• buranın kitap uygulaması olduğunu biliyorum fakat yazmasam içimde kalacak bir konuyu anlatmak istiyorum. netflix yapımı olan “when they see us” mini dizisini izleyen vardır fakat izlemeyenler için kesinlikle bakmalarını öneriyorum.
    okuduğum yorumlarda insanlar ilk iki bölümü çoğunlukla beğenseler de benim için kesinlikle son iki bölüm çok daha güzeldi. toplamda yaklaşık 5 saatinizi alacak 4 bölümlük mini dizi 5 siyahi çocuğun amerika’nın bozulmuş ya da yönetmeninin ifadesiyle “bu şekilde kurulmuş” adalet sisteminin kurbanı oluşunu anlatıyor. belgesel diyebileceğimiz mini dizi 30 yıl önce gerçekleşen “central park five” olayını bence tam da o zamanlar yaşananlar gibi aktarmış.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
    adlarını hatırlamakta zorluk çeksem bile hikayelerini hiç unutmayacağım beş çocuk. hayatları karartılmış ve ömürlerinden yıllar çalınmış olmasına rağmen tek bir kez bile özür dilenmemiş beş çocuk. hepsinin yaşadıklarına ayrı ayrı üzüldüm fakat ben de herkes gibi en çok korey’e ağladım. arkadaşının yanında olmak için gittiği yerde tecavüzün asıl suçlusu olarak ve yaşı en büyük olan olduğu için de cezaevine gönderildi.
    soruşturmanın başındaki linda fairstein ve elizabeth lederer güç ve ün için kullanılması yasak bir sorgu yöntemi reid’i kullanmış ve çocuklara işlemedikleri bir suçu itiraf ettirmişlerdi. onların yapmadığına dair onca kanıt varken suçsuz beş çocuk göz göre göre hapis cezası aldılar.
    çoğu şartlı tahliye için suçlarını kabul ettiler fakat sadece korey gerçek ortaya çıkana kadar suçunu kabul etmeyi reddetti. bu süre içerisinde gittiği her hapishanede dövüldü ve yıllarca bir hücre içinde kaldı. ona iyi davranan kimse yoktu. sadece -bunu özellikle söylemek istiyorum- tek bir gardiyan onunla arkadaş olmuştu. söylediği cümleyi tam hatırlamıyorum fakat korey ona neden iyi davrandığını sorduğunda oğlu olduğunu ve onun başına da böyle bir şey gelse insanların ona iyi şekilde davranmasını isteyeceğini söylemişti.
    2002 yılında gerçek suçlu suçunu itiraf etmiş ve gerçek ortaya çıkmıştı. tüm gazeteler, televizyonlar ve insanlar bunu konuşuyordu. 13 sene sonra gerçek ortaya çıktığında anlaşıldı ki daha önce aynı şekilde suç işleyen biri vardı ve o çocuğa trisha meili hiç sorulmamıştı. çünkü zaten beş çocuk bu suç yüzünden hapis yatıyordu. suçunu itiraf eden matias reyes’e dna testi yapıldı ve asıl suçlunun o olduğu ortaya çıktı. gençliklerini kaybeden, hayallerini gerçekleştiremeyen bu çocuklara 12 yıl sonra 41 milyon dolar verildi fakat tek bir kez bile özür dilenmedi. antron, oprah’ın bu mini dizi için çektiği bölümünde -netflix’te o da mevcut- parasının olduğunu fakat annesinin kanserden öldüğünü ve annesine böbrek veya pankreas alamadığını, onu kurtaramadığını ağlayarak söyledi. yaşanan onca şeyin sonunda beş kişiye düşen 41 milyon dolar neyi çözer?
    yaşanan tüm her şeyi ağlayarak izledim ve kabullenemedim. bilerek bunu yaşamalarını, masum oldukları halde hayatlarının çalınışını ve en önemlisi masum oldukları ortaya çıktıktan sonra hayatlarını karartanların tavırlarını hazmedemedim. hayatlarından birkaç şey çıkmış, toplumdan biraz dışlanmışlardı o kadar. kimse yargı önünde hesap vermemişti. o çocukların yaşadıkları için hiç üzülmemişlerdi.
    bu mini dizinin bana neler düşündürttüğünü, neler hissettirdiğini anlatmam çok zor fakat izlemeyen herkesin izlemesi gereken bir belgesel. herkesin çıkaracağı dersler farklı.
    ben insanlığımızı kaybetmemeyi öğrendim.
    yusef, kevin, antron, raymond ve korey.
  • 368 syf.
    ·9/10
    1923 yılı, Kuzey Çin. Savaşın ve açlığın hüküm sürdüğü bu topraklarda aileler çaresizlikten para karşılığı kızlarının başka bir adamla evlenmesine razı olmak zorunda kalıyorlar. Mei Ling’te onlardan biri. Kocası Kai Li Amerikan vatandaşı olan Çin’li bir tüccar, dul ve üç yaşında Bo adında bir oğlu var. Ve Mei Ling, bilmediği bir adam, öksüz bir çocuk ile Amerika’ya gitmek için tüccarın ölmüş karısının adını alarak sahte bir isimle ülkeye giriş yapması gerekmektedir ve bu hiçte kolay olmayacaktır.

