• 240 syf.
    ·Puan vermedi
    ““Yoo,” dedi Jehan, zekice, “tek göz, körden çok daha eksiklidir, çünkü kendinde eksik olanı bilir.” Notre Dame'ın Kamburu
    ...
    Umberto Eco ya da G.E. Henderson çirkinlik kavramına eğildiklerinde bunu akademik bir yaklaşımla, arkeoloji icra etme kabilinden gerçekleştiriyordu. Derrida’nın da dediği gibi batının hegemonyası altında teşekkül eden günümüz fikir dünyası, uzun izahatları bulunan meselelere tek cümlelik, hap cevaplar arıyor ve objektiflik fetişi bir akademik dil oluşturmuş durumda. Fakat biz sıradan insanların bu akademik dille prangalanmasını doğru bulmuyorum. Son dönemlerde hiçbir şey söylemeyen, sürekli birbirine atıfta bulunan, birbirinin kopyası olan yüzlerce makale okudum belki de. İşte çirkinlik kavramının akademik olarak şerhi de hep böyle yapılagelmiş. Söz gelimi çirkinliğe vurgu yapan bir tablonun tahlili yapılmış ya da çirkin kelimesinin etimolojik kökeni incelenmiş, bir takım anlamsız psikolojik terimlere boğulmuş makaleler. Lakin biz sıradan insanlar buradayız, hayatın içinde yoğrulup gidiyoruz ve kimse bilimsel dille konuşmuyor. Bir kafede oturduğumuzda karşımızdaki çirkin kızla göz göze geldiğimizde “ephilatesin psikanaltik irdelemesine göre mitolojide….” Falan diye zırvalamıyoruz. Göz ucuyla bakıp, milisaniyelik bir anda kafamızı çevirip yolumuza devam ediyoruz…
    Tarihin hiçbir döneminde ifşa ve görsellik bu derece egemen olmamıştı. Yaşı yetenler hatırlar, bir zamanlar hoşlandığımız insanın bir fotoğrafına ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Birinden fotoğrafını istediğimizde, görmeyi arzuladığımızda bu durum garip karşılanırdı. İlk olarak Facebook ile bu alışkanlık kökten değişti. İnsanlar hür iradeleriyle kendi fotoğraflarını yayınlamaya başladılar. Artık herhangi bir insanın bulmak istemediğiniz kadar fotoğrafına ulaşabiliyorsunuz. İnstagram olsun, twitter olsun başka sosyal medya mecraları olsun görmek istediğiniz birini görmek oldukça kolay. Bunun da öncesini, iletişimin evrimini, Neil Postman çok güzel açıklıyor aslında. Artık çağımız görsellik çağı. Bu çağda da elbette güzellik ve çirkinlik kavramları “güç” ölçen kavramların başında geliyor. Kadim çağlardaki gibi inanç, yirminci yüzyıldaki gibi politika geçer akçe değil. Sosyal yaşantımızı etkileyen en önemli şeylerin başında instagram var mesela. Ne söylediğinizden ya da nasıl düşündüğünüzden çok ne giydiğiniz, ne yediğiniz ve güzelliğiniz önemli. Okuduğumuz kitabın içeriğinden çok onu instada paylaşırken çektiğimiz fotonun estetiği daha fazla tartışılıyor. Güzel bir kız/erkek arkadaşa sahip olmak bir prestij unsuru olarak görülüyor. Benim görüşüme göre bugün dünyayı “güzellik” ve “çirkinlik” üzerinden yorumlamak, modern insanın yaşam dinamiklerini belirleyen temel anasırın bunlar olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Örneklendirelim ve detaylandıralım….
    Üremenin esas gaile olduğu insanlık tarihi boyunca, güzellik hiç bu kadar önemli olmamıştı dedik. Tarihin hiçbir dönemine spor salonları bu kadar dolu değildi, ya da hiçbir zaman kozmetik ürünleri bu kadar satmamıştı. Estetik cerrahinin altın çağını yaşadığından bahsetmemize gerek bile yok. Sevdiği erkek ya da kadın tarafından reddedildiği için intihar eden on binlerce genç var. Güzellik politikaya da yön verir durumda. Kanada başbakanının yakışıklılığı ya da Finlandiya kabinesinin üyeleri gündemden düşmüyor. Kilo vermek için uğraşan milyar insana hitap eden bir diyet pazarı bile var. Güzeller Roma İmparatorluğundaki patrici Hindistan’daki brahman gibiyken, çirkinler servler ya da şudralar gibi.
    Peki, çirkinlik nasıl bir beladır? Çirkin’nin hayatını ve psikolojisini etkileyen etkenler nelerdir? Çirkin nasıl bir hayat görüşü ve davranış biçimi belirlemelidir?
    Murathan Mungan’ın da dediği gibi güzellik başlı başına bir faşizmdir. Doğal olarak çirkinler de bu faşizmin amansız baskısı altında ezilen mazlumlar oluyor. Güzel insan için hayat kolaydır, lakin buna rağmen kendilerine sorulduğunda güzellikleri yüzünden birçok belaya uğradıklarını iddia ederler. “Allah çirkin şansı versin.” benzeri zırvalarla kafa ütülerler. Açıklayayım çirkin şansı şudur: Çirkin insanlar hayatta kalabilmek ve içtimai hayatta kendilerine yer edinebilmek için farklı savunma mekanizmaları ve stratejiler geliştirirler. Bunun neticesinde tehlikelere ve saldırılara karşı hazırlıklıdırlar, siyaset ilminden anlarlar. Çirkin bir kariyer planı varsa ya da itibar görmek istiyorsa zeki ve birikimli olmak zorundadır. Çocukluğundan itibaren gözlerinin önünde kendisinden daha fazla ilgi gören insanları gözlemlemek ve bunlarla mücadele etmek zorundadır. Ergenlik dönemine geldiğinde sınıfın güzel kızına platonik olarak aşk besler mesela. Acı çeker… Ve bu acı onu pişirir. Bin bir güçlükle sevdiği insana açılmaya görsün anında reddedilir ve yıkıma uğrar. Bu yüzden eğer doğuştan gelen bir zekâsı ve öngörü kabiliyeti varsa bu hallere düşmeden durumu tetkik eder ve ona göre vaziyet alır. Eğer aptal bir insansa bu yaşadığı zorlukların çirkinliğinden olduğunu anlamaz bile… Yaşamının hiçbir safhasında ilgi görmez çirkin. İlgiyi kendi elde etmek zorundadır. Şu an ünlülere ya da zenginlere bakın mesela. Eğer bir ünlü ya da zengin çirkinse, muhakkak ekstra, diğer insanlarda bulunmayan üstün özellikleri vardır. Ya olağan dışı bir zekâya sahiptir ya ciddi bir entelektüeldir, ya da iyi bir bilim insanı falandır. Çirkin insan için hayat gerçekten zordur. İş görüşmesinde elenir, karşı cinsi elde etmesi ve üremesi zordur, çoğu şeye “razı gelmek” zorundadır, kendini geliştirmek ve savaşmak zorundadır. Davetkâr bakışları göremez, konuştuğunda kendini ilgiyle dinleyen bir kitle bulamaz, durup dururken saygı görmez… Farklı olmak ve savaşmak zorundadır…
    Buna karşın hayat güzeller için oldukça kolaydır ve güzellerin kahir ekseriyeti geri zekâlı ve cahildir. Çünkü hayat onlar için mücadele vermeyi gerektirmeyecek kadar kolaydır. Daha bebeklikten itibaren sevgiye ve ilgiye doyarlar. Dünya güzelin etrafında döner. Bir kere cinsel ilgiyle çok erken yaşlarda tanışırlar. Güzel bir kızın sadece durması, erkeklerin önünde sıraya girmesi için yeterlidir mesela. Merhamet, sevgi, iltimas güzel için sıradan şeylerdir. Her zaman popülerdirler, her daim kayrılırlar. Öğrencilik hayatında tam bir aptal değilse notları iyidir, herkes onları tanır, isimlerini bilir… Zorlanmadan iş bulabilirler, yeni girilen ortamda direkt olarak ilgi odağı olurlar. Azıcık ilgi ile tavlayamayacakları, gönlünü fethedemeyecekleri insan yoktur. Sosyal medyada bir foto paylaşır beğeniler yağmur gibi yağar… Bu da savaşmadan birçok savaşı kazanmak demektir. Haliyle güzel kendini geliştirmeye, okumaya, izlemeye düşünmeye gerek duymaz. İmkânlar önüne serilidir çünkü…
    Güzelin yeni bir bluz aldığında gördüğü ilgiyi, çirkin bizon kürkü giyse görmez. Evlilik, işe girme, sosyal çevre kurma, akademik kariyer yapma, insanların güvenini kazanma gibi konularda güzelin verdiği mücadele bir birimse çirkinin verdiği mücadele yüz birimdir…
    Gel gelelim çirkinlik kolay kabul edilir şey değildir. Çoğu çirkin kendini yakışıklı ya da güzel zanneder… Çirkinliği sebebiyle katlanmak zorunda olduğu zorlukları başkaca sebeplere bağlama eğilimindedir. Âşık olunan insan tarafından sevilmemenin, üzerine düşünülüp atılan mesajlara saatler sonra gelen tek kelimelik cevapların, arkadaş ortamında popüler olamamanın türlü türlü sebeplerini bulur kendince. Bu enteresan bir fasit dairedir, çünkü böyle düşünmenin ve kabullenememenin sonucu zaten çirkinlikle paralel giden ezikliğin daha da derinlik kazanmasıdır. Hâlbuki durumu kabullense ve stratejisini buna göre belirlese kişilik ve saygı kazanacaktır. Çirkin olduğu halde kendini güzel zanneden insan kadar eziği ve sorunlusu yoktur bu sebeple. Bu yüzden çirkin kendinin farkında olmalı ve insanlarla iletişimini bu bilinçle kurmalıdır.
    Geçenlerde İstanbul Üniversitesinde bir kız intihar etti. İnsanlar bunun sebebini fakirlik olarak gördüler. Ancak öğrenci için fakirlik olağandır. Kızın fotoğrafını gördüğümde temel sebebin çirkinlik olduğunu anladım. Dış görünüşü ile de dalga geçiyorlarmış zaten. Kız için üzüldüm gerçekten. Çirkinliğin psikolojide açtığı yaraları bilirim. Bu bahaneyle çirkin arkadaşlara iki kelam edeyim:
    Hoşlandığın insan sana ilgi göstermiyor mu? Güçlü ol ve onunla iletişim kurup egosunu şişirme. Arkadaşların sana değer vermiyor mu? Bir yere gittiklerinde seni çağırmıyorlar mı? Peşlerine takılıp kendinden iğrendirme. Kendinle vakit geçirmeye ve yalnızlığa alış. Çirkin olduğunun, hayatın senin için zor olduğunun farkına var ve bunu kabul et. Oku, izle, düşün, kendini geliştir. Bilgi ve zihinsel mesai kadar insana haz veren başka bir şey yok çünkü. İnsanlara yaranmaya çalışma, açık açık ne düşünüyorsan söyle. Öfkenle de hazlarınla da barış. Eğer bir erkeksen ve orospuya gitmek istiyorsan git, ya da bir kadınsan ve beğendiğin bir erkekle yatmak istiyorsan yat. Zaten zor bir mücadele veriyorsun, karakterini ve arzularını dizginleyip bunu daha da zorlaştırma. Her şeyden önemlisi en kıymetli hazinen olan vaktini sana değer vermeyen, seni sevmeyen insanlar için harcama. Böyle yaptığında belki hayat senin için daha kolay olmayacak lakin insanların sana daha fazla saygı duyduğunu göreceksin. Bir duruşun ve söyleyecek sözlerin olacak…
    Çağımızın köleliği olan çirkinlik üzerine sayfalarca yazabilirim. Sakın boş konuştuğumu zannetmeyin. Şu yukarıdaki fikirlerimi destekleyecek yüzlerce örnek ve akademik çalışma gösterebilirim. Hatta bir gün bir kitap yazacak olursam konusu bu olur.
    Ben bu görsellik çağında güzellik ve çirkinlik konusunun üzerinde yeterince durulmadığını düşünüyorum. İnsanların ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmak da ayrı bir haz veriyor. Sinirliyiz çünkü çirkiniz...
  • 128 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Öncelikle kitabı çok beğendim.

