• Bilgi ve yarım bilgi Halil Cibran
    DÖRT kurbağa nehrin kıyısında yüzen
    bir kütüğün üstüne oturmuşlardı.
    Kütük birden akıntıya kapıldı ve
    yavaşça nehrin aşağısına doğru sürük-
    lenmeye başladı. Kurbağalar memnundular ve
    meraklanmışlardı. Çünkü daha önce hiç gemi
    yolculuğu yapmamışlardı.
    Bir süre sonra birinci kurbağa konuştu ve
    dedi ki:
    “Bu gerçekten harika bir kütük. Sanki canlıy-
    mış gibi hareket ediyor. Daha önce hiç böyle bir
    kütük görülmemiştir.”
    Sonra ikinci kurbağa konuştu ve dedi ki:
    “Yoo, dostum! Bu kütük diğer kütükler gibi;
    ve hareket etmiyor. Hareket eden nehir, nehir
    denize doğru koşuyor ve bizi de kütükle birlikte
    sürüklüyor.”
    Ve üçüncü kurbağa konuşup dedi ki:
    “Ne kütük, ne de nehir hareket ediyor. Hareket eden bizim düşüncelerimiz. Çünkü düşünce
    olmadan hiçbir şey hareket etmez.”
    Ve üç kurbağa aslında neyin hareket ettiği
    konusunda çekişmeye başladılar. Kavga giderek
    hararetlendi ve gürültü arttı. Ama bir türlü anlaş-
    maya varamadılar.
    Bunun üzerine o zamana kadar sessiz kalıp
    dikkatle onları dinleyen dördüncü kurbağaya
    döndüler ve onun fikrini sordular.
    Dördüncü kurbağa dedi ki:
    “Üçünüz de haklısınız ve hiçbiriniz hatalı
    değilsiniz. Kütük, su ve düşüncelerimiz, hepsi
    hareket ediyor.”
    Ve üç kurbağa çok sinirlendiler. Çünkü üçü
    de kendisini tamamen haklı ve diğer ikisini
    tamamen haksız görüyordu.
    Sonra garip bir şey oldu. Bu üç kurbağa
    birleşip dördüncü kubağayı kütüğün üstünden
    nehre ittiler..
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • II

    KALKÜTA'YA GİDİP BENERCİ'Yİ

    NE HALDE BULDUM?

    Ya yattı karanlık sulara

    yahut da yatıyor.

    İmdat işareti var,

    ışıklı bir umman gemisi batıyor...

    dedim.

    Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,

    yetiştim Kalküta'ya...

    Gökten bir kartal gibi alçalarak

    girdim yedinci kattaki odaya.

    O ne?

    Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak...

    Dipdiri!

    Teresin keyfi yerinde...

    Ne mükemmel bir ışık var

    beni gören gözlerinde.

    Gözlerinin içine güneş vuruyor.

    Masada bir portakal duruyor,

    soluyarak soyup yedim.

    - Haydi be herif, anlat! dedim...

    III

    ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE

    KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE

    ÇIKAN BENERCİ'NİN "ANLAT BE HERİF..." FERYADIM

    ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

    - En yakınlarım, en yakın dostum

    taşladılar beni, taşladı.

    Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp

    başımı bana bağışladı...

    Karardı içim

    Karardı içim...

    Kulaklarımda kazma sesleri.

    İçimde ıslak

    bir toprak

    kazılmaya başladı.

    Girdim yarı belime kadar

    dumanlı sıcak karanlıklara...

    - Sonra?

    - Çok şükür ki, sonrası senin

    kötü edebiyat yapmana yaramayacak kadar sade,

    alelade!..

    Hani üstadın bir sözü var:

    «BOŞ GECELERİMİ DEĞİL,

    BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA...»

    diyor.

    Bu söz.

    VİRGÜL

    Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.

    VİRGÜL

    Ve Ben işte sağım!..

    Anladım ki şunu......

    çıkardım namludan kurşunu,

    onu dehşetli güzel günlere saklayacağım...

    Birinci Kısmın Sonu

    İKİNCİ KISIM

    BİRİNCİ BAP

    BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR...

    SOMADEVA YATAĞA DÜŞER...

    ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ...

    YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI

    V. S... V. S...

    Noktanoktanoktanokta nooook-ta

    Basmıştır yine bağrına Benerci'yi

    o inanılmayacak kadar iyi

    kahredip yaratan KALKÜTA.

    Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

    I

    Bu yaz:

    Sabahları - taze süt gibi beyaz,

    Öğle zamanları - erimiş bakır gibi aydınlık,

    akşamları - Bombaylı kadınların esmer teninden ılık

    ve geceleri - üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava

    SOMADEVA

    düştü yatağa.

    Kan geliyor boğazından.

    Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından:

    «- Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu.

    Somadeva, duvarın dibindeki yer

    yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan

    fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.

    Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.

    Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benzeyen

    hayvanı kâadın içinde ezdim.

    Somadeva güldü:

    - Benerci, beni seviyorsun, dedi.

    Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:

    - Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.

    Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:

    - Bugün iyiceyim, dedi.

    Su istedi. Verdim.

    - Karanlık, dedi.

    Lambanın fitilini açtım.

    Yine ona para getirmiştim.

    - Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin.

    Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.

    Cevap vermedi:

    - Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin,

    dedim.

    İşitmemezliğe geldi.

    - Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım,

    dedim.

    Bir şey söylemek istedi.

    Söylemedi.

    Düşünüyorum.

    Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyleyen Somadeva aklıma geliyor.

    Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime

    lime yarılarak kanıyor.

    Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.

    Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar...

    Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini

    istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.

    Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.

    Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.

    Somadeva'yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.

    Düşünüyorum.

    Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.

    Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarığı bayağı

    bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.

    Gülüyorum.

    Somadeva soruyor:

    - Niye güldün?

    - Hiç.. Hem artık ben gideceğim.

    Somadeva soruyor:

    - Haftaya geleceksin değil mi?

    - Tabii.

    Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum:

    - Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara...

    Gözlerim yaş içinde.

    - Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

    II

    Sıcak.

    Ufukta ışıldayarak

    nehir akıyor.

    Benerci kapalı bir kitap gibi.

    ROY DRANAT toprağa bakıyor

    Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen

    bizim eski ahbap gibi:

    «- Benerci sen

    yüksek dağların çayırlarında biten

    keskin kokulu

    göz alan renkli bir otsun.

    Fakat

    devedikeninden

    daha faydasız bir ot.

    Benerci sen bir Don Kişot'sun,

    kahraman

    ve gülünç

    bir Don Kişot.

    Benerci bil ki

    neticeler çıkarmak

    öyle mümkün değil ki...

    Hayat öyle karışık.

    Geç efendim, bunları bırak.

    Akşamüstü serinlikte teferrüce çık...

    Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,

    yaz:

    "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz

    Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..."

    Gerisini at.

    İşte felsefei hayat.»

    Benerci güldü.

    Ben bir şey demedim.

    Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak

    bakıyorum ufukta akan suya.

    Sıcak.

    Yazdım bütün gece Benerci'yi,

    şimdi bir yatsam uykuya.*

    (*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi

    münasip buldum. Roy Dranat, Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba

    sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY

    DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip

    bir Faust'tur.

    N.H.

    III.

    «Keşmirli Ebe kadın

    anamın kasıklarından çekti beni.

    Ve

    kundakladı bir sinema biletiyle.

    Biletim

    üçüncü mevkiydi.

    Anam

    etekliğini giydi,

    babam

    mavi gömleğini,

    yola düzüldük...

    Gittiğimiz sinemanın

    üç kapısı var:

    Birincinin önünde:

    otomobiller tepiniyor,

    fraklı Britanya bankaları iniyor.

    İkincinin önünde:

    küçük dar

    dükkânlarla

    dar

    tarlalar.

    Üçüncü kapı bizim,

    oradan

    biz giriyoruz,

    istihsal aletinden mahrum olanlar.

    İçerde

    the polismenler gösteriyor yerlerini

    müşterilerin:

    - Buyrun siz oturunuz!

    Oturtuldular.

    - Oturun!

    Oturdular.

    - Otur ulan kerata...

    Oturduk.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    filmin ismi göründü:

    (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm

    dram.)

    Yirminci asır

    dört kanatlı bir tayyareden

    mendil salladı bize.

    Yakasında kapitalizm

    açıldı kabak çiçeği gibi.

    O kadar çoğaldı

    o kadar

    uzadı ki bacalar

    saçlarından asıldılar sıra sıra

    kehkeşanlara.

    Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki

    gökte Allah bile meleklere

    Amerikan markalı muşambalar giydirdi.

    Şikagolu bir milyoner

    öptü telsiz telefonla

    Tokyolu sevgilisini.

    Elektrikli salhanelerde

    makinaların bir ağzından pastırma attılar,

    öbür ağzından

    boynuzlu inekler çıktı.

    Bir coğrafya hocası dedi ki derste:

    "Senegalli zencinin yegâne derdi

    yüzünün siyah olmasıdır."

    Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te,

    müstemlekeler nezareti emir verdi,

    pudra fabrikaları geçti seferberliğe.

    Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan

    hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:

    "Kıçlarına kuyruk takmayan Hintlilerin

    kesilecek kafası."

    Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e

    muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti

    Mançister şehrinde.

    Kutbu şimalide Eskimolar

    görünce bu halleri,

    Kıça kuyruk takmamak

    ve değiştirmemek için deri,

    ince Japon fincanlarında

    okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.

    Üstünde uzun katarlar kayan raylar,

    bahrimuhitlerin elli bin tonlukları

    ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.

    Kilometreler

    ticaret evleriyle bağlandı birbirine.

    Sahrayı Kebir'in ortasında

    ilân kuleleri dikildi.

    Tröstler kartellerle tokuşuyor.

    Balyalar, denkler, çuvallar, kutular

    şarktan garba, garptan şarka koşuyor...

    Perde karardı, makina durdu.

    Perde beyazlandı, lambalar yandı.

    Lambalar yanar yanmaz

    kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.

    Babama sordum:

    "- Ne oldu?"

    Anam güldü.

    Ve birdenbire küçücük kafam

    yukardan düşen bir kitabın

    yapraklarıyla örtüldü.

    Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:

    Britanya bankalarının localarından

    filozoflar:

    tonlarla yaldızlı eserlerini

    fırlatıyorlar üstümüze.

    Lambalar söndü.

    Muzıka başladı, makina döndü.

    Perdede

    ikinci kısmın ismi göründü

    "Hindistanlı Parya

    VE PROLETARYA.."

    The polismenler el attı kıçlarına.

    Birinci mevki homurdandı.

    İkinci sallandı.

    Bağırdı üçüncü mevki

    avazı çıktığı kadar:

    "- Geliyor, ror, geliyor bizimkiler...."

    Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi

    mavi pantolonların dalgaları

    kapladı perdeyi.

















    Başladı resmigeçit

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş.

    Maden ocaklarında çalışanlar

    ata biner gibi kazmalarına binip

    tünellerde koşuyorlardı dörtnala.

    Keşmirli mensucat amelesi

    hep bir ağızdan şarkılar okuyarak

    kocaman bir bayrak dokuyarak

    geçti.

    Nakliyatçılar

    şehirlere tekerlek takarak

    tramvaylara çektirdiler.

    Elektrikçiler

    lastik eldivenlerine

    sırma saçlarından

    dolamışlardı voltları.

    Elektrikçiler

    geçtiler,

    elektrik kadar temiz

    elektrik kadar çevik,

    elektrik

    elektrik...

    Geçiyor bizimkiler

    Misisipi gibi uzun

    Amazon kadar geniş...

    Omuzlarımda fır dönerken kafam

    karnıma vurdu babam.

    Şimdi yürüyordu perdede

    on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:

    Elleri ceplerinde kilitli

    parmakları burunlarında

    Ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.

    Adımları

    nalladı

    gözbebeklerimizin kulaklarını.

    􀀶ırıttı birinci mevki.

    İkinci düşündü.

    Perdede

    yeni yazı göründü:

    "BURJUVAZİ!."

    The polismenler giydi pazarlıklarını.

    Alkış yağ􀁇ı localardan.

    Ağzı sulandı ikinci mevkiin.

    Biz

    çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,

    avuçlarığız alevlendi,

    fırladı gözlerimiz

    burun deliklerimizden.

    Başladı resmigeçit:

    İmparatorluk üniformaları

    davul çalarak

    yol açarak

    geçti.

    Britanyalı diplomatlar

    bonjurlarının kuyruklarını

    döşediler yola.

    Bayraklar çekildi her karakola.

    Sökün etti tröstler.

