• " boşlukta dönen bir topun üzerinde yaşıyorken ne kadar ciddi olabilirsin? "
  • KRAL OLACAK KİŞİ

    Krallığa Giden Yol
    Hastalıklı bir çocuktu, ancak birkaç yıl ömrü kalmıştı. Kral Murşili' nin dördüncü oğlu için koyulan teşhis buydu. Ancak daha sonra iyi haberler geldi. Kral uyurken en büyük oğlu, gele­cekteki kral, Muvattalli rüyasında krala tanrıça İştar'dan bir mesaj getirdi: Eğer kral hastalıklı oğlunu İştar' ın hizmetine verirse çocuk yaşayacaktı. Öyle de oldu. Hasta çocuk (başka bir Hactuşili) yalnız­ca hayatta kalmadı, yaşlılık çağına dahi ulaştı ve bu süreçte Hitit Krallığı' ndaki en önemli kişi oldu. Bütün bunları Hattuşili 'nin Savunması olarak bilinen belgeden öğreniyoruz. 1 Metin, bir pişmanlık veya tövbe ifadesi olmaktan zi­yade Hattuşili' nin başardıklarının meşrulaştırılması ve ülkedeki en yüksek makama ulaşmasını sağlayan yolların savunulmasıdır. Hat­cuşili neticede normal süreçlerden geçerek Hatti Büyük Kralı ol­madı; aksine tahtı kardeşinin (Muvattalli) ölümünden sonra başa geçen Urhi-Teşup'tan gasp etti. Ancak bu olayın gerçekleşmesine yıllar vardı. Yetişkinliğinin ilk yıllarında sağlığı düzelen Hattuşili, kardeşinin en becerikli ve en sa­dık destekçilerinden biri oldu. Muvattalli onu Yukarı Ülke valisi olarak atağında hem askeri hem de idari yetenekleriyle ön plana çıktı. Mevcut vali Arma-Tarhunda'nın yerine geçen Hattuşili, bu atamayla çok sayıda düşman kazandı. Arma-Tarhunda da kraliyet ailesine mensuptu ve kralın kardeşine yol açılması için bir kenara atılmasına çok bozulmuştu. Birçok kişi de onu destekledi. Yeni vali­nin itibarını sarsmak amacıyla ona karşı çok sayıda suçlama yapıldı. Hattuşili, bu suçlamalara karşı, iddialarına göre hamisi İştar' ın des­teği ve rehberliğiyle, azimle kendini savundu. Hattuşili daha sonra atamasını meşrulaştırmak amacıyla krallı­ğın kendisine emanet ettiği topraklardaki düşmanlara karşı bir dizi başarılı sefer gerçekleştirdi. Muvattalli, kraliyet başkentini Tarhun­taşşa'ya nakledince savaştaki önderlik becerileri ciddi bir sınavdan geçti. Başkentin taşınması geniş çaplı bir ayaklanmaya neden oldu ve kuzey bölgelerindeki düşman saldırılarını teşvik etti. Hattuşili' nin bize anlattığına göre İştar ardı sıra savaşa girerek düşmanlarını yendi ve kuzey devletlerindeki Hitit kontrolünü yeniden kurdu. Muvat­talli, iyi haberleri alınca çok memnun oldu. Kardeşinin başarılarını tanıyarak ona LUGAL ('kral') unvanını verdi ve Hakpis kentini (he­nüz yeri belli değildir) yapmasını sağladı. Böylece Hattuşili krallığın tüm kuzey bölgesinde, belki de eski başkent Hattuşa'da da, yetkileri eline aldı. Hattuşili bölgedeki yetki ve sorumluluklarını, en azından kendi kayıtları Hattuşili'nin Savunması'na göre, örnek teşkil edecek bir özenle kullandı. Hattuşili 'nin Savunması'ndan ayrıca Hititlerin bölgedeki gü­cünün zayıf olduğunu öğreniyoruz. Bu durum Hattuşili, Kadeş'te Ramses'le karşılaşan kardeşine katılmak üzere Suriye'ye gidince da­ha da belirginleşti. Hattuşili, Hitit ordusundaki tümenlerden bi­rine komuta ediyordu ve daha sonra Şam bölgesinin sorumluğu­nu üstlendi. Muvattalli'nin bölgeyi Ramses'e teslim etmeden önce Hattuşili'yi orada ne kadar tuttuğunu bilmiyoruz. Ancak Kuzey Anadolu'dan gelen haberler, yeni Kaşka istilası ve Hakpis kentin­deki ayaklanma Hattuşili'yi ilk fırsatta krallığına dönmek zorunda bırakmış olmalıdır. Bununla birlikte Hattuşili dönüş yolculuğunda Kizzuvatna ül­kesinde yer alan Lavazantiya adlı bir kenti ziyaret etti. Lavazanti­ya, tanrıça İştar'ın önemli bir kült merkeziydi. Hattuşili, kenti zi­yaret ederek hamisi
    tanrıçaya saygılarını sunmuş oluyordu. Böylece
    yurdunda kendisini bekleyen tehlikeli durumla yüzleşmeden önce tanrıçanın iyi niyetini ve desteğini yeniden kazanacaktı. Ancak Lava­zamiya'dayken yaşamının gidişatını tamamen değiştirecek bir şey ol­du. Gerçekten de bu olay Hatti'nin geleceğinde önemli bir rol oyna­yacaktı. Hattuşili, İştar rahiplerinin birinin kızı Puduhepa'yla tanıştı, yıldırım aşkıyla tutulduğu bu kadınla evlendi. Elbette gerçekten de bu olayın 'ilk görüşte aşk' olup olmadığını veya evliliğin daha ön­ceden ayarlanıp ayarlanmadığını bilmiyoruz. Belki de Hattuşili' nin yurduna dönerken Lavazantiya'yı ziyaret etmesinin nedeni buydu. Ne olursa olsun Puduhepa, yaşamı boyunca kocasını destekledi ve o öldükten sonra da krallıkta büyük bir nüfuz sahibi olmayı sürdürdü. Hattuşili yurduna döner dönmez hemen ülkesini düşmanlar­dan temizleye koyuldu. Yeni eşini kraliçe olarak görevlendirdiği Hakpis'te otoritesini yeniden kurdu. Oysa krallığındaki ayaklan­malardan hala pek çok kişinin kendisine karşı olduğu konusunda içinde kuşku kalmamıştı. Bu kişilerin en önemlisi bölgenin sabık valisi Arma-Tarhunda'ydı. Hattuşili' nin Suriye'de olmasını fırsat bi­lerek ona karşı suçlamalarda bulunmuştu. Hatta anlatılanlara göre Hattuşili'nin görevinden alınması için çabalayan Arma-Tarhunda büyüye dahi başvurmuştu. Hattuşili, suçlamaya suçlamayla yanıt verdi ve davayı kazandı. Muvattalli, davanın kaybedenine ne ister­se yapabileceğini bildirdi. Bu mükemmel bir propaganda fırsatıydı. Hattuşili, Hattuşili'nin Savunması'ndaArma-Tarhunda'ya 'fesatlıkla yanıt vermediğini' belirtir ve şöyle der: 'Arma-Tarhunda akrabamdı, üstelik yaşlı bir adamdı. Bu nedenle ona acıdım ve onu serbest bı­raktım'. Hattuşili, eski valinin oğlunu da serbest bıraktığını söyler. Daha sonra bundan pişmanlık duymuştur. Bu merhametli davranı­şına rağmen Arma-Tarhunda'nın ailesi Hattuşili'yle uzlaşmak şöyle dursun, ona olan düşmanlık beslemeye devam ettiler. Zamanla bu düşmanlık daha da açığa çıkacaktı.