    Sizi farklı bir dünyaya, kendinizle, dünyayla, hayatla, ölümle, mutlulukla, kederle vs. bir çok soyut ve somut kavramın olduğu farklı bir gerçekliğe belki de hiçliğe götürüyor. Verilen öğütler içimizde hep var olan ama gerek hayatın karmaşası gerek de kendimizi karmaşıklaştırmamızdan dolayı yok olmaya yüz tutmuş noktalara değiniyor. Aslında sanırım bu yüzden mutsuz oluyoruz, özümüzde bizi besleyen basit duygulara kapatıyoruz kapılarımızı ve hep daha fazla haz peşinde koşup yokluğa gidiyoruz. Yaptığımız hataları yoksayarak günlerimizi geçiriyor hem kaybetmiş bir geçmiş yaratıp hem de kaybedilecek bir geleceği inşa ediyoruz. Basit yaşasak, dünyayı ve kendimizi karmaşıklaştırmasak ve de iyi ve kötünün, mutlulukla kederin birbiri olmadan olamayacağını unutmasak belki de hayatımızı daha da güzelleştireceğiz.

    "Kısa bir süre sonra, rüzgarın üstünde bir anlık dinlenme ve sonra başka bir kadın taşıyacak beni."

    Okuyun, okutun.
  • Tarih 1 Ocak 1921

    Yer: İzmir-Balçova

    200 yürekli sosyalist Yunan askeri infaz emri verildiğinde hep bir ağızdan haykırdılar;

    “ZİTO İ EPANASTASİS!” (Yaşasın İsyan!) diye.

    Sonrasında teker teker düştüler yere…

    Peki neydi onları bu sona getiren? 200 sosyalist Yunan askerinin kendi ordularınca katledilmelerinin sebebi neydi?

    1918 yılında I. Emperyalist Paylaşım Savaşı Almanya’nın yenilgisi ile sona ermiş, Almanya’nın yanında savaşa katılan Osmanlı Devleti de Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile savaştan yenik ayrılmıştı. Osmanlı Devleti için ölüm fermanı olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile birlikte Anadolu ve Ortadoğu’yu sömürgeleştirmek isteyen Avrupa emperyalistlerinin başını çeken İngiltere, Fransa ile birlikte zaman kaybetmeden Anadolu topraklarını işgal etmeye başlamıştı. İngiltere Anadolu’daki planlarını hayata geçirebilmek için kendine piyon olarak Yunanistan Başbakanı Venizelos’u uygun görmüştü.

    “Megalo İdea” adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizans’a ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, “Konstantinopolis” diye adlandırdıkları İstanbul başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal eden Venizelos, amacına ulaşmak için İngiltere’nin kapıkulu olmayı seve seve kabul etmişti.

    Venizelos, bu hayallerine ulaşmak için vakit kaybetmeden 14 Mayıs 1919’da Yunan donanmasını Pire Limanı’ndan İzmir’e doğru harekete geçirmişti.

    Topraklarımızda bu gelişmeler olurken, yaşanan diğer bir gelişme de 1917 Büyük Ekim Devrimi’nin tüm dünya halklarına ilham kaynağı olmasıdır. Bu dönemde emperyalist savaş ve işgallere karşı halkların birlik ve kardeşliği güçlenmeye başlamıştır. Sosyalistler, emperyalist savaş ve işgallere açıkça karşı çıkmıştır. Bu karşı çıkışlar Yunanistan’da da etkili olmuştur.

    Daha sonra “Yunan Komünist Partisi” adını alacak olan Yunanistan “Sosyalist İşçi Partisi (SEKE)”,  I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza yönelik olarak aktif bir tutum almış, gerek Yunanistan’da gerekse cephede aktif bir savaş karşıtı propaganda örgütlemiştir. Partinin en büyük yayın organı olan komünist “Rizospastis (Radikal)” Gazetesi, özellikle ordudaki sosyalist askerlerin propaganda faaliyetlerinde çok etkili olmuştur. Sosyalistlerin emperyalist işgallere karşı militan söylemleri, Yunan askerleri arasında belli bir ilgi görmüş, ordunun bazı birimlerindeki sosyalist askerler oldukça etkin bir faaliyet yürütmüştür. Günlük Rizospastis Gazetesi 29 Ağustos tarihli sayısında cephede bulunan “Sosyalist Askerler Merkez Yürütme Konseyi” imzalı bir bildiriyi sayfalarına taşımıştır. Aynı bildiri bu yıllarda “Cephedeki Askerlerin Sesi” başlığıyla geniş bir biçimde halka ulaştırılmıştır. Bu bildiri ile Komünist Partisi dünya savaşına ve emperyalist paylaşıma karşı çıkarak, Yunan halkını dönemin Venizelos hükümetine karşı ayaklanmaya çağırmış ve Anadolu’ya yapılan işgal hareketini yayılmacı, emperyalist ve maceracı olarak değerlendirmiştir.

    İşte 14 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali için Pire Limanı’ndan yola çıkan kruvazörlerde, bahsedilen Komünist Partisi’ne üye 200 asker de bulunmaktaydı. Bu askerler gemilerde “Yaşasın İsyan!” başlığıyla bildiri dağıtmışlardı. Bildiride; “Anadolu’nun işgali İngiltere emperyalizminin bir oyunudur. İngiltere mazlumların kanıyla yeni sınırlar çiziyor. Biz bu oyuna alet olmayacağız. Anadolu halkı bizim kardeşimiz. Biz onları öldürmeyeceğiz.”, denmekteydi.

    Fakat bu bildiri 15 Mayıs 1919 sabahı Yunan donanmasının İzmir’e çıkmasına engel olamamıştı.

    Bu arada; “Anadolu halkı bizim kardeşimiz, biz savaşmayacağız”, diye silah bırakan 200 Yunan sosyalist tutuklandı. Tutuklanan askerler aylarca hapis tutuldular ve işkenceye maruz kaldılar. Ancak içlerinden bir tanesi bile imzasını geri çekmedi. Aylar süren mahkeme süreci sonunda ise 200 sosyalist Yunan askerinin idam edilmelerine karar verildi. 1921 yılının ilk günü İzmir’in Balçova semtinin İnciraltı sahilindeki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhında 200 sosyalist Yunan askeri kurşuna dizildi.

    Aynı günlerde Anadolu işgaline karşı Yunanistan’da büyük direnç gösteren ve bu eylemler sonucunda “Vatana ihanetten” yargılanan yüzlerce parti üyesinden 117’si; “Kardeşime kurşun sıkmam”, “Anadolu’nun işgali emperyal bir oyundur”, dedikleri ve bu görüşlerinde ısrar ettikleri için Atina’da kurşuna dizilerek katledildiler. Fakat bu mücadeleleri boşa gitmemiştir. Ve bu onurlu insanların başlattığı isyan ateşi nedeniyle binlerce Yunanlı sokaklara dökülürken, Yunan Ordusu’ndan firar edenlerin sayısı 90 bine ulaşmıştır.

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza katkı sağlayan Yunan askerlerinin sayısı bununla sınırlı değildi tabiî ki.

    Yunan sendikacı Vasil’in anlattıkları Yunanlı sosyalist askerlerin emperyalizme karşı Anadolu Halkının yanında durmalarını anlamak açısından oldukça önemlidir:

    “1919’da askere alındım. Selanik dolaylarında teşkil edilmekte olan bir tümene gönderildik. Biz, Yunan İşçi Sınıfının davasının bilinçli mücahitleri olarak, Anadolu savaşının gerçek anlamını pek iyi biliyorduk. Yunan Halkının bu savaşa girmekte hiçbir çıkarı yoktu. Emperyalistlerin maksadı, uzun süren dünya savaşından sonra ellerinde kalmış tek yıpranmamış kuvvet olan Yunan Ordusu’ndan kendi sömürü alanlarını genişletmek için yararlanmaktı. Emperyalizmin işbirlikçileri, Yunanistan’ı emperyalizmin maşası durumuna düşürmüşlerdi. Ve biz gerçek Yunan vatanseverleri olarak buna seyirci kalamazdık.

    “Tümende en kısa zamanda örgütlenme işine giriştik. Başarılı da olduk. Takımlarda bile örgütümüz vardı. Şiar; ‘Kato Polemos’ (Kahrolsun Savaş) idi.

    “Selanik’ten hareket edeceğimiz gün, bizi vagonlara doldurdular. Tren hareket eder etmez, bir işaret üzerine, bütün pencerelerden sıkılı yumruklar dışarı fırladı. Askerler ‘Biz savaşmaya değil, Anadolu’daki asker kardeşlerimizi yurda getirmeye gidiyoruz.’ diye haykırıyorlardı. Tümenimizin adı ‘Kızıl Tümen’ olmuştu.

    “Ben, Türk kanı akıtmamaya and içmiştim. Türkler bir kurtuluş savaşı veriyorlardı. Türk’e kurşun sıkmak devrimci şerefle bağdaşmayan bir davranıştı.

    “Daha ilk gününden bilinçli Yunan proleterleri, emperyalizmin maşası Yunan burjuvazisinin ihanetini anlamış ve Türk Halkına karşı saldırıyı durdurmak için en çetin şartlarda mücadele etmiştir.”

    Emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’nı kazanmamızda Yunanlı sosyalist kardeşlerimizin katkısı yadsınamaz bir gerçektir. Yine bir gerçek vardır ki, o da 1917 şanlı Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Sovyetler Birliği’nin I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mıza sağladığı katkılardır.

    Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi verilirken, Ankara’nın en büyük destekçisi Sovyetler Birliği olmuştur. Mustafa Kemal ve silah arkadaşları önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’mız için hiçbir karşılık beklemeden silah ve para yardımında bulunmuşlardır.

    Sovyet diplomat Aralov, anılarında Lenin’in, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı hakkında kendisine söylediklerini şöyle anlatır:

    “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Emperyalistler Türkiye’yi soyup soğana çevirdiler, hâlâ da soyuyorlar. Köylüler ve işçiler buna katlanamadılar ve baş kaldırdılar. Sabır bardağı taştı, gerek Doğu halkları gerek biz, emperyalist kuvvetlere karşı savaşıyoruz. Sovyetler Birliği emperyalistlerle olan işini bitirdi. Onları bozguna uğrattı ve memleketten kovdu. Onların dişlerini söktük, keskin tırnaklarını vücudumuza geçirmelerine izin vermedik.

    “Mustafa Kemal Paşa tabiî ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılâbımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor.

    “Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk Halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.”

    Sovyet resmi verilerine göre I. Antiemperyalist Kurtuluş Savaşımız döneminde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye yaptığı askeri ve nakdi yardımlar:

    39.000 tüfek, 327 makineli tüfek, 54 top, 63 milyon fişek, 147.000 top mermisi vs., 2 avcı botu, doğu sınırlarından eski Rus ordusunun bıraktığı askeri malzemeler, Ankara’da iki barut fabrikasının kurulmasına yardım, Fişek fabrikası için gerekli teçhizat ve hammadde sağlama, 200 kilo külçe altın 100.000 altın Ruble (kimsesiz gazi çocukları için yetimhane kurulması amacıyla) 20.000 Lira (basımevi ve sinema teçhizatı alımı için), 10 milyon altın Ruble…

    Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız, Mustafa Kemal’in önderliğinde içerde Saltanata ve Hilafete; dışarıda Emperyalizme karşı yürütülürken en büyük desteği dünya emekçilerinden görmüştür.

    Hiç şüphe yok ki Yunan emekçilerinin Anadolu’daki saldırılara karşı direnmeleri ve Sovyet Rusya’nın I. Kurtuluş Savaşı’mıza verdiği maddi ve manevi destekleri, bizim Kurtuluş Savaşı’mızı I. ve II. İnönü, Sakarya, Büyük Taarruz zaferlerimizle taçlandırmış, emperyalistlere ve işbirlikçilere dünya emekçilerinin desteğiyle büyük bir tokat atılmıştır.

    Sosyalist kardeşlerimizin ve Sovyet Rusya’nın yardımları her ne kadar ders kitaplarında anlatılmayıp yok sayılmak istense de bizler her fırsatta bunları dile getirmeye, yok sayılanları var etmeye, unutturulmaya çalışılanları hatırlatmaya devam edeceğiz.
  • 296 syf.
    ·8 günde·10/10
    2019'u bu kitapla bitiriyorum demek ki. Hoşçakal 2019. Güzel bir sene değildin. Ama çok kötü bir yıl olduğunu da söyleyemem. Senelerdir şu sitede ara ara yazdığım şeyleri artık ben de yaşıyorum: bir zamanların küçük evleriyle dolu mahallesi artık neredeyse otuz katlı binaların cirit attığı bir garip yere dönüştü ve işin kötüsü artık apartmanımızın da yıkılacağı kesinleşti. Ailemiz, sevdiklerimiz ve giden nice kedimiz gibi, bizleri de buradan gönderecekler besbelli. Hepimiz oraya gidiyoruz: unutulacağız ve sanki hiç yaşamamışız ve hiç var olmamışız gibi olacak. Bu beni korkutuyor. Ama hep böyle oldu bu. Dodi gideli üç sene oluyor. Oralarda sevdiğimiz onca insan, onca kedi varken...oralarda..Bahçelerde hâlâ kediler var ve hepsinin tek derdi doymak. Oysa aynı dev tekerlek hareket ediyor ve hepimizi teker teker altına alıp unufak ediyor. Onlara eğilip gideceğiz, demek istiyorum, hepimiz, hepimiz gideceğiz güzel pisiler, pisicikler...sırtımıza, yüzümüze vuran şu güzel güneş ışığı bir müddet daha burada...ve sonra, kitapta henry'nin söylediği gibi söylersek, bir anda, GÜM!

    Düşündüm ve bu sene en çok Faulkner'ın Ağustos Işığı'nı okuduğuma sevindiğimi, en çok bu kitabı sevdiğimi anladım. Çünkü hâlâ Joe Christmas'ı ve kitabın dilini düşünüyorum, hatırlıyorum. 2019 Faulkner senesiydi benim için, okuduğum onca kitabına rağmen hiç birisi Ağustos Işığı kadar beni etkilemedi.

    2019 yılının en iyi ikinci kitabı ise Kıyamete Koşanlar Kulübü benim için. Adrian J. Walker'ın kitabı Ben H. Winters'ın Kıyamet Polisi gibi kötü bir şekilde çevrilmiş bu kitabının ruh ikizi aynı zamanda.

    Üçüncü sıraya da Peyami Safa'nın Dokuzuncu HAriciye Koğuşu adlı kitabını koyuyorum.

    Kıyamet Polisi'ne gelirsek.

    Çok ama çok beğendim kitabı. Öylesine ki bir önce okuduğum kitap olan Bu Sayfaların Okuruna Sonsuz Lanet'in yazarı hayatta olsaydı kıskanırdı diye de düşündüm. Çünkü karmaşık ruh hallerini ancak edebiyatla ve edebiyat kokan şekillerde yazarak anlatmaya çalışmak yerine gerçek olabilecek şeyler üzerinden gerçek dünyaya işaret edip burada, bizim durduğumuz yerden bizim gibi insanları anlatabilmek ve bunu entelektüellik hissi vermeden ve ağdalı, zorlayıcı bir dille değil, sade bir dille yapabilmek bence bir maharet ve güzel bir maharet.

    Ben H. Winters da öyle yapıyor: Altı ay sonra bilmem kaç kilometre çapında bir göktaşının dünyaya çarpacağı açıklanınca insanlar gezegen çapında bir delilik yaşıyor: kimisi işi gücü bırakıyor, kimi hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalışıyor, ve insanların bir çoğu intihar ediyor. Baş karakterimiz Henry Palace ise hayatı boyunca istediği şeyi yani dedektifliğinin henüz ilk yılında sürekli intihar vakalarıyla uğraşıyor ama bir tanesi dikkatini çekiyor: bu bir cinayet olabilir mi acaba? Devletler, kurumlar, ve medeniyet denen şey ağır ağır işlevsizleşirken, herkes kaçınılmaz sonuna doğru giderken geriye iç burkucu ve kitabın arka kapağında yazdığı gibi "hüzünlü bir güzellik" hissi veren resimler, manzaralar kalıyor. Hepimizin topluca öleceği ve hiç bir kurtulma şansının kalmadığı bir zaman diliminde bir adamın cinayeti aydınlatmak ve adaleti sağlamak gayreti de alt üst olmuş her şeyin altında yok oluyor.

    Bu güzel, üzücü eser aynen Kıyamete Koşanlar Kulübü'nde olduğu gibi, kıyamet hissini göz boyayıcı ve dikkat çekici felaket sahneleriyle değil insan ruhlarına yaptığı hasarlarla veriyor. Ölmek istememek, yaşamak istemek ve kaçmak istemek arzusuyla kıyamete beş kala hâlâ para peşinde koşan insanlardan intihar eden bir sürü insana kadar, yazar kıyamet kopsa da kopmasa da değişmeyen çok önemli şeylerin altını çiziyor. İnsan türüne dair karamsar bir bakış bu. Bir çeşit gözyaşı. Ya da belki acıyla çıkan bir inleme sesi gibi. Çaresizlik ve her şeyin sonunun geldiği hissini çok güzel, etkileyici biçimlerde veriyor yazar. Bu yüzden sabahın köründe bitirmeyi başardığım Kıyamet Polisi'ni de bu yılın en sevdiğim dördüncü kitabı seçiyorum.

    Kitabın iki devam kitabı daha var, henüz dilimize çevrilmedi, ama okuduğum kadarıyla ödül de kazanan ilk kitaptan daha fazla beğenilmişler. Anladığım kadarıyla odak noktasını insandan ve onun hasar almış ruhundan uzağa çekmeyecek bir yazarın eserleri olarak onları da okumayı düşünüyorum.

    Kıyamet Polisi bize bizim ölüm günümüzden, ölecek olmamızdan ve bir gün burada olmayacak olmamızdan bahsediyor. Her şey yıkılıyor, yıkılacak. Her şey bozuluyor ve bozulacak. Hepimiz şu an buradayız ama bir gün burada olmayacağız diyor bize. Bunlar on binlerce kez dile getirilmiş kaygılar olsa gerek edebiyatta. Bir yaprağın ölmesi gibi, ağır ağır sararmak ve sonra kaybolup gitmek... diğer yaprakların arasına karışarak. İşte bende bu hissi uyandırdı Kıyamet Polisi.

    Kitabı herkese öneriyorum.
  • Hz. İbrahim (a.s.) kimdir? Peygamberlerin atası, Halilullah; Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatı ve mucizeleri...

    Hz. İbrahim’in (a.s.) hayatındaki önemli hadiseler...

    HZ. İBRAHİM (A.S.) NEREDE DOĞDU?
    Irak’ın kuzeyindeki Keldanîlerin yaşadığı “Ur” şehrinde doğar Hazret-i İbrahim... Ateşe atıldıktan sonra, doğduğu, yaşadığı yerleri terk ederek Harran’a gelir. O’nun kadar uzun yolculuklar yapan bir Peygamber daha yok gibidir. Allâh’ın dînini tebliğ etmek için, daha çok kişiye hakkı, hakikati anlatmak içindir bütün gayreti… Zevcesi Sâre ile kardeşinin oğlu Lût ve onun zevcesini yanına alarak bu kez Filistin’in yolunu tutar.[1]

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) ŞEHRİ

    Filistin’de kuraklık artınca Mısır’a göç ederler. Mısır hükümdarının hediye ettiği câriye Hacer, İbrahim’in (a.s.) ikinci zevcesidir. Kuraklık düzelir düzelmez tekrar Filistin’e dönerler. Yeğeni Hazret-i Lût’u (a.s.) Ürdün’e yerleştirir. Allâh’ın dînini orada tebliğ edecektir o da...[2] Hazret-i İbrahim’in medfun olduğu şehir de Filistin’de bulunan “el-Halil” şehridir.

