• ŞEYTANIN SAĞDAN YAKLAŞTIĞI BEL’AM İBNİ BAURA’NIN İBRETLİK HİKAYESİ

    Bel’am İbni Baura israiloğullarına mensup bir zattır. Bel’am İbni Baura ihlası ve ameli ile öyle bir makama çıktı ki, ismi Azam’ı bilirdi. Körleri, kötürümleri,sakatları iyileştirirdi bunlar ona ALLAH'ın (c.c) birer lütfu idi. Her duası kabul olunurdu. Bel’am İbni Baura’nın kavmi kâfirdi. Bu kavmin içinde sadece kendisi ve ailesi müslümandı. Bel’am’ın kavmi kâfirliklerini ve isyanlarını azdırdılar. Öyle ileri gittiler ki; CENAB-I HAKK Musa Aleyhisselama onlarla savaşması için emir verdi. Musa Aleyhisselam savaş hazırlıklarına başlayınca bu haber çabucak duyuldu . Bel’am’ın kavmi haberi duyunca korkuya kapıldılar ve dediler ki:

    "Bizim Musa ile baş edecek gücümüz yok.’’
    Aralarında ne yapacaklarını tartışırlarken biri şöyle dedi: "Şu duası kabul olan Bel’am’a gidelim, o bizi Musa’dan kurtarır.'' Kavmin ileri gelenleri Bel’am’ın yanına gidip durumu söylediler:

    "Musa ordusu ile yola çıktı, üzerimize geliyor, bizi helak edecek. Gidecek yerimiz yok, sana geldik, bize yardım et, Musa’yı bizden uzaklaştır.''

    Kavmi dinleyen Bel’am onlara dedi ki:

    "Siz ne istediğinizin farkında mısınız? Musa ALLAH’ın nebisidir, ben ALLAH’ın dostunun aleyhine nasıl dua ederim?''

    Bel’ am kavmin talebini reddetti. Fakat kavmin yapacak başka bir şeyi yoktu. Musa Aleyhisselam ile baş etmeleri imkansızdı. Önlerinde bir çıkar yol vardı: Bel ’am’ ı İbn-i Baura yı ikna etmek.

    Kavmi birçok hediyelerle, ziynetlerle Bel’am’ın hanımına gittiler ve dediler ki:

    "Başımızda şöyle bir sıkıntı var. Biz senin efendinle konuştuk, ama bir türlü ikna edemedik. Sen bizim yerimize efendin ile konuş ve onu ikna et, bize yardım etsin.''

    Kadın hediye ve ziynetleri görünce '' Tamam'' dedi.
    Ben Bel’am ile konuşup bu işi halledeceğim.''
    Bel’am’ın hanımına karşı düşkünlüğü vardı, onu çok sever, onun sözüne itibar eder, isteklerini yerine getirirdi.

    Hanımı Bel’am’ ın yanına gelerek ona durumu arzetti. "Bunlar bizim yakınlarımız, komşuluk hakkı vardır. Yakınlarımız darda kalınca onlara yardım etmek görevimizdir. Şimdi onlar çok büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyadır. Senin gibi bir adam nasıl olur da komşularına yardımdan kaçınır?''

    Bel’am İbni Baura:

    "Hiç olacak iş mi? Bir Peygamberin aleyhine nasıl dua edilir? Bu ona ALLAH katından verilmiş bir emirdir. Şayet bu emrin ALLAH katından olmadığını bilsem, kavmime dua edebilirdim."

    Karısı vazgeçecek gibi değildi. Bir açık kapı buldu ya, ''Bu emir ALLAH katından olmasaydı..."
    O da bu emrin ALLAH katından olmadığını anlatmaya, bu konuda bel’am’ı ikna etmeye çalıştı. Uzun uğraşmalar sonucunda, kadın Bel’am’ı ikna etti. Bel’am Musa Aleyhisselem’ın aleyhine dua etmeyi kabul etti.

    Bel’am’a o gece rüyasında ''Ey Bel’am helak olacaksın'' denildi. Karısının baskısıları öyle bir gözünü döndürmüştü ki, rüyasındaki uyarıyı önemsemedi bile. Sabah olduğunda her zamanki gibi eşeğine binerek dua ve niyazda bulunduğu dağa çıkmak için yola koyuldu. Yola koyulmuşlardı ki eşek adım atmadı. Eşeğini dövdü olmadı. Eşek ayak diremiş, bir adım dahi atmıyordu.

    ALLAH (c.c) izni ile eşek dile gelip konuştu:

    "Ey Bel’am sana yazıklar olsun! Sen beni nereye götürüyorsun?Görmüyorsun ki önümü melekler kesmiş. ALLAH’ın nebisinin aleyhine dua etmeye nasıl gidebilirim, bırak beni.''

    Bel’am baktı olmayacak eşeğini bıraktı, yaya olarak dağın tepesine çıktı. Dağın zirvesine çıkan Bel’am’ın yanına kavminden de bir takım beyinsizler gelmişti. Hep birlikte başladılar Musa Aleyhisselem’a beddua etmeye. Bel’am’ın yaptığı beddualar, ters dönüyor, kavmine yöneliyordu. Kavmi şaşırdı:

    "Ey Bel’am! Sen ne yapıyorsun? Sen bize beddua ediyorsun!"

    "Benim elimden birşey gelmiyor. Ben Musa’nın aleyhine dua ediyorum, ağzımdan dua sizin aleyhinize çıkıyor." Bel’am ebedi kaybedenler kervanına yazılmıştı. Duası biter bitmez dili uzamaya başladı. Dili göğüslerine kadar uzadı.