    Muvatalli'nin Oğlunun Talihsiz Saltanatı
    Muvattalli'nin y. 1272'de ölümüyle birlikte taht sorunsuz olarak oğ­lu Urhi-Teşup'a geçti. Yeni kral, kralın bir cariye olan ikinci eşinden doğmuştu. Dolayısıyla kralın ilk eşinden doğan uygun bir varisi bu­lunmadığı düşünülür. Urhi-Teşup'un tahta çıkışı, kraliyetin veraset kurallarıyla son derece uyumluydu. Genç adamın amcası Hattuşili de yeğenine tam destek vermişti. Gerçekten de Hattuşili, Hattuşili 'nin Savunması' nda onu kendisinin tahta çıkardığını iddia eder. Belki da­ha sonra krala karşı gelmesini meşrulaştırmak için bu iddiada bulun­muştu. Belki de Muvattalli, Urhi-Teşup'u resmen veliahdı olarak ilan edemeden önce ölmüştü ve bu görev ülkedeki en kıdemli makam sahibi olan Hattuşili'ye kalmıştı. Ne olursa olsun Urhi-Teşup artık meşru Hatti Büyük Kralı'ydı. Urhi-Teşup, büyük olasılıkla bunu vur­gulamak için en meşhur iki selefinin ismi olan Murşili'yi seçmişti. İlk yıllarda amca ve yeğen iyi geçindiler. Hattuşili, her ne kadar amansız bir entrikacı olmakla birlikte, başlangıçta statükoyu değiş­tirmeye niyetli olmayabilirdi. Ancak Urhi-Teşup'un (karışıklıklar­dan kaçınmak için kralın doğumda aldığı ismi kullanacağız) aldığı ciddi bir karar tüm bunların değişmesine neden olmuş olabilir. Ur­hi-Teşup, babasının başkenti Tarhuntaşşa'ya nakletmesinden yakla­şık 20 yıl sonra merkezini yeniden Hattuşa'ya taşımaya karar verdi. Tarhuntaşşa terk edilmedi. Hatta üst düzey bir yetkilinin, belki de Suriye'deki valilerle eşit statüye sahip kraliyet ailesine mensup biri­nin yönetiminde Büyük Krallığın en önemli bölgesel merkezlerin­den biri olmaya devam etti. Urhi-Teşup, babasının faaliyetlerine aykırı olarak başka değişik­liler de yaptı. Hattuşili, genelde bu değişiklerde sorun çıkarmadı, bazı durumlarda bu değişiklikleri faal olarak destek verdi ve hat­ta teşvik etti. Ancak Urhi-Teşup, Muvattalli tarafından tanınmış geniş yetkileri, özellikle krallığın güney kısmındaki egemenliğini Hattuşili'nin elinden almaya kalktığında ikisi arasında bir gerginlik ortaya çıktı. Hattuşili, kardeşinin ölümünden sonra bölgesini başa­rıyla yönetmişti. Gerçekten de yeğeninin saltanatının ilk günlerinde Hitit diyarının en kutsal kentlerinden biri olan Nerik'i geri alması ve yeniden inşa ettirmesi parlak bir başarıydı. Nerik iki yüzyıl ya da daha fazla bir süre önce Kaşkalarca yağmalanmış ve harabe halinde bırakılmıştı. Kentin yeniden ele geçirilmesi ve yeniden kurulması kuşkusuz Hattuşili' nin gurur kaynağıydı. Bununla birlikte Hattuşili'nin krallıkta daha önce eşi benzeri görülmemiş bir güce sahip olması Urhi-Teşup'u giderek daha da huzursuz etti. Bunun dışında Urhi-Teşup, Hattuşa'ya dönüşüyle birlikte başkentin kuzeyindeki bölgelerde de facto bir müşterek ( or­tak) hükümdarın bulunması gerekliliğinin büyük ölçüde ortadan kalktığına inanmış olabilirdi. Bu nedenle giderek daha bağımsız davranmaya ve amcasının tavsiyelerine kulak asmamaya başladı. Ancak Muvattalli' nin ona tanıdığı yetkileri elinden alınca, ikisi arasındaki ilişki telafisi imkansız bir şekilde bozuldu. Hattuşili, yol yordam bildiğinden ve abisinin anısına olan saygı ve sadakatinden dolayı başlangıçta düşürülen statüsünü kabullendiğini yazar. Ancak Urhi-Teşup'un en değerli mülkleri olan idari merkezi Hakpis'i ve yeniden ele geçirdikten sonra kalbinde yer eden kutsal kent Nerik'i elinden alması bardağı taşıran son damla oldu. Amca ve yeğen arasındaki gerilim giderek artarak iç savaşa dö­n üştü. Hattuşili, Hattuşili 'nin Savunmasında bu çatışmanın meşru kralına karşı bir ayaklanma olmadığı konusunda bizi ikna etmek için elinden geleni yapar. Bu bir ayaklanma değildi, aksine kutsal güçlerce karar verilecek adil ve meşru bir mücadeleydi. 'Samuhalı İştar ve Nerikli Fırtına Tanrısı! Gelin ve bir karar verin!' Elbette ko­mutanların düşmanlarına karşı yaptıkları 'haklı' savaşlarda tanrıla­rın veya Tanrı'nın kendi yanlarında oldukları iddiasına tarihte sıkça rastlanır. Üstelik tüm karşı çıkmalarına rağmen Hattuşili'nin Hat­ti' nin seçilmiş kralına karşı savaşa girmesinde hiçbir meşru temel yoktu. Urhi-Teşup'un kısa süreli saltanatı sırasında (yaklaşık yedi yıl) becerikli ve işine bağlı bir hükümdar olmadığına inanmak için ortada bir neden de yoktur. Amcasının kışkırttığı savaş (Urhi-Te­şup'un meşruiyetini çürütmek için ona hiçbir zaman tahta çıktığın­da aldığı Murşili ismiyle hitap etmedi) esas itibariyle biri meşru kral, diğ�ri gaspçı olan iki adam arasındaki iktidar mücadelesiydi. Kısa ve acı dolu bu mücadelede her iki tarafın anayurttan Batı Anadolu'daki devletlere dek uzanan alanda destekçileri vardı. Mücadele, Hattuşili Urhi-Teşup'u tutsak ederek üstünlük sağlayınca sona erdi. Yeğenini sürgüne gönderen Hattuşili, onun yerine tahta çıktı. Gaspçı Yurtta ve Yurtdışında Destek Arayışında Hattuşili tahta çıktıktan sonra meslek yaşamının en büyük zorluğuyla karşı karşıya kaldı. Hem kendi tebaasını hem de yabancı meslektaş­larını Hatti' nin meşru Büyük Kral' ı olduğuna ikna etmek zorunday­dı. Bu kolay bir iş değildi. Yaşanan çatışmanın Hatti nüfusunu ikiye böldüğünü düşünen (başkentte bile ayaklanmalar çıkmıştı) Hattuşili tüm tebaasını kendi hükümdarlığı altında birleştirmeye çalıştı. Bu amaçla iktidarı ele geçirmesini meşrulaştırmaya çabalayarak Urhi-Te­şup'u destekleyenlerden intikam alınmayacağı sözünü verdi. Yabancı kralların desteğinin sağlanması da bir o kadar güçtü. Bu krallar, Hattuşili'yi Hatti Büyük Kralı olarak tanırlarsa, kendi tebaasının onayını alması da kolaylaşırdı. Oysa sürgüne gönderilen Urhi-Teşup hala ciddi bir engel teşkil ediyordu. Urhi-Teşup Suriye'de bulunan Nuhaşşi'ye yollanmış, orada meşgul olması ve fesattan uzak durması için kendisine bazı idari görevler tanınmıştı. Urhi-Teşup ise tahtını geri almaya kararlıydı ve anlaşıldığına göre bu amacı için hem Asur hem de Babil krallarından diplomatik destek talep etmişti. Hatti ve Asur arasındaki ilişkiler, Asur kralı Adad-nirari'nin Ha­nigalbat ülkesine saldırmasıyla gerilmişti. Eski Mitanni Krallığı' nın kalıntısı olan Hanigalbat, kağıt üzerinde bağımsız olmasına rağmen esasen Hititlere bağlı kukla bir devletti. Adad-nirari, Urhi-Teşup Hitit tahtındayken bu ülkeyi Asur' a bağladı ve ardından ilhak et­ti. Hatti'yle savaşmak istemeyen Adad-nirari, Urhi-Teşup'a barış­çıl teklifler sundu ancak önerileri geri çevrildi. Yeğeninin idaresiyle arasına mesafe koymayı amaçlayan Hattuşili ise Adad-nirari'yle iyi ilişkiler kurarak Asurluların kendisini meşru Hatti kralı olarak tanı­malarını sağlamaya çalıştı. Ancak başlangıçta Adad-nirari nezdinde yaptığı girişimler başarısız oldu. Bunu Hattuşili'nin Adad-nirari'ye yazdığı ve kralın taç giyme törenini önemsemediğinden şikayet etti­ği bir mektuptan çıkarıyoruz: Kral olunca bana bir ulak göndermedin. Krallar tahta ge­çince, onunla eşit seviyede olan kralların uygun hediyeler, krallara layık giysiler ve kutsal yağ göndermesi bir gelenek­tir. Ancak sen böyle yapmadın. 2 Hattuşili Babil Kralı II. Kadaşman-Enlil'le de diplomatik ilişkiler kurmakta zorlandı. Oysa kralın babası ölmeden hemen önce Hat­tuşili'yle ittifak kurmuştu. Dolayısıyla kuşku içinde olan gaspçı, eski baş düşmanı Ram­ses'le iyi ilişki kurmaktan başka bir çaresi olmadığını anladı. Firavun kendisini Hatti' nin meşru kralı olarak kabul ederse, tebaasının gö­zünde itibarının önemli ölçüde artacağını umuyordu. Ancak ortada önemli bir sorun vardı. Urhi-Teşup, Suriye'de sürgünde bulunduğu yerden kaçmış ve Mısır' a sığınmıştı. Hitit ve Mısır kraliyet sarayları arasında Urhi-Teşup'un yeri ve akıbeti konusunda telaşlı yazışmalar yapıldı. Mektuplardaki üslup sert ve iğneleyiciydi. Ramses, Urhi-Te­şup'u teslim edemeyeceğini çünkü onun nerede olduğunu bilmedi­ğini yazdı. Hattuşili ve Puduhepa ise firavuna inanmadılar. Ancak firavunun taleplerine karşılık verdiği yanıtlardan en sinir bozucusu firavunun Urhi-Teşup'un Mısır'dan ayrılarak Hitit topraklarına geri döndüğünü iddia etmesiydi. Hattuşili bu iddiayı şiddetle reddetti: 'Urhi-Teşup Halep, Kadeş veya Kizzuvatna'da değil; aksi halde te­baam bana haber verirdi!' Firavun ise buna burun kıvırarak 'senin tebaan güvenilir değil' yanıtını verdi. Nihayet Barış! Urhi-Teşup vakası anlaşıldığına göre yıllarca sürdü. Ancak Ramses ve Hattuşili'nin bu ve başka konularda birbirlerine yazdıkları sert