    Bindikleri gemi yolculuğu hiç kolay değildir. Güzel bir okyanus yolculuğu bekleyen Mei’nin erkeklerin bir tarafa kadınların bir tarafa ayrılması ile beklentisinin altında nemli ve pis kokulu bir yerde bir ay sürecek olan yolculuğu başlar. İşte ilk o zaman kocasının tüccar olup olmadığından şüphelenmeye başlar. Bu gemi yolculunda ona yardımcı olacak June ve kimsesiz bir kız olan Siew ile tanışır. Bu yolculuğun ardından Angel Island'ta getirilerek giriş izni alması için kendisinin sahte ismi olan Wong Lew She olduğunu kanıtlaması lazımdır. Bu zorlu sürecin ardından artık San Francisco’dadır. Tanımadığı ama hamile kaldığı bir adam, dilini bilmediği yabancı bir ülke, annelik yapmak zorunda kaldığı bir çocuk ile kendisine nasıl bir aile kuracağını düşünmektedir.

    Yazarın anlatımı çok güzeldi. Onca zorluğa rağmen Mei Ling’in güçlü duruşuna hayran kaldım. Sadece kendi çocuğu için değil, Bo ve Siew içinde anne oldu. Kocası Kai Li’yi de çok sevdim. İkisinin azmi ve çabası takdire değerdi. Çok severek okudum kitabı. Dönemin zorlukları, kişilerin yaşamak zorunda kaldıkları hayat ve hissettiği duyguları yazar bir bütün olarak çok güzel ele almış. Üstelik kurgunun gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazıldığını bilerek okumak insanı daha fazla merakta bırakıyor.

    Tarihi kurgu kitaplarını seviyorsanız, zorlukların üstesinden gelenlerin hikâyeleri merak ediyorsanız bu kitabı listenize eklemelisiniz.
  • 300 syf.
    ·19 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Nihan Kaya, çocuk ebeveyn ilişkisini temel alarak insanın kendisiyle, devletle, hayatla kurduğu ilişkileri çok güzel bir bağlamda anlamlandırıyor. Şimdiye dek düşündüğüm pek çok durumun satırlarda cesurca ifade edilmesi çok güzeldi, yazar bana çok çok yakın geldi, örnekler güncel hepimizin içinde bulunduğu durumlardan.
    Çocuga saygı duymak, ona karakter kazandırmak, kendi olmasına izin vermek, seçim hakkı olduguna önce kendin inanmak sonra ona bu hakkı sunmak çocugun fiziksel ihtiyaçları kadar önemli, bu fikir size naısl hissettiriyor? Kendi bencilliğinden arınmak isteyen ve bu fikirlerle barışık ebeveynler olmak isteyen herkesin okuması gerekir.
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • EV
    YAPTIRACAKTI
    Çocukluğundan beri kira evinin ne demek olduğunu bildiği için, ne olursa olsun başını sokacak bir ev sahibi olmak istiyordu. Çocukluğunun en büyük, en derin anıları bir kira evinden başka bir kira evine taşınmalarıydı- Her taşınmada, ille annesiyle babası kavga ederler, darılırlardı. Kırılacak eşyalar, tabak, çanak, şiltelerin arasına, yumuşak yerlere konur, denkler yapılırdı. Annesi sacayağından, mangal borusuna, gazete kâğıtlarına sarıp sarmaladığı balık ızgarasına kadar bütün ufaktefeği denklerin bir yerine tıkıştırırdı.
    Eşyalar, çift atlı arabaya yüklenir, annesi hâlâ, arabanın şurasına, burasına, dibi delinmiş konserve kutularından saksılara dikilmiş sardunyeleri, karanfilleri, haseki-küpelerini, ıtırları yerleştirmeye çalışırdı.
    Çocukluk günlerinin, eşya taşıyan, bir yerinden küp görünen, bir yanma iple tel dolabı bağlı arabalarını hiç unutamamıştı.
    Eşyalar yeni eve gelince birkaç tabakla lâmbanın, bardağın kırıldığı, zeytinyağı, sirke, yada, annesinin yaptığı gelincik şurubunun, kantaron yağının mantarı açılan şişeden döküldüğü, çamaşırları berbat ettiği görülürdü. Babası,