    Başlarında

    banka kavaslarının şapkası vardı.

    􀀶ı􀁎ış􀁗ırmışlardı fabrika bacalarını

    kulaklarına.

    Toprakların kilometreleri

    tespihti ellerinde.

    Ağızları havada kartel avlıyordu.

    Esham senetlerindendi boyunbağları.

    Parmaklarımla saydım bu dağları,

    geçtiler.

    Göründü müteşebbislerin alayı.

    Hepsi bir iki fabrikanın

    tutmuştu kulaklarından.

    Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.

    Hepsinin parlıyordu apış arasında

    malî sermayenin altın kazığı.

    Bunları da birer birer

    saydık anamla beraber...

    Alay bitti.

    Toz duruldu.

    Baktık ki, yollara

    􀁯ıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

    Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı:

    - Nasıl buldun?

    Benerci sordu:

    - Hepsi bu kadar mı?

    - Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangı􀁆ı.

    - Bakalım gerisi nasıl olacak?

    - Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız

    bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.

    Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:

    - Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları

    ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat

    bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?

    - Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz

    okuyayım.

    - Olur, Benerci.

    Benerci lambayı yaktı.

    - Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci

    faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan

    Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:

    Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:

    «- Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın

    hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler.

    Bu çok garip bir yolculuktu.

    İstilâ zamanlarığızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.

    Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. AşAğıda olanlar nefessizlikten

    boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için,

    Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini

    atıyordu.

    Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!...

    Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün

    yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük

    􀁎ı􀁙ılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor...

    İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.

    ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.

    ....Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru

    ilerliyor.

    ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kığıldatmaya mecali olmayan

    uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü

    onları kovalar.

    Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden

    başka hiçbir şey yok.....

    ....300 kilogram ağırlığında çimento fı􀁯ılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka

    hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.

    Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.

    ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.

    Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.

    Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.

    Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu'na, Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları

    yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......»

    Benerci durdu ve,

    - Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?

    - Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne

    baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi

    ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek

    için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?

    - Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil

    fabrikalarına dair fasılları􀀃şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların,

    kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı

    söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta

    olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacığız var ki. Neyse. Ben

    gidiyorum. Kendine iyi bak...

    - Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.

    Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi,

    ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.

    Merdivenin sahanlığında, nine Benerci'yi kolundan tuttu:

    - Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını

    İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta

    ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı

    çekseydiniz çoktan ölürdünüz.

    - Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?

    - Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi

    geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa

    􀁯ıkmış... Yatağının altına bir çı􀁎ın korken gördüm. Çı􀁎ında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.

    Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.

    - Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.

    Benerci sokağa fırladı.

    Yürüdü.. Yürüdü...

    Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaş􀁗ılar.

    Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu:

    - Benerci, belki siz haklıSınız, dedi. Belki haklıSınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar

    düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız

    var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..

    Roy Dranat, Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı:

    - Belki, siz haklıSınız.......

    Sallanarak uzaklaş􀁗ı..
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • 95 syf.
    Kör Baykuş, epeydir çevremde lafı edilen, Kürk Mantolu Madonna furyası kadar olmasa da, huzursuz ve de bunaltıda hisseden veya yerli yersiz bu akıma (Akım diyorum çünkü bunu trend olduğu için yapan manyaklar da var. Sebepsiz yere kendini huzursuz moda sokanları anlamadım, anlamıyorum ve de anlamayacağım...) kapılanların zikrettiği kitaplar içinde başı çeken bir kitap. Öyle ki, kitabı okuyup bitirdiğimde hissedemediğim o bunaltı veya huzursuzluk halini fark ettiğimde, "acaba ruhsuz muyum ulan ben?" diye kendi kendime söylenmeden edemedim. Ya da ne bileyim, belki de aşırı derecede gamsızdım. Kim bilir... Belki de tam tersiydi. Belki de insanlar, içine düştükleri o halin sarıp sarmalamasında kendilerini buluyor, o hali kendilerine kimlik ediniyor, onunla var olduğunu kabul ediyordu. Onu kaybettiklerinde, tıpkı kimliklerini yitirmiş ve onsuz hiçbir yere kabul edilmeyecekmiş gibi sağa sola koşuşturuyor ve ya onu yeniden bulmak, ya da ona muadil başka bir "kimliklendirme huzursuzluğu" edinmek adına çırpınıp duruyorlardı. Sordum kendi kendime. Ne içindi bütün bunlar? Bir cevap bulamadım. Nitekim, Kör Baykuş novellasındaki karakterin derdi için de aynı soruyu sordum ve yine bir cevap bulamadım. Başucu kitabım olamayacağın kesinleşti dostum...