mektuplara rağmen herkesin iyiliği için ortak bir noktada anlaştı­lar ve farklılıklarını bir barış antlaşmasıyla giderdiler. Böylece Kadeş Muharebesi'nden 15 yıl sonra, 1259 yılında bir antlaşma imzalan­dı. Ebedi Barış adı verilen bu antlaşmada imzacı taraflar 'aralarında daimi olacak büyük bir barış ve kardeşlik' kurmaya yemin ettiler. Antlaşmanın biri Hattuşa'da, diğeri fi-Ramses'te olmak üzere iki müstakil metin düzenlendi. Her bir metin, anlaşılan konular üze­rinde yazarın kendi görüşünü yansıtmakla birlikte farklılık genel olarak asgari düzeydeydi. Hitit versiyonu, ilk taslak metin temel alınarak önce Akkad di­linde yazılmış, gümüş bir tablete kazınarak Mısır' a gönderilmiş ve orada Mısır diline çevrilmişti. Bu versiyonun kopyaları Karnak'taki Amun Tapınağı' nın ve bugünkü Luksor yakınlarında Nil boyunda yer alan ve Ramesseum olarak bilinen Ramses Tapınağı'nın duvar­larına kazındı. Aynı şekilde Mısır versiyonu da önce Mısır dilinde hazırlandı ve Akkad diline çevrilerek gümüş bir tablet şeklinde Hitit sarayına gönderildi3 (Dolayısıyla antlaşmanın Mısır dilinde yazıl­mış versiyonu özgün Hitit versiyonunu ve Akkad dilinde yazılmış versiyonu da özgün Mısır versiyonunu temsil eder). Dünyada tüm zamanlar için barış ve uyuma ilham verdiği düşünülen bu antlaş­manın çevirisi, New York'ta bulunan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin girişine asılmıştır. Şimdi tüm bunlara biraz kuşkuyla yaklaşalım. Antlaşmanın iki versiyonu da genel olarak milletler arasındaki barış ve uyum ideolo­jisinden ziyade özel olarak devletlerin çıkarlarını yansıtıyordu. Ant­laşma, üçüncü bir devletin saldırısı durumunda imzacı tarafların birbirlerine askeri destek sağlaması gibi teminatları ve iltica hakkı talep eden mültecilerin iadesine yönelik hükümleri içeriyordu. Da­ha da önemlisi Hitit versiyonunda, Mısır versiyonunda bir karşılığı bulunmayan bir hüküm vardı. Buna göre Hatti halkı Hattuşili'ye karşı ayaklanırsa, Ramses krala yardımcı kuvvet göndermek zorun­daydı. Bu hüküm kuşkusuz Hattuşili' nin kendisini güvende hisset­mediğini ve idaresine karşı yeni ayaklanmaların çıkması durumunda yabancı askeri kuvvetleri çağırmaya hazır olduğunu gösteriyordu. O halde Hattuşili'nin bakış açısına göre bu antlaşma, firavunun Hactuşa'daki rejimini desteklemesi ve kendi halkının başkaldırması durumunda Mısır askeri desteğinin güvence altına alınması açısın­dan önemliydi. Ramses açısından ise bu antlaşmaya imza koyması­nın nedenlerinden biri antlaşmanın propaganda değeriydi; böylece Hitit kralının küçük düşürücü bir biçimde barış istediğini öne sü­rebilirdi. Ramses' in Suriye-Filistin bölgesindeki askeri serüvenleri­nin, özellikle bölgede büyük başarılar elde eden III. Tuthmosis gibi savaşçı önderlerin yanında, pek de kalıcı bir değeri olmadığı dü­şünüldüğünde antlaşma firavunun savaşçı bir kral olarak itibarını artırabilirdi. Asur' un her iki krallığa bağlı topraklara yönelik giderek artan tehdidi ve Asur'un Fırat boyunca bir istilaya kalkışma olasılığı da eski düşmanların ikna olarak uzlaşmaya varmasında bir etken olabilir. Ortak düşman korkusu kadar kalıcı bir barış ve uyum arzu­su da Ebedi Antlaşma'ya temel oluşturmuş olabilir. Birleşmiş Milleder'i ziyaret eder ve antlaşma metnini okursa­nız tüm bunları aklınızda tutunuz. Belki de siz o kadar kuşkucu olmayacaksınız. Hitit ve Mısır sarayları arasındaki gerginlik hala ta­mamen yatışmasa da iki krallık Tunç Çağı'nın geri kalanı boyunca TREVOR BRYCE barış içinde yaşadılar. Daha önemlisi antlaşma Suriye ve Filistin bölgelerinin daha istikrarlı bir hale gelmesine temel oluşturdu. Kuş­kusuz iki krallık arasındaki sınırlar belirlendi, bu sınırlar içinde yer alan çeşitli krallıklar ve kentlerin uyum içinde yaşaması sağlandı. Küstah Dönek Hattuşili'nin bu antlaşmayı iyi karşılamasının nedenlerinden biri de Anadolu topraklarında acil önlem gerektiren bazı rahatsız edici gelişmelerdi. Kaşkalar bir kez daha Hatti'nin kuzey sınırlarını tehdit ediyorlardı ve bu halkı uzak tutmak için düzenli seferlere çıkılma­sı gerekiyordu. Ancak batıda daha da rahatsız edici ayaklanmalar patlak verdi. Kralın yıllıklarından günümüze ulaşan az sayıdaki parçadan, Anadolu yarımadasının güneybatısında yer alan Lukka ülkeleri'ndeki asilerin bölgede Hititlere bağlı toprakların büyük bir kısmını fethetmek üzere olduklarını öğreniyoruz. Durum o kadar ciddiydi ki kral bizzat batı seferine çıkmak zorunda kaldı. Belki de en meşhur Hitit belgelerinden biri bu döneme aitti. 'Tavagalava Mektubu' olarak bilinen bu belgede bir Hitit kra­lı, Ahhiyava kralına hitap eder.
    Mektubun adı Ahhiyava kralının kardeşi olan ve Anadolu'ya gelerek Hitit yetkililerinden mülteci­leri teslim alan Tavagalava'dan gelir. Üç tabletten oluşan mektu­bun yalnızca son tableti günümüze ulaşmıştır. Metnin yazarı ve gönderilen kişinin adları bugün ne yazık ki kayıp olan ilk tablette yazıyor olmalıdır. Bununla birlikte pek çok bilim insanı mektubu Hattuşili'ye atfeder. Ayrıca mektubun asıl konusu bir zamanlar sanıldığı gibi Tava­galava değil, daha önce tanışmış olduğumuz Piyamaradu'dur. Uzun süre boyunca Hitit otoritesini hiçe sayan bu kişi başta Lukka ülke­lerinden olmak üzere Hitit tebaası arasından taraftar toplayarak bu kişileri büyük olasılıkla Ahhiyava topraklarına yerleştirilmek üzere Tavagalava'ya teslim etmişti. Bazı mülteciler gönüllü olarak gider­lerken, Hititlere bağlılığını sürdürenlerin kendi iradeleri dışında götürüldükleri anlaşılmaktadır. Bu kişiler çok büyük olasılıkla, Hi­titlerin seferlerde ele geçirdikleri ve anayurda naklettikleri mülteci­ler gibi, yeni yurtlarının işgücüne dahil olmuşlardı. Ne olursa olsun Hattuşili mültecileri hepsini geri istemiş ve onların geri alınması batıdaki seferlerinin nedenlerinden birini teşkil etmişti. Piyamaradu'nun faaliyetlerine son verilmesi bu seferin başlıca nedenlerinden biriydi. Ancak bu iş kolayca halledilemedi. Piyama­radu'ya batıda verilen destekten ve özellikle Ahhiyava kralının ona üstü kapalı bir şekilde arka çıkmasından haberdar olan Hattuşili, onu kuvvet kullanmadan dize getirmeye çalıştı. Batıya ilerlerken Piyama­radu' ya ulaklar gönderdi ve haberleşme kanallarını açık tutarak onun­la barışçıl yollarla anlaşmak istedi. Ancak Piyamaradu bu girişime ilgi göstermedi. Resmi diplomatik prosedürleri takip etmeyen eski efen­disinin kendisini aldatmaya çalıştığını söyleyerek teklifleri reddetti. Sorunun silahlı çatışma yoluyla çözülmesi artık kaçınılmazdı. Hattuşili batıya doğru ilerleyişini sürdürdü ve Piyamaradu ve taraftarlarını kıyı boyunca takip etti. Piyamaradu taraftarları Hi­titler yaklaşana dek sert bir direniş göstermekle birlikte sayılarının azlığı nedeniyle savunmasız bir durumda kaldılar. Piyamaradu, düş­manları tarafından ele geçirilmek üzereydi ve uzun bir süre boyunca serbest dolaşmayı umamazdı. Geriye tek bir seçenek kalmıştı. Mi­lavata kentine doğru kaçtı ve bu kentten sığınma talep etti. Milava­ta'd.a güvende olacağını düşünüyordu çünkü kent o zaman Ahhiyava kontrolündeydi. Elbette ki Hitit Kralı Ahhiyava'nın egemenliğine saygı görecek ve kentten uzak duracaktı. Bu umudu boşa çıktı. Hat­tuşili, düşmanını ele geçirmeye bu kadar yaklaşmışken diplomatik nezaketi önemsemedi ve kıtalarına kente girerek Piyamaradu'yu ya­kalamalarını emretti. Görünüşe göre döneğin yaşamı beklenmedik bir şekilde sona erecekti. Ancak Hattuşili, Piyamaradu'nun hayatta kalma içgüdüsünü hafife almıştı. Düşmanı, bir kez daha kendisini izleyenleri atlattı. Bir gemiye binerek Milavata'dan ayrıldı ve Hitit­lerin ulaşamayacağı Ahhiyava topraklarında güvenli bir yere, büyük olasılıkla Ahhiyava kontrolündeki Anadolu kıyılarının açıklarında bir adaya vardı. M
  • Amerikalı tarihçi Prof. C. Helmreich, Paris’ten Sevr’e (From Paris to Sévres) adlı kapsamlı yapıtında, Sevr Antlaşması için, “19.yüzyıl sömürgeciliğini izleyen, mükemmel bir emperyalist çözüm” der ve şu değerlendirmeyi yapar: “Büyük güçler, kamp ateşinin çevresinde, aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi. Çünkü; Türkiye, doğası gereği zengin ve emperyalizm oburdu... Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı; olmayanlar da icat ediyordu. Neredeyse akla gelebilecek bütün azınlıklar için birer ülke planlanıyordu. ‘Barbar bir ulus’ olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı”.