    — Fakirlik rezillik be!... diye bağırırdı. Hep bunlar babasıyla annesinin yeni baştan kavgalarına sebep olurdu.
    Yeni eve yerleşmek de ayrı bir dertti. Tam yerleşirler, rahat edecekleri sıra, ya kirayı veremezler, mahkemelere, icralara düşerler, polisle, karakolla eşyalar sokağa dökülür, ya da ev sahibi, «Ben oturacağım, evi tamir ettireceğim» gibilerden bir bahaneyle onları evden çıkarırdı, îsanbul'un hemen her semtinde oturmuşlardı, ilk çocukluğu Kasımpaşa'da sonra Üsküdar'da geçmişti, ilkokula Süleymaniye'de başlamıştı. Üçüncü sınıfı, Aksaray, Cerrahpaşa, Şehremini'nde, üç ayrı okulda okumuştu.
    istanbul'da nereye, hangi mahalleye gitse, ille oradaki evlerden birinde bir anısı bulunurdu.
    Babasının şu sözü kulağına küpe olmuştu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    1930 da liseyi bitirip hayata atıldığı zaman artık ne annesi vardı, ne babası... Kiracılık derdini bildiği için bir ev sahibi olmadan evlenmiyecekti. Beş yıl bir kat elbiseyle yetindi; cıgaraya, rakıya alışmadı; sinemaya, tiyatroya, gitmedi, gezip tozmadı, bir keşiş, bir Hint fakiri gibi yaşadı.
    Beş yılın sonunda dişinden, tırnağından ikibin lira arttırabildi. Onun gibiler için ikibin lira çok para sayılırdı. Parasına göre, hattâ bin liraya bile satılık evler vardı ama, onun isteğince değildi. Çürük, çarık şeylerdi.
    «Bir arsa alıp, üstüne kendim bir ev yaptırayım» diye düşündü.
    Deniz kıyısında, güzel görüntülü geniş bahçeli, caddeye yakın bir ev istiyordu. Olunca olmalı... istediği yerde, aradığı şartlarda iki arsa buldu. Birine üçbin, öbünü-ne üçbinbeşyüz istiyorlardı. Bin liraya bile daha geniş arsalar vardı ama, isteğine uygun değildi.
    Daha bir zaman para biriktirmeliydi.

    1937 yılında toplanan dörtbin lirasını cebine koydu. Artık istediğinden güzel bir arsa alacağına güvenli, araştırmaya başladı.
    Üçbinbeşyüz lira istedikleri arsaya gitti. Bu arsanın yarısı satılmış, üstüne bir villâ yapılmıştı. Öbür yarısına beş bin lira istiyorlardı.
    Eskiden üçbin lira dedikleri arsaya gitti. Buraya altıbin lira istiyorlardı.
    En beğenmediği, eskiden bin Ura dedikleri arsaya şimdi dörtbinbeşyüz diyorlardı.
    Parasını bankaya yatırdı. Eskisinden daha tutumlu oldu.
    Pençe pençe üstüne kundura, yama yama üstüne elbise giydi. Artık deniz kenarında arsadan vazgeçmişti. Şehrin iyice bir yerinde arsa arıyordu. Arsayı alacak, ev yaptıracak, eşya alacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktı.
    1943 yılında ancak beşbin lirası toplanabilmişti. Ne kadar elini sıktıysa da pahalılık yüzünden daha çok para biriktirememişti-
    Dört bin lira dedikleri arsanın üstüne dört ev yapılmış, geriye bir parça boş yer kalmıştı. Buraya da altıbin istiyorlardı.
    Artık çoktaan, şehir içinde arsa almaktan vazgeçmişti. Şehrin kenarındakine bile razıydı. Ama nerde?
    Artık tutumlu değil de cimrinin, pintinin biri olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ha babam para biriktiriyordu.
    Terfi etmişti. Aylığı da yükselmişti. Şimdi eline eskisinden daha çok para geçiyordu ama, 1950 yılına kadar ancak yedibin lirası olabildi.
    Yedibin liraya arsa mı? Gülüyorlardı. Şehrin dışının dışında bir evlik değil, bir kulübelik arsalar bile bu pa' raya satılmıyordu.
    Taa eskiden baktığı ikibin liraya satılan arsanın yir-

