu kalem, kalem ucu, tekli defter, boya takımı, kalem, kalemtraş, silgi, su matarası, kırmızı kalem, yapıştırıcı, bant, cetvel, beslenme çantası, resim ve türkçe defteri, matematik defteri, boyama kitapları, diş macunu ve diş fırçası.

    Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir."
    (Hadis-i şerif/Tirmizî)
    İletişime geçmek isteyenler için e-posta adresi: bekleyen2018@yandex.ru (Mahmut KARAKAŞ)
    Okulun internet adresi:
    http://ambartepeilkokulu.meb.k12.tr

    Mahmut KARAKAŞ
    23 Ocak 2020
    ŞANLIURFA
  • 240 syf.
    Mevlamız nasıl ibadet edeceğimizi öğrettiği gibi, nasıl dua edeceğimizi de bizlere öğretmiş. Dua edebilmek çok büyük bir nimettir. Bu nimeti en güzel şekilde ifa için bu kitap büyük bir kolaylık sağlayacak.
  • - Sümer tapınaklarında rahibeler genel kadın görevi yapıyorlardı. Bunlar Tanrı namına seks yaptıklarından kutsal sayılmış ve diğer kadınlardan ayrılmaları için başları örttürülmüştür. Daha sonraları, İÖ 1500 yıllarında bir Asur Kralı, yaptığı bir kanunun kırkıncı maddesi ile evli ve dul kadınları da başlarını örtmeye mecbur etmiştir. Fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesi yasak; örtünürlerse ceza var. (Prof. Mebrure Tosun - Doç. Dr. Kadriye Yalçav, Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi-Aduqa Fermanı, Ankara, 1975, s. 252, madde 40.) Böylece meşru seks yapan evli ve dul kadınları da mabet fahişeleri düzeyinde saymışlardır. Bu gelenek Yahudilere geçmiş, dindar Yahudi kadınlan evlenince saçlarını traş ettirip bir peruk veya başörtüsü ile başlarını örtmüşler. Hıristiyanlıkta rahibeler aynı şekilde başlarını örtüyorlar. İlginç olanı Tevrat'ın son yazıldığı zamana kadar Yahudiler arasında Tanrı namına fuhuş yapan kadın ve erkekler varmış. Tevrat, Tesniye 23:18'de "İsrailoğullarından ve kızlarından kendilerini fuhşa vakfetmiş kimseler olmayacaktır. Kadınlar! Fuhşun ücretini herhangi bir adak için Allah'ın Rabbin mabedine getirmeyeceksin, çünkü bunların ikisi de Allah'ın Rabbe mekruhtur." şeklinde yazılıyor. Yahudi fahişeleri yüzlerine peçe koyuyorlarmış. (Tevrat, Tekvin, 38:15.) Bunun Araplarda da olduğunu duydum; ama yazılı bir kanıt bulamadım. İslam'a örtünme, erkekten kaçma şeklinde geçmiş. Buna karşın erkeksiz bir yerde Kur'an okunurken veya dua ederken kadınların başını örtmesi, Sümer geleneğinin bir devamıdır.
Kur'an'da Örtünmeyle İlgili Ayetler
    
A'râf Suresi, ayet 26-27:
    
"Ey Ademoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi ise daha hayırlıdır. Ey Ademoğulları! Her mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyinin. Yiyin için, fakat israf etmeyin.
    "
Nûr Suresi, ayet 31:

    "Mümin kadınlara söyle: Gözlerini korusunlar, namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üstüne örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınlan ellerinin altında bulunan, erkeklerden kadına ihtiyacı kalmamış hizmetçiler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar."
    
Bu ayetteki "ziynetler" nedir? Bu, çeşitli şekilde yorumlanmış. Kimi kadının vücudu, kimi de takıları ziynettir, demiş.

    Nûr Suresi, ayet 60:

    "Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmiş kadınların ziynetlerini göstermeksizin, dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir vebal yoktur. Yine de iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır."