    Bel’am dedi ki:

    "ALLAH’a yemin olsun ki, dünyamı da ahiretimi de kaybettim. Benden size hayır yok. Siz şimdi beni iyi dinleyin. Ellerinizin altındaki genç kızlarınızı giydirin, bir güzel süsleyin. Musa’nın ordusu gelince, kızlarınızı ordunun içerisine salıverin. Kızlarınız Musa’nın ordusundaki erkeklerin kendilerine saldırmasına ses çıkarmasınlar.''

    Musa Aleyhisselam’ın ordusu, yaklaşınca genç kızlar, genç kadınlar, Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içerisine dalıverdiler. Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içersine giren kadınlardan bir tanesi çok güzeldi, güzelliği dillere destandı. Bu güzel kadın komutanlardan birinin dikkatini çekti. Komutan kadını alarak doğruca Musa Aleyhisselam’ın yanına çıktı.

    Komutan kadını göstererek dedi ki:

    "Sen şimdi diyeceksin ki, bu kadın sana haramdır?''

    Musa Aleyhisselam:

    "Evet haramdır. Sakın o kadına yaklaşma."

    Fakat komutan Musa Aleyhisselam’ın sözünü dinlemedi ve kadına yaklaştı. Komutanın yaptığı çirkinliği gören bazı beyinsizler de aynı çirkinliği yaptılar. Aradan çok zaman geçmedi ki askerler arasında kolera salgını baş gösterdi. Rivayet edilir ki, yetmiş bin kişi koleraya yakalandı. Sonra ordunun içinden güçlü kuvvetli bir zat çıktı, komutan ve birlikte olduğu kadını bir kılıç darbesiyle öldürdü. Bundan sonra salgın bıçak gibi kesildi ve askerler sağlığına kavuştular. Hazret-i Yûşâ komutasındaki ordu tarafından Belkalılar hezîmete uğramışlar Bel’am da öldürülenler arasında yerini almıştı.

    Mevlâ Tealâ, Bel’am İbni Baura’dan imanını soyup çıkardı. Onda bulunan bütün özellikler gitti. Bel’am İbni Baura’dan yüksek makam alındığı gibi rivayet edilir ki, tarihin ilk inkar kitabını da Bel’am yazmıştır.

    "Dileseydik, elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve heveslerinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğinkine benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.''

    (Araf, 176)

    Muhammed (s.a.v) buyurdular ki:

    "Ahir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin, ya annesinin, ya babasının, ya da evladının yüzünden olacaktır.''

    Bel’am İbni Baura’nın kıssası bir çok peygamberin merakını celbetmiştir.

    ALLAH Teala’ya sormuşlar:

    Ya RABBi! Bel’am İbni Baura’ya bu kadar ayetler verdin, onları niye muhafaza etmedin?''

    CENAB-I HAKK buyurmuş ki:

    "Biz ona çok sayıda nimetimizi verdik, o verdiğimiz nimetlere bir gün şükretmedi. Eğer şükreden bir kul olsaydı, onu muhafaza ederdik.''


    RABBİM ŞÜKRÜMÜZÜ ARTIRSIN
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • 207 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nur, gerçekten benim için çok özel bir kitaptı. Hem isminde hem de cismin de kendimi buldum.Adım Nur zaten bunu biliyorsunuz ama bir kitap bu kadar mı ben olabilir dedim okurken. Ama Nur benden cesaretliydi. Benim çıkmaya cesaret edemediğim yolculuğa arayışa o çıkmıştı,benim düşmeye cesaret edemediğim aşka o düşmüştü ve bir kitap ilk sayfalarından aşka bu kadar güzel mi düşürür? İki aşkı bu kadar güzel mi anlatır? İlahi aşk ve cismi aşk.. Nur'un hikayesi çok güzeldi.
    Kitabı okurken Nur ile birlikte siz de o yollara düşüyorsunuz ve bir miktar belki de o cesareti kazanıyorsunuz. Mustafa Kutlu gerçekten betimlemede üzerine tanımadığım bir yazar bu alandaki en iyisi benim için. Betimleme de Mustafa Kutlu kadar başarılı bir yazarla henüz tanışmış değilim. Mustafa Kutlu bir okur bir kitapta nasıl yaşatılır, o duygular nasıl aktarılır gerçekten bunu bilen çok iyi bir usta. Bununla birlikte bu kitapta sizde şehir şehir gezip o cesarete ve arayışa tanıklık edeceksiniz.
    Kısacası bu kitap Nur gibiydi öyle zarif öyle güzel öyle derin...
  • Ah bu yasaklar..
    kendi kendimize, başkasının bize,bizim başkalarına,devletin tebaasına, tebaanın devletine,belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyesine koyduğu, koyacağı yasaklar...
    İnsanoğlu için ''yasaklı hayvandır'' da diyebiliriz.Mikroplar bile birer yasak değil mi?
    Aşklar yasaktır, gün olur sular,yemişler bile yasaktır.İnsanlar birbirine yasaktır.
    Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk..
    Canım çekiyor diye giremem sana deniz..
    Göğsüm zayıftır.
    Canım çekiyor diye içemem,körkütük oluncaya kadar, aklı buluncaya kadar...
    Karaciğer yasağı..
    Hikayeyi böyle bitirebilirim.Benim bitirişlerimden biri olur...