    ‘Uygar’ Aç Kurtlar

    Birinci Dünya Savaşı’ndan yengiyle çıkan devletler, 10 Ağustos 1920’de Paris’in banliyölerinden porselen fabrikasıyla ünlü Sévres’de, bir araya geldiler. Osmanlı Devleti’ne, kendi varlığına son veren bir anlaşma imzalatılacak ve stratejik öneme sahip varsıl toprakları paylaşılacaktı. Türkiye, savaşın en değerli ganimetiydi. Stratejik önemi dışında; el değmemiş petrol yataklarına, bakır, gümüş, demir başta olmak üzere bilinen hemen tüm değerli madenlere ve verimli tarım arazilerine sahipti.
    Anlaşma (İtilaf) Devletleri, Osmanlı topraklarını savaştan hemen sonra işgal etmiş, eylemsel olarak aralarında paylaşmışlardı. İstanbul’da askeri bir yönetim oluşturulmuş, Meclis dağıtılmış, Hükümet her söyleneni yerine getiren bir kukla durumuna getirilmişti. Toprak paylaşımının biçim ve miktarı, savaş içindeki gizli-açık birçok anlaşmayla önceden belirlenmişti.
    Amerikalı tarihçi Prof. Paul C. Helmreich, Paris’ten Sevr’e (From Paris to Sévres) adlı kapsamlı yapıtında, Sevr Antlaşması için, “19.yüzyıl sömürgeciliğini izleyen, mükemmel bir emperyalist çözüm” der ve şu değerlendirmeyi yapar: “Büyük güçler, kamp ateşinin çevresinde, aç gözlerle fırsat kollayan kurtlar gibiydi. Çünkü; Türkiye, doğası gereği zengin ve emperyalizm oburdu… Herkesin Türkiye’de bir çıkarı vardı; olmayanlar da icat ediyordu. Neredeyse akla gelebilecek bütün azınlıklar için birer ülke planlanıyordu. ‘Barbar bir ulus’ olan Türkleri Avrupa’dan kovma fırsatı kaçırılmamalıydı”.

    Türk Korkusu

    Sevr’e göre; Kars, Erzurum dahil, ülkenin doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere veriliyor (88-94.madde), Fırat Nehri’nin Doğusu’ndaki topraklar Özerk Kürt Ülkesi yapılıyordu (62-64.madde). Suriye’den sonra İskenderun, Adana, Mersin ve Çukurova’yı içine alan Fransız nüfuz bölgesi, Sivas’ın Kuzeyi’ne dek uzanıyordu (Ek Protokol). Antalya merkez olmak üzere, tüm Güneybatı Anadolu ve Oniki ada, İtalyan nüfuz bölgesi oluyordu (Ek Protokol). Yunanistan; İzmir’le birlikte Batı Anadolu’yu, Edirne ve Gelibolu dahil, tüm Trakya’yı ve Ege adalarını alıyordu (84-87.Madde). İstanbul, Marmara Denizi ve Çanakkale, Türk askerinden arındırılıyor, Anlaşma (İtilaf) Devletleri’nin denetimine veriliyordu.
    Anlaşma Devletleri, Türklere, ekonomik değeri ve gelişme olasılığı bulunmayan topraklar olarak kabul ettikleri, Orta Anadolu’da 120 bin kilometrekarelik bir bölgeyi bırakıyordu. Ordu dağıtılıyor, yerine 50 700 kişiyle sınırlandırılan ve subay kadrosu içinde 1500 yabancı denetmenin (müfettişin) görev yapacağı bir jandarma örgütü kuruluyordu. Askerlik yükümlülüğü kaldırılarak, ordunun silah donanımı Anlaşma Devletleri’ne devrediliyor; silah üretim ve dışalımı yasaklanıyor; deniz birliklerindeki gemi sayısı, 6 torpido ve 7 hücumbot ile sınırlanıyordu.
    Bu maddelerin kabul edilmesinden sonra, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türklerin artık askerlik yapamayacağını söylüyor ve alaylı bir dille; “Türkler için, askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse, başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak, İngiltere buna bile karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır, başka bir yerde bile askerlik yapmaları iyi değildir. Türkiye’ye dönüp yeni bir askeri dönem başlatabilirler” diyordu.

    Koşullar

    Ekonomik, siyasi ve hukuki ayrıcalıklardan oluşan kapitülasyonlar, sınırları genişletilerek yeniden kuruluyor, ayrıca Garanti Sistemi adıyla yeni ayrıcalıklar getiriliyordu (261.Madde). Demiryolları, limanlar, su yolları, gümrükler ve ormanlarla özel ve devlet okulları, uluslararası komisyonların denetimi altına alınıyordu (Madde 328 -360). Devlet bütçesi ise; İngiltere, Fransa ve İtalya’dan oluşan bir kurul tarafından düzenlenecekti. Kurula katılan Türk temsilcinin oy hakkı bulunmayacak, yalnızca danışma niteliğinde görüş bildirecekti. Türk Hükümeti, kurulun onaylamadığı herhangi bir akçalı (mali) düzenlemede bulunmayacak, Gümrükler Genel Müdürü, yalnızca bu kurul tarafından atanacak ya da görevden alınacaktır.
    Türk Devleti’nin para politikası, Osmanlı Bankası ve Düyunu Umumiye İdaresi ile birlikte çalışacak Mali Komisyon tarafından belirlenecekti. Komisyon, devletin gelirleri ile önce işgal güçlerinin giderlerini ve savaş ödencesini (tazminatı) ödeyecek, sonra geri dönen azınlıkların giderlerini karşılayacak, kalanını Türk halkının gereksinimleri için kullanacaktı (Madde 231-266).
    Büyük devletlere tanınmış olan kapitülasyon ayrıcalıklarından, Yunanistan ve kurulacak olan Ermenistan yurttaşları da yararlanacak, herhangi bir ticari kısıtlamaya bağlı olmadan ülkenin her yerinde çalışabileceklerdi. Yabancı kargo ve posta kuruluşları yeniden açılacaktı. Konsolosluk Mahkemeleri, gelişkin yetkilerle yeniden kurulacak, Türk Mahkemeleri yabancıları yargılayamayacaktı.
    Sevr; azınlıklar, dinsel özgürlükler ve demokratik haklar konusunda, özellikle Rum ve Ermenilere, Türkler’in yararlanamayacağı geniş haklar getiriyordu. Savaş nedeniyle yerlerinden ayrılan azınlıklar, hiçbir koşula bağlı olmaksızın geri dönebilecekler ve komisyona bildirdikleri maddi zararları, Türk maliyesinden alabileceklerdi. Azınlıklar; okul, kimsesizler yurdu, hastane, kilise, havra gibi toplumsal ve dinsel kuruluş açmada, mülk edinmede tümüyle özgür olacaklar, hiçbir denetime bağlı kalmayacaklardı.