    Burada ziynetin; kadının vücudu, göğüsleri olduğu daha belirgin. İslamiyetten evvel Arap kadınları yarıbellerine kadar çıplak gezerlermiş. Hatta İslamiyetten sonra da cariyeler, köleler giyinmezlermiş çalıştıkları için. Bizde kadınlar yaşlanınca daha çok kapanıyorlar.

    Ahzâb Suresi, ayet 59:
    
"Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) örtülerini üzerlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur."

    Bu ayete göre kadınlar örtününce ne okullara gidebilecek, ne de çalışabilecekler. Kur'an'da bazı hocaların uydurduğu gibi, başlarını örtmeyen kadınların cehennemde saçlarından asılacakları şeklinde bir ayet olmadığı gibi, örtünenlerin de cennete gideceği yazılmıyor.
Bazı Sümer rabibelerinin evlenseler bile çocukları olmamalı idi. Kazara böyle doğan çocuklar öldürülürdü. Çünkü bu kadınlar Allah'ın karısı olduğundan, doğan çocuklar da Tanrı'nın çocuğu sayılıyordu. Sümerler bir ölümlüden Tanrının çocuğunu istemiyorlardı. Bu ve Kur'an'daki bir ayet, İsa'nın neden Tanrının oğlu olarak kabul edildiğine bir açıklık getiriyor.
    
Ali İmrân Suresi, ayet 35-37:
    
"İmran'ın karısı şöyle demişti: 'Rabbim karnımdakini bir kul olarak sana adadım. Adağımı kabul buyur. Rabbim onu kız doğurdum, ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu sana ısmarlıyorum,' dedi. Rabbi onu hüsnükabul gösterdi ve güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı (teyzesinin kocasını) Rabbi onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriya onun yanına, mabede her gelişinde orada bir rızk bulur, 'Bu sana nereden geliyor?' derdi. O da, 'Allah tarafından,' derdi."

    Bu ayetten anlaşıldığına göre o zaman mabetler vardı. (Tevrat ve İncil'de de mabetlerin bulunduğu yazılı.) Meryem, mabede adanmış ve orada yetişmiş bir kızdı. Herhangi bir şekilde, bazı kitaplara göre de nişanlısı Yusuf'tan hamile kalmıştı. Onu gidip ücra bir yerde doğurması. Tanrının çocuğu diye öldürülmesinden korktuğu için olmalı. İsa büyürken Tanrının oğlu olduğu kendisine aşılanmış bulunduğundan, "Ben Tanrının oğluyum," diyerek ortaya çıkması geç de olsa ölümüne neden olmuş olmalı. Mezopotmaya'da eski çağlardan başlayarak Yeni Babil devrine kadar adak olarak veya kıtlıktan korumak üzere çocuklar mabede verilirdi. Meryem hikâyesinde bu geleneğin sürdüğü anlaşılıyor. (L. O. Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s. 107.)
Kur'an'da İsa ile ilgili bir ayet:
    
Mâide Suresi, ayet 110:

    "Allah o zaman şöyle diyecek: 'Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimeti hatırla! Hani seni mukaddes ruh ile desteklemiştim. Sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordu ve benim iznimle kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü, alacayı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını (seni öldürmekten) önlemiştim. Kendilerine apaçık deliller getirdiğinde bu bir sihirden başka bir şey değildir, demişlerdi.'"