    İBRAHİM PEYGAMBERİN OĞLU
    Çocukları çok sevdiği hâlde, Cenâb-ı Hak, ona gençliğinde değil, yaşlılık demlerinde evlât lûtfetmiştir. İlk olarak İsmail (a.s.) ile gözü-gönlü şenlenir. Evlat hasreti dindi artık, derken Cenâb-ı Hakk’ın imtihanı tecellî eder. Hacer ve oğlu İsmail’i, Mekke’ye götürüp bırakacaktır. Onlar için kalacak bir yer, günlük yetecek kadar gıda ve su temin edemeyecektir. Onları bıraktıktan sonra beraberlerinde kalmayacak, hemen geri dönecektir. Görünüşte bir kocanın, âilesine yapabileceği en büyük zulüm gibi görünen bu hâdise, Allâh’ın emri olduğundan, içinde nice hikmetleri barındırmaktadır.

    Sırlarla doludur bu yolculuk… Sırlarla doludur yaşananlar… Yaşlı bir adam, bir kadın ve küçük bir çocuk, yaya olarak, çöllerle kaplı, yüzlerce kilometrelik mesafeyi aşarak, Arabistan çölünün ortasında Kâbe’nin temellerinin bulunduğu tümseği bulacak ve bunu suyun ve yemeğin bulunmadığı, her biri birbirine benzeyen çölleri geçerek yapacaktır… Tek başına aynı şartlarda yüzlerce kilometrelik mesafeyi, belki de aç-susuz dönmesi ile bitecek bu yolculuk, sebepler âleminde mâkul bir şekilde açıklanacak şeylerden değildir. Allah Teâlâ tarafından Kâbe’nin yeri, İbrahim’e (a.s.) gösterilmiştir.[3] Belli ki ateş nasıl yakmamışsa Hazret-i İbrahim’i, çöller de gülistan olmuş, yolculuk olması gereken şekilde değil, Allâh’ın kudreti ile eşyanın hâli değişerek gerçekleşmiştir.

    HZ. İBRAHİM’İN (A.S.) MUCİZELERİ
    İbn-i Abbas (r.a.) bu hadiseyi tafsîlatlı olarak Peygamber Efendimiz’den rivayet eder.

    “İbrahim (a.s.) beraberinde İsmâil (a.s.) ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu hâlde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. İbrahim (a.s.) kadını Beyt’in yanında «Devha» denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Kâbe’nin yukarı tarafında Zemzem’in tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke’de kimse yaşamıyordu; bir damla su yoktu, zirâî hiçbir ürün yoktu. Hazret-i İbrahim (a.s.), yanlarına içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tulum bıraktı.”

    Allah Teâlâ tarafından onları bırakıp hemen geri dönmesi emredildiği için hiç oyalanmadan ve vedalaşmadan arkasını dönüp oradan uzaklaşır Hazret-i İbrahim... Emre itaat edip, imtihanı kaybetmemek için tek bir kelime etmeden çok sevdiklerinden ayrılır.

    “Acaba burada vahşî bir hayvan onları parçalar mı? Açlıktan ölürler mi? Susuzluktan helâk olurlar mı? Kimseler gelmezse hayatlarını nasıl devam ettirirler?” gibi Allâh’ın takdîr-i ilâhîsinde olan işler hakkında hiçbir tereddüt, korku, endişe, vesvese, sû-i zan ve vehme kapılmamıştır. “Tevekkül, deveyi ağaca bağlandıktan sonra Allâh’a dayanmak…” diye tabir edilirken burada deve bağlamak kabîlinden hiçbir şey yapılmamıştır. Bütün tedbir, bu kadar bilinmezin içinde çok az bir hurma dağarcığı ve çok az bir sudur.

    Hadîs-i şerîf devam eder:

    “İsmail’in annesi, İbrahim’in peşine düştü, ona Keda’da yetişti.

    «-Ey İbrahim, bizi burada hiçbir insanın, hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?» diye seslendi.”

    Belli ki yol boyu “Nereye gidiyoruz? Neden gidiyoruz? Sonra ne olacak? Sen bizimle kalacak mısın? Biz orada ne yiyip ne içeceğiz?” vb. konular hiç konuşulmadan büyük bir sessizlik içinde yolculuk yapılmıştır. Geçmişte köle olmanın verdiği bir özellik olsa gerek ki, köleler efendilerine “Neden?” sorusunu, “Niçin?” sorusunu soramaz, hesap sorup hak arayamazlar. Şimdi ise ömrü kölelikle geçen Hazret-i Hacer’in yaşlı kocasının peşinden koşarak bu soruları sorması, mutlaka kendisi için değil, küçük yavrusunun hayatının tehlikeye girmemesi içindir. Hazret-i Hacer:

    “-Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” sorusunu birkaç kez tekrarladı. Hazret-i İbrahim dönüp cevap dahî vermedi. Çaresiz kadın en son:

    “-Bunu yapmanı sana Allah mı emretti?” diyebildi. İbrahim (a.s.) yine dönmeden:

    “-Evet.” diye cevap verdi.

    İnsanoğlunun zaafları vardır; seven bir kalp taşıyan, duyguları olan, hele de merhameti ile, yumuşak gönüllülüğü ile Kur’ân’da övülen bir babanın; eşini, küçücük çocuğu ile yapayalnız bırakıp arkasına bakmadan gitmesi, eşine cevap vermemesi, ona dönmemesi, eşi ile göz göze geldiği zaman, onun gözlerindeki hüznü, sitemi, çaresizliği, bizi bırakma yalvarışını görürse galeyâna gelecek olan merhamet ve muhabbet duygularının îmânını zedelememesi içindi. Emri veren Allah ise, his, duygu, şahsî görüş devreye sokulmadan sadece, “İşittik ve itaat ettik.” demektir, kulluk…

    Durum, Hazret-i İbrahim (a.s.) için böyle iken, aldığı cevap ile Hazret-i Hacer de sükûnete erer. Dileyen gitsin, dileyen kalsın, herkese selâm olsun; değil mi ki sahibimiz Allah’tır, ne gam vardır, ne keder… Selâmet, Rabbimizin yardımı ile kimseye ihtiyacımız olmadan bizimdir.

    Bunun üzerine Hazret-i Hacer:

    “-Öyleyse Rabbimiz muhâfızımızdır, bizi burada perişan etmez.” dedi ve geri döndü.

    İbrahim (a.s.) yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri, Seniyye Tepesi’ne gelince Beyt’e yöneldi, ellerini kaldırıp şu duâları yaptı:

    “Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Senin Beyt-i Harem’inin yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanların bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver. Umulur ki, bu nîmetlere şükrederler.” (İbrahim, 37)

    “-Vay başıma neler geldi?!” diye ağlayıp sızlamaktan, kendimize, evlâdımıza acıyıp durmaktan daha iyisi, ellerimizi açıp duâ etmektir. Çünkü duâ, çözüm odaklıdır, isyan ile yardımı geciktirmeden, teslîmiyet ile Rahmânî yardım kapısının açılmasının yegâne yoludur.

    Abdullah bin Abbas (r.a.) hadis rivâyetine devam eder:

    “Kaptaki su bitti, kadın da, çocuk da çok susadılar; süt de kesildi. Çocuk susuzluktan ıstırap çekiyordu, dudakları kurumuştu. Bu hâle dayanamayan Hazret-i Hacer, koşmaya başladı.”

    Gecenin karanlığında, soğuk, korunaksız, insansız, sessiz geçen vakitler; gündüz ise aç, susuz, sıcaktan kavrularak yine insansız geçmektedir. Hiçbir insanın kaldıramayacağı bu kadar olumsuzluğun karşısında, pes etmeden sebebine yapışıp Rabbinden yardım isteyen, oturup kara kara düşünüp vesveselere gark olarak rûhî hasar görmektense, koşarak rûhunu canlı tutan bir kadın…

    Safâ’dan Merve’ye, Merve’den Safâ’ya koşarak etrafı gözetleyerek, insan bulabilir miyim, su bulabilir miyim çırpınışında… Yedinci koşturma, Merve Tepesi’nde bitiyor. Soluksuz, ara vermeden… Buralar daha bir destansı… Bütün bu koşturmacalar:

    “-Su göremesem de ümidimi aslâ kaybetmiyorum, ben bulmak için koşuyorsam, Sen de vermek için koşuyorsundur!..” îmânının tezahürü olsa gerek ki, yedinci koşuşun sonunda murâdı hâsıl oldu.

    ZEMZEM’İN HİKAYESİ
    İbn-i Abbas rivâyetine devam eder:

    “Merve Tepesi’nde bir ses işitti ve kulak verdi. Bir yandan da:

    «-Sen sesini işittirdin, yardımın varsa geciktirme!..» diyordu.

    Zemzem’in yerinde Cebrâil tecellî etti.

    «-Sen kimsin?» dedi Hacer’e…

    «-İbrahim’in oğlunun annesi Hacer’im.» dedi.

    «-İbrahim sizi kime emanet etmiş?» diye sordu. O da:

    «-Allah Teâlâ’ya.» diye cevap verdi.

    «-Her ihtiyacınızı görecek Zât’a emanet etmiş.» buyuran Cebrâil’in (a.s.) cümleleri ile biten bu konuşmanın sonunda çocuğun bulunduğu yerden su çıkmaya başlamıştı.

    Koşarak gelen Hazret-i Hacer, bir yandan kabını su ile doldururken bir yandan da suyun etrafını çeviriyordu. Akar hâlde bıraksa idi, belki de Zemzem bir akarsu olacaktı. Kuyu içinde kalmayacaktı. Her şeyin en güzelini bilen Allah, en hayırlısını seçti.

    Melek, kadına:

    «-Zâyî ve helâk oluruz diye korkmayın. Burada Allâh’ın bir Beyt’i olacak. Onu, şu çocuk ve babası binâ edecek. Allah Teâlâ o işin sahiplerini zâyî etmez.» dedi ve ayrıldı.”

    Gönle verilen bu büyük tesellî, Cebrâil (a.s.) tarafından ve Allah Teâlâ’nın emri ile verilmişti. Şunu iyi bilelim ki; oturduğumuz yerde ağlayıp “Tüh!..” demenin hiçbir mânâsı yok! Yedi kez tepelerden aşalım, bir gayret edelim hele; görelim, yardım nasıl gelecek...

    SU HAKKI
    Kedâ yolundan gelen Cürhümlüler, Mekke’nin aşağısında konaklayınca gökte uçan kuşları fark ettiler. Su olmayan vâdide kuşların olması oldukça garipti, bakmaya karar verdiler. Hazret-i Hacer ve oğlunu, Zemzem’in başında buldular. “Su hakkı”nın hiçbir zaman kendilerine ait olmayacağına dair söz verdikten sonra konaklamalarına Hazret-i Hacer izin verdi. “Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif, İsmail’in annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler.”[4]

    Belli ki Hazret-i Hacer, dünyada her ne kadar köle olsa da, Kâbe’nin inşası ve etrafında bir şehrin kurulmasında önderlik etmesi için Rahmân’ın özel seçtiği, akıl sahibi, irfan ehli bir kadındı. Bir şeyi Allâh’ın emri ile yapmak ile nefsimize uyarak yapmak arasında dağlar kadar fark var. Allâh’ın emrine îtibar ediliyorsa, ilâhî nusret; peşinden rahmet, kendiliğinden gelir.