    BURADAN SONRASI SPOILER İÇERECEKTİR. ZİRA BAŞKA TÜRLÜ DERDİMİ ANLATAMAYACAĞIM...

    Sonlara doğru bunun ayırdına varsak da, karakterin, aldatılmayı sineye çeke çeke kendi karısına arzu duyuyor olması ve onunla olamadığı için her an kendini sıkıntıya sokması, bana sıkıntının sebebini değil kendisini sevdiğini düşündürdü. Yoksa çözüm bana gayet basit gözüktü. Basitçe anlatıyorum. Sal "kahpe"ni, bırak ne hali varsa görsün, sen de ondan sonra artık bağrına taş mı basarsın, başını alıp başka diyarlara mı gidersin, yoksa Kör Baykuş ismine atfen, Blind Date'lerde mi ararsın yeni sevdaları, yap bir şeyler ama yani. Kendini, sana aidiyeti sadece sözde olan bir kadına ne diye bağlayıp durursun be adam? Ama yook... Karım kimle fingirdiyor, benim öpemediğim, salatalık gibi buruk tatlı dudakları kimler kıtlıyor, bembeyaz teninde kimler keşfe çıkıyor... Düşüne düşüne derde düşersin tabii... Gerçi hikayenin bu yönüne serzenişte bulunmak da, ortada bir Kör Baykuş novellasının kalmasına mani, "e her şey senin dediğin gibi olacaksa kitabın ne manası kaldı?" diyebilirsiniz. Haklısınız. Yalnız ne demiştik daha evvelden? Serzenişler beni bağlar ;)

    Kitabın ruh halinden yana pek yakınlık hissetmesem de bir şey var ki, kitabı ayakta tutan da bu bana kalırsa: Yazarın harika anlatımı ve edebi kuvveti. Karakterin ruh hali, hastalıklı gelse de size öyle bir aktarılıyor ki, ruh halini resmen hissediyorsunuz, acısı sebepsiz de gelse somut bir hal alıyor ve cümleleri kuvvetli bir yazarın eserini elinizde tuttuğunuza kanaat getiriyorsunuz. Rüya-gerçek, geçmiş-gelecek, karakterler, hepsi birbirine karışıyor bir süre sonra ve hem her birinin gerçek, hem de her birinin hayal ürünü olduğuna inanmaya başlıyorsunuz. Yaşananlar, "an"dan mı yoksa geçmişten mi, bilemiyorsunuz. Bunun yanı sıra, geleneklerden, kültürden yansımalarla da çok güzel bezemiş yazar, hikayesini.

    Kitaba dair kapsamlı ve güzel bir inceleme okumak isterseniz, bunu yazarın dostu Bozorg Alevi çok güzel bir şekilde yapmış zaten. Kitabın sonunda bulacaksınız. Hem 25 senelik dostu Sadık Hidayet'i anlatmış, hem de kitabın oluşum sürecini ve kaynağını aktarmış okuyucuya. Ben ne yapacağım peki? Ben de, kitaptan kapıldığım izlenimleri aktaracağım. Bu, her okurla birebir örtüşmeyecektir, belki benimle aynı şeyleri daha evvelden biri veya birileri de yazmıştır ama şunu bilin ki, inceleme yazmadan evvel, yazacaklarıma etki etmesin diye o kitaba dair incelemeleri okumam. Benzerlikler tevafuklara işarettir :)

    Kör Baykuş, sürekli ölümden dem vuran bir karakterin anlatıldığı bir kitapta kullanılabilecek, "cuk oturan" bir kalıp. Ben ismin kaynağı hakkında şu izlenime kapıldım. Baykuş, bilgeliği sembolize etmesinin yanında kötü haberi, hatta ölümü çağrıştırır. Ölümün habercisidir. Çatısına konduğu evden ölü çıkar diye inanılır. Bu baykuş ise kör. Neden? Çünkü böylesine ölümü arzulayan bir adamın yanına yakınına uğramıyor, çatısına konmaya tenezzül dahi etmiyor. Onu, arzuladığı ölümle kavuşturmuyor. Bu sebeptendir ki, ona kör olmadığı halde kör diyen de, kör bir tutkuyla ölüme saplantılı karakterdir. Kasap dükkanı ve etlere merakına tam olarak bir yakıştırma getiremesem de, içten içe maddesel bir ilişki, tensel bir çekim, sadece insan etinin birleşmesinin arzulanması izlenimine kapıldım. Ruhsuz bir seks ve dindirilmesi gereken bir şehvet hali...

    Servi altında oturan adam ve siyahlara bürülü kadın ise bambaşka bir metafor sanki. Servi altındaki adam bence ölümü temsil ediyor. Nitekim servi ağaçları da, vahdetin sembolü, dimdik duruşlarıyla dayanıklılığın, ve aynı zamanda da fani oluşun sembolüdür. Mezarlıklarda sıkça rastlanır servi ağaçlarına. Bu da beni, adamın ölü gibi bir yaşam sürdüğüne inandırdı. Sol el işaret parmağını ağzına götürmesi, şaşkınlık ifadesi olarak zaten kitapta dile getirilmiş, bu şaşkınlığın sebebi ise siyahlar içindeki kadın. Kadın yaşamın sembolü. Elinde tuttuğu gündüzsefası (güzellik sembolüdür fakat kısa ömürlüdür (buraya dikkat)) ile, adamı yaşama davet eder gibi bir hali var fakat ikisinin birbirine kavuşması için bir engel var: arada akan dere. Kadının raksında adam, yaşamın enerjisine kapılıyor fakat ona ulaşması için de geçmesi gereken engeller var. Ona erişmeye can atıyor ara ara. Fakat engeller üstün geldiğinde ise içinde bulunduğu ölüm ve kasvet hali kendisini esir ediyor, sonrasında da afyonda huzur buluyor. Adam bazen kadını ölüme çekiyor, rüyasında veya gerçekte onu birkaç kez öldürüyor, kadına yaşamda kavuşamadığı anda onu kendi ölümüyle sarıp sarmalamak istiyor. Kimi zaman da, kadının hayat çekimi onu canlandırıyor, ölü bedenine güç geliyor, kendini bir başka hissediyor yalnız kadın ne zaman uzaklaşmaya başlasa, bu canlılık hissi de hüsranla, afyon dumanı gibi dağılıyor. Bu ruh halinde, yaşadıklarının da payı gözardı edilemez. Bu ruh halinde kendi yaşadıklarını bulan okuyucuya da bir şey denemez elbet. Bu tıpkı, cenaze merasimine katılıp da, kendi ölümüne veya ölüsüne ağlamak gibi bir ruh halidir. Benim yadırgadığım hal ise, depresif halin bir kimlik gibi sahiplenilmesi ve yerli yersiz ona sarılınması. Yoksa kimsenin acısını hafife almak gibi bir gayemiz olamaz elbet ;)

    Konuyu bağlayalım. Aslında yukarıdaki son cümle ile bitirip bırakmak gayem vardı ama bundan vazgeçtim. Kitabı öneririm. İçinde kendi acılarınızı bulabilirsiniz, bu sizi bir nebze üzer belki ama rahatlatabilir de. Ya da benim gibi öylesine okumuş da olabilirsiniz. Hikayenin çekimine kapılamasam da, İran edebiyatının kıymetli bir yazarı ile tanışmış olmaktan ötürü mutlu oldum ben. Anaaa! Meğer bu kitap, insanı mutlu da edebiliyormuş :D
  • Dostum Muhteşem Sünter' den şöyle bir şiir aldım doğum günümde, hiç beklemiyordum:

    "Yumuşak ge He başlayan bir söz bulamadığı sessizliğine," diye başlıyor.

    Şöyle bitiyor:

    "Beni çok dövün diyordu gardiyana. Haklısınız,
    Öyle dövün ki unutulmasın,
    Öyle ıslatın ki kurumasın yalnızlığım,
    Kentin neresine gidersem gideyim,
    Özgür saymasın beni kimse.
    Gülün üzerinden geçen bir gölge gibi,
    Yağmurda bir pencereyim kapalı,
    Bütün karanlıkları gardiyan olan bir kentte."