    Geri Tepen Silah

    Sevr Anlaşması, Türkiye’de ne imzalayanların ne de imzalatanların hiç ummadığı bir tepki yarattı ve ulusal direniş, olağanüstü bir ivme kazandı. Anadolu’daki Türk egemenliğine son verildiğini anlayan halk, kitleler halinde direnişe katıldı. İç ayaklanmalar eridi, ayaklanmacılar Kuvayı Milliye örgütlerine ve düzenli orduya yazıldılar. Sevr’e karşı duyulan tepki, ulusal bir öfkeye ve kararlı bir direnme istencine dönüşerek ülkenin tümüne yayıldı. Türk halkı, karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi sıradışı bir sezgi gücüyle görmüştü. Ülke, ‘en tiksinti duyduğu’ Ermeni ve Rumların da içinde bulunduğu bir gurup devlet tarafından paylaşılıyor, atayurdu Anadolu elden gidiyordu.
    Sevr’in imzalanmasından bir hafta sonra, işgal güçlerinin karşısında, bambaşka bir Türkiye vardı. Kitleler, seçimini milli mücadeleden yana yapmış ve ulusu koruma duygusu, hanedana bağlılık alışkanlıklarına üstün gelmişti. İşgalcilerin istekleri yönünde davranan Padişah, maddi manevi tüm gücünü yitirmiş, işbirlikçi olarak bile bir değeri kalmamıştı.
    ‘Yaşamı ve bağımsızlığı için fedakarlık yapan bir millet başarısız olamaz, yenilgi demek milletin ölümü demektir’ diyen Mustafa Kemal, bir kez daha haklı çıkmıştı. ‘Millet ölmemişti’. Güvenine ve direnme çağrısına şimdi, eskiye göre çok daha etkili yanıt alıyor, ‘helal süt emmiş her Türk, kızgınlıkları unutarak safları sıklaştırıyor ve Mustafa Kemal’in peşine düşüyordu’. Ön Asya’da, akıldan bile geçmeyen bir şeyler oluyordu. Anadolu’dan kovulmak istenen, Batılıların deyimiyle, ‘yırtık pırtık giysiler içindeki bir avuç yoksul Türk, muzaffer müttefikleri Anadolu’dan kovalıyordu’.

    Metin Aydoğan
  • 1926 siyasal davalarından bir yıl sonra, Mustafa Kemal, 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Fırkası kongresinde ünlü nutkunu okudu. Bu Nutuk, Türk cumhuriyet tarihçilerinin en çok dayandıkları kaynaktır.
    Batılı tarih yazımı da bu eseri en önemli bir kaynak olarak kabul etmektedir. 1919-1926 yılları arasındaki Türk tarihinin ve özellikle Mustafa Kemal’in rolünün betimlenmesi olarak okunup kullanılmasına rağmen, bu yapıtın gerçek niteliği başkadır. Bağımsızlık mücadelesinin öyküsü, Mustafa Kemal’ce, direniş hareketinin öteki liderlerinin hareketlerini eleştirmek için bir arka plan olarak kullanılmıştır (Rauf, Refet, Ali Fuat, Cafer Tayyar, Kâzım Karabekir, Kara Vasıf, Bekir Sami, Ali İhsan, Nurettin, Hüseyin Avni, Celâlettin Arif eleştiri hedefleridir) ve Nutuk’un yaklaşık (basımına göre) yüz sayfası, bütünüyle, Lozan Antlaşmasından sonra hareket içindeki ayrılığa - ki bu, özellikle Rauf’un hazırladığı bir komplo olarak gösterilmektedir - hasredilmiştir. Bütün bu eleştiri hedefi kişiler temizlik hareketine tâbi tutulduktan yalnızca bir yıl sonra Nutuk’un okunduğu da göz önüne alındığında, eserin onlara 1926’da gösterilen tutumun haklı gösterilmesi için yazıldığı açıkça ortaya çıkmaktadır. İşin garibi, Nutuk’u kaynak olarak kullanan tarihçi ve biyografi yazarlarının hiçbiri Nutuk’un bu niteliğinin farkında değildir.
  • Türkiye Putin'ini Arıyor