    Sait Faik Abasıyanık

    https://youtu.be/LXEsYL7Kah4
  • 479 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:) Öncelikle Herkes okumasın sadece bu kitabı, hissedebilenler okusun rica ediyorum.Bazı kitaplar da bazı acıları bekliyor çünkü ve yalnızlık . ..kelimelerle başlayıp kelimelerle biten ve biterken de insanın yüregine kelimeler dolusu hüzün bırakan bir başucu kitabı.tekrarlı okumaların kitabı.Bu kitabın kurgusu ayrıca övülecek bir şey olarak şöyle dursun, üslubuna hayranlığım bitecek gibi değil
    Kitabı tatilde okudum ve hemen bitirmedim her cumleyi sindirmeye calistim açıkçası ve gayet güzeldi uzun süre kitapta kaldığımı söyleyebilirim.Altını çizdiğim her bir satırın üzerinde göz gezdirdiğim her bir seferde gözlerimi dolduracak; benim dışımda tanımlamak gerekirse bir baş yapıt, insanın içini en çok acıtan kitap olur kendileri..
    etkisi altından kolay kolay çıkamadığım Tutunamayanlardan sonra bu sekilde nesli devam ettirdim ama bu eser daha akici Hani Kafka havasında yazılmış bir roman belki diyebilirim :)
    Konuya geçeceksem şöyle dostlarim;
    Günümüzün başarısız ilişkilerinin özeti gibi aslında bir erkeğin kaleminden. "şunu şöyle yapsaydım, bunu böyle yapsaydım"ların kitabı daha çok, hiç yapılmamış ve hiç yapılmayacak şeylerle dolu, baştan aşağı hayal kırıklıkları ve pişmanlıklarla örülü bir roman... tehlikeli oyunlar oynarken kılına zarar gelmesin isteyenlerin, hayatı oyun, hayatın içindeki insanları ise birer oyuncu olarak görerek hayatı ciddiye almak istemeyenlerin kitabı kendileri tüm bu sahnelenen ikiyüzlülüğe, "madem öyle" diyerek dahil olmak isteyip bocalayanların kitabı...
    benim en çok hissettiğim duygu yalnızlıktı bu romanı okurken: tutunamamış karakterlerin, tutunamamış bir adamın hem bedensel hem de ruhsal yalnızlığı... ama herkesinki kadar bir yalnızlık değil, çıldırtıcı bir yalnızlık burada söz konusu olan. o kadar ki insan kafasında karakterler yaratıp roller veriyor onlara ve her gün yeni bir oyun sergiliyor kendisinin bile tamamen anlayamadığı. hayattaki hatalarını bu oyunlar üzerinde düzeltmeye çalışıyor.
    kitabın esas yalnızı hikmet benol gibi görünse de aslında kitaptaki tüm karakterler yalnız. sevgi, bilge, hüsamettin albay... hepsi kendilerine verilen rolleri en iyi şekilde oynamaya çalışırken bocalayan karakterler. o yüzden okurken sizi de yalnız hissettiriyorlar. aile olabilmiş bir evde sıradan gürültüler duyulmaz, fark edilmez, yadırganmaz fakat tek kişinin yalnızlığını barındıran bir evde masaya konan bir çay bardağının sesi, yıkanmış bulaşıkları rafa dizerken çıkan o gürültü, zamanı akıtan saatin tik takları hep daha da yalnız olduğunu hissettirir insana. ben bu kitabı okurken hep böyle hissettim.hikmeti özledikçe arada sırada açıp okuduğum çok dolu bi kitap. insan kitaptaki karakteri özler mi ya ?:) hayatın akışına direnen,anlam arayan, oyun kuran/bozan kahramanın kitabı belki ondan ana karakterimiz hikmet benol asla kendisi olamayan , yaşadığı döneme yabancılaşan bir adam daha cok aslında kendisini eleştirirken, geçmişini sorgularken hikmet, alaycı bir dille yapay iyi insanları da yerden yere vurur ha iste bu var ya beni oldukça etkileyen kısımdı hayatım "hikmet'ten önce" ve "hikmet'ten sonra" olmak üzere ikiye ayrıldı diyebilirim :) hikmet benol gerçek yaşamdan çok kendi zihninde yaşayan hayalperest bir hayal kahraman zaten
    hikmetin sonu tıpkı tutunamayanlarda sık sık bahsi geçen gerçek yaşamında çıkarını göz edemeyen hırsı olmayan insanların sonu gibi olmuştur "untulacaklardır" der tutunamayanlarda hikmet benol da unutulan bir tutunamayan olup çıkmışti malesef insanı parçalara ayrılmak değil de, onları bir arada tutmaya çalışmak yorarmis. hikmet'i asıl yoran da buydu sanırım...
    içinde parçalara ayrılmış kaç hikmet daha vardı.
    insanın iç konuşmasını, savasmasini, batıyı, biz türkleri ancak bu kadar güzel isleyebilirdi...Dahası
    kendi iç sesimle konuşurken hep bir Albayım vardı karşımda yine:)Bence "Albayım"sözü bile kitapta tek başına bir kadro gibi :). Bu kadar popüler olması biraz iticileştiriyor bence yani sürekli ortada albayım albayım diye dolaşan tipler üredi, rahatsız edici ve ağızlarına kürekle vurasım geliyor açıkçası:)
    insanlar sadece alıntıları okuyarak, hikmet'i bilerek, selim'i bilerek, albayım diyerek, olric diyerek oğuz atay okuduğunu, anladığını iddia ediyor ki bu çok can sıkıcı bir durum bu durum bir diziye de yansımış durumda belki bilirsiniz actim izledim o zamanlarda inanin zor dayandim ya kapattım hemen kafamda öyle kurmamıştım neyse ama senaristler umarim kitabin okunmasini sağlamıştır yine de diğer dizilerden iyi konumuza dönelim..(bu konuda doluyum malesef ama)
    Benim ic sesimi benden daha iyi bilip yazmis bu kitaba Oguz atay. bana yaz dese yazamazdim. ne acayip seyler dusunuyorum ben boyle onu farkettim birazdan daha mi fazla acayibim acaba dedigim seyleri yazmis ya birakamadim, bitiremedim de bir turlu. cizik cizik oldu sayfalari. bir de bu sevgi'nin annesinin olumunde selim'in konusmasi ne cok aglatti beni be..kitap bitince "ah ulan bitmeseydi keşke" cümlesini defalarca kurarsınız belki siz de..
    anlatılmaz okunur bir kitaptır. muhteşemdir. kitabın herhangi bir kısmında elbet kendinizden ve elbet çevrenizdekilerden bir şeyler bulursunuz. bir kere okumak yetmez anlamak için..
    Türkiye'nin hikayesine benziyor hikmet'in hikayesi. gelişmiş bir ülke olabilmek için albayla öneriler sunuyor Sevgili Oguz Atay oyle düşündüm..
    Sevgili Oğuz atay'ın bana göre kişisel gelişim kitabı olur kendileri söyle oluyor;
    öyle ki kitabın her sayfası hayata karşı, kendimize karşı, içimize karşı tavsiyelerle dolu.
    okudum güldüm, okudum düşündüm, okudum içim sızladı, okudum ağladım, okudum kendimle hesaplaştım.
    kısaca ruhuma dokundu sevgili Oğuz atay yine..
    kalemine, emeğine, yüreğine sağlık.
    ahh hikmet benol...
    sevgi'sizliği,
    bilge'sizliği.
    kalabalıklaştırmaya çalıştığı kimsesizliği.