    Bu ayete göre Allah, İsa'ya İncil'i öğretmiş. Halbuki İsa yaşadığı sürede ne bir şey yazmış, ne de yazdırtmış. İncil çok sonra çeşitli kimseler tarafından yazılmış. İncil'lerin yazılma tarihleri ve yazanlar hakkında çeşitli varsayımlar ortaya atılmış. Özellikle geçen yüzyıl. Ayrıca Apostol Barnabas, İsa'nın çarmıha gerilmediğini, gerilenin Judas olduğunu; Hıristiyan öğretmen Bassilides de çarmıha gerilenin Simon of Sirene olduğunu; Mosheim da İsa'nın aslında bulunmadığını, yalnız hayal edildiğini söylüyor. İsa'nın yazılan mucizelerini de asla kabul etmiyorlar. (R. Cooper, The Inguirer's Text-Book, Being Substance of Thirteen Lectures on the Bibel, s. 150 ve Meydan Larousse, İncil.)
  • - Einstein'ın kendisinden bir alıntı yaparak Einsteincı inancı özetlememe izin verin: "Tecrübe edilebilecek herhangi bir şeyin arkasında aklımızın kavrayamayacağı bir şey olduğunu ve bunun güzelliğinin ve de haşametinin bize yalnızca dolaylı bir yolla ve zayıf bir yansıma olarak ulaştığını hissetmek, bu dindarlıktır. İşte ben bu anlamda dindarım." Bu anlam söz konusu olduğunda ben de dindarım ama "kavrayamayacağı" ifadesinin "sonsuza kadar kavranamaz" anlamına gelmemesi koşuluyla. Ancak kendimi dindar olarak adlandırmamayı tercih ederim çünkü insanların çok büyük bir çoğunluğu için, "din " "doğaüstü" anlamına gelir. Carl Sagan bunu çok güzel ifade eder: ''Tanrı'' eğer sadece ve sadece kainata hükmeden fiziksel kanunlar dizisiyse, o halde kesinlikle böyle bir Tanrı vardır. Bu Tanrı duygusal yönden tatmin edici değildir... yer çekimi kanununa dua etmenin pek anlamlı olduğu söylenemez.
  • Konuşmadan bile öyle güçlü ki bana hissettirdiklerin, inan ki dile gelsin diye hiç beklemedim. Sen öyle güzel seviyorsun ki beni, fazlasını bile istemiyorum. Dua ediyorum hep.. yanlış anlama daha çok sev diye değil, her zaman sev diye. Sen de biliyorsun ki ben artık yapamam senin yüreğin tarafından sevilmediğim bir kalple..
  • 256 syf.
    ·10/10
    Doğrusu kitabı elime aldığımda “Peygamberin Bir Günü” içerisinde Peygamberimiz bu saatte bunu yapar, şu saatte şunu yapar gibi bir akış beklemiştim. Ama elimdeki kitap öyle değildi. Kitabın sonunda şöyle cümlelerle karşılaştım:

    “Peygamberin bir gününü 24 saate sığdırmayı düşünmedik. Çünkü bu, okyanusu bir testiye sığdırmaya çalışmaktan daha abes bir çaba olurdu.”

    “Peygamberin günü mevsim değişikliklerine uğrayan, uzayan kısalan, aynı zamanda önemli sabiteleri olan bir gündür. Modern insanın statik zaman dilimlerine karşı O’nun günü devingendir. Sağlam temellere kurulmakla birlikte esnektir.”

    “Onun bir gününde müşahade, tefekkür, namaz, tezekkür, dua, merhamet, esmâ-i hüsnâ ahlâkı gibi temel sabiteler hep var olmakla birlikte, hayatı kesin çizgilerle bölen sözümona ‘programlı’ ve ‘disiplinli’ hakikat-i halde ise katı, soğuk ve ruhsuz bir zaman anlayışını asla görmüyoruz.”

    Böyle bir girişten sonra kitabın üzerimde bıraktığı tesirleri yazmak niyetindeyim.

    Bana göre kitabın en önemli cümlesi Huzur’da olmaktır. Her daim Huzur’da bulunduğunu bilen insan, hayatını buna göre dizayn eder. Huzur’da olan ise hep huzurdadır. Aynı mealde cümleleri Leyla İpekçi’nin Güzel’in Binbir Yüzü kitabını okurken de görüyorum. Peygamberimiz her an Huzur’da. Hal ve hareketleri, sözleri hep Huzur’dan bize aktardıklarıdır. Çünkü o hep kelamdır, sözdür. Allah’ın kelimesidir. Yürüyen Kur’an’dır. Onu görmek isteyen, yüzüne yüz sürmek isteyen Kur’an sayfalarına baksın. O’nun tüm yaşayışı Kur’an’dır.