    mide bir parçası boş, satılıktı. Buraya kırkbin lira istiyorlardı.
    Arsa alabilmek için daha çok para biriktirmekten başka yol yoktu. Yeni bir hızla para biriktirmeye başladı. Evinin plânını bile yapmıştı, içinde hem alaturka, hem alafranga helası olacaktı. Bir yatak odası, bir misafir odası, bir yemek odası, bir salon, bir oda da doğacak çocuklarına... Beş oda istiyordu. Eskiden evini iki kat üzerine isterken şimdi plânını değiştirmişti. Artık yaşlanmıştı, düzayak istiyordu.
    1954 yılında onbin lirası olmuştu. İstanbul kazan o kepçe, arsa aradı. Bu kadar paraya ancak Çekmece, yahut Kartal sırtlarında yer bulabiliyordu.
    Biraz daha dişini sıkıp, biraz daha kemeri sıkıp para biriktirmeliydi.
    Hele bir arsayı alsa, bir de üstüne ev... Beş odadan vazgeçti, bir alaturka, bir alafranga heladan vazgeçti. Tek bir oda, yeter ki başını sokabilsin... Evini,yaptırır yaptırmaz ilk iş evlencekti.
    1956 da emekliye ayrıldı. Artık emekli maaşıyla ne kadar az yese içse para biriktiremezdi. Yirmi altı yıllık çalışmasının kuruş kuruş biriktirerek verdiği sonuç işte onikibin liraydı.
    Ne şehrin içinde, ne şehrin dışında, ne deniz kenarında, ne dağ başında bu paraya arsa yoktu.
    Arsa aramaktan sanki yirmi yıl daha yaşlanmıştı. Babasının sözleri kulağında çınlıyordu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    Bu dünyada mekân kalmamıştı. Öbür dünyaya bakmalıydı.
    Arsa aramaktan yorgun argın döndüğü bir akşam yolunun üstünde bir mezarlık gördü, içeri girdi. Burası ne kadar da güzeldi. Tıpkı hayalindeki evin bahçesi gibi güzel bir bahçe, çiçekler, çayırlık, çimen... Temiz yeşillik

    ve renk renk çiçekler, güller arasında mermer mezarları görünce,
    — İnsanın hemen şu güzel mezarların içine gireceği geliyor! diye söylendi.
    Nasıl olsa ölecek değil miydi? işte buradan bir mezar yeri satın almalı, sağlığında, istediği gibi bir mezar yaptırmalıydı.
    Mezarlık bir tepede, denize karşıydı. Serin selvi gölgeleri arasında sonsuz uykuya yatmak, yaşamaktan daha iyiydi.
    Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu-Kendisi için bir mezar yeri satın alacaktı.
    — Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler. Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi.
    Utanarak,
    — Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi. Vardı, onbeşbine, onikibine, onbine de vardı. Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne
    mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar yeri de bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarım satın aldı.
    Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük mezar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak,
    ¦— Ooooh, burası benim! Benim! dedi.
    Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, en sonunda bir, toprak sahibi elmanın kıvancıyla burada oturuyor, yabani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve sanki mekânına kavuşacağı günü özlemle bekliyor.
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Ah Zezé... öylesine güzeldin ki, öylesine umut dolu. Senin çocuk kalbinde Adam ile birlikte yaşamayı çok sevdim, ormanlarda koşmayı, köpek balığından kaçmayı.. çoğu zaman yüreğimin ağzımda atmasını çok özleyeceğim, seni çok özleyeceğim.

    Harika bir serüven oldun benim için inanılmaz bir dost. Senin dostlarınla dost oldum, Fayolleyi çok sevdim mesela, hele Maurice.. "Şüş ve küçüğüm" olmak ne güzeldi.

    Her anlamda mükemmel bir kitapdın, gözyaşlarımın sayfalarınla buluşmasını çok özleyeceğim ve unutma bir gün mutlaka tekrar görüşeceğiz.. biraz daha yaşlandığımızda. Güneşi Uyandıralım José Mauro de Vasconcelos
  • 144 syf.
    ·3 günde
    Değerlendirme
    21.yy'da yaşanan İkinci Dünya Savaşı'nda savaşanlar arasında yer alan Fransız pilot olan Küçük Prens'in yazarından --Exupery--den söz edilir. O Küçük Prens'i hem çocuklar hem de büyükler için yazmıştı. Ve çoğumuz da onu okurken kendi Küçük Prens'imizin peşine düşmeyi o kadar çok istemişizdir. Ama istemekle kalmıştır bu arzu. Ama eğitim psikoloğu yazar bu arzusunu gerçekleştirip bize aktaran kişilerden olmuştur. Ne mutlu ona.
    Küçük Prens, uzaydan gelen bir çocukla pilotun karşılaşmalarını anlatır. Exupery'nin dediği gibi "yetişkinler sayılara bayılırlar" der yazar burada ve "Küçük Prens'i ilk kez okuduğumda uzun zaman önceydi" cümlesini düzelterek "Exupery'nin kitabını kırk yıl önce okumuştum" der. Exupery'nin düşüncesini de haklı çıkarır böylece.

    Küçük Prens'ten söz edilir. Kitabın filmlerinin çekidiği söylenir. Küçük Prens'le pilotun yaşadıkları ve Küçük Prens'in anlattıkşarı da yazarı epey etkilemiştir. Belki de hepimizi üzen şey yazarı da üzmüş ki "kitaptaki en kötü şey Küçük Prens'in gezegenine geri dönüşü idi"der.
    Exuper onun dünyadan ayrıldığı yerin resmini çizmişti. Yazar da içinde, bu yeri bulup Küçük Prens'i görme arzusu taşıdığını söyler. Küçük Prens'teki Exupery tarafından çizilen resimlerden ve okuyucuyu etkilemesi üzerinde durmuştur. O güzel baobapları gördükten sonra kim baobaplara karşı daha dikkatli olmaz ki. Ama yetişkiler baobapların zararlı olmasına aldırmazlar. Onlar için para ile alınıp satılabilecek şeylerin yetişmesine izin verilmelidir. Bu ağaçlar para edecekse, onları da yetiştirirler ve dünyaya zarar veriyor mu diye düşünmezler. Çocuklar ise büyüklerin tam aksini düşünür. Baobaplar dünyayı kendini yenilemeden, iyileştirmeden kaplayabilriler. Baobapların kapladığı bir dünya ise artık iyileşemez.

    Yazar kendinden söz eder. Büyüklere uygun olacak şekilde "eğitim psikolojisi profesörlüğünü" açıklar. "Çocuklar da ben de, neyi niçin yaptığımızı da nasıl öğrendiğimizi de biliyoruz zaten" der. Exupery'nin dediği gibi yetişkinler büyüyünce bunları hep unuturlar. "Ben de bu işi çacuklarla ilişkilerimi ve onlardan çocuk olmayı öğrenmeyi sürdürmek için seçtim" der.
    Çocukluğunu koruyabilmenin önemli olduğunu söyler. Yetişkinler eşyaları oldukları gibi görmeyi unuturlar. Onlar için her şey sayılara düküldüğü zaman daha anlamlı gelir. "İnsanın yeteneği varsa, eğitim almalı ki yeteneği ortaya çıksın" der. Ve Exupery'nin aldığı eğitime ve Küçük Prens'teki çizdiği resimlerine gönderme yapar. Eğitimin eğlenceli hâle getirilmemesi sorundur der. Eğlenceli olsaydı, hem eğlenir hem öğrenirdik. Ama yetişkinler eğitimin ciddi bir iş olduğunu ve ciddi işlerin eğlenmeden yapılması gerektiğini düşünürler.

    Yazarın bir eğitim amaçlı bir yolculuğunda yolu Afrika'ya düşer. Ve Küçük Prens'in peşine hayallerinin erdına düşer...
    İki üç haftaya yetecek kadar malzeme alır yanına, ve çöle gider... Orada sadece iki kez insan görür. Yıldızları çok yakından görür orada. Gündüz dinlenir geceleri Küçğk Prens'i aramaya çıkar...Küçük Prens'i görmek için yıldızlara çok bakar. Ama nafile hep hayal kırıklığına uğrar. Yedinci gün akşama doğru gölgede sırtı konuşlandığı mağaranın girişine dönük uzanırken Küçük Prens'in "Suyun var mı?" demesiyle çok şaşırır ve Küçük Prens'i tanır. Ama Küçük Prens de kendisin tanınmış olmasına şaşırır. Yazar da şöyle açıklar bunu "Seni dünyada birçok kişi tanır. O pilot seninle ilgili bir kitap yazdı ve binlerce hatta milyonlarca kişi o kitabı okudu ve seni tanıdı." der.

    Küçük Prens de pilotu merak eder. Yazar başta Küçük Prens'i üzmemek için pilotla ilgili sorduğu soruları cevaplamak istemez. Ama hakkı olduğunu düşünerek Exupery'nin savaş pilotu olduğunu ve savaşta vurulan uçağının denize düştüğünü, elli dört yıl sonra künyesinin bulunduğunu söyler. "Artık gelemeyecek. Uçağı düşürüldü."der. Küçük Prens ağlamaya başlar. "İyi adamdı, dillerim gittiği yerde rahat eder."der. Yazar da "...Tanrı insanların sevdiklerini sever."der.

    Yazar Küçük Prens'e gülü'nü sorar. Küçük Prens gezegenine döndüğünde öncelikle gezegeni temizlemiş...Gülü'nün onu çok özlediğini söyler. Gül, gezegeni Küçük Prens'in yokluğunda korumaya çalışmış ama kısmen başarılı olabilmişti.
    Yazar Küçük Prens'e "Sevdiklerimize gönlümüzü hazır tutarız." Gülün de gönlünü ve gezegeni sana hazırlamış."der.

    Küçük Prens gülünü anlatır... Gül, Küçük Prens'in onu ne kadar sevdiğini duymayı çok ister. Dünyada gördüğü gülleri sorar ona. Küçük Prens de "Onlar güzeldi ama benim gülüm değildi. Gülümü güzel yapan benim ona verdiğim emektir, benim ona duyduğum sevgidir."der. Bildiğimiz gibi Karacaoğlan da bu duyguyu "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca" şeklinde ifade etmiştir.

    Gül artık Küçğk Prens'in dünyada pilotun çizdiği koyunu kıskanmaya başlar...Küçük Prens bunu anladığında, bir gün yanardağı temizlemeye giderken koyunu kutusuyla beraber gülün yanına getirir... Yanardağı temizlerken kendi aralarındaki konuşmalarına sevinir. Çünkü onlar konuşarak birbirlerini anlamışlardı. İkisi de Küçük Prens için yerlerinin ayrı ve farklı olduğunu anlar.

    Yazar sırayla Küçük Prens okuyucularının aklındaki soruları sorar Küçük Prens'e; sıra koyuna gelmişti. Pilotun ona çizdiği koyunla çok güzel vakit geçirdiğini birlikte gğn batımını seyrettiklerini söyler. Gezegeninde oluşan koca otları temizlediğini bir tanesini çok büyüdüğü için kesmek zorunda kaldığını söyler. Zamanla kuruyan bu kökü askı olarak kullandığını söyler ve yazar da çok güzel açıklar bu durumu "Sevdiklerimizde kalan yaralar gibi" kalan bu kökü çok güzel kullanmışsın der. "Hatalarımızı kullanmayı bilmeliyiz." diye ekler.

    Bir gün koyunun gittiğini söyler buna çok üzülmüştür. Yazar ona bir koyun çizmeyi teklif eder ama Küçük Prens "O benim koyunumdu ve özeldi. Onu özel yapan da bizim birlikte yaşadıklarımızdı..."der. Yazar da buna anlayış gösterir.