    “-Yap!” diyen Allah, yardımını da gönderir… Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail, bugün Kâbe’nin “Hatim” kısmında medfun olup, bütün mü’minlerin kalbinde, onlara dâir vefâ dolu bir sevgi mevcuttur. Sevdiğini sevdiren Allah, onları kıyamete dek bizlere sevdirmiş, hayatları boyunca da yardımsız ve ikramsız bırakmamıştır.

    Hazret-i İbrahim muhatap olduğu bu ağır imtihanları kazanmak sûretiyle bütün insanların önderi kılınıp, “Peygamberlerin atası” kabul edilmiştir.[5] Biz de o kıymetli âileye vefâmızı, Peygamber Efendimiz’in öğrettiği salavâtlara namazlarımızda ve günlük hayatımızda devam ederek göstermeye çalışıyoruz.

    “Allâh’ım! İbrahim ve âilesine salât ettiğin gibi, Muhammed ve âilesine salât et. İbrahim ve âilesini bereketli (mübarek) kıldığın gibi, Muhammed ve âilesini de mübarek kıl. Sen Hamîd’sin, Mecîd’sin.”

    İbrahim Sûresi’nin 37. âyet-i kerîmesinde, rûhuma derinden tesir eden en esrarlı kısmı, bu beldeye âilesini yerleştirme sebebi olarak Hazret-i İbrahim’in söylediği:

    “…Namazı dosdoğru kılmaları için…” kısmıdır.

    Oruç için sağlık; zekât için mal; hac için hem sağlık, hem mal gerekirken, bu ibadetleri gücü-kudreti yerinde olanlar yapabilirken, namaz, dünyanın doğusundan batısına bütün insanların, hastası-sağlıklısı, yaşlısı-genci, zengini-fakiri, çoluğu-çocuğu ile edâ ettiği bir ibadettir.

    Her saniye, birbirine eşit ve aynı îtibar içindeki kulların, Allâh’ın belirlediği yöne yönelerek secde etmeleri, meleklerin gıpta ettiği destansı bir hâdisedir. Hacda ve umrede en pahalı, Kâbe’ye en yakın otellerde ikamet edenler, iş Kâbe’de namaz kılmaya gelince, buldukları yerde namaza dururlar. Bir de bakmışsın yanlarında en fakir, en gelişmemiş ülkeden gelen, belki medenî dahî olmayan bir kişi, saf tutmuş.

    Kâbe’nin temellerinin mevcut olup da binasının olmadığı bir beldeye ilk olarak Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in (a.s.) yerleştirilmesi, çok önemli idi. Dinden diyanetten habersiz birisi oraya yerleşip dinin temel unsurlarının orada inşasına izin vermez, kendi kendine hak iddia edebilirdi:

    “-Hey, bizim topraklarımızda siz ne yapıyorsunuz öyle? Kim dedi size orayı inşa edin diye!..” gibi sözlü tâcize dahî uğramadan İslâm’ın kıblesinin inşası ve onunla birlikte insanlığın ihyâsı için Mekke şehri, iki mâsumun etrafında kuruldu. Zemzem de onları himayesinde idi. Ve böylesi bir konumda bulunan Hazret-i İsmail’in ileride insanları Allâh’ın dinine dâveti daha kolay ve tesirli olacaktı.

    Bu karar, görünüşte biraz zâlimce gelse de bütün insanlık için Rahmânî bir karardı. Eğer Beyt’in bulunduğu yerlerde birileri hak iddia edecekse, bu, ancak takvâ sahibi, îman ve teslîmiyette zirve olmuş kullar tarafından edilmelidir ki, buna en yakışanı teslîmiyet, tevekkül ve rızâ sultanı Hazret-i Hacer (a.s.) ve onun oğlu olmalıdır. Böylesi temiz insanları sevenler de temiz insanlar olacağı için Hazret-i İbrahim’in mübârek duâsı, zamanı ve zemini oluştukça gerçekleşecekti.

    İMTİHANLARIN EN BÜYÜĞÜ
    Zaman yine zor zamanlardı. Bu kez Hazret-i İbrahim (a.s.) imtihanın en büyüğü ile karşı karşıya idi. “Bana sâlihlerden bir çocuk bağışla!” diye duâ eden Hazret-i İbrahim’e (a.s.) [6], uysal, halîm-selîm, babasına son derece itaatkâr Hazret-i İsmail (a.s.) müjdelenmişti.[7]

    Bir babanın sahip olabileceği en derin sevgi ile oğluna bağlı olan Hazret-i İbrahim’in (a.s.), belki de hayatta en sevdiği varlık İsmail (a.s.) idi. O çocuk kendisine verilmişti, şimdi ise kurban etmesi isteniyordu.[8]

    Durumu oğluna anlatınca İsmail (a.s.) geçmişte annesinin söylediği sözü söylüyor:

    “-Emredildiğin her ne ise onu yap, beni sabredenlerden bulacaksın!.”[9] diyordu.

    Hâdise, ana-baba ve evlâdın tam teslîmiyeti ile neticeleniyor ve bu büyük imtihanın nihayetinde bir koç kurban ediliyordu.[10]

    Hac esnasında Mina’da “şeytan taşlama” ibadeti ile biz de, Hazret-i İbrahim, Hazret-i İsmail ve Hazret-i Hacer’in (a.s.) şeytanı taşladıkları yerlerde, şeytanı sembolik taşlayarak Allah Teâlâ’ya gerçek mânâda teslim miyiz, onu sorguluyor, onlar gibi şeytanı alt edebilmek için duâ ediyoruz.

    KABE’NİN İNŞASI
    İbn-i Abbâs’ın (r.a.) rivâyetine devam ettiği o uzun hadîs-i şerîfte, bu kez Kâbe’nin inşâsı anlatılır:

    “Bir müddet sonra İbrahim, yine Hacer ile İsmail’in yanına geldi. İsmail, Zemzem’in yanında Devha ağacının altında kendisine ok yapıyordu. Babasını görünce ayağa kalkıp onu karşıladı. İbrahim, Allâh’ın kendisine büyük bir iş emrettiğini o işte kendisine yardımcı olup olamayacağını İsmail’e sordu. Yine büyük bir teslîmiyetle cevap geldi.

    «-Emredileni yapmanda sana gücüm yettiği kadar yardım edeceğim.»[11]

    İsmail taş getiriyor, babası da Kâbe’nin duvarlarını yükseltiyordu. Binanın boyu yükselince İsmail babasının rahat çalışması için, bugün «Makâm-ı İbrahim» ismi verilen taşı getirdi.”

    Evlâdın babasına merhametinin, babanın Rabbine itaatinin sembolü idi o taş... Hele ki günümüzde, yaşlı bir babayı, yeni ergen bir erkek çocuğu elinde oynatmaya pek meyyalken, Hazret-i İsmail (a.s.) söz konusu olunca, durumun hiç de öyle olmadığını, bu taş ile anlıyoruz. Evvelâ Allâh’a, sonra babaya itaat, hürmet, edep, hayânın sembolüdür o taş… Baba ile oğulun, nezih dostluğunun işaretidir. Ebeveyne saygının göstergesidir. Evlâda hayır duânın edildiği yerdir. O taş, basit bir taş olmadığı için, ona yüklenen mânâlar çok yüce olduğu için, o taşın yanında, yani “Makâm-ı İbrahim’de namaz yeri edinmeleri” insanlara emredilmiştir.[12]

    Kâbe’nin temelleri yükseldikçe baba-oğul hep şu sözü tekrarlıyorlardı:

    “-Rabbimiz, bizden kabul buyur!.”

    Her bir taşı, iki büyük peygamberin duâsı ile yerine konan Kâbe, bu duâların bereketi ve Rahmân’ın lütfu ile İslâm Âlemi’nin kıblesi, günahlar ile kirlenen müslümanların tertemiz edilip gönderildiği mübarek mekân olmuştur. Arz’ın ve semânın kalbi olan Kâbe’nin, mü’minlerce aşk ile arzu edilmesi, sevilmesi, ulaşılamayınca gözyaşı dökülmesinde, inşâ edenlerin kalb-i selîm sahibi peygamberler[13] olmasının tesiri büyüktür.

    Haccın insanlara îlan edilmesi emredilmiş[14]; Hazret-i İbrahim, Hazret-i Hacer ve Hazret-i İsmail’in (a.s.) hayatının en önemli dönemlerinin anlatıldığı sembollerle örülmüş hac ibadeti oluşturulmuştur. Hac ibadetini yerine getirirken, bu üç büyük insanın yaşadıkları imtihanı, sanki biz de yaşıyormuş ve kazanma mücadelesi veriyormuşuz gibi, onların imtihan oldukları her yerde onların hâlleri ile hâllenerek, aynîleşmeye çalışıyoruz. Böylece:

    “-Biz de itaat ediyoruz, biz de Sana teslim oluyoruz, biz de Sana güveniyoruz! Yâ Rabbi, Sen de bizi affet ve onlardaki kıymetli îmânı bizlere de nasip et.” diyoruz hem hâl, hem de kâl dili ile…

    Allâh’ın emrine itaat için üç mübarek insanın Mekke’ye doğru yaptıkları yolculuk, kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren ömrün sonuna kadar yapılması gereken, genelde hacılarımızın kurban bayramının dört gününde edâ etmeye çalıştıkları farz ibadet olan “Ziyaret tavafı” ile bedenen ve rûhen yaşanmaktadır.

    Mina’daki cemrelerin taşlanması işi bitip Mekke’ye dönüldükten sonra, memlekete gitmeden, son vazife şeklinde vâcip bir ibadet olarak yapılan “Vedâ tavafı” da Hazret-i İbrahim’in (a.s.) Mekke’den, Filistin’e dönüş yolculuğunun sembolüdür. Çok zordur hacılar için Kâbe’ye veda etmek... Gözyaşları içinde:

    “-Bekle beni Kâbe’m, inşâallâh sana tekrar kavuşurum.” diye temennîlerde bulunup duâlar etmek…

    ALLAH’A EN GÜZEL KUL NASIL OLUNUR?
    Arafat’tan Müzdelife’ye, Mina’da şeytan taşlamaktan son tavafa kadar samimi bir teslîmiyet ile; “Allâh’a en güzel kul nasıl olunur?” sorusunun cevaplarıdır haccın menâsikleri…

    HACCIN ÖZETLERİ
    Haccın özeti; teslîmiyet, nusret ve rahmettir. Teslim olan kula yardım gelir, onunla da kalmaz en büyük ikramlar, rahmet, yağmur gibi üstlerine yağar.