    Okuyun.
    üşenmeden, sıkılmadan okuyun.
    okutturun ayrıca.
    en güzel, en anlamlı hediye bile olabilir bazıları için bence :)
    Tiyatro oyunu da varmış ayrıca ve umarım ben de giderim..

    #Sevgili Oğuz Atay iyi ki varsın iyi ki yazdın seni saygı ve özlemle anıyorum..
  • 360 syf.
    ·8/10
    Rainbow Rowell ın Fangirl, Carry On kitaplarını okudum ve Eleanor & Park da yazarın okuduğum 3.kitabıydı ve yine çok güzeldi.
    Klasik aşk hikayesi değildi o mükemmel, havalı gençler kusursuz hayatlar yoktu sonu ise...
    Onu da söylemeyelim canım.
    Kitabı beğendim ancak yine de kitabı okurken o heyecanı hissetmedim ama bence bunun sebebi benim ruh halim çünkü hangi kitabı düşünsem aynı şey o yüzden kitaba haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Yorum yapmak ta istemiyorum böyle bir ruh hali ile ama kalırsa kalır herneyse kitabın konusuna geliyorum.
    Eleanor yeni taşınmıştır yei okuluna gitmek için bindiği okul otobüsünde tek boş yer vardır. Park'ın yani.
    Park yeni gelen bu kızın onun başına bela olmasından endişeleniyordu.
    Park her gün okula giderken çizgi roman okuyordu ve Eleanor da azıcık birazcıkta bakıyor olabilir. Tabiki Park bunu fark etmişti o andan itibaren aralarında sessiz bir iletişim başladı.
    Eleanor ve Park zaman ilerledikçe birbirlerini tanımaya ve korumaya başlamışlardı ancak bir sorun vardı Eleanor un üvey babası. Söylemesi benden kendisi çok pis bir insan. Eleanor, Park ile olan hayatını onlardan uzak tutmayı daha ne kadar başarabilecek?
  • Sait Faik’in ardından.

    Dönüş yolu çok cevvaldi, adalar vapuru dalgalarda bir kağıttan gemi misali sallanıyordu. Bazılarımızın midesi ağızlarına geldi. Kamp ekibimiz dönüş yolunda biraz buruk gibiydi. Çok güzel geçen 3 günün ardından yine hayatımıza kaldığımız yerden devam etme telaşesi, yani biz buna “MEDARI MAİŞET” diyoruz, yakamıza yapışmıştı. Kamp ile ilgili anı notları yazıldı.

    https://i.hizliresim.com/NnrrnO.jpg

    Sohbetler edildi, mideler alaşağı oldu derken iskeleye adım attık. O da nesi! İnsanlar üzerimize üzerimize geliyor, yürüyemiyoruz yahu. Kendimizi bir an Matrix filmindeki kalabalığa karşı yürümeye çalışan NEO gibi hissettik. Eğer kalabalığın bir parçası olursan, yürürsün yoksa takılır kalırsın, hatta düşer ezilirsin. O anda anladık Sait Faik’i. Asıl onu yaşadık dersek daha doğru.
    Sen onca öyküyü bu güruhun içinde nasıl fark ettin be! Aşk olsun sana Sait Faik.
    Kalabalığa alışmakta zorlandık. Hele ada havasından sonra? Hee doğru, adayı anlatmadık demi! Du başa alalım, evvela şu Rumca parçayı iliştireyim de bunun eşliğinde devam edelim.

    https://youtu.be/QaxaxFGqJRU


    İlk gün
    09:20 Kadıköy

    Vapur geldi dumanlı dumanlı. Çantalarımız ile bindik öncü ekip olarak. Ev sahibi edasıyla gelecek dostlarımız karşılamak için ilk giden biz olmalıydık. Elif ve ben vapurda cam kenarı bir yere gömüldük. Bir ara çay almaya gittim, o ara denize karşı düşündüm çaylar elimdeyken: “Çay mı içsem yoksa kendimi denize mi atsam?” Sonra üşüdüm vazgeçtim, daha kampımız var nereye?

    https://drive.google.com/...VvhHw9nG7ueUI9OX18B8

    Kınalı adadan sonra Burgazada’ya gelince Sait Faik karşıladı bizi kafasında alacalı bir kedi ile.

    https://i.hizliresim.com/zjrrGj.jpg

    Hemen varıp selam çaktık, eli çenesinde Sait’in. Belli yine bir yerlerden öykü çıkarma peşinde. Kamp için ayarladığımız ŞATO’ya eşyalarımızı ve atlarımızı uşaklarımıza emanet edip adayı keşfe çıktık.

    https://drive.google.com/...W5nYD6n02zDbI79SwM6L

    Gidip sokakları arşınladık. Herkes o kadar güleç yüzlü o kadar sevecen ve cana yakın ki, nereye geldik ulan dedik. Kesin ip var bir yerlerde. Şimdi birisi gelip ipi çekecek ve tüm dekor başımıza çökecek! Bakındık, sadece köpekler ve kediler var. Buranın hayvanları da insanları gibi. Kedi, köpek, martı, karga, serçe aynı yerde volta atıyorlar. hiçbiri de diğerinin voltasını kesmiyor ha! Yoksa kan çıkar. Hala ses yok ipin ucundaki VARLIKTAN! Demek gerçekmiş!

    Koşup denizin yanındaki balıkçıların arasındaki kahveye oturduk. Tavla çay derken yandaki adamlara kulak kesildik. Rumca bir şeyler konuşuyorlar, Rum Türkçesi ile gülüyor eğleniyor! Balıktan dönen balıkçılar kayıklarının baş iplerini bağlayıp karaya zıplıyor. Ulan, her şey o kadar Sait Faik ki, bir yerlerden “hişt hişt” sesi bekliyor insan!

    Sonra ilk kafilemizi karşıladık. Biz kahvaltı yaparuk diye beklerken bizim koçmarlar Kadıköy’de yemişler de gelmişler! Saol karşim dediler. Açız yahu!

    https://i.hizliresim.com/v6nnXR.jpg
    https://drive.google.com/...0_Trqb-OIH2e3E7weBay

    İlk grubumuzu şatomuzun uygun bir odasına yerleştirdik. Sonra ikinci kafile de geldi. Onları da aldık. Her karşıladığımız kafile ile resimler çekindik. Herkesi Sait Faik ile beraber karşıladık yannış olmasın!

    https://i.hizliresim.com/k9nnE7.jpg

    Günü son misafiri henüz yoldayken, hep berbaer ilkin adayı turladık, Kalpazankaya’ya gidip resimler çekindik. Yanımızda bize yoldaşlık yapan, Fırat’ın “Yoldaş” adını verdiği ihtiyar köpek bizimle yürüdü. O mahallenin köpeklerine kafa tuttu. Biz varız ya yanında, hey gidim hey! Bu ekibi kim yanında bulsa dünyaya kafa atar be!

    https://i.hizliresim.com/oXrr6k.jpg
    https://drive.google.com/...2bMgCsYvzIHTPyWp0fbl

    Dönüş yolunda atlara selam verdik, son misafirimizin geldiğini öğrendik.

    https://drive.google.com/...6itltXEC9Q7_Uxfc-5s0

    Onu da karşıladık ve ekip tamamlandı. Posterimizi meyhane tadındaki restoranın duvarına astık.

    https://i.hizliresim.com/dvkkZQ.jpg

    Akşam yemekleri yendi. Mahir bize kısa bir saz resitali verdi. Yemeğin peşine meşhur TANIŞMA OYUNUMUZU oynadık.

    https://i.hizliresim.com/qdPPJD.jpg

    Herkes isimlerimiz akılda kalıcı olsun diye adımızın ilk harfi ile başlayan bir sıfat ekledi. Misal

    Yoblomov Yasin
    Sevgili Saltanat
    Ayçanna Ayça (Polyannadan)
    Eğlenceli Elif
    Tulum Tamer
    Farkında Olmayan Fırat
    Mavi Mahir
    Egeli Esra
    Neşeli Nevin
    Canavar Canan
    Erdemli Erdal
    Zıpır Zeynep

    Sonra geldik en civcivli yerlere. HEHEHHEEE.. Davullar çalınsın, martiniler patlasın, yarışmalar başlasın!

    İlk günü yarışması Sait Faik Bilgi Yarışması
    Öncesinde herkese özene bezene hazırladığımız rozetleri dağıttık. Yakamıza taktık. Artık hazırdık.

    https://i.hizliresim.com/4jbb00.jpg
    Grup üyelerini ise kura usulü kumar eşliğinde belirledik. Fesat falan olmadı ama, 1 ler 1 ile 2 ler 2 ler ile vs vs :D Her bir gruptan kendini tanıtan bir isim belirlemesini istedik. Niye mi istedik :) Ortaklık oluşsun tek yurek olsunlar. Tek yürek tek ruh tek emel!
    Ödülü kazanmak! :)

    Yarışmamızdaki grupların isimleri şöyle;
    Mavi Canavar (Mahir - Canan)
    Sevgi Erdemdir ( Erdal - Saltanat)
    Beyaz Martı ( Ayça - Esra)
    Neşeli Hayatlar (Zeynep - Mustafa)
    Neşeli Farkında Olmayanlar (Fırat - Nevin)

    https://i.hizliresim.com/grZZq2.jpg
    https://i.hizliresim.com/jgVV8J.jpg

    Bu oyunda gruplar ter attılar ama finalde herkes çok mutluydu ve bilgiler edinmişti. Bu yarışmanın kazananları:

    “Mavi Canavar”
    düşünceli adam
    Primadonna

    https://i.hizliresim.com/zjrraD.jpg

    Gece saat ilerleyince, kasada uyuklayan görevlinin horlama sesi ile bu geceyi bitirmemiz gerektiğini anladık ve herkes 1000 odalı sarayımızdaki odalarına çekildi.


    2. Gün - Cumartesi

    Adımıza düzenlenen şaşalı ve bir o kadar da cikcikli kahvaltı seramonisinden sonra Sait Faik’in evine gittik.

    https://i.hizliresim.com/V9vvBZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/BaDDzg.jpg

    Evvela müzeye çevrilen evini gezdik. Eşyalar, anılar, resimler, kitaplar aman Allahım! Ne kadar çok anı. Her birini inceledik fotoğraflar çektik. Elif resimler ve eşyalar hakkında bilgilendirmeler yaptı, magazinin de dibine vurduk (ZALIMIN GIZI LEYLA da vardı o evde -_-)

    https://i.hizliresim.com/oXrrOk.jpg
    https://i.hizliresim.com/7aMMBY.jpg

    Öykülerin çıktığı masa
    https://i.hizliresim.com/Ll11Dj.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZX77Xa.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVLLDN.jpg
    https://drive.google.com/...GbdVO05ezKWnVih7VEVF

    Neyse sonracığıma bahçedeki banklara oturup “Şimdi Sevişme Vakti” kitabından şiirler okuduk, yandaki evin kapısında asılı olan rüzgar çanları bize melodi sağladı sağolsun. Kediler de dinlemeye geldi bizi. Sonra Sait’in de en sevdiği “Kamelyalı Mezar” öyküsünü okuyup üzerine kısa bir konuşma yaptık. Öyküyü okuyan Elif’in eşsiz yorumuyla öykü daha farklı bir hal aldı. Sesli duyunca başka oluyormuş yahu!

    https://i.hizliresim.com/Ll11bj.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJ68.jpg
    https://i.hizliresim.com/zjrrMY.jpg
    https://i.hizliresim.com/pbBBn0.jpg

    https://drive.google.com/...4WsRtqVS2rgBjYymrT9H


    Neyse oradan voltamızı alınca soluğu sahildeki balıkçı kahvehanelerinin olduğu yerde aldık. Bize bir masa Yanakimu ama çay kahve olsun dedik. Zira demlenmenin sırası değil. Neden mi? Genel kültür bilgi yarışmamız var ayol! Ayık olmamız lazım ayıküyün mü Yanakimu!

    Yine aynı gruplar vardı, eleman değişikliğine gitmedi kimse. Yaşayın pilavdan dönenin kaşığı kırısasıcalar cemiyetine gönül veren ve gönül verenleri koruyanlar DERNEĞİ!

    Bu turda sorularımız daha zorlayıcıydı. Her şeyi sorduk yahu! Bilinen ilk kadın şair kim dedik messsseeeelaaa!
    Sappho idi. Bilenler oldu ne habeeer !
    Daha nice nice sorular vardı. Yine kafa kafaya verildi, pilanlar pirojeler yapıldı, kopyalar çekildi, kardeşlik ve dayanışma örnekleri sergilendi, ortadoğuda haritalar yeniden çizildi ve kartlar yeniden dağıtıldı. Türevler ve eş yönlü parçacık hüzmeleri fizik hesaplamarı derken çok harıl harıl bir yarışma oldu. Yine bilgilendik, öğrendik eğlendik hamdolsun.

    Ve kazananlar;

    Neşeli Hayatlar
    mustafa tamer akder
    Zeynep timur


    Sonra yuvamıza döndük saz söz zamanı!

    https://i.hizliresim.com/NnrrpP.jpg

    https://drive.google.com/...IEvLh4jvMnnAmxPZzC2Q


    Türküler çığırdık. Gelen diğer konuklar garip garip baktılar, hatta bir çift vardı, kızcağız rahatsız oldu ellaaam kalktılar gittiler. PEH! Neyse Mahir çaldı söyledik bir ara halay ve lambada yöresel oyunları oynandı. Derken çaylar geldi bir ara sazı elime alıp “İNCE MEMED” çaldım :D peşine bir iki türkü derken Bitirdik ve “Medarı Maişet Motoru” adı altında Sait’in tüm kitaplarının atölyesine başladık.

    Önce müziğimizi dinledik, buyrun:

    https://youtu.be/-86eFjjr0AM

    Gözler kapandı kepenkler indirildi, herkes okuduklarını, gezdiklerini, gördüklerini, müzedeki anıları düşünerek kendini müziğin kollarına bıraktı.
    Dap dap dap daba daba dap daba daba dap…...

    https://i.hizliresim.com/oXrrRQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/Ov77pP.jpg
    https://i.hizliresim.com/DY44vl.jpg
    https://i.hizliresim.com/V9vvMr.jpg


    Müzik bitti ve ortadaki duygu kartlarından seçtik keyfimize göre. Can bizim düş bizim ellere nesi?
    Herkes seçtiği kartlara dair hislerini anlattı, kitaba bağladı. Konuştuk Medarı Maişet motorunu irdeledik, oradan Sait’in kişiliği, hayatındaki insanlar, annesi, manitaları meyhaneleri neler neler. Sonunda Sait’in aslında yapayalnız olduğuna biz de karar kıldık. Anlattığı öykülerde kendinde eksik olan sevilme duygusunu işlediğini düşündük. Adam o kadar sevgi dolu bakıyor dünyaya, insanlara ve canlılara ama gel gelelim, bu sevginin zerre kadarını kimseden göremiyor, annesi dahil :(

    Ne sevdiği kadınlar onu seviyor ne de gönlünce bir mutluluk yaşayabiliyor. Kendi dünyasında kendi çalıp kendi oynuyor neticede. Zaten daha sonra hayatına bolca alkolün etkisi bodoslama çarpıyor. Nitekim Nazım’ın şu sözleri olayı çok acı şekilde özetliyor:

    “1955’te Budapeşte Radyosu’nda yaptığı “Edebiyat Konuşmaları”nın on yedincisinde ise şöyle dedi : “Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan… Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Halbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.” Nâzım Hikmet 1961’de yazdığı ünlü “Saman Sarısı” adlı şiirinde Sait Faik’le arkadaşlık ettiği günleri şöyle anar :
    Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesi’ne girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi. [A’dan Z’ye Nâzım Hikmet]

    “Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkarı daha kaybediyoruz.”

    Ahan da şiir, buyrun okuyun :/

    https://www.siir.gen.tr/...met/saman_sarisi.htm

    Neyse hüzün bulutlarını kovalayalım.

    Atölyemizin ikinci kısmında, Sait’in “tüm kitapları”ndan seçtiğimiz alıntılar arasından paşa gönlümüze göre istediklerimizi seçtik. Bir diğer kart grubumuzdaki kartlardan ( bu kartlarda abidik kubidik tivist kıvamında manalı ve civcivli ve beyin çalıştıran cinsten resimler var) seçtik, alıntılarımız ile iliştirdik ve konuştuk anam konuştuk. Çenemizin yayı gevşedi çaylar kahveyle balla sütle yağladık.

    Bizdeki Sait Faik kitaplarını umuma açtık alın üleyyyyn dedik okuyun okutun :)))

    Medarı Maişet’in masaya yatmış canlı bedeni üzerindeki kesi, biçki, dikiş, nakış işlemlerinin bitmesinin ardından, şimdiki istikameeeeeet BARBA YANİ MEYHANESİ! Yani Sait’in takıldığı meyhane. Gittik Sait’in içtiği “Klüp Rakı”sından sipariş ettik:

    Bize bir masa ayır Yanakimu
    Kamp ekibimiz için!
    Bir masa.
    Üstü çiçeksiz
    Örtüsü mavi kareli bezlerden
    Rakısı Klüpten
    Hem hülyadan.
    Mahir bağlama çalsın
    Siyaha çalar parmaklarıyla
    Güftesi telli türküler ve havalar
    Adi havalar.
    Meyhane acı zeytinyağı koksun
    Sen hoşnut ol Yanakimu.
    (Şiire iğfal ederek bir kuple sundum af ola :S )

    Neyse masalar donatıldı, kadehler dolduuuuu Sait Faik’e kadeh kaldırdık.

    https://i.hizliresim.com/MVLL81.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6LLJk.jpg
    https://i.hizliresim.com/8aDD5n.jpg
    https://drive.google.com/...oUMO6usTb3Lcik4MrAO-


    Genizden akıtılsın rakılar, kadehlere gömülsün elemler, kollar kalksın Angara’nın Bağları çalsın, tayyare pilotları piste dalsın. Bebeleri alın dostlar, bizim pilotlar dümensiz!
    Mekanda sadece biz kaldık. Verdik müziğin halayın misketin rakının gözüne gözüne.

    https://drive.google.com/...hHTKHvbVvlsFmLNoafyA

    https://drive.google.com/...SFX9UtTBvyAnLwvQIyug

    https://drive.google.com/...mpGnDJfTLETquDxu-ADA

    https://drive.google.com/...qX6N1KJykhUkQH5FtiWQ

    https://drive.google.com/...rA-8gAwx_YnYM2vdKVjw

    https://drive.google.com/...hXkCPhYhXMpRTttSJqMw

    https://drive.google.com/...W_Ymwv8g0xYNCnYikrmg


    Şiirler okuduk sıra sıra, türküler söyledik. Hele Fırat’ın okuduğu bir şiir var kiiiiii buraya koymazsam iki gözüm önüme aksın, yüreğim kurusun!

    https://www.antoloji.com/avanak-ii-siiri/

    Nazımdan, Can babadan, Sabodan, Sait Faik’ten… kimleeeeerden kimlerden, hey gidim!
    Teyyarelerimize son mazutları çektikten sonra şatomuza doğru kanat açtık, yoldaki kedilere köpeklere selamlar vererek bulduk yolumuzu. Kafalar güzel ve biz çok güselis! Sait gibi aylak aylak dolandık, Rum meyhanesine takıldık, balıkçıları izledik….

    https://drive.google.com/...6LL0lrIVGSftjqyLKCuM
    bir kaç ipsiz sapsızzerhojjjjjj

    https://drive.google.com/...H-WKq4KRWlRzwwFVo-MQ

    Herkes yattı ama biz 3 kişiydik. Erdal, Mahir, Ben(Yoblomov). Acı eşiği daha yüksek dozdaki türküler okuduk, çaldık. Benim pilot zamanlarda hep yaptığım gibi “Şarkışla”yı çaldım, hüzünlendim gene. Neyse geç oldu daaaaa, hadi yatış kampanaları çalsın! Atlarımız ahıra bağlayıp yüksek şatodaki odalara dağıldık! Yarın güzel pırıl pırıl bir sabaha uyanacaktık ve bir sürprizimiz vardı! Ne mi? Görelim.

    3. Gün Pazar

    Bugün büyük sürpriz vardı. Sait Faik’in duygusal dünyasını kendi süzgecinde harmanlayan ve “Benden Hikayesi” adlı belgesele imza atan genç ve dinamik yönetmen Onur Barış ve yoldaşı-eşi Merve Barış’ı misafir ettik.

    Onları da Sait ile birlikte karşıladık ve şatomuza, film gösterimi yapacağımız büyük salona geldik. Evet, bu çekilen film için biz kampçılara ve Sait Faik severlere özel bir gösterim için geldi bu dostlar! Teşkılatı sinemayiyeyi kurduk ( apollür, bilgisayar vs vs) ve yönetmen bastı motor’a. Perdeler kapandı çaylar dağıtıldı, çokokremler püsküütler ve bilimum kraker çerez masalara neşredildi. Hep beraber filmi izledik. 3 gün boyunca kafamızda şekillenen Sait ile filmdeki Sait’i karşılaştırdık.

    https://i.hizliresim.com/bVJJrV.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rroop7.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVJJGd.jpg
    https://i.hizliresim.com/k9nnnv.jpg
    https://i.hizliresim.com/5aMMaR.jpg

    Film ile ilgili linkler buyrunuz:
    Takip ediniz ki geride kalmayınız :D
    https://www.instagram.com/bendenhikayesifilm/
    https://www.babasahne.com/...benden-hikayesi.html
    https://youtu.be/gDYSY0VuvIM
    https://youtu.be/kPGdE7IoIKA
    https://youtu.be/uOIJOG2x_14
    https://youtu.be/onlVmTwnaEk

    Film bitti alkışlar gözyaşları salyalar sümükler… Onur ve Merve bu güzel emeklerinin neticesinde duygularına hakim olamadı, hangimiz olduk allaaasen! Birer sigara arası istedik, gözyaşlarımızı Burgaz’ın bulutlarına akıttık da gerisin geri içeri girdik. Sonra film üzerine konuştuk tartıştık, laf. Onur çekim sürecini, maceralarını, anılarını ve Ara Güler’i anlattı bize. Laf lafı açtı derken özene bezene hazırladığımız “Edebiyat Tabusu” adlı süper oyunumuzu oynadık hep beraber. Kendimiz hazırladık haaaa öyle çakçikilerden almadık! Yüzde 10’un üzerinde efor göstererek hazırladığımız tabu kartlarını anlatırken çok ama çok eğlendik. Neyse, zaman ilerledi, atlarımızı yemini suyunu verdik. Artık adadan ayrılma vakti geldi. Herkeste bir tatlı hüzün vardı. İlk gün bizi karşılayan kediler, cırtlak çeneli martılar, kargalar köpekler uğurladı. Vapurumuz geldi bindik.

    Yol boyunca sallandı vapur. Sait mi yapıyordu bu piçliği bilmem ki? Kesin geldiğimize sevinmiştir. Belki aramızda olsaydı o 3 gün boyunca, çok iyi anlaşabilir, içebilir, gezebilir, martı yumurtası çalabilir, kamelyalı mezarda rakı tokuşturabilirdik ve bize öykü anlatabilirdi. Erik dalına halaya bile katılırdı kim bilir? Bizden ala aylak mı var ayol!


    Dönüş- pazar öğle sonu

    https://i.hizliresim.com/dvkkND.jpg
    https://i.hizliresim.com/mM1112.jpg

    Demiştim ya, Kadıköy’e ayak basar basmaz, sudan çıkmış balıklar gibi emcükledik havayı. Nefes alamadık, zira zordu buranın havası. İnsanları, hayvanları bile bir sonsuz telaşe içindeydi. Martılar birer sırtlan gibi! O zaman anladık işte yapayalnız bir insan nasıl yaşar burada? Yaşayabilir mi ya da? Hele de adada yaşadıktan sonra? Sait, işte o adam Sait. Kalabalıkta parlayan bir balıkgöz, çingene bacaklı.

    Yalnızlar içinde bir yalnız, hatta yapayalnız.
    Sonra herkesle sarıldık kucaklaştık güzel dostluklar bağlar kurduk ve köylerimize dağıldık.
    Yine bir kamp sonrası iletisinde hüzünlendik iyi mi! Neyse gidiyorsak şayet, gelmek içindir bilader.
    Bu kamp süresince bizden dostluklarını ve samimiyetlerini esirgemeyen, angaranın bağlarını ve erik dalının gevrek olanını bizlerle paylaşan dostlara sonsuz teşekkürler ediyoruz. Yarışmaların kazananlarına hediyeleri postalandı. Gözünüz postacıları kollasın!

    Ne diyelim ki daha başka. Ayrıca son kampımızda kadın sayısının fazlalığından ötürü ekstra kıvanç içindeyiz efenim.
    Esen kalınız can evinizden öperiz. Qüsel insanlar eqlesin :D

    https://drive.google.com/...8S3QaeMGbUPorvYQwF-l

    Bizi takip edebileceğiniz adres:
    https://www.instagram.com/donkisotkampcilari/

    Bu da kardeş sayfamız;
    https://www.instagram.com/birdusunardindan/