    Soğuk savaş sonrasında Atlantik emperyalizminin dünyanın merkezine saldırıya geçmesiyle beraber Türkiye’nin içinde bulunduğu bölge ciddi bir tehlike sürecine girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu bölgeye gelen Amerikan emperyalizmi üç yüz yıllık bir rüya olan İsrail’in kuruluşunu sağladıktan sonra dünyanın merkezine yerleşmeye başlamış, karşı kutup merkezi olan Sovyetler Birliği’ni izlemek üzere de gizlice Türkiye’ye yerleşmiştir. Soğuk savaş döneminin gergin ortamında sürekli olarak bir Rus ve komünizm korkusu icat edilmiş ve bu korku sürekli pompalanarak Türkiye ile beraber bölgedeki diğer yerlere de yerleşme başlamıştır. Okyanus ötesinde oluşan dünya gücü dünyayı merkezi coğrafyadan yönetmek istediği için yarım yüz yıl içinde merkezi coğrafyanın tam ortasındaki ülke olan Türkiye’ye gizli ve dolaylı yollardan yerleşme girişimleri sürdürülmüştür. Amerikan emperyalizminin bu hazırlıkları baskı döneminin gergin ortamında gizlenmiş, demirperdenin ortadan kalkmasıyla beraber açığa çıkmıştır. Yeni dönemde Türk toplumunun gözleri açılınca ülkemizin yarı sömürge durumuna düşürüldüğü ortaya çıkmış ve yeniden Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarındaki gibi bir durumun ortaya çıktığı anlaşılmıştır. Böyle bir durumda ikinci bir kurtuluş savaşı ve yeniden Atatürk önderliği zorunlu bir duruma gelmiştir. Ne var ki Türk halkının yıllardır süren umutsuz Atatürk bekleyişine rağmen ikinci bir Mustafa Kemal Atatürk siyaset sahnesinde gündeme gelememiştir.
    Benzeri bir durum kuzeydeki büyük komşu olan Rusya’da görülmüş ve dünya tarihinin gördüğü en geniş imparatorluk olan Sovyetler Birliği büyük bir çöküş sonrasında ortadan kalkmıştır. Bu ideolojik birliğin kurucusu ve merkezi gücü olan Rusya Federasyonu, büyük çöküş sonrasında iyice zor duruma düşmüş ve beş yıl içinde bir türlü kendine gelememiştir. Rusya’nın şaşkınlık ve güçsüzlük döneminde küçük ülke Çeçenistan bağımsız bir devlet olarak yaşamını sürdürmüş ama Rusya toparlandıktan sonra gene Rusya 1996 tarihinde Çeçenleri ezerek Hazar havzasının bu kuzey ülkesini işgal etmiştir. On iki yıldır sürdürülen haksız işgal ile üç yüz bin çeçen insanı katliama uğratılmıştır. ABD, Çeçen cumhuriyetini Rusya Federasyonu’nu çözmek için kullanırken, Rusya da bu küçük ülkeyi ezerek kendi içindeki diğer devletlerin federasyondan ayrılma eğilimlerinin önüne geçmiştir. Çeçenleri izleyen Tataristan Cumhuriyetini bazı sınırlı otonomi hakları ile federasyon çatısı altında tutabilmiş ama daha sonra güçlenince eskiden tanıdığı otonomi haklarından da vazgeçmiştir. Rus devletinin merkezi güçlenmesi bağlı bölge ve ülkeler üzerindeki otoritesini yeniden oluşturmuştur. Rusya’nın toparlanmasında hem büyük devlet yapısının hem de güçlü bir önderliğin rolü olmuştur. Rus çarlığının çökmesi üzerine Moskova merkezli bir ideolojik imparatorluk kurmuş olan Rus devletçiliği Türkiye ile karşılaştırılırsa daha güçlü bir görünüme sahiptir; çünkü çarlık rejiminden ideolojik imparatorluğa geçerken Moskova’daki devlet yapısını korumuştur. Ruslar Moskova’daki devleti değişim sürecinde ayakta tutabilirken, Türkler İstanbul’daki devleti yıkılmaktan kurtaramamışlardır. Osmanlı imparatorluğu batı Avrupa’dan esen milliyetçilik rüzgarları ile Balkan ülkelerini elinden kaçırırken, aynı dönemde benzeri bir tehdit ile karşılaşan Rus devleti milliyetçilik cereyanlarının ülkesini parçalamasını önlemek üzere devlet öncülüğünde bir halkçılık akımı örgütlemiştir. Narodnik adı verilen bu devlet halkçılığı ülkenin çeşitli yörelerinde şiddet ve terör hareketlerine dönüştürülünce Rus imparatorluğunda yaşamını sürdüren halk toplulukları milliyetçilik cereyanlarının dışında tutulmuşlardır. Osmanlı imparatorluğunu önce parçalayan ve sonra da dağılmasına neden olan milliyetçilik cereyanları, Rus devletinin akıllıca sürdürdüğü devlet halkçılığı ile önlenmiş ve ülkenin bütünlük içinde kalması sağlanmıştır. Tarihin bin dönemecinde Moskova’daki Rus devleti ayakta tutularak sonraki dönemin koşullarında ideolojik imparatorlukla yola devam edilmiştir. Aynı dönemde Osmanlı imparatorluğu İstanbul’daki gayrimüslim toplulukların batılı emperyal devletlerle olan yakın ilişkileri ve mandacı tutumları yüzünden çökmekten kurtulamamış ve bu yüzden İstanbul’daki devlet yapılanması elden gitmiştir.
    İstanbul’daki devletin bitmesine rağmen Anadolu halkının teslim olmayışı, Sevr antlaşmasını yırtarak Kuvayı Milliye mücadelesine girişmesi üzerine tarih sahnesine çıkan Atatürk Türk toplumunu toparlayarak Ankara’da yeniden bir Türk devleti kurmuştur. İstanbul’daki devletin çökmesi nedeniyle Türkler tarihin dönemecini zor dönmüşler, Ruslar gibi merkezi devletin yardımı ile hızlı bir yeniden yapılanmaya yönelememişlerdir. Tarihin dönemecinde ayakta kalan Rus devleti yeni dönemde toparlanarak yola devam ederken Türkler yitirdikleri imparatorluğun merkezi ülkesinde orta boy bir yeni devleti bu kez Ankara merkezli olarak kuruyorlardı. Bir devletin yıkılması ve yerine yeni bir devletin kurulması uzun zaman alıyor ve Ruslar yirminci yüzyılın başlarında yeniledikleri imparatorlukları ile yola devam ederken, Türkler yitirdikleri imparatorluk yüzünden merkezi topraklarda Avrupa’nın etkisi, bu kıtadaki devlet modeline benzer bir biçimde kendi ulus devletlerini üç kıtanın arasındaki tarihin köprüsü üzerinde kuruyorlardı. Birinci Dünya Savaşı ile çöken Türk devlet yapısı kısa zamanda toparlanamadığı için Türkiye Cumhuriyeti ikinci dünya savaşına girmiyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türklerin ve Rusların imparatorlukları aynı dönemde çöküyor, Ruslar Moskova merkezli bir yeniden yapılanma ile tekrar bir farklı imparatorluğa sahip oluyorlar ama Türkler hem imparatorluk arazisini ellerinden kaçırdıkları hem de İstanbul’daki devlet içeriden dış bağlantılı mandacı kadrolarca çökertildiği için yeni bir savaşa daha kalkışmak zorunda kalıyorlardı. Dünya Savaşı sonrasında, bütün ülkeler imzalanan barış antlaşmaları ile yeni döneme uygun bir düzene geçerken, Osmanlı imparatorluğunun arka ülkesi olan ama aynı zamanda merkezi topraklarını oluşturan Anadolu yarımadasında Türkler var olabilmek için ikinci bir savaşa daha kalkışıyorlardı. İmparatorluğun elden gitmesi, devletin çökmesi, İstanbul’un teslim olması, Anadolu ve Rumeli halkını etkilemiyor ve bu iki bölgedeki Türk halkı bir ulusal kurtuluş savaşı vererek yeniden dünyanın merkezi topraklarında var olabilmenin koşullarını yaratırken, bu bölgenin Müslüman halkı ayağa kalkıyor, direnerek dağa çıkıyor ve ülkesini korumak üzere kurtuluş savaşına kalkışıyordu. İşte bu aşamada Atatürk tarih sahnesine çıkarak Türk ulusunun haklı kurtuluş savaşında zafere ulaşmasını sağlıyordu. Rusya’da Troçki’nin hazırlıkları üzerine Lenin devreye girerek sosyalist devrimi gerçekleştiriyor ve doğu bloku olarak SSCB’yi tarih sahnesine çıkarıyordu. Atlantik kıyısında odaklanmış olan Batı emperyalizminin dünyanın merkezi coğrafyası olan Avrasya kıtasına yönelen saldırıyı önleyebilmek için Lenin ve Troçki Sovyet devrimini yaparak güçlü sosyalist imparatorluk ile batılı emperyalistlerin Avrasya bölgesine karşı set çekiyorlardı. Rusların kuzey bölgesine güçlü bir yapılanma ile batı emperyalizminin Avrasya bölgesine girmesine karşı çıkışı üzerine sıra bu bölgenin güney kısmına geliyor ve güney Avrasya’nın merkezi ülkesi olan Türkiye’de benzeri bir biçimde antiemperyalist savaşa yöneliyordu. Sovyet devrimi sonrasında Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkması ve daha sonra 1920 yılında Doğu Halkları Kurultay’ının Bakü’de toplanması bir tesadüf değil aksine tarihin seyri içinde birbirini izleyen önemli gelişmelerdir. Avrasya’nın girişi kuzeyden batılı emperyalistlerin yüzüne kapatılınca sıra güney kapısına gelmiş ve Bakü’de bir araya gelen doğu halkları temsilcileri batılı emperyalistlere karşı direnme kararı alınca direnişin güney cephesini oluşturan Anadolu üzerindeki kurtuluş savaşı da batılı emperyalistlere karşı hızlandırılarak sonuca götürülüyordu. Lenin Moskova’da egemen olduktan sonra Mustafa Kemal de Ankara’da gücü eline geçiriyor, böylece Atlantik kıyısından dünyanın merkezine saldıran batılı emperyalistlere karşı kuzey kapısından sonra güney kapısı da kapanıyordu. Tam bu aşamada Lenin ile Mustafa Kemal arasında mektuplaşmalar oluyor ve sosyalist enternasyonal, Anadolu’daki batı emperyalizmine karşı direnen ve antiemperyalist bir mücadele ile bağımsız bir devlet kuran Kemalist harekete destek oluyordu. Ulusal kurtuluş savaşına bu doğrultuda Karadeniz üzerinden bir Rus yardımı batılı emperyalistlere karşı daha güçlü bir direniş olması için gönderiliyordu. Böylece Atatürk de kendi ülkesini toparlama şansını elde ediyor ve batı emperyalizmine karşı bu bölgenin kuzey ve güney ülkeleri bir antiemperyalist çizgide direnerek işbirliği yapıyorlardı. Lenin enternasyonal toplantısında Kemalist hareketin antiemperyalist olduğu için desteklenmesi gerektiğini söylüyordu.210 Yirminci yüzyılın başlarında gerçekleşen Avrasya’nın kuzey ve güney bölgelerindeki batı emperyalizmine karşı direnişin günümüzde yeniden güncellik kazanması son derece önemlidir. Regan-Gorbaçov görüşmeleri sonrasında gündeme gelen sosyalist imparatorluğun dağılması meselesi büyük bir çöküş ortaya çıkarmış, beş yıllık bir şaşkınlıktan sonra Rus devleti hemen toparlanmıştır. Osmanlı imparatorluğu gibi yıkılmayan ve başkentindeki devlet yapılanmasını koruyan Rus hegemonyası kısa bir zaman dilimi içinde değişen dünyayı kavrayarak toparlanmış ve eskisi gibi bir imparatorluk devleti yapılanması içinde yoluna devam etmiştir. On yıl süre ile eski başkan Yeltsin ile yola devam eden Rus devleti tam iki bin yılına girerken Yeltsin’in çekilmesini sağlamış ve yerine devlet veliahdı olarak yetiştirilen ve doğu Almanya’da büyük tecrübe kazanmış eski bir istihbaratçı olan Putin’in geçmesi sağlanmıştır. Yeltsin döneminde toparlanan Rus devleti Putin’in gelmesi ile atağa kalkmış ve yeni dönemin koşullarında güçlü bir Rusya yaratılabilmesi için ulusal program uygulanmıştır.211 Büyük çöküş sonrasındaki şaşkınlığını kısa zamanda atlatan Rusya Yeltsin döneminde hızla toparlanarak Putin döneminde atağa kalkmıştır.212 Rusya-2010 programı Putin’in işbaşına gelmesiyle beraber eyleme geçirilmiş geleceğin güçlü Rusya’sının yaratılabilmesi doğrultusunda uygulamaya aktarılmıştır. Daniel Vergin’in Türkiye’de de yayınlanan Rusya-2010 kitabına bakıldığında Rusya’nın 2010’da ABD’ye meydan okuyabilecek derecede güçlü bir konuma ve eskisi gibi yeniden bir kutup durumuna gelebilmesi hedeflendiği görülmektedir. Çudo adı verilen ekonomik mucizenin 2010’da Rusya’da gerçekleşmesiyle Rusya ABD kadar güçlü bir düzeye gelecek ve tek kutuplu düzene son verilecektir. Rusya ile beraber Çin ve Hindistan da devreye girecek ve daha sonraları brezilyanın da ortaya çıkmasıyla yeni dünya düzeni çok kutuplu olacaktır. Soğuk Savaş döneminden gelme kutup merkezi olma birikimiyle Rusya tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçişin öncüsü ve kurucusu olacaktır. Putinin önderliği Rusya’ya böylesine bir atılım yapma ve yeryüzünde yeniden Rusya’yı bir kutup merkezi yapma şansını gündeme getirmiştir.213 Büyük çöküş sonrasında kırılmış Rusya prestijini Putin yeniden onarmış ve Rusya’nın bir büyük dünya gücü olarak evrensel alana dönüşünü sağlamıştır. Putinin bu atılımı sağlamasında son zamanlarda kurulmuş olan petrol ve doğalgaz boru hatlarının ve bunların kazandırdığı büyük döviz akışının önemli katkıları bulunmaktadır. Rusya bir fakir ülke olarak girmiş olduğu G-8 ülkeleri arasında önceden Hıristiyan özelliği ile yer alırken on yıl içinde dünyanın en zengin ülkelerinden biri olarak var olabilmektedir. Boru hatları para matbaası gibi çalışırken Rus devletinin ekonomik zenginliği batılı ülkelerle boy ölçüşecek aşamaya ulaşmıştır. Gazprom ve Lukoil gibi enerji kuruluşları kısa zamanda amerikanın yüz yıllık çok uluslu şirketlerini geride bırakmış, Rus devletinin desteği ile yaratılan Rus burjuvazisi hak ettiği yeri almıştır. Putin çok uluslu şirketlerin temsilcisi olan Yahudi işadamlarını ülkesinden kovarak eski devlet ve parti yöneticilerinden yeni bir Rus milli Burjuvazisi yaratmış ve bunlar büyük Rus devletinin desteğini sağlayarak küresel sermayeyi dengelemiştir. Devlet desteği ile kısa zamanda büyüyen Rus milli burjuvazisi yabancı sermayeyi Rusya’ya sokmamış, kendi pazarından elde ettiği zenginlikle küresel sermaye ile Rusya sınırları dışında dünya pazarlarında rekabete girişmiştir. Küresel sermayenin uyguladığı emperyalist hegemonya planına karşı çıkan Rus devleti, küreselci merkezlerin yaptıklarının ve istediklerinin tamamen tersini yaparak ayakta kalmış ve kısa zamanda güçlenerek batılı emperyalistlerle bire bir yarışmıştır. Putin göreve gelir gelmez Rusya anayasasını ve idari sistemini değiştirmiş, merkezi devleti güçlendirmiş, on sekiz milyon kilometre karelik bir alana yayılmış bulunan Rusya Federasyonu eyaletlerini denetim altına almak için yedi tane Moskova kurmuştur. Yirmi beş eyaleti yedi bölge yönetimi ile sıkı denetimi altına alan Putin Çeçenistanı ezdikten sonra ikinci bir otonomi ya da bağımsızlık macerasına izin vermemek üzere merkezi devleti güçlendirmiştir. Büyüyen ekonomiyi devletin kontrolünde tutabilmek için yeni kamu kurumları kurmuş, devlet otoritesini ülkenin her köşesine eşit koşullarda götürebilmek üzere Rusya devletinin kamu kurumlarını büyüterek yetkilerini genişletmiştir. Küresel şirketlerin önünü açabilmek için devletler demokrasi görünümünde küçültülürken, Rusya tamamen aksini yaparak zaten büyük olan devletini daha da büyütmüş ve böylece çok uluslu küresel sermaye şirketlerine teslim olmamıştır. IMF ve Dünya Bankasını ülkesinden kovan Rusya kendi ekonomisine ulusal çıkarları doğrultusunda egemen olmayı bilmiştir. Putin batılı emperyalist ülkelerden para alan ve bu ülkelerin istihbarat kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerine izin vermemiş, ülkedeki dernek ve vakıfların çalışmalarını sıkı bir devlet denetimine alarak ülkede yabancı güçlerin cirit atmasını önlemiştir. Yabancı ülkelere ajanlık yapamayan sivil toplum kuruluşları Rus toplumunu bozamamışlar ve alt kimlikleri kışkırtarak bölücülük yapamamışlardır. Sivil toplum kuruluşları görünümünde Rusya’yı karıştıramayan batılı emperyalistler Rusya’daki demokrasiyi yargılamaya kalkışmışlar ama uluslar arası alanlarda Putin bunlara cevap vererek Rusya ile batılı ülkelerin koşullarının farklı olduğunu ve bu nedenle batı tipi bir demokrasinin Rusya’da uygulanamayacağını ifade etmiştir. Dışarıdan para alan devlet denetimi altına alınması Rusya’yı sivil toplumculuk oyunu ile parçalamayı düşünen batılı emperyalistlerin oyunlarını bozmuş, bu nedenle Rusya ile batı dünyası arasındaki gerginlik tırmanmıştır.
    Rusya-2010 planı ile ülkesini güçlendiren, dünyanın en zengin ülkelerinden birisi haline getiren, merkezi idareyi güçlendirerek bütün ülkede devlet otoritesini yeniden etkin bir biçimde tesis eden, sivil toplumculuk şamatası ile kendi toplumunun bölünmesine izin vermeyen Putin çağımızın en başarılı devlet adamı olarak öne çıkmaktadır. Dünyayı kendi çiftliğine çevirmek isteyen küresel sermaye ve batılı emperyalist ülkelere karşı çıkan Rus devleti günümüzde Putin sayesinde faşist ve saldırgan ABD yönetimine meydan okuyabilmektedir.
  • Hiçbir varlık haksızlık duygusuna kapılmadan kul durumunda tutulamadığına göre ve dünyada adaletsizlik kadar doğaya (haklı olarak) aykırı bir şey olmadığına göre, özgürlüğün doğal olup olmadığını tartışmak çok gerekli midir?

    Başka ne diyebiliriz? Özgürlüğün doğal olduğunu ve kanaatimce özgür olarak doğmakla birlikte, özgürlüğümüzü savunma iradesiyle doğduğumuzu mu? Hâlâ bundan kuşku duyan, kendilerine özgü olan doğuştan gelen iyiliklerden ve duygulardan habersiz olacak kadar yozlaşmış olan birileri varsa, onlara hak ettikleri şerefi bahşedip, doğalarını ve durumlarını onlara öğretmek için bir anlamda etten kaba hayvanları yükseltmem gerekir.


    İnsanlar sağır olmasalardı, hayvanların Yaşasın özgürlük! diye bağırdıklarını işitirlerdi; birçoğu yakalanır yakalanmaz ölüyor. Örneğin sudan çıkartılır çıkartılmaz ölen balık gibi, doğal özgürlükleri olmadan yaşamak istemedikleri için kendilerini ölüme terk ediyorlar (Eğer hayvanların kendi aralarında rütbe ve imtiyazlar olsaydı, kanaatimce özgürlüğü asillikleri olarak görürlerdi.). En büyüklerinden en küçüklerine kadar yakalandıklarında diğerleri tırnaklarıyla, boynuzlarıyla, gagalarıyla öyle büyük bir direniş sergiliyor ki, bu şekilde ellerinden zorla alınan mülke nasıl büyük bir değer biçtiklerini yeterince gösteriyorlar. 


    Yakalandıktan sonra mutsuzluk duygusunu o kadar açık işaretlerle gösteriyorlar ki, kulluktan asla hazzetmedikleri için ve özgürlüklerinden yoksun kalmalarına sürekli sızlanarak yaşamaktan ziyade durgunlaştıklarını görmek hoştur. Son ana kadar kendini savunmuş, başka hiçbir umudu kalmamış yakalanmak üzere olan filin çenesini ağaçlara çarpıp dişlerini kırması, avcılarla pazarlık etme fikrini tasarlaması, dişleri pahasına kurtulup kurtulamayacağını ve fidye olarak bıraktığı fildişinin özgürlüğünü satın almaya yetip yetmeyeceğini hesaplaması doğal hali olan özgür kalma arzusu değilse başka nedir? Ya at? Doğduğu an onu itaat etmesi için eğitiyoruz; oysa ilgimiz ve okşamalarırnız onu ehlileştirmek istediğinizde gemini ısırmasına, mahmuzladığımızda çifte atmasına engel olmuyor; doğal bir şekilde kendi istegiyle değil de zorunluluktan ötürü kulluk ettiğini belirtmek istiyor. Başka ne diyelim?... Öküzler de boyunduruk altında sızlanıyor, kuşlar kafeslerinde ağlıyor.
  • 344 syf.
    ·5 günde·9/10
    Yer: Hindistan-Burma
    Tarihsel dönem: Britanya Rajı (Sömürge Hindistanı) 1858-1947
    Konu: Yerli halkı sömüren bir avuç beyaz adamın hikayesi


    Gerçek adı Erich Arthur Blair olan George Orwell Hindistanın Bengal eyaletinde doğmuş bir İngiliz. Hindistan ‘da bir dönem Hindistan İmparatorluk Polisliği yapmış ancak yönetimin iç yüzünü görüp istifa etmiş. 47 yıllık yaşamında iki dünya savaşını da görmüş ve bunların izlerini eserlerine taşımış. Yazarı daha çok Hayvan Çiftliği ve 1984 kitaplarından tanıyıp, bir çok okur gibi sarsıldığınızı tahmin edebiliyorum. Ancak bilmelisiniz ki bu cesur adam daha ilk kitabı ile (Burma Günleri) düzene baş kaldırmış, haksızlığa karşı durmuş, güce karşı muhalif olmuş, sömürge memurlarının gözüne( umarım fiziksel olarak da ) yazdıklarıyla parmağını sokmuş olabilir. Yazmak, o dönem için ya da genel anlamda her dönem pasif bir direniş gibi gözükebilir. Ama bir düşünün bugün bile düşüncelerinizi özgürce söyleyemediğiniz zamanlardan çok daha despot bir çağda yazıyorsunuz ve yayınlatıyorsunuz. Artık geri dönüşü olmayan, inkar edemeyeceğiniz bir tarafa geçip o yolda ilerliyorsunuz üstelik gücün tarafında bir beyazken.

    Burma Günleri, Orwell ‘in ilk kitabı. En genel anlamda kaba tabirle bir avuç beyaz adamın, yerlilere (siyah adamlar) İngiliz sömürüsünü yaşattığı malesef gerçek olması muhtemel hikayesi. Baş karakter U Po Kyin isimli tipik zengin, bencil, her türlü rüşvet, gasp, ırza geçme ( yazmakla bitmez) gibi özelliklere sahip şişman Hintli bir yargıç . Roman bu adamın, doktor Veraswami (Hintli) ‘ye karşı husumeti ve komplo adımları ile başlıyor. Ana mekan İngilizlerin kurduğu hemen hemen her zaman takıldıkları kulüp. Ancak bu kulübe adil olduklarını kanıtlamak için en azından bir tane yerli üye seçmeleri gerekli. Roman bu konu ve seçim üzerine şekillenirken Dr. Veraswami ‘nin yakın arkadaşı İngiliz Flory ve onun romanla paralel ilerleyen yalnızlığı; aynı zamanda haksızlığa uğrayan adamın yanında olma sancıları size eşlik ediyor.(Orwell 19 yaşında Burma ‘da bir dönem yaşamış. Yazarın Flory karakterine yakın izler taşıdığını düşünmemek elde değil.)

    Kulüpte geçen olaylar, konuşmalar romanın ana omurgasını oluştururken, benim de tekrar tekrar okuduğum Orwell ‘in cesaretine, ifade tarzına hayran kaldığım bu konuşmalar oldu.

    *Birlik içinde davranmalı ve onlara şöyle demeliyiz: ‘Biz Efendiyiz, siz ise dilencilersiniz…’ Ellis başparmağını bir böceği ezer gibi masaya bastırmıştı. ‘’Dilenciler, kendi yerinizi iyi bilin! ‘’

    *’’Benim sevgili Doktorum, ‘’ dedi Flory, ‘’bizim bu ülkede bulunmamızın hırsızlık yapmaktan başka bir amacının olmadığını nasıl anlayabilirsiniz?

    *Ama kimseyi uygarlaştırdığımız yok, yalnızca kendi pisliğimizi başkasına sıvıyoruz.

    *…eğer biz uygarlaştırıcı bir etkiysek bunun tek nedeni daha büyük parçalar koparmak istememiz. Eğer buna değmediğini görürsek her şeyi bir anda çöpe atabiliriz.

    *’Hayır elinizde şans vardı, kullanmadınız. Biz de sizi bırakıyoruz, artık kendinizi kendiniz yönetin bakalım! ‘Diyeceğiz. İşte o zaman ne biçim bir ders almış olacaklar!
    ( Bknz: O kadar iyiler ki tarih boyunca bu kalkanın arkasında biz size medeniyeti, demokrasiyi, teknolojiyi, ilerici yaşamı vadediyoruz diyerek köleleştirdiler, sömürdüler, geri bıraktılar, çaldırlar, öldürdüler daha bir çok kötülüğü yaptılar bunun yanında yaptıkları iyiliklerin esamesi okunmaz)

    Bu alıntılardan sonra Flory ‘nin ‘’Git bakalım Mattu, bunlarla kendine içki al. Yozlaşabildiğin kadar yozlaş. Bunların hepsi ütopyayı erteleyen şeyler’’ demesi romanın aslında sadece yapılanları gözler önüne sermek değil bir şeyler yapılması gerekliliğinin; içinde bulunulan kötü rüyadan uyanmaları gerektiğinin de ince ince aşılanmak istendiğini düşünüyorum. Kitap boyunca Flory ‘nin içinde bulunduğu buhranı Orwell ‘in daha karakteri oluştururken fiziksel özelliklerine kadar (doğum izi metaforu) nasıl bir ustalıkla öne çıkardığına şaşırmamak elde değil.

    *Yüzünde çevresindekilerin onu sevdiklerinden hiçbir zaman tam olarak emin olamayanlara özgü yarım gülümseme vardı

    *Şimdi düşüncelerinin odağında duran ve hepsinin zehirleyen şey içinde yaşadığı emperyalizmin havasının her gün daha da acılaşan nefretiydi.

    Aslında demek istediğim romanın ana teması emperyalizmin
    çirkin yüzü olsa da bir diğer pencere ise Flory ‘nin dünyasına açılmış. Flory haksız çoğunluğun doğuştan üyesi olsa da haklı azınlıkta yer almayı seçen bir adam ve doğal olarak yalnız. Bu yalnızlıkta sadece arkadaş çevresi açısından değil sevgi konusunda da doğru limanı arayan bir gemi gibi. Sığınmak istediği tüm bu yabancılıklar arasında ruhunda anlam ifade edebilmiş bir kadın, bir ışık.

    *Burada sürdürdüğümüz yaşamın neye benzediği konusunda biraz fikrin oldu mu? Yabancılık, yalnızlık, hüzün! Yabancı ağaçlar, yabancı çiçekler, yabancı manzaralar, yabancı yüzler. Bütün bunlar sanki başka bir gezegendeymişçesine yabancı.

    *Bir türlü adını koyamadığı bir acı çekmek en kötüsüydü. Yalnızca sınıflandırılabilir hastalıklara yakalananlar ne kadar şanslıydı! Yoksullar, hastalar, aşk acısı çekenler ne kadar şanslıydı.

    Romanın sefa süren beyazlar ve acı çeken yerliler denecek kadar tek düze olmadığını daha nasıl içtenlikle, yeteri kadar anlatabileceğimi bilmiyorum. Ne size romanı özetlemek ne de alıntılarla canınızı sıkmak gibi bir niyetim vardı. Ama hiçbir kelime düzeninin meydana getirdiği cümlelerin romanın siz de uyandıracağı düşünce bulutuna, duygu karmaşasına denk düşebileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden Orwell ‘in ilk adımlarını merak ederseniz, istikrarlı çizgisinin başlangıcına tanıklık etmek isterseniz bu roman okunmayı bekliyor. Çünkü bence neye inanıyorsak (umarım herkes için iyi düşüncelerdir) inandığımız düşüncelerin hiç kolay bir noktadan eyleme dönüşmediğini bilmenin, pes etmemeye yardımcı olacağına inanıyorum. Siz belki de ‘’iyi insan olmak’’ kelime grubunun gerçek anlamına vakıf olmayı en tepeye koyup amaç edinmiş olabilirsiniz. Ve böyle yazarları okumak yalnız olmadığınızın bilincinde daha dik yürümenize yardımcı olabilir.