    Kâbe’nin inşası bittikten sonra, baba-oğulun ettikleri duâyı, Cenâb-ı Hak da beğenmiş, bizlere de öğrenip o duâyı edelim diye Kur’ân-ı Kerim’inde zikretmiştir:

    “Rabbimiz! Bizi Sana teslim olmuş kimselerden kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olmuş bir ümmet çıkar. Bize ibadet yerlerini ve usûllerini göster. Tevbemizi kabul et. Çünkü Sen tevbeleri çokça kabul edensin ve çok merhametli olansın.” (el-Bakara, 128)

    Dipnotlar:

    [1] Bkz: el-Enbiya 70-71.

    [2] Bkz: Dr. Şevki Ebu Halil, “Kur’ân Atlası; Yerler, Kavimler, Peygamberler” .

    [3] Bkz: el-Hac, 26.

    [4] Buhârî, Enbiyâ, 8.

    [5] Bkz: el-Bakara, 124.

    [6] Bkz: es-Sâffât, 100.

    [7] Bkz: es-Sâffât, 101.

    [8] Bkz: es-Sâffât, 103.

    [9] Bkz: es-Sâffât, 103.

    [10] Bkz: es-Sâffât, 100-112.

    [11] Buhârî, Enbiyâ, 8.

    [12] Bkz: el-Bakara, 125.

    [13] Bkz: es-Sâffât, 84.

    [14] Bkz: el-Hac, 25-29.

    Kaynak: Fatma Hâle Sağım, Şebnem Dergisi, Sayı: 163
  • Uhud Savaşı’nın kısaca tarihi...

    UHUD SAVAŞI KISACA
    Uhud Savaşı, 23 Mart 625’te Medine yakınlarındaki Uhud Dağı’nda Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında yapıldı. Savaşın sebebi, Bedir Savaşı’nda hezimete uğrayan Mekkeli müşriklerin Müslümanlardan öç almak istemesidir. Meydana gelen savaşta Peygamber Efendimiz’in görevlendirdiği okçuların yerini terketmesiyle birlikte iki ateş arasında kalan Müslümanlardan Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabi şehit oldu. Peygamber Efendimiz ciddi şekilde yaralandı.

    Uhud[1] Gazvesi de Bedir gibi Mekkeli müşriklerle yapılan dehşetli bir savaştır. Hicretin üçüncü senesinin Şevvâl ayında vukû bulmuştur.

    UHUD SAVAŞI’NIN NEDENLERİ
    Mekkeli müşrikler, Bedir hezîmetinden sonra büyük bir mâteme bürünmüşlerdi. Herkes bir yakınını kaybetmişti. Onun intikâmını almanın hıncıyla doluydu. Kureyş’in yeni reisi Ebû Süfyân’ın hanımı Hind de bunların başında gelmekteydi. Netîcede aradan fazla bir zaman geçmeden, intikam ateşiyle yürekleri tutuşmuş üç bin kişilik bir müşrik or­dusu hazırlandı. Ordunun techîzi için Ebû Süfyân’ın Bedir Gazvesi’nde kurtarmayı başardığı kervandaki mallar kullanıldı. Çevredeki Araplardan da yardım istendi.[2]

    Bu arada Hazret-i Peygamber’in amcası Abbâs, olup bitenleri Medîne’ye haber verdi.[3] Allâh Resûlü de derhâl harp meclisini topladı. Medîne içinde kalıp müdâfaa harbi mi yoksa şehir dışına çıkarak taarruz harbi mi yapmak lâzım geldiği husûsunda istişârede bulundu. Kendileri, müdâfaa harbi yapmak taraftârı idiler.[4]

    Ancak Bedir Gazâsı’na katılamamış olan gençlerin ve Hazret-i Hamza gibi yiğitlerin çoğunluğu teşkîl eden reyleriyle, şehir dışına çıkarak taarruz harbi yapılma­sına karar verildi.[5] Hattâ onların bir kısmı:

    “–Biz böyle bir günü sabırsızlıkla bekliyorduk!” dediler.

    Bunun üzerine Allâh Resûlü, hücre-i saâdetine girerek zırhını giyindi. Ancak bu arada Medîne’de kalıp müdâfaa harbi yapmaya taraftar olanlar, diğerlerini iknâ etmişlerdi. Sa’d bin Muâz ile Üseyd bin Hudayr:

    “–Medîne’den çıkmak istemediği hâlde siz Allâh Resûlü’ne ısrâr edip durdunuz. Hâlbuki O’na emir semâdan iner. Siz bu işi O’na bırakın. O’nun emrettiği şeyi yapın!” dediler. (Vâkıdî, I, 213-214)

    Onlar da derhâl Resûlullâh’a koştular:

    “–Yâ Resûlallâh! Biz sizin reyinize karşı gelmeyiz. Biz hatâ ettik. Siz arzu ettiğiniz gibi hareket ediniz!” dediler. Allâh Resûlü’nün cevâbı kesin oldu:

    “–Bir peygamber zırhını giydikten sonra harb etmeden onu çıkarmaz! Ben size ne buyurursam, onu yapmaya bakınız! Haydi Allâh’ın ismiyle gidiniz! Eğer sabreder ve vazîfenizi de yaparsanız, Allâh Teâlâ, zaferi yine size ihsân buyuracaktır!” (Vâkıdî, I, 214; İbn-i Sa’d, II, 38)

    Nitekim Allâh Resûlü, cuma namazını müteâkip Medîne’de Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u vekil bırakarak bin kişilik ordusuyla yola çıktı. Ancak yolda münâfıkların elebaşısı Abdullâh bin Übey’in, üç yüz kişilik taraftarıyla berâber geri dönmesi üzerine İslâm ordusundaki asker sayısı yedi yüze düştü. Cenâb-ı Hak, bu hâdise hakkında şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

    “İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allâh’ın izniyle ol­muştur ki, bu da mü’minleri ayırd etmesi ve münâfıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara:

    «−Gelin, Allâh yolunda çarpışın veya müdâfaada olsun bulunun!» denildiği zaman:

    «−Harbetmeyi bilseydik, el­bette sizin peşinizden gelirdik!» dediler. Onlar o gün, îmandan çok kâfirliğe yakın idiler. Ağızları ile kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allâh, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.” (Âl-i İmrân, 166-167)

    “(Ey Resûlüm!) Sen, sabah erkenden mü’minleri savaş mevzîlerine yerleştirmek için âilenden ayrılmıştın. Allâh, hakkıyla işiten ve bilendir. O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allâh, onların yar­dımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allâh’a dayanıp güvensinler!” (Âl-i İmrân, 121-122)

    Münâfıkların ordudan ayrılışı, bir bakıma ilâhî bir lutuf olmuştu. Çünkü onların bu davranışıyla ordu zayıflamamış, aksine içinde bulunan iki yüzlü ve ürkek yüreklerden temizlenmiş, böylece mânevî yönden daha dinç ve zinde bir hâle gelmişti. Zîrâ onların savaş ânında ihânetleri daha tehlikeli olabilir, mü’min­lerin mâneviyâtını sarsabilirdi.

    SAHABENİN ŞEHADET AŞKI
    Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisinin dört oğlu olup Allâh Resûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları:

    “–Sen cihâd ile mükellef değilsin. Allâh Teâlâ seni özür sâhibi olarak kabûl etti. Biz senin yerine gidiyoruz.” dediler. Amr:

    “–Siz Bedir günü benim cennete girmeme mânî oldunuz. Vallâhi ben bugün sağ kalsam dahî, muhakkak bir gün şehîd olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da:

    “–Herkes şehîd olup cennete giderken ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve:

    “–Allâh’ım! Beni âileme geri çevirme!” diye duâ ettikten sonra Resûlullâh’ın yanına gitti. Peygamber Efendimiz’e:

    “–Oğullarım beni Medîne’de bırakmak istiyorlar. Beni, Sen’inle birlikte savaşa çıkmaktan menediyorlar. Vallâhi, ben şu topal hâlimle cennete ayak basmayı arzuluyorum.” dedi. Allâh Resûlü:

    “–Allâh Teâlâ seni mâzur görmüştür. Sana cihâd farz değildir.” buyurdu. Amr:

    “–Yâ Resûlallâh! Sen benim Allâh yolunda ölünceye kadar savaşarak şehîd olup şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misin?” dedi. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz:

    “–Evet, uygun görürüm.” buyurdu. Amr’ın oğullarına da:

    “–Artık babanızı savaştan menetmeyiniz. Umulur ki, Allâh ona şehâdet nasîb eder.” buyurdu. Amr kıbleye döndü ve:

    “Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek duâ etti ve cihâda katıldı.

    Uhud Harbi’ne iştirâk eden, şehâdet heyecânıyle dolu bu sahâbî, cihâd esnâsında; “Vallâhi ben cenneti özlüyorum.” demiş, netîcede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehîd düşmüştür. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz onun hakkında:

    “Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 208)

    UHUD SAVAŞI HAZIRLIĞI
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud Harbi’ne çıkacağı esnâda ordusunu teftîş ediyordu. Savaşa katılabilecek yaştaki gençlere izin veriyor, müsâit olmayanları ise geri çeviriyordu. Semüre bin Cündeb ile Râfî bin Hadîc de geri çevrilenler arasında idi. Züheyr bin Râfî:

    “–Yâ Resûlallâh! Râfî iyi ok atıcıdır!” diyerek onun ordudan ayrılmamasını istedi. Râfî bin Hadîc hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

    “Ayaklarımda mestlerim vardı. Parmaklarımın ucuna basarak uzun görünmeye çalıştım. Resûlullâh da benim orduya katılmama izin verdi. Semüre bin Cündeb, bana müsâade edildiğini duyunca, üvey babası Mürey bin Sinân’a:

    «–Babacığım! Resûlullâh Râfî’ye müsâade etti. Beni ise geri çevirdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim.» dedi. Mürey:

    «–Yâ Resûlallâh! Benim oğlumu geri çevirip Râfî’ye izin verdiniz. Oysa oğlum güreşte Râfî’yi yener.» dedi. Allâh Resûlü, Semüre ile bana:

    «–Haydi güreşin bakalım!» dedi. Güreştik, netîcede Semüre beni yendi. Bunun üzerine Resûlullâh ona da izin verdi.” (Taberî, Târîh, II, 505-506; Vâkıdî, I, 216)

    UHUD SAVAŞI STRATEJİSİ
    Hazret-i Peygamber, ordusunun arkasını Uhud Dağı’na verdi. Ayneyn Tepesi’ne de düşmanın bu aradaki vâdiden saldırma ihtimâline karşı elli okçu yerleştirdi. Başlarına Abdullâh bin Cübeyr’i tâyin ederek onlara şu tembihte bulundu:

    “−Siz bizim arkamızı muhâfaza edeceksiniz. Düşman gâlip gelsin veya mağlûb ol­sun, benden haber gelmedikçe yerlerinizden ayrılmayınız!” (İbn-i Hişâm, III, 10; Ahmed, I, 288)

    Harp, âdet olduğu üzere, yine mübâreze ile başladı. Allâh’ın Arslanı Hazret-i Ali, müşriklerin san­caktârı Talha’yı bir vuruşta yere serdi. Kureyş sancağını alan Talha’nın kardeşi Osmân’ı da Hazret-i Hamza; üçüncü sancaktârı ise Sa’d bin Ebî Vakkâs öldürdü.

    Nihâyet harp, bütün şiddetiyle başladı. Çarpışma iyice kızıştığı bir sırada Allâh Resûlü, üzerinde:

    “Korkaklıkta âr ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır!” sözleri yazılı kılı­cını göstererek:

    “−Bunu benden kim alır?” diye sordu. Sahâbîler:

    “−Ben, ben!” diyerek onu almak üzere ellerini uzattılar. Efendimiz:

    “−Bu kılıcı, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sorunca, onu almaktan çekindiler. Ensâr’dan Ebû Dücâne ayağa kalkıp:

    “−Onun hakkı nedir ey Allâh’ın Resûlü?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

    “−Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar, düşmanla vuruşmandır...” buyurdu. Ebû Dücâne:

    “−Ben onu hakkını vermek üzere alırım yâ Resûlallâh!” dedi.

    Ebû Dücâne kılıcı aldı, kırmızı sarığını çıkarıp başına sardı ve İslâm saflarıyla müşriklerin safları arasında, kurula kurula, çalımlı çalımlı yürümeye başladı. Peygamber Efendimiz onun gururlu ve kibirli bir şekilde yürüdüğünü görünce:

    “−Bu öyle bir yürüyüştür ki, Allâh ona bu gibi durumların hâricinde buğzeder!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 11-12; Vâkıdî, I, 259; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 128)

    Harp esnâsında Yahûdî âlimlerinden Muhayrık Müslüman oldu. O, Peygamber Efendimiz’i Tevrât’ta anlatılan sıfatlarıyla çok iyi tanırdı. İlmen bulduğu hakîkati Uhud’a kadar açıklayamamıştı. Âlemlerin Efendisi Uhud Savaşı’na çıktığı zaman yahûdîlere:

    “–Ey yahûdî cemaati! Vallâhi siz Muhammed’in peygamber olduğunu ve O’na yardım etmeniz gerektiğini pekâlâ biliyorsunuz!” dedi. Yahûdîler:

    “–Bugün cumartesi günüdür; hiçbir şeyle uğraşılmaz!” dediler. Muhayrık:

    “–Sizin için cumartesi diye bir şey yoktur!” dedi. Kılıcını ve ihtiyaç duyduğu malzemeleri yanına alıp akrabâlarından birisine:

    “–Eğer bugün öldürülürsem bütün mal varlığım Muhammed’indir. O, Allâh’ın gösterdiği şekilde onları kullanır!” diyerek vasiyette bulundu. Uhud’da savaşmaya gitti ve şehîd oldu. Bıraktığı yedi hurma bahçesini Peygamber teslîm alıp vakfetti ve:

    “–Muhayrık, Yahûdîlerin en hayırlısıdır!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 38; Vâkıdî, I, 263; İbn-i Sa’d, I, 501-503)

    Uhud’da birbirinden ibretli sahneler yaşanıyordu:

    Kuzman adlı bir Medîneli, savaşta yedi kişiyi öldürmüş, kendisi de ağır bir yara alarak ölmüştü. Buna rağmen Allâh Resûlü:

    “–Kuzman cehennemliktir!” buyurdu. Çünkü o, son nefesinde kendisine:

    “−Şehîdliğin mübârek olsun ey Kuzman!” diyen Katâde bin Nûmân’a:

    “–Ben kabîlem için savaştım; şehîdlik için değil!” demiş ve kılıcına abanarak intiharla canına kıymıştı. (Vâkıdî, I, 263)

    Buna karşılık, kabîlesinin İslâm’a girmesine önce îtirâz eden sonra da pişman olan Usayram, tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Nebî’ye geldi ve:

    “–Yâ Resûlallâh! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?” dedi. Resûl-i Ekrem:

    “–Önce müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine Usayram müslüman oldu, sonra savaştı ve şehîd oldu. Resûlullâh:

    “–Az çalıştı, fakat çok kazandı!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâre, 144)

    Yaralıların arasında yatarken, kendisine meraklı nazarlarla bakan­lara son nefesinde:

    “–Ben Müslüman olmak için geldim. Allâh ve Resûlü uğrunda çarpıştım ve yara­landım!” diyordu. Ebû Hüreyre, bu zâtı bir bilmece gibi sahâbîlere sorar:

    “–Bana söyleyin bakalım, hayâtında bir kere bile namaz kılmadan cennete giren kişi kimdir?” derdi. İnsanlar cevâbını bilemez, kendisinin söylemesini isterlerdi. Ebû Hüreyre de:

    “–O, Usayram, yâni Amr bin Sâbit’tir!” derdi. (İbn-i Hişâm, III, 39-40; Vâkıdî, I, 262)

    Savaş esnâsında Abdullâh bin Cahş’ın kılıcı kırılmıştı. Varlık Nûru Efendimiz ona bir hurma dalı verdi. Hurma dalı Abdullâh’ın elinde bir kılıç oluverdi. Abdullâh şehîd oluncaya kadar bu kılıcı kullandı. “Urcun” ismi verilen bu kılıç, Abdullâh bin Cahş’ın vârislerindeyken, onu Türk beylerinden biri, iki yüz dinara (altına) satın aldı.[6]

    Müslümanların görülmemiş bir şevkle düşman üzerine atılmaları, kısa zamanda za­ferle netîcelendi; sayı ve techizât bakımından üstün olan düşman kaçmaya başladı. Ancak müs­lümanlar, bir müddet düşmanı kovaladıktan sonra zaferlerinden tamâmen emîn olup ganî­met toplamaya başladılar. Hattâ Allâh Rasûlü’nün tembihâtını hatırlatan kumandanlarının ısrârına rağmen okçular da yerlerini terk ederek ganîmet toplamaya koştular. Tepede yal­nız okçuların emîri Abdullâh ile yedi arkadaşı kalmıştı.

    İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Düşmanın uyanık kumandanlarından Hâlid bin Velîd, süvârî birliği ile beklediği fırsatı ele geçirmişti. Emrindeki süvârîlerle derhâl, okçuların bulunduğu tepenin arkasından dolaşarak Abdullâh’ı ve di­ğer okçuları kısa zamanda şehîd ettiler. Ganîmet toplayan müslümanların arka tarafların­dan şiddetli bir saldırı başlattılar. Bozguna uğrayıp kaçmakta olan düşman askerleri de bu durumu görünce derhâl geri dönerek, müs­lümanların üzerine yeniden hücûma geçtiler. İslâm ordusu iki ateş arasında kaldı. Aralarında ka­rışıklık çıktı.

    ŞEHİTLERİN EFENDİSİ HZ. HAMZA

    Bu sırada saflar arasında bir o tarafa bir bu tarafa koşup duran İslâm’ın yiğit cen­gâveri Hazret-i Hamza, Vahşî’nin attığı bir mızrakla şehîd oldu. Henüz bir köle olan Vahşî, bunu, Hind’in kendisine va’dettiği hürriyete kavuşmak için yapmıştı. Dehşetli bir hırsla uzun zamandır bu fırsatı bekleyen Hind, Hamza’ın karaciğerini çıkartıp ısıracak kadar vahşette ileri gitti. Bundan dolayı ona “Âkiletü’l-Ekbâd” yâni “Ciğer Yiyen” lâkabı takıldı.

    Hazret-i Hamza’nın şehâdeti, müslüman saflarında dalga dalga bir mâtem havası es­tirdi. Zâten karışan saflar, iyice bozuldu. Allâh Teâlâ bu hâli şöyle beyân buyurur:

    “Siz Allâh’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allâh, size olan va’dini yerine ge­tirmiştir. Nihâyet öyle bir an geldi ki, Allâh arzuladığınızı (gâlibiyeti) size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; (Peygamber’in verdiği) emir husûsunda tartışmaya kalktınız ve âsî oldunuz. Dünyâyı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allâh, denemek için sizi onlardan (onları mağlûb etmekten) alıkoydu. Ve and olsun sizi bağışladı. Zâten Allâh, mü’minlere karşı çok lutufkârdır.” (Âl-i İmrân, 152)

    Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede, okçulardan yerlerini terk edenleri; “Kiminiz dünyâyı arzu ediyordu.” diye îkâz ederken, orayı terk etmeyip şehîd düşenleri de; “Kiminiz de âhireti arzu ediyordu.” buyurarak medh ü senâ etmiştir.

    Müşrikler, o gün birçok mü’mini şehîd ettiler. Hattâ bir grup müşrik, doğrudan doğruya Allâh Resûlü’nü hedef alarak saldırıya geçti. Efendimiz’e yapılan hücûmlar iyice sıklaştı. Talha bin Ubeydullâh der ki:

    “Resûlullâh’ın ashâbı dağılınca, müşrikler saldırıya geçtiler ve Allâh Resûlü’nü her taraftan kuşattılar. Kendisini, gelen saldırılara karşı, önünden mi, arkasından mı, sağından mı, yoksa solundan mı müdâfaa edeceğimi bilmiyordum. Kılıcımı sıyırıp bir kere önünden, bir kere de arkasından gelenleri uzaklaştırdım, nihâyet dağıldılar.” (Vâkıdî, I, 254)

    Müşriklerin keskin nişancısı Mâlik bin Züheyr, Resûlullâh’a bir ok atmıştı. Talha bin Ubeydullâh, okun Resûlullâh’e isâbet edeceğini anlayınca elini oka karşı tuttu. Ok parmağına çarparak elini çolak bıraktı. [7]

    Muhâcir ve Ensâr’dan bir kısım sahâbîler Allâh Resûlü’nün etrâfını sardılar; O’nun önünde şehîd olmak üzere bey’at ettiler ve:

    “–Yüzüm yüzünün önünde siper, vücûdum Sen’in vücûduna fedâdır! Allâh’ın selâmı her dâim Sen’in üzerine olsun! Hiçbir zaman yanından ayrılmayız.” diyerek sonuna kadar savaştılar. (İbn-i Sa’d, II, 46; Vâkıdî, I, 240)

    Ebû Talha, yayını çok sert çeken bir okçu idi. Uhud günü elinde iki, üç yay kırılmıştı. Allâh Resûlü yanından ok torbası ile geçen herkese:

    “–Ok torbanı Ebû Talha’nın yanına boşalt!” buyurmakta idi. Peygamber Efendimiz, onun arkasından müşriklere bakmak için yükselip başını kaldırdıkça Ebû Talha:

    “–Yâ Resûlallâh! Anam-babam Sana fedâ olsun! Başını kaldırma! Belki müşrik oklarından biri isâbet eder. Benim göğsüm Sen’in göğsüne siper olsun. Sana dokunacak, bana dokunsun!” derdi. (Buhârî, Meğâzî, 18)

    Katâde bin Nûmân da Allâh Resûlü’nü korumak için önüne durarak yayının başı yamuluncaya kadar müşriklere ok attı. Nihâyetinde kendisi de bir okla gözünden vuruldu. Göz bebeği yanaklarının üzerine aktı. Katâde’yi böyle görünce Allâh Resûlü’nün gözleri yaşardı. Efendimiz Katâde’nin göz bebeğini eliyle aldı ve yerine koydu. Bundan sonra o göz diğerine göre daha güzel oldu ve daha keskin görmeye başladı.[8]

    Hanım sahâbîlerden Ümmü Umâre da Uhud Savaşı’na katılarak oku ve yayı ile düşmanla çarpışanlardan biridir. Savaştan sonra Medîne’ye dönen Allâh Resûlü:

    “−Harp esnâsında sağıma soluma döndükçe hep Ümmü Umâre’nin yanıbaşımda çarpıştığını görüyordum.” demiştir. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 479)

    Bu vesîleyle Efendimiz’in muhtelif iltifat ve duâlarına mazhar olan Ümmü Umâre Hâtun, Allâh Resûlü’ne:

    “–Allâh’a duâ et de cennette Sana komşu olalım.” dedi.

    Peygamber Efendimiz:

    “–Allâh’ım! Bunları bana cennette komşu ve arkadaş et!” diyerek duâ etti. Bunun üzerine Ümmü Umâre:

    “–Artık bundan sonra dünyâda ne musîbet gelirse gelsin, aldırmam!” dedi. (Vâkıdî, I, 273; İbn-i Sa’d, VIII, 415)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN YARALANDIĞI SAVAŞ
    Savaşın kızıştığı anda Allâh Resûlü’ne karşı yapılan hücûmların birisinde Sa’d bin Ebî Vakkâs’ın müşrik kardeşi Utbe, Peygamber Efendimiz’e bir taş fırlattı. Atılan taşla, yerleri ve gökleri titreten bir hâ­dise olarak, Resûlullâh’ın zırhından iki halka, mübârek yüzlerine battı ve yanağını yararak bir dişini kırdı.[9] Resûl-i Ekrem Efendimiz, fâsık Ebû Âmir’in Müslümanlar için kazdığı çukurlardan birine düştü. Hazret-i Ali, Allâh Resûlü’nün elinden tuttu, Talha bin Ubeydullâh da ayağa kaldırıp çukurdan çıkardı. Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Efendimiz’in yüzüne batan miğfer halkalarından birisini dişiyle çekip çıkardı. Bunu yaparken kendisinin ön dişi de kırıldı. Öteki halkayı çıkarırken bir dişi daha kırıldı. O ân bütün sahâbe-i güzîn ve hattâ melekler, derin bir mâteme büründüler. Bu durum ashâbın son derecede ağırına gitti ve Efendimiz’e:

    “–Kureyş müşriklerine bedduâ etseniz?!” dediler. Resûl-i Ekrem ise:

    “–Ben lânetleyici olarak gönderilmedim. Bilâkis doğru yola dâvet edici ve rahmet olarak gönderildim. Allâh’ım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar.” diyerek duâ etti. (Buhârî, Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 105; Heysemî, VI, 117; Vâkıdî, I, 244-247; Kadı Iyâz, I, 95)

    Yaralandığı vakit Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Allâh, Rasûlü’nün yüzünü yaralayan kavme çok gazaplandı!” buyurdu. Sa’d bin Ebî Vakkâs şöyle demiştir:

    “–Vallâhi Resûlullâh’ın bu sözünü duyunca, (O’nu yaralayan) kardeşim Utbe bin Ebî Vakkâs’ı öldürmek için duyduğum hırs kadar, hiç kimseyi öldürmeye hırs duymadım!”

    Nitekim Sa’d bunun için müşrik saflarını yararak pek çok defâ teşebbüste bulunmuş, ancak Allâh Resûlü, Sa’d’ın, kardeşini öldürmesine mânî olmuştur.[10]

    Sa’d bin Ebî Vakkâs, Fahr-i Kâinât’ın yanında müşriklere durmadan ok yağdırıyor, Varlık Nûru Efendimiz de:

    “−At yâ Sa’d! Babam ve anam sana fedâ olsun!” buyuruyordu. Buna şâhid olan Hazret-i Ali:

    “Ben, Nebî’nin Sa’d hâricinde hiç kimse için; «Babam ve anam sana fedâ olsun!» dediğini duymadım.” demiştir. (Tirmizî, Edeb 61, Menâkıb 26; Ahmed, I, 92)

    Peygamber Efendimiz, büyük bir karışıklığın yaşandığı bu hengâmede dahî sonsuz bir îman metâneti ile Hakk’a tevekkül ediyor, bir taraftan kanayan vech-i mübâreklerin­i elleriyle silerken, diğer taraftan da Cenâb-ı Hakk’a ilticâ hâlinde:

    “Yâ Rabbî! Kavmim câhildir, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen onlara hidâyet ver!” diye duâya devâm ediyordu. Sehl bin Sa’d anlatıyor:

    “Resûlullâh Uhud Savaşı sırasında yaralanınca Fâtıma mübârek yüzlerinden kanı yıkamaya başladı. Hazret-i Ali de Fâtıma’ya su döküyordu. Hazret-i Fâtıma suyun kanı gittikçe artırdığını görünce, bir parça hasır aldı; onu yakıp iyice kül hâline getirdikten sonra yaraya bastı. Böylece kan durdu.” (Buhârî, Cihâd, 80; Meğâzî, 24; Müslim, Cihâd, 101)

    İşte Uhud Harbi, böyle hüzünlü sahnelerin yaşandığı bir hâl almıştı. Harbin seyri başlangıçta mü’minlerin lehine iken, emre itaatsizlik sebebiyle birden müşriklerin lehine dönmüştü. Allâh Resûlü’nün etrâfında sâdece on dört kişi kalmıştı. Âlemlerin Efendisi paniğe kapılan birtakım mü’minlere:

    “–Ey Allâh’ın kulları! Bana geliniz, ben Allâh’ın Resûlü’yüm!” diye seslenmeye başladı. (Vâkıdî, I, 237)

    Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz, durmadan (savaş alanın­dan) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakamıyordunuz. (Allâh) size keder üstüne keder verdi ki, gerek elinizden gidene gerekse de başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allâh yaptıklarınızdan haberdârdır.” (Âl-i İmrân, 153)

    Müslümanların bir kısmı da Hazret-i Peygamber’in şehîd edildiğini duymuş, yıldı­rım çarpmışçasına sarsılmışlardı. Öyle ki; “Allâh Resûlü öldükten sonra biz burada ne diye duralım!” deyip savaş alanını terkediyorlardı. Bunlar aslında Medîne’yi korumak için geri dönmüşler, fakat Müslüman kadınlar tarafından tekrar geri çevrilmişlerdi.

    Bir kısmı ise; “Allâh’ın Resûlü ölse bile, Allâh bâkîdir!” diyerek harbe devâm ediyordu. Bunlardan Enes bin Nadr (meşhur Enes bin Mâlik’in amcası), ye’s içinde ne yapacağını bilemeyen birtakım mü’minlerden Âlemlerin Efendisi’nin şehîd olduğu haberini duydu­ğunda büyük bir teslîmiyet ve metânetle:

    “–Resûlullâh şehîd olduktan sonra artık yaşayıp da ne yapacaksınız? Haydi siz de O’nun gibi savaşarak şehîd olun!” diye haykırdı ve müşriklerin üzerine hücûm etti. Bir müd­det sonra da seksenden fazla yara almış olarak şehâdet şerbetini yudumladı. (Ahmed, III, 253; İbn-i Hişâm, III, 31)

    Hazret-i Enes şöyle anlatmaktadır:

    “Amcam Enes bin Nadr, Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bu ona çok ağır geldi:

    «–Ey Allâh’ın Resûlü! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadım. Eğer Allâh Teâlâ müşriklerle yapılacak bir savaşa katılmayı nasîb ederse, neler yapacağımı elbette görecektir.» dedi.

    Uhud Gazvesi’ne katıldı. Müslüman safları dağılınca, arkadaşlarını kastederek: «Rabbim! Bunların yaptıklarından dolayı Sana özür beyân ederim!», müşrikleri kastederek de: «Bunların yaptıklarından da berîyim yâ Rabbi!» deyip ilerledi. Sa’d bin Muâz’la karşılaştı ve:

    «–Ey Sa’d! İstediğim cennettir. Kâbe’nin Rabbi’ne yemin ederim ki, Uhud’un eteklerinden beri hep o cennetin kokusunu alıyorum.» dedi.

    Sa’d daha sonra hâdiseyi Peygamber Efendimiz’e naklederken:

    «−Ben onun yaptığını yapamadım yâ Resûlallâh!» demiştir.

    Amcamı şehîd edilmiş olarak bulduk. Vücûdunda seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok yarası vardı. Müşrikler müsle yapmış, uzuvlarını kesmişlerdi. Bu sebeple onu kimse tanıyamadı. Sâdece kızkardeşi parmak uçlarından tanıdı. Şu âyet, amcam ve onun emsâli hakkında nâzil oldu:

    «Mü’minler içinde öyle yiğitler vardır ki, Allâh’a verdikleri sözlerine sadâkat gösterdiler. Onlardan kimi ahdini yerine getirdi (çarpıştı, şehîd düştü), kimi de (sırasını) beklemektedir. Bunlar aslâ sözlerini değiştirmemişlerdir.» (el-Ahzâb, 23)” (Buhârî, Cihâd, 12; Müslim, İmâre, 148)

    Savaş, mü’minlerin aleyhine dönünce harp meydanından kaçanlar, -hikmet-i ilâhî- umûmiyetle şehir dışına çıkarak harp etmek iste­yenlerdi. Allâh Teâlâ, onlara hitâben şöyle buyurdu:

    “And olsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmezden önce onu temennî ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz!” (Âl-i İmrân, 143)

    Ölüme hazır olduklarını söyleyip de sonra Varlık Nûru’nun öldüğü hezeyânına bakarak gerisin geriye kaçanlara gelen ilâhî îkaz gâyet şiddetli oldu:

    “Muhammed ancak bir Rasûl’dür. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi O ölür, ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dîninize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allâh’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allâh şükredenleri mükâfâtlandırır.” (Âl-i İmrân, 144)

    O dehşetli gün, bütün her şeye rağmen Allâh Resûlü, bir kutup yıldızı gibi yerinden hiç ayrılmayarak nebevî bir dirâyetle mukâvemet gösterdi. Celâdet, ce­sâret, şecaat ve îtidâli ile ashâbına cengâverlikte de ulvî bir nümûne oldu. Zîrâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “(Düşmana karşı) gevşeklik göstermeyiniz! (Mağlûb olduk, diye) mahzûn da olma­yınız! (Allâh’ın vaadine) inanıyorsanız, mutlakâ üstünsünüz (sonunda gâlip olacaksınız)! Eğer sizin (Uhud’da) yaralanarak canınız yandıysa (Kureyş) