• Bu münasebetle size çok özel bir tavsiyede bulunmak isterim Temizlik şiarımız olmalıdır.

    Vicdan düşünce dil davranış elbise beden yeme içme görünüş mesken muamele meslek söz iş... Evet bütün bunlara azami derecede temizlik titizliği.

    Allah Resulünün ümmetine tavsiyesi de bu değil midir İşte hadisi şerifleri Diğer ümmetler arasında parmakla gösterilecek dercede temiz olun.
    İbadetlere başlamanın da ilk şartının temizlik olması fıkıh kitaplarımızın başında ilk bu ibarenin yer alması ne ince ve ne güzel bir işarettir.

    Cennetin anahtarı namazdır namazın anahtarı
    da temizliktir buyuran Allah Resulü ne güzel buyurmuştur. Allah şüphesiz daima tevbe edenleri ve temizlenenleri sever buyuran

    Allah ne doğru buyurur
  • Şeker Portakalı, popülerliğinden dolayı sürekli okumayı ertelediğim, felsefi veya düşünsel bir ağırlığı olmayan, fakat duygusal ağırlığın had safhada olduğu bir kitaptır.. Bu yüzden düşünsel veya felsefik bir ağırlık bekleyen okurların bu beklentilerini bu kitaba karşı törpülemeleri gerekmektedir.. Bu bilgileri not ettikten sonra şimdi de "İnceleme" adı altında duygusal yazıma girebilirim..

    Şeker Portakalı'nı kimler sevdi, bilmiyorum.. Niye sevdi, bilmiyorum.. Kimler sevmedi, bilmiyorum.. Niye sevmedi, bilmiyorum.. Hakkında kimler ne dedi, onu dahi bilmiyorum.. Ben, bugün bu yazıda sadece kendime, yaşamıma, duygularıma ve Zeze'ye yer vereceğim.. Tabii bazı başka kimselere daha yer vereceğim.. İlk olarak, romanı bitirdikten şu yazıyı yazdığım ana dek kendimi zorladım.. Ama bir türlü yazamadım ve ilk denemelerim boş çıktı.. Şu an bile hâlâ kitabın etkisindeyim ve ellerim tir tir titriyor.. Telefonu tutmakta ve bu yazıyı düzgün yazmakta o kadar çok çaba sarf ediyorum ki, unuttuğum yerler olabilir.. Hâlâ kalbimin çarpıntısı, vücudumun zangırdamasına neden oluyor.. Emin olun ki bu, sadece kitabın etkisi değildir.. Nasıl başlayacağıma karar veremedim henüz.. Bu boş satırları okuyacak birileri olursa, girişi bu denli uzatmamı mazur görür umarım.. Mazeretimi dile getirebilirsem, belki o zaman olur.. Ama siz yine de mazur görün ve affedin..

    Hâlâ yüreğim ve ellerim titremede.. Zira her sayfada, her cümlede ve hatta ve hatta her kelimede çocukluğumu okudum.. Çocukluğum, saniye saniye film şeridi gibi aktı zihnimde.. Emin olun ki, burada anlatacaklarımın teki bile abartı değildir..

    Yaralar kolay kabuk bağlamaz.. Kabuk bağlayan yara da kanamaz -diye bir şey yoktur.. Allah'ım nefes almakta hala güçlük çekiyorum.. Çünkü Zeze, onca yıldır özenle saklamaya çalıştığım, kabuk başlaması için yüzlerce merhem sürdüğüm, gömüp üstüne toprak atmaya çalıştığım ne varsa su yüzeyine çıkardı.. Kabuk bağlayan yaraların kabuğunu parçaladı, gömdüklerimi çıkardı.. Hepsini der top edip bi güzel tuzlu suya bastı..

    Acıyor.. Öyle böyle değil.. Bu canın acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu, bu sadece minik bir ruhun sancısıdır.. Ah, Zeze!. Kader arkadaşım.. Bu, sevgisizliğin, dışlanmışlığın acısıdır..

    Farelerin tünediği bodrumda abimle geçirdiğim günü anımsadım.. Halam zar zor ikna edip de babamı çıkartmıştı bizi.. Üstümde kırılan onlarca sopaları anımsadım.. Mahlep ağacını bilir misiniz?. Ya o ağacın dalından yapılma sopayı.. Ben bilirim.. Kolay kolay kırılmaz o sopa!. İki kez kırılmıştır sırtımda.. Ya badem ağacını?. Onun da sopası iyidir.. Bir mahlep etmez ama, değdi mi, kıpkırmızı, mosmor ve hatta bazen simsiyah bir çizgi çekmeden asla geçmez.. Sopanın vurulma şiddetine göre değişir rengi.. Kırmızıyı da tattı vücudum, moru da, siyahı da.. Ya narı bilir misiniz? Evet, meyvesi güzeldir fakat sopası var ya!. İncedir nar dalı.. İnce dediysek de öyle çıtkırıldım değildir.. Esnektir nar sopası.. Mahlep kadar sağlam, badem kadar etkili.. Zirve nardır anlayacağınız.. Ama yok, nardan pek nasip almadım.. Tek övüncüm budur.. Hele bir yere çalması var ki babamın beni.. Nasıl tarif etsem ki.. Bildiğiniz Naim Süleymanoğlu gibiydi mübarek.. Bir elini bacak arama atıp, öbür eliyle de ensemi kaptı mıydı, kaldırırdı baş üstüne.. Sonra da GÜM!. O esnada zemin neyse.. Hak getire.. Kimi zaman kayamsı taşlardı, kimi zaman çakıl, kimi zaman da döşekti.. En az acıtanı, tahminlerin aksine taşa çaldığıydı beni.. Sıfır hasarla kurtulmuştum.. Pantolonum boydan boya yırtılmıştı o kadar.. En çok acıtanı da döşeğe çaldığıydı.. Hala izini taşırım zira.. Burnumdaki bir damar patlamıştı da.. Bugün biraz fazla güneşe veya sıcağa maruz kalırsam, Fırat Nehri gibi akıyor mübarek.. Başta kan durmak nedir bilmezdi.. Hiçbir şey de kar etmezdi.. Neyse ki şimdi nasıl durduracağımı biliyorum.. Yetti miydi?. Aaa!. Pardon, çoğu geceler abimin beni öldüresiye dövdüğünü unuttum.. Buna rağmen evde en sevdiğim kimsedir.. Anca nefes nefese kaldığımda bırakırdı.. Yani bildiğiniz gibi değil.. Hiç astım hastasının kriz geçirdiğine şahit oldunuz mu?. Bir nefes çekmek için nasıl çırpındığını gördünüz mü?. Bütün ağzı, burnu ve hatta kulakları bile nefes almak için açılır.. Tamam kulak biraz abartı olabilir.. Ama vücudun o zangırdaması ve çırpınışı var ya.. Ölüm zangırtısı derim.. İşte öyle olunca korkar bırakırdı.. Bir de üvey abimin boğazıma yapışıp yüzüm renkten renge girinceye kadar sıkışı var ki.. Ne siz sorun ne de ben söyleyeyim.. İşin komik kısmı da ne biliyor musunuz?. Ben Zeze gibi değildim.. Yani haşarı ve yaramaz değildim.. Küfür dahi etmezdim.. Biri ağzımdan yek bir laf duysa, sevince boğulurdu.. Nasıl konuşayım ki?. Kimle konuşayım?. Sudan sebeplerle beni bunca dövmüş babamla mı?. Her gün nefes nefese bırakan abimle mi?. Beni boğmaya çalışan üvey abimle mi?. Yoksa bir hocamın tayini çıktığı için bulunduğum yerden ayrılacağından ve beni de çok sevdiğinden dolayı araya araya evimizi bulup gelip benle vedalaşarken terli ve tozlu yüzümü öpmesinden dolayı bana sonradan "evladım olmana rağmen o halinle seni bırak öpmeyi, sana sarılmazdım bile" diyen annemle mi dertleşseydim?. Zeze gibi bir Bay Portuga'm olmadı ki..

    Ne öyle yediğim sopaların ve dayakların geçerli bir sebebi vardı.. Ne de başka bir şeyin.. Tek bir sefer hariç.. Tek bir kez hırsızlık yaptığım için dövmüştü babam beni.. Onu da saymadım dayaktan zaten.. Hak etmiştim çünkü.. O gün de üstümde bir mahlep ile bir badem kırılmıştı.. Ama şimdi dahi geçerli bir nedeni olduğu için hoş karşılıyorum.. Ama ya öbürleri?. İşte, Şeker Portakalı, bütün bunları gün yüzüne çıkardı.. Oysa ne güzel yavaş yavaş unutuyordum.. Gerçi bundan önce bir gece arkadaşlarla içmeye gittiğimizde, alkole karşı olan bir arkadaşın vazgeçirmesi üzerine yine anımsamıştım bu anıları.. "Beş yaşında bir çocuk intihar etmeyi düşünür mü?" diye bir soru sordum.. Cevap vermedi.. "Ben denedim," dedim.. "Tabii, başarısız bir eylem oldu ama denedim.." Öylece yüzüme baktı.. "Beş yaşında bir çocuğun intihar eylemine girişmesinin tek bir makul cevabını ver, hemen şimdi bırakırım" dedim.. Yine yüzüme bakmak ile yetindi.. Çünkü hiçbir mantık bunu kabul etmez, hiçbir makul sebebi yoktur bir çocuğun intihara teşebbüsünün..

    Ah, Zeze!. Gördün mü su yüzeyine çıkardıklarını?.

    Dedim ya, bu acı, canımızın yanmış olmasının acısı değil.. Bu, tenin acısı değil.. Bu yüreğin sancısı değil.. Bu ruhun sancısıdır.. Hayatında sevgi nedir bilmeyen bir ruhun dramıdır..

    --------------------------------------------
    “Önemi yok, onu öldüreceğim!”
    “Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?”
    “Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek.”
    --------------------------------------------

    Ama olsun be!. Belki bir gün sevgiyi de tadarız Zeze.. Ne dersin?.

    https://m.youtube.com/watch?v=j6tpmV2wapo
  • Kuran, diğer Ortadoğu dinlerinde olduğu gibi yaratılış kökenini Adem ile Havva'ya dayandırır. Tanrı, Adem'i topraktan yaratır, ona ruhundan üfleyerek can verir. Sonra Adem'den Havva'yi yaratır. (Birkaç yerde geçen tek nefisten yarattım, ondan da eşini yarattım ayetlerinden ben bunu anladım; tabi farklı şekillerde anlayanlar da olabilir) Sonra bilindiği gibi şeytan yüzünden elmayı yerler ve cennetten kovulurlar. Bu olay tevratta kadını suçun ana faili yapacak şekilde anlatırken Kuran'da kadını bu konuda suçun ana faili yapmak zorlama olur. Ancak, Kuran'daki ağırlıklı olarak erkeğe hitap, erkeğe yönelik vaadler, olayları anlatis tarzından Kuran'in da diğer Ortadoğu dinleriyle Adem - Havva- Elma konusunda ortak düşündüğünü gösteriyor. Zaten bu üç dinin kadına olan olumsuz bakışının temelinde de ana etken bu olay gibi gözüküyor.
    ...
    Kuran'da gereğinden fazla tekrar var. Bu kitaba edebi bir yapı kazandirmakla beraber aşırı fazla olması sebebiyle okurken insanın yorulmasina ve usanmasina neden olabiliyor. Özelikle Musa - Firavun kıssası birçok yerde geçiyor. Firavun demişken her zaman aklımdan geçen soru şu olmuştur: Bu Firavun kim? Mısır tarihi, benim bildiğim kadarıyla tarih yazimina önem veren bir medeniyettir. Bu medeniyetin, Firavun'un ve onla beraber koca bir ordusunun yok olmasına sebep olacak bir faciayi tarihinde yer vermemesi biraz enteresan. Bunun arasına Musa'nın gösterdiği mucizeleri de ekleyebiliriz.
    ...
    Kuran'da evrenin - gökyüzünun- denizlerin- dağların anlatisi o dönem insanı için etkileyici olabilir lakin her çağ insanı için aynı derece etkileyici değil nitekim tartışmalara neden olan durumlar var:
    - Karışmayan iki denizden bahsediliyor; bu denizin Arabistan tarafındaki bir deniz olduğu belli, ancak bütün denizler birbirine karışır
    - Dağlar sürekli sabit, sabit kazıklar olduğu ve bu sayede sarsılmalardan koruduğu vurgulanir, bundan ibret alınması istenir. Sadece bir yerde sanırım cehennem tasviriydi emin değilim, orda dağların hareketli oluşu geçer. Ancak başka cehennem tasvirinde ise dağların yurutulecegi gibi durumlar geçer. Ancak dağların hareketli olduğu,sabit olmadığı ve depremlerin dağlık alanlarda fazla olduğu bilinir günümüzde.
    - Mitolojik hikayelerde sıklıkla geçiyor diye biliyorum: "Yer ile gök bitişiktir ve Tanrı onları ayırdı" ve böyle devam eder. Kuran'da da yer-gok bitişik ve ayrıldı gök direksiz şekilde duruyor ve onu tutan Tanridir denir. Yer döşek gibi serilir diye devam eder.
    - Keza düşünme eyleminin kalbe yorulmasi da garip. Çünkü 1400 sene öncesini düşünürsek bu işlevi kalbin yaptığı düşünülürdu.
    Yani bunlardan anlatmak istediğim, bunlari -belki hatirlayamadigim birkaç şey vardir- okuyunca, benim zihnimde oluşan o dönem insanın evren - jeoloji- anatomi bilgisidir. Tabiki o dönem insanına anlayacağı şekilde evren, yeryüzu yada insan vücudu anlatılır. Lakin bu anlatis ilerleyen çağlarda gelişecek olan bilimsel gelişme ile ortaya çıkarılacak gerçeklerle celismemesi gerekir.
    ...
    Adem ile Havva'ya yeniden dönecek olursak, her zaman merak etmişimdir. Hatta küçükken de din kültürü öğretmenime gidip sormuşumdur: "Hocam, ilk insanlar Adem ile Havva. Bunlar çocuk yaptılar. Ancak ondan sonra nasıl ürediler?" Hocamın cevabı "kardes kardeşe cinsel ilişkiye girerek ürediler" olmuştu. Ben de "Ama hocam bu ayıp değil mi!" diye tepki verince; hocam: "O zamanlar değil demişti". Hiçbir zaman aklıma yatmadi bu şekilde üreme ve insanın çoğalmis olabileceği. Hem dinen birkaç açıdan yanlıştır. Bir kere ensest ilişki dinen çok kötülenirken aynı dinler tarafından sanki başka yol bulunamayacakmis gibi ensest ilişkiye bir defa başlangıçta müsaade edilmesi, tutarlı ve mantıklı değildir. Neyse ki Kuran'da bu konu geçmiyor. Zaten Kuran çok ayrıntıya giren bir kitap değil. Olayları yüzeysel anlatıp geçiyor. Ayrıntıda bogulmayin, ana fikri alın der gibidir; kissalarda. Bu da gayet güzel bir yaklaşım. Kuran'da gecmemesine rağmen İslam literaturune insanın çoğalmasi hocamin dediği gibi geçmiş malesef.
    ...
    Bana konu dışı gelen, garibime gelen ise Ahzab suresi ve Tahrim suresi (ilk beş ayet) ve bu sürelerin inişine sebep olan olaylar. İki olay da Peygamberin özel hayatında yaşadığı sıkıntılar. İlkindeki olay evlatligi Zeyd'in hanımı ile evlenmesi ve bunun halk tarafından tepki görmesi ve sonrasında bu suredeki âyetlerin nazil olmasi. Tabiki aynı surede Peygamberin hayatı, kendisi bize örnek olduğu söylenerek aslında gerekçe de sunuluyor, neden peygamberin özel hayatındaki sorunlara yönelik âyetlerin inmesinin. Ancak olayın anlatis üslubu ayette biraz dikkatimi çekti. Önce, evlatliklariniz sizin kendi öz evladiniz değil, onlara kendi öz babalarının verdiği isimle hitap edin gibi şeyler soyleniyor. Sonra, peygamberin örnekligi vurgulanıyor. Sonra, peygamber eşlerine öneri tarzında ayetler gelir: Dünya hayatını isteyenler isterse saliverilecek denir, yok eğer ahiret yurdu, peygamber ve Allah isteniyorsa, içinden edilen güzelliklerin güzel cevapları olduğu vurgulandiktan sonra; uyarı kısmına geçiliyor; (peygamber hanımlarına seslenilerek yine) yapılan terbiyesizligin cezasının iki kat olacağı; buna karşın Allaha ve resule itaat edip, iyi şeyler yaparsa mükafatın da iki kat olacağı söylenir. Sonra peygamber hanımlarının; evde oturması, vakarla konuşması gibi takinmalari gereken haller bildirilir. Bunlar sadece peygamber hanımlarına deniyor gibi gözükse de İslam literaturunde kadının adabı tarzı konularda peygamber eşlerine yapılan bu uyarılar da dikkate alindigi asikardir. Aslında bu olay bir ara kesit, başka bir konu. Ben Zeynep olayını anlatırken âyetlerin sıralamayi bozmadan anlatmak istedim. Sonrasında müslüman erkekler, Müslüman kadınlar ... şeklinde uzun bir şekilde anlatilan kişilerin mukafatlandirilacagi söylenir ardından gelen ayette, bunlarla beraber Allah ve resulu bir ise hükmettigi zaman müslüman kadın veya erkeklerin tercih haklarının olmadığı söylenir ve kim bunun aksini yapar, asi olursa fena bir sapıklık içinde olacağı vurgulanir. Sert bir ayet. Ardından asıl konuya girilir. Zeynep olayı anlatılır. Bu olayın sebebinin, Müslümanlara örnek olmasi için yapıldığı söylenir. Lakin ardından gelen ayette ise Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mubah kıldığı şeyde bir darlık olmadığı soylenilir. Tahrim suresinde de ilk beş ayette peygamberin özel hayatında haniminin birisine tembihledigi bir şeyi başka hanimindan duyması üzerine iner. İsteyen araştırabilir. Kutsal kitapta, bu kadar peygamberin özel hayatına yer verilmesi yani peygamberin özel hayatındaki sorunların âyetler yoluyla çözülmesi garip bir durumdur.
    ...
    Cennet tasvirlerindeki bakire kızlar, huriler, kadınlar hatta bir ayette sağdaki adamlar yani cennet ehlinden bahsederken anlatılır. Sağdaki kadınlara da bakir erkekler, hûriler, erkekler vaad edilmesi ya da iki cinse de bu tarz bir vaadde bulunulmamasi daha yerinde olurmus gibi düşünüyor insan.
    ...
    Savaş konusu keza kafa karıştırıcı. Savaşın gerekçesi olarak, karşı tarafın saldırmasi gösteriliyor ki doğru olan da budur. Eğer saldırı varsa tabiki karşı konulacaktır. Anlaşmayı bozanlarla savaşılmasi gerektiği söylenir. Lakin bu âyetlerin makul gerekçelerinin aksine farklı yerlerde; önce müşriklerin pislik olduğu sonra; kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahirete inanmayanlarla, Allah'ın ve resulunun haram saydığını haram saymayanlarla, islami din edinmeyenlerle cizye verene kadar savaşın emrini veren ayet de var. Cizye: Yabancıları ölümden koruyan vergi manasında yani kafa vergisi. Dinlerinden, inanislarindan ötürü ödedikleri vergi. Barış dini diye anılan bir dinde, bu savaş gerekçesi ve yer yer ayetlerde geçen şiddet söylemleri pek güzel durmuyor.
    ...
    Muta nikahı mevzusu, keza peygambere evlenebilecegi kadınlar sayildiktan sonra gelen ayetlerde geçen artık kimseyle evlenemeyecegi; halen eşi olan hanimlarla ve cariyeleriyle idare edeceginin soylenmesi veya bir olay anlatılırken, iffetli olunması anlatılırken cariyelerle girilecek cinsel ilişkinin iffetsizlik olarak gorulmemesi, kadının mirastaki durumu, keza şahitlikteki durumu, itaatkar olmasi gerektiği aksi takdirde dayak/uzaklaştırma cezasına munasip görülürken; erkeğin gecimsiz olmasinda barış yapılmasının tavsiye edilmesi gibi başka konular da dikkat çeken konular.
    ...
    Tabiki güzel birçok şey de var: Merhametli olunmasi, sabırlı, tevekkül sahibi, öldürmeme emri, on emir diye tabir edilen geçmiş kitaplardaki emirler Kuran'da da geçerli. Oldurmeyeceksin, zina etmeyeceksin, komşunun hakkını gozeteceksin gibi... Keza kimi yerde ceza olarak köle azad edilmesi çok güzel bir uygulamadir. Anlatilan kissalardan çıkarılacak anlamlar vardır. Ibrahim'in Tanrıyı araması, bunu göğe bakarak, yıldızlara bakarak yapması, sorgulaması önemlidir. Yusuf'un kardeşleri tarafından kuyuya atılması, yanından bulunduğu yetkilinin hanımı tarafından iftiraya uğrayıp zindana atılması ancak ordan kurtulup Mısır'a yönetici olmasi, insana umut aşılayan, zorluklara karşı dik durmasını öğütleyen güzel bir kıssadir. En çok hoşuma giden ayetlerden birisi "Dinde zorlama yoktur" ve bir diğeri (leri) de "Akletme ve düşünmeye yönelik" ayetlerdir.
    ...
    Evrensel ve her döneme hitap eden bir kitabın günümüze uygulanması artık mümkün olmayan birçok durumu mevcut. O dönem için devrim niteliğinde uygulamalar var olabilir. Böyle kabul etsek dahi; o döneme uygun olan uygulamaları, bu çağa hitap etmeyen hal ve uygulamaları bu dönemde uygulamak için zorlamak yerine evrensel mesajları "adalet, eşitlik, meşhur 10 Emiri" temel alarak yola devam edilmesi zannimca daha iyi olacaktır.
    ...
    Ben, normalde inceleme yapmayacaktim. Buna yönelik incelemeye kısaca yazmıştım lakin iki üç kişinin inceleme beklediklerini görünce inceleme yapmaya karar verdim. Ben gayet saygılı şekilde bir inceleme yaptığımı düşünüyorum, aynı saygıyı herkesten beklerim.
    ...
    Keyifli okumalar...
  • İnsana sunulan en büyük ayrıcalıklardan biri ‘lisan‘. Lisanın doğal uzantısı ise ‘yazmak‘. Dolayısıyla ‘okumak‘. Bilgiye çevrilen tecrübeleri yaymak için eşsiz, benzersiz ve gayet pratik bir yöntem.

    Matbaanın icadına dek bilgiye sahip olmak, okuyabilmek, bilgi edinmek sadece küçük bir azınlığa tanınmış bir haktı. Kitaplar hattat denen uzman yazıcılar tarafından elle ve epey uzun süren, zahmetli bir çabayla yazıldığı için hem sayıca az hem de bedeli açısından sıradanlar için hayli ulaşılmazdı (Matbaanın mucidi Johannes Gutenberg’in bastığı ilk eserlerden birinin İncil olması boşuna değildi. Zira o dönemde Hristiyanların çoğu okuyamadığı bir kitabın buyruklarına iman ediyor; bu da ‘kitabı elinde tutan’ ruhban sınıfına ‘doğal’ bir üstünlük sunuyordu).

    Zamanda hızla bir yolculuk yapıp günümüze geldiğimizde mevcut şartları o günle mukayese etmek neredeyse imkansız. Bilgi bugün kitaptan dergiye, internet sitesinden elektronik yayınlara kadar birçok formda mevcut, ulaşılabilir, bol ve tarihte hiç olmadığı kadar ucuz; hatta kimi zaman ücretsiz.

    Fakat bu bolluğun karşısında bugün çok daha güçlü iki engel var: ilgi (dikkat) ve zaman. rili – ufaklı ekranlarda sosyal medyadan akanları hipnotize olmuşçasına takip etmeye çalışan insanlardan her şeyi bir kenara bırakıp, bir koltuğa çakılıp, saatler boyu bir şeyler okumasını beklemek kolay değil. Ama bilginin güç olduğunun her fırsatta yüzümüze çarpıldığı bu devirde, güce sahip olmak isteyenler için ne yazık ki başka da bir seçenek yok.


    Kimi zaman kulağımıza çalınan ‘kapanan kitapçılar’ haberleri bu güce inanmadığımızı mı gösteriyor peki? Bence, hayır. O çok daha karmaşık bir kapitalist denklemin doğal sonucu bence. Dahası, Türkiye’nin yarısı kitap okumadığını söylerken, ihtiyaç listesinde kitap 235. sırada yer alırken kitapçıların ‘Yeni Çıkanlar’ raflarında ömür boyu okuyamayacağımız kadar çok kitabın yer almasını nasıl açıklayabiliriz? Demek ki (küçük de olsa) bir grup bu okuma işini başarıyor.

    İşte bu yazıda bu küçük azınlığa dahil olmak isteyen çekimserler için fikir ve tecrübelerimi paylaşacağım.

    Alışkanlıklara hükmetmek
    Öncelikle kitap, dergi, makale, web sitesi farkı gözetmeksizin okuma denen eylemin bir sonuç (ya da en hafifinden bir araç) olduğunu anlamak gerekiyor. Yani okumak denen şey bir arayışın sonucu. Kökeni ise merak. Bilmeye yönelik istek.

    Bu bağlamda en çok belirli bir ilgi alanı olanlara imreniyorum. Epey gayret ettiysem de ben öyle olamadım. (Sebebini bilemediğim, infomanya derecesinde arsız, hudutsuz bir merakım var. Gergedanların boynuzu da cep telefonumun işlemcisinin ayrıntıları da neredeyse eşit oranda ilgimi çekiyor. Bir konuda uzmanlaşmanın kıymetini anlıyor fakat kendime uyarlayamıyorum. Belki de ilgimi en çok neyin çektiğini arıyorumdur; kimbilir?) Çeşitli sebeplerle okuma ile ilgili sorunlar, zorluklar yaşayanlardansanız işe öncelikle meraklarınız konusunda kendinize sorular sorarak başlamalısınız.

    Neye merak duyuyorsunuz? Neyi bilmek hayatınızı değiştirirdi? Zamanında neyden haberdar olsaydınız hayatınız farklı olurdu? Geçmişte yaptığınız hataları önleyecek bilgi neydi? Hayalini kurduğunuz hayat için neyi öğrenmeniz gerekecek?

    Bu soruların cevapları öğrenme açlığınızı tetikleyip, iştahınızı körüklemeye başlayacaktır. Daha fazla detaya girip uzatmak istemiyorum ama bu safhanın neden önemli olduğunu sanıyorum anlamışsınızdır.

    Cevaplara ulaştıktan sonra işiniz kolay. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde elinizde belirecek reçetedeki ilaçları satan eczane sayısı bu kadar bol değildi.

    Mesele kitap okumak değil, ‘okumak’ (öğrenmek)
    En sık karşılaştığım hata kitap okumayı (yeni akımdaki karşılığıyla) pilates yapmayla karıştırmak. Derdimiz bir kitabı elimize alıp okumak değil, bir bilgiye erişmek. Dolayısıyla en başta bunun geleneksel, basılı bir formda olması şart değil. Şahsen cep telefonu, tablet ve bilgisayarımın ekranlarından okuduğum metinler, kitap ve dergilerden okuduğumdan misliyle fazla. Demek ki sorun teknolojik cihaz ve internet ile olan ilişkimizde değil, onlarla ne yaptığımızda gizli.

    Bilgi fazlalığıyla başa çıkmanın yöntemlerini paylaşmaya çalıştığım bir başka yazımda değindiğim gibi ‘İşinize yaramayan, vakit öldüren sosyal ağları hayatınızdan çıkarın. Vaktinizi çalmaktan gayrı bir işe yaramaz.‘

    Twitter’daki goygoy, Instagram’daki sahte mutluluklar, Facebook’taki Yılmaz Özdil yazıları, komik kedi videoları ve halanızın korkunç kadrajlı altın günü fotoğrafları varsın eksik kalsın. Bir süre sonra sosyal medyada karşınıza çıkan çoğu şeyin (bu yazıda anlatmaya çalıştığım anlamda) bilmenizde fayda olmayan, kamu malı olmuş (ve çoğunlukla havanda su döven) gündelik telaşlar olduğunu fark edeceksiniz. Oysa biz kendi ‘biricik’ hayatımızın anahtarını arıyoruz.

    “Dil bir hapishanedir”
    Dil, zihninizin sınırlarını belirler. Neyi düşünebileceğinize dağarcığınızdaki kelimeler karar verir. Ünlü Filozof Ludwig Wittgenstein‘ın sevdiğim sözüyle özetlersek: “dünyamızın sınırlarını dilimizin sınırları belirler”.

    Dolayısıyla okumadan lezzet alabilmenin dil hakimiyetiyle doğrudan bir ilişkisi var. Bu yetenek aynen bir spor branşında sivrilme adına yapılan antrenman gibi okuyarak (biraz da yazarak) gelişen bir meziyet. Gündelik hayatı birkaç yüz kelime ile yaşadığımızı pek çok vesileyle duymuşsunuzdur. Bu yüzden ilk işimiz anadilimizi öğrenmek olmalı. Okuyunca garip gelmiş olabilir ancak (sadece) yüzde 14’ü yabancı kökenli olmak üzere 570 bin Türkçe kelime olduğunu hatırlatırsam söylediklerim biraz daha anlam kazanacaktır (TDK ve Nişanyan Sözlük benim en çok kullandıklarım arasında).

    Dilin derinliklerine daldıkça inceliklere kapılıp gideceksiniz. Örneğin namus ve (çok az dilde karşılığı olan) iffet kelimelerinin dahi aynı olmadığını görüp yaşamın dili, dilin de zihni nasıl programladığını kavrayacaksınız. ‘Öğleden sonra metresle yapılan hızlı sevişme’ eylemi için ‘Cinq a sept‘ diye bir kelime belirlemek Fransızlardan başka kime layıktır mesela?

    Buyrun bir merak konusu daha!

    Dil, avlusunu ve duvarlarının yüksekliğini kendimizin belirlediği bir mapushane. Fakat bu kendi dilimizle de sınırlı değil.

    Lanet mi yoksa nimet mi bilmiyorum ama pek çok bahaneyle karşınıza İngilizce diye bir lisan da çıkmıştır eminim. Üstelik bugün bu dil sadece İngiliz ya da Amerikalılara ait değil. Aksine neredeyse evrensel bir Esperanto. Dünyanın yeni ortak lisanı. Pakistan’da garsona sipariş verirken, Hollanda’da mantar peşinde koşarken, Japonya’da taksiciye dert anlatırken aklınıza gelen ilk ortak payda.

    Dahası bu kolektif kullanım sonucunda İngilizce kendi içinde de görülmedik bir dönüşüm içinde. Dilbilimcilere göre 25 yıl içinde Amerikan İngilizcesiyle Britanya İngilizcesi arasındaki fark dahi İtalyanca ve Fransızca kadar açılmış olacak (Çingilizce ve İngrizce lehçelerine hiç girmeyeyim).

    Meraka yönelik açlığınızı tabldot tepsiler yerine uçsuz – bucaksız bir açık büfeden gidermek istiyorsanız İngilizce -mutlaka değil ama- neredeyse şart (Ben yine insaflıyım; Bedri Rahmi Eyüboğlu en azından üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi şart koşuyor).

    Peki nasıl öğreneceksiniz? Onun da ilacı internette var; üstelik bedava! Siz yeter ki niyet edin. Türkçe arayüzlü Duolingo hiç fena bir başlangıç sayılmaz mesela. Film izleterek İngilizce öğreten çok daha eğlenceli ve ilginç bir (Türk girişimi) seçenek de var: Voscreen. Peki ne okuyacağız?
    Buraya kadar geldiğimize göre neden okumamız gerektiğini az-çok anladık. Kişisel meraklarımızı da keşfettik. Şimdi harekete geçme zamanı. Bu safha aynı zamanda benim en zorlandığım alan. Pek çok şeyde olduğu gibi kitaplar konusunda da tavsiyelerin yöntem olarak hatalı olduğuna inanıyorum. Bu, birisine “mutlaka pamuklu yeşil tişört giymelisin, çok yakışır” demekten farksız.

    Ama mutlaka bir öneri isterseniz ‘Çok Satanlar’ yazılı raflardan uzak durmanızı söylerdim. Çünkü o gruptaki kitaplar çoğunlukla yayınevi ve kitap zincirlerinin ‘akçeli ilişkileriyle‘ şekillenir. Çok satmazlar ama çok satmaları istenir. Bu yüzden gözümüze sokulur. İnsanların çoğu da bu yönlendirmeye her zaman uyar. Tercih sizin elbette.

    Bu yüzden bu kısımda topu taca atıp, neyi nerden alabileceğiniz ve nasıl okuyabileceğiniz konusuna geçmeyi tercih ediyorum.

    Kitap alışverişi için birkaç tüyo ve alternatif kaynak
    “Kitaplar çok pahalı” cümlesini sık duyuyorum. Bazıları cidden öyle. Fakat ben kitaba başka bir açıdan bakıyorum. Örneğin Bill Gates adlı bir Amerikalı küçük yaşından itibaren eline (altın tepside) geçen birçok fırsatı akıllıca kullanarak hem dünyayı dönüştürmeyi hem de gezegenin en başarılı ve zengin insanı olmayı başarmış. Sonra ömrü boyunca biriktirdiği her önemli bilgiyi kitaplaştırmış. 30 Liraya satıyor. 30 LİRA! Sizce bu, sunulan değer için yüksek bir bedel mi?

    Kitaplar size bir ömürde birden fazla hayat yaşama fırsatı sunar. Yüzlerce yıl geçmişe ya da geleceğe taşır. Hayatınız boyu tecrübe edemeyeceğiniz şeyler yaşatır. Zamanı hızlandırır. Sizi Dünya vatandaşı yapar. Liste böyle uzar, gider. Bundan sonraki önerileri maddeler halinde sıralayacağım:

    Büyük şehirlerde yaşayan ‘çoğunluklardan’ iseniz büyük zincir kitapçıların çoğunda kitapları almadan önce rahat koltuklara kurulup dilediğiniz süre boyu inceleme, kurcalama, okuma (hatta vaktiniz varsa baştan sona okuma) imkanınız var. Bu ayrıcalığı kullanın.
    Kitaplar hakkında bilgi sahibi olmak için (bulunduğunuz şehirde varsa) kitapçılar harika bir seçenek. Ama kitap satın almak için akıllıca bir tercih oldukları söylenemez. Baktığınız kitapları kitap zincirlerinin kendi web sitelerinde dahi ortalama yüzde 20 – 30 ucuza almak mümkün. Bu az – buz bir indirim değil. Tek sorun hemen sahip olamama, hemen ele alıp okuyamama sıkıntısı. Kargo ulaşıncaya kadar başka şeyler okursunuz artık
    Yukarıdaki tavsiye için tek istisnam mahalle kitapçıları. Yaşadığınız yerde büyük zincirlere bağlı olmayan küçük bir kitapçınız varsa 3-5 Lirayı helal edin. O da hayatta kalsın.
    Kitap, internetten daha ucuz. Fakat elektronik seçenekler arasında da farklar olabiliyor. Ben her alışveriş öncesi Kitapmetre sitesine bakıyorum. Fiyat farkları düşündürücü aralıklarda seyredebiliyor.
    Kitapları e-kitap okuyucularda da okuyabilirsiniz (e-kitap okuyucu ile tabletler arasında tül perde ile panjur kadar fark olduğunu hatırlatmak isterim). Ben yaklaşık 5 senedir gayet memnun bir şekilde Kindle Paperwhite kullanıyorum (şimdi baktım da 139 Dolar’a aldığım cihaz yenileri çıkınca 45 Dolar’a inmiş).
    Kindle normalde (haliyle) sadece Amazon’un e-kitaplarıyla uyumlu ancak elinizdeki mevcut arşivi Calibre ve benzeri hizmetlerle dönüştürüp aktarmanız mümkün.
    Türkiye’de yasal olarak yayımlanan (son derece kısıtlı) e-kitapları çevirmeyle uğraşmadan okumak isterseniz Calibro (resmi sitesi), ve Kobo gibi seçenekler olduğunu da hatırlatırım.
    Denk gelirsem; en hoşuma giden (‘okuma’ desem olmayacak) tüketim şekillerinden biri de sesli kitap formatı. Genellikle bir seslendirme sanatçısının ağzından (hatta becerebiliyorsa bazen bizzat yazarının ağzından) kitabı dinlemek müthiş bir konfor. Kulaklığını tak ve yepyeni bir dünyanın içine dal. Yaklaşık 5-6 saatte bir kitabı bitirmenin keyfi bir başka oluyor. (İngilizce) sesli kitaplar için Audible kullanıyorum; Türkçe kitaplar için de Seslenen Kitap seçeneğini hatırlatmış olayım.
    “Kitabın tamamını sesli bile dinlemeye vaktim, dikkatim yok. Ben çok meşgul bir insanım. Tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli işlerim, uğraşlarım var” diyorsanız (giderek artan sıklıkla kullandığım) tembel işi, (yani ‘çağdaş’) bir çözüm var: Blinkist. Almanya merkezli bu hizmet ücretli ve ücretsiz üyelik modellerine sahip. Ücretsiz üyelikte her gün sizin için seçilen 1 kitabın, yıllık 50 Dolar verirseniz ise (sürekli büyüyen) arşivindeki tüm kitapların ÖZETİNİ okuyorsunuz (yıllık 80 Dolar verince sesli olarak dinlemek de mümkün). Aslını okumuş kadar oluyor mu? ELBETTE HAYIR! Ama fikir veriyor. Hiç yoktan iyidir.
    Bazen anlaşılmaz fiyat etiketlerine sahne olsa da Türkiye’deki neredeyse bütün sahafları birleştiren Nadir Kitap sitesi de ikinci el ya da baskısı bitmiş kitap ve dergiler için harika bir kaynak.
    En hoşuma giden, mucize kabilinden hizmeti ise en sona sakladım: Better World Books. 2002 yılında aynı üniversitede okuyan 3 arkadaş tarafından kurulan ABD merkezli bu site ülkedeki neredeyse bütün sahafları ve 2 bin 300’ü aşkın üniversitenin 3 binden fazla kütüphanesini bünyesinde barındırıyor. Kütüphanelerden (çeşitli sebeplerle) imha edilmesine karar verilen kitapları toplayıp neredeyse kağıt maliyetine satıyor. Şu ana kadar sattığı kitap sayısı 250 milyon adedi geçmiş durumda! Kazancının büyük bölümünü eğitim kurumlarına aktarıyor. Yoksul ülkelerdeki kütüphanelere bağışladığı kitap sayısı 21 milyonu geçmiş. Ama hala en güzel ayrıntısını söylemedim: KARGO BEDAVA! Kütüphanemdeki İngilizce kitapların hatırı sayılır bir bölümünü bu siteden aldım. Amazon’dan alacağım bir (basılı) kitabın nakliye bedeline buradan 10 kitap almak mümkün. Mucize desem bile tarif etmeye yetmiyor. Kitap okutayım derken kitap kadar yazı yazmışım. Burada noktalayalım. Aklıma gelenler olursa döner, güncellerim.

    Kapatırken (daha önce başka bir vesileyle paylaştığım) hatırlatmayı tekrarlayayım: Kitap okumak istiyorsanız yanınızda kitap taşıyın. Okumak için asla uygun bir zaman, yer, vesile, fırsat olmayacak. Ama cebinizde, çantanızda, tuvaletinizde, başucunuzda, çekmecenizde, arabanızda; kısacası elinizin altında kitap olursa okumaya ne kadar çok vaktiniz olduğunu göreceksiniz.

    Merakınızın asla sönmemesi dileğimle.
  • adece bir klasik okumadım tiyatro şeklinde bir kitap okudum. Konusundan birazcık bashedeceğim. Zaten kitap hemen biteverdi. Üç kız kardeş olan Olga, Maşa ve İrina'nın hayatı yer alıyor ve onların çevresinde bulan kişilerde var. Bu üç kız kardeşin Moskova'ya gitme arzularından, umutlarından, hayatlarında ve 'çalışmak' gibi konulardan bahsediliyor.
    Uzun zamandır tiyatro tarzında bir kitap okuyamamıştım ve bu kitabı okurken bir çok yerde güldüm ve bilgilendim. Eğer sizde bu tarz kitaplar seviyorsanız tavsiye ederim.
    #alıntılar
    Çok okurum. Ama kitap seçmesini beceremem. Belki de bana hiç gereği olmayan şeyler okuyorum. Oysa yaşadığım sürece hep bir şeyler öğrenmek arzusuyla dolu içim. Saçlarım ağardı, yaşlı bir adam sayılırım artık. Ama bildiğim ne kadar az şey var, ah!
    Beyler, yoksa kör inançlarınız mı var?
    İçimde korkunç bir yaşama, mücadele etme, çalışma susuzluğu var... Ve bu susuzluk, ruhumda, size olan aşkımla kaynaşıp bütünleşti. İrina, sanki inat olsun diye, öylesine güzelsiniz ki siz de... Ve yaşam öylesine güzel görünüyor ki bana...
    Insan emek harcamalıdır. Kim olursa olsun, öylesine çalışmalıdır ki terler aksın yüzünden. Yaşamın anlamı, amacı, mutluluk, coşku, sevinç, bundadir sadece... Ne güzel bir şey, şafakla birlikte kalkıp da sokakta taş kıran bir işçi olmak, ya da bir çoban, ya da çocukları eğiten bir ögretmen, ya da bir demiryolu makinisti...
    Aşka her yaş boyun eğer, ateşi herkesi etklier...
  • Sena'nın ailesi sürekli seyahat halinde oldukları için Sena Filiz ablasının/annesinin yanında kalmış ve yan komşusu olan Ahmet'e aşkı küçüklükten başlamıştır. Ne yazık ki Ahmet hiçbir zaman bunu bilmiyordur. Sena, içinde tuttuğu aşkı ne kadar bastırsa da bir aile kurmak ve huzur içinde yaşamak istiyordur ve bunun içinde ne yazık ki doğru kişi aşık olduğu Ahmet değildir. Ahmet, iyi bir adam olmasına rağmen hayatını anlık yaşar, plan ona uygun değildir. Sena işte bu yüzden Onur'la nişanlanır. Onur, Sena'yı hastalıklı bir şekilde sever onun için gururundan bile vazgeçer. Tek düze olan hayatı bir akşam haberi ile mahvolan Sena için artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. İşte hikayemiz burada başlıyor. Ahmet'in odunluklarına ne kadar sinir olsam da Sena'nın başı belaya girdiği andan itibaren onun için kendini siper etmesini okumaktan çok keyif aldım. Hah işte bak ne güzel dediğim yerde hep odunluk yapması ayrı tabi. Çok sinir olduğum bir yer vardı ama sonradan yaptığı açıklama ile affettim.
    Sena'nın öğrencisi Efe'nin başına gelenlerle birlikte kitapta durmak bilmeyen gizem, aksiyonlar başladı.
    Efe'ye zarar veren kim? Efe'yle bağlantısı olan Sevilay neden ortalıktan kayboldu? Bu kişiler hakkında bilgi vermek istemiyorum kitabı okuyup öğrenin.
    Efe ile aynı kaderi paylaşan Esra'ya çok üzüldüm o ikisi hiç haketmedikleri bir son yaşadılar.
    Olayların aslında tek ve en önemli -bana göre- bir kişi var ki yanılmadım, yazar bir ara beni kandırıyor gibi yaptı. Yani kitabı sonuna kadar dikkatli bir şekilde okursanız anlarsınız.
    Onur kitaptaki sevmediğim bir karakterdi. Sonuçta insanlar karar alırken dikkatli olmalı.
    Yine bazı kısımlar çok uzatılmış bu kitaba gölge düşürüyor. Bazı basım hataları da vardı, biraz daha dikkat edilmeli. Onun haricinde eksi olarak söyleyebileceğim bir şey yok. Aşkı, gizemi ve aksiyonu yazar çok güzel bir şekilde anlatmış. Kurgusunu ve karakterlerini okumaktan çok zevk aldım. Bence kitaba bir şans vermelisiniz.
  • edar Cove serisinin ikinci kitabıyla karşınızdayım.
    Kitapta, ilk seriden tanıdığımız karakterlerimiz de vardı. Ben yine karakterleri tek tek yorumlayarak gideceğim.
    Grace&Cliff
    Grace'in zaten huzurlu gitmeyen evliliğine bir de eşi Dan'in ortadan kaybolması eklenmiştir. Peki neden kayboldu? Ya da Grace'i terk mi etti? Grace, çok güçlü bir kadın. Yaşadıklarına rağmen, dimdik durması beni çok etkiledi. Cliff ile tanışmaları ve belli belirsiz ilişkileri tam tadındaydı. Cliff'in sabırlı ve her daim Grace'in yanında durması çok güzeldi. Olivia&Jack
    Önceki kitaptan iyi tanıdığım iki karakter. İkisinin de geçmişi ve ortak noktalarıyla sağlam olan ilişkileri, her şeye rağmen çok güzeldi. Ama sanki Olivia'nın aklı, eski eşi Stan ile karışıyor sona doğru. Açıkçası ben Jack tarafındayım eğer Stan ile olursa okuyamam heralde. Jack'in de bazı davranışlarını doğru bulmasam da Stan'ı hiç sevmiyorum. Devamının da ne olacak bakalım?
    Maryellen&Jon
    Kitap da arada sırada yer verilse de beni etkileyen çift oldu. Maryellen'in geçmişini bildiğim için kendimi ona daha yakın hissettim ve dengesiz davranışlarını görmezden gelebildim. Jon ise tam bir gizem. Cevaplarımı diğer kitap da bulursam taşları yerine oturtabilirim.
    Bu ikisi hakkında fazla detay vermek istemiyorum. Sadece, geçmişte yaptığımız her şey geleceğimizi etkiliyor, hele pişmanlıklarımız. Bunu Maryellen'de daha çok hissettim.
    Rosie&Zach
    Bu ikisine bir çift demek doğru mu bilmiyorum? Evlenince iş bitmiyor. Mesele, onu yürütmekte. Buna çok güzel bir örnek bu çift. İki insanın ileştişim kurup anlaşması önemli.Arada bir de çocuklar varsa, işler daha da sarpa sarıyor. Pelikan Çıkmazı'nda buluşup Rosie ve Zach'in hayatına konuk olalım, olur mu?
    Kitap da sadece bunlar yok benim en sevdiğim çift, Justine ve Seth di.
    Aile, arkadaşlık gibi kavramların ön planda olduğu ve geçmişin önemini vurgulayan bir kitaptı.
    Pelikan Çıkmazı'nda görüşelim.