    O, gününü üçe bölerdi. Üçte biri kendisine; üçte biri ailesine, yakınlarına, dostlarına; kalanı ise mescitte sahabilerine ayırırdı. Ayetler önce kendisine geldi. Namaz önce kendisine farz oldu. Sonra ailesine, yakınlarına. Silsile önemli. Kişinin kendisi önemli. Önce kendisini kurtaracak kişi. Sonra en yakınındaki ailesini. Sonra sonra çevresini. Aslında insan önce kendisini kurtarmakla çevresini de kurtarmış oluyor. Çünkü herkes inandığı gibi yaşasa çevreye bir şey kalmıyor. Çünkü herkes evinin önünü temizlese bütün bir mahalle, bütün bir kent tertemiz oluyor.

    Gecenin belli bir zamanlarında kalkardı peygamberimiz. Önce bahçede gökyüzünü seyreder, seyrederken gece ayetlerini okur, sonra da namaza durur, gözlerinde yaş bitinceye kadar secdede kalırdı. Bütün bunları da şükreden bir kul olmak için yapardı.

    Kitabı elime aldığım ilk zamanda şöyle bir not almışım: Metin Karabaşoğlu’nun Peygamberin Bir Günü kitabını okuyorum. “Benim susmam fikir, konuşmam zikir, bakışım ise ibret bakışıdır.” Hadisinden hareketle “O neye bakmışsa, dikkatle bakmış, ibretle gözlemiştir.” diyor. “Ve sonra ‘Üstlerindeki göğe bakmazlar mı onu nasıl bina edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur.’ Ayeti ilk geldiğinde bilinmelidir ki Peygamber aleyhisselatü vesselam üstündeki göğe bu nazarla bakmıştır.” Okudum ya şimdi, çıktım balkona bu bayram sabahında, ben de çevirdim gözlerimi semaya. Birden Allahü ekber nidaları kapladı her yeri. Zamanlama mükemmeldi. Ezan başlamıştı. Gökte yıldızlar hiç görmediğim kadar parlaktaydı. Önce birini, sonra birkaçını gördüm. Derinleştiğimde de diğerlerini. Durup düşündüm balkonumda. Ayet devam ediyor: “Yeryüzünü döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. Hakka yönelen her kul için bunlar ayetlerdir.” Hakka yönelmesi için kulun bakıp görmesi ve de elbette durup düşünmesi gerekir.

    Okudum ya kitabı öğrendim ki onun her anı dua, zikir ve tefekkür. Her zaman halkın içinde. Çocukla çocuk, gençle genç. Her hareketinde mutedil. Merhametli şefkatli. onda olan her şey kararınca. Yerinde bir celal, yerinde bir cemal ve sonuç kemal.

    Kitabın üslubu ve verdiği örnekler belki hamasi değil. Kalben sevmek ayrı, aklen kavrayıp kalben sevmek ayrı. Bizim sevmelerimiz yüzeysel. Anlık. Yaz yağmuru gibi. O anda. Sonrası yok. Huzur’dan çıkıyoruz. Yine dünya âlem meşgalemiz. Bir mübarek gece gelecek de, ya da bir yakınımızı kaybedeceğiz; birkaç saat, birkaç gün uhrevileşeceğiz. Sonra yine vur patlasın, çal oynasın. Ne yazık ki insan nankör. Unutuyor. İşte unutmamak için bol bol onu, yani Kur’an’ı okumalıyız. Onu, yani o nasıl yaşardı’yı, rehberimizi anlatan kitapları okumalıyız.

    Yazı uzuyor. Kitap üzerine kitap yazılır neredeyse. Ama fazla söze gerek yok. Siz bu kitabı okuyun. Çok şey kazanırsınız.