    Küçük Prens bir gün çöldeyken bir baykuşla tanışır... Bayjuş, "Baykuşlar harabelerde insanlardan uzakta yaşarlar. Ben de insanlardan uzak duruyorum. Sen kimsin?" der.
    Bunun üzerine Küçük Prens dolaşıp arkadaş aradığını söyler. Ve insanlardan neden uzak durduğunu sorar baykuşa. Bunun üzerine Baykuş; "İnsanlar gerçeklere gözlerini kapadılar ve kendilerine göre bir dünya yarattılar. Artık doğayla yakın olmayı önemsemiyorlar. Aslına bakarsan artık dönebilecekleri bir dünya da burakmadılar..."der.

    Küçük Prens koyununun kaçtığını baykuşa da anlatır... Baykuş Küçük Prens'in üzüldüğünü görünce "Küçük Prens görüyorsun ki hayatımızı kafamıza göre hareket ederek geçiremeyiz... Eğer gül olmasaydı, pilot olmasaydı, diğerleri olmasaydı, kimse seni bilemezdi...İnsan başkalarıyla insan olur Küçük Prens."der. Ona koyun gitti diye sevgisini kaybetyiği anlamına gelmediğini söyler. "Sevgi geniş zamandır. Sevgi geçmez..."der.

    "İki türlü sevgi vardır: Varlık sevgisi ve darlık sevgisi. Eğer birine iyi ki varsın diyebiliyorsan, varlık sevgisi ile seviyorsundur. Ama sen gidersen bşterim, dara düşerim diyorsan darlık sevgisi ile seviyorsundur. İnsanlar varlık sevgisini unuttular der. Sevdiklerine yaşam hakkı tanımıyorlar. Sevdiklerine baktıklarında aynaya kendilerine bakıyor gibi görünürler ve bundan da memnun kalırla maalesef ki.

    Hayat bir tren yolculuğu gibidir. Oturduğun yerden etrafı seyrederek gidersin ve yolda gördüğün güzel yemişleri elini uzatıp alırsın. Aldıklarını da eteğine koyarsın. Yolculuk bittiğinde eteğinde olanlara bakarsın. İşte hayat budur, eteğinde olanlar.

    Küçük Prens yazarla karşılaşmadan önce çölde çeşitli yolculuklar yapmıştı. Baykuştan sonra diğerlerini anlatır yazara.
    Çölde bçr kez çeşmeden su taşıyan bir kızla karşılaşır... Konuşurlar "İnsanlar çeşmeleri evlerine kadar getirdiler. Sonra da çeşmeye giderken yapacakları yürümenin yerini tutacak yürüyüş bandı almak zorunda kaldılar."der kız. Sonra her şeye ilgisiz bir adamla karşılaşır. Onunla arkadaş olamayacağını anlar. Daha sonra sırayla Şikayetçi'yle, Kuşkucu'yla, Alıngan'la karşılaşır çöldeki vahalarda hepsine arkadaş olmak için selam veriri. Ama her biri kişiliklerine uygun olacak şekilde cevap verir. Ve Küçük Prens bunlara dayanmaz ayrılır oradan.
    Başka bir gün Uyumcuyla karşılaşır... Uyumcu'ya neden uyumcu olduğunu sorar Uyumcu da şöyle cevap verir "Çünkü insanlar böyle olduğumda beni seviyorlar. Canımın istediği gibi davranınca beni sevmediklerini düşünüyorum."der.
    Sonra Propagandist'le karşılaşır... O da farklı çıkmaz. Propagandist Küçük Prens'in zeki olduğunu düşünüyor ama kendisi gibi düşünmesini ister. Ona göre zeki adam başka türlü düşünemezdi. Küçük Prens gerçeği sadece kendisinin gördüğünü düşünen ve kendisinin düşüncelerinin dışındaki düşünceleri aptallıkla suçlayan birine daha fazla tahammül edemez ordan da gider.
    Küçük Prens başka bir vahada Muhalif'le karşılaşır. Adam ağacın altında ağaca bakmaktadır. Ağaçların akma elde etmek için çizilmesine karşı olduğunu dile getirir. Küçük Prens bir türlü anlamaz adamın ağaçların çizilmesine neden karşı çıktığını; Küçük Prens'in çeşmeden su içmek istemesi üzerine adam çeşmelere de doğanın dengesini bozduğunu iddia ederek karşı olduğunu söyler. Küçük Prens "ağaçlara eğer az zarar verecek ya da hiç zara verilmeyecekse onlardan temin edilecek akma insanların işine yarayacaksa ağaçlar çizilebilir der. Çeşmeler de insanların işini kolaylaştırıyorsa yapılabilir bence."der. Daha sonra Küçük Prens Muhalif'e "...Sen çeşmeye karşıysan, çeşmeden su içmeyebilirsin."der. "Çeşmeden su içiyorum tabii." der adam... Bunun üzerine "karşı olduğun bir şeyi kullanmamalısın ." der Küçük Prens. Küçük Prens oradan uzaklaşmak ister adam; "bunun gibi şeylere karşı olmayı unutma."der. Bunun üstüne " Ben olsam, daha iyisini bilmediğim bir şeye karşı olmam." diye cevap verir Küçük Prens.

    Küçük Prens su içmek için gittiği bir vahada tırtıl görür. Sonrasında muhteşem bir kelebeğe dönüşen tırtıldan "...Sevginin karşıdakinin kendisi olmasına izin vermek ve onu korumakla olduğunu" öğrenir.

    Küçük Prens daha sonra yazarı dostu Baykuş ile tanıştırır... Baykuş "Sen de kimsin?" diye sorar. Eğitim Psikolojisi Profesörü yazar "Çocuklarla uğraşırım."der.
    Baykuş "Çocuklar harika varlıklardır. Oldukları gibi olmasını bilirler. Daha doğrusı olmadıkları gibi olmayı bilmezler."der. "İnsanlar önce oldukları gibi oluyor, sonra olmadıkları gibi. Ardından hayatları boyunca ne olduklarını hatırlamaya çalışıyorlar..." der baykuş. Sonra üçü birlikte güneşin batışını seyreder.

    Ve artık Küçük Prens'in gitme zamanı gelmiştir. "Bu akşam gezegenimin tam üdtümüzde olduğu zaman. Gezegenime dönmek istiyorsam bunu kaçırmamam gerekir." der. Dünyada koyununu bulmak ve yeni arkadaşlar edinmeyi umman Küçük Prens koyununu bulmadan ama çok güzel arkadaşlıklar edinerek kendi gezegenine gider...

    Sonrasında yazarın durumu da kötiye gitmeye başlar parasız ve malzemesiz kalmıştır. Türkiye'den kötü haberler alır. Çocukluk arkadaşı Ali'yi kaybetmiştir... Baykuş ile konuşunca kendine gelir yazarımız.

    Pilot Ve Ben: Yazar şöyle aktarır: Bir gün Küçük Prens " Biliyor musun sen pilottan çok farklısın." demişti. Demekki zaman zaman beni pilotla karşılaştırıyordu. Pilot daha çok dinlermiş yazarımız da daha çok konuşurmuş. Yazar bunu mesleğine bağlar ve "Mesleğimiz bir süre sonra davranış şeklimiz hâline geliyor." der. Küçük Prens pilot için şunu der: "O önceydi. Önce onunla tanıştım. Bu yüzden onun yeri yeri ayrı."der.
    Küçük Prens pilottan yeni şeyler öğrenmiştir. Yazardan da yaptıklarının anlamını öğrenir. Ve bir şeyler yaparken yazarın anlattığı şeyleri düşünmediğini fark eder. Burası da bize Küçük Prens ve Küçük Prens'in Peşinde' nin birbirini tamamlayan iki güzel kitap olduğunu gösterir.

    Yazar daha sonra çok yorgun şekilde çölden döner oradan da Türkiye'ye döner. Ve tanık olduklarını gördüklerini biz okuyucular için kaleme alır. Belki der gördüğüm Küçük Prens Exupery' nin Küçük Prens'i değildi. Emin olduğu bir şey olduğunu söyler. "Herkesin bir Küçük Prens'i vardır." Herkes uygun yer ve zamanda aradığında kendi Küçük Prens'ini herhangi bir yerde bulabilir. Yazar da kendi Küçük Prens'ini bulmuştu. Ve bize de bulmayı tavsiye eder...

    Düşüncelerim
    En az Küçük Prens kadar muhteşem bir kitaptı. Düşündürtten bir içerik ve akıcı bir anlatımla karşılaşıyorsunuz. Kitabın yazarının Eğitim Psikolojisi Profesörü olması dikkat çekiciydi. Kitaptaki her bölümden bir şey öğreniyorsunuz. İnsana "hayattaki payını" sorgulatan bir kitap. Benim bu hayattaki payım ne diye düşündürtten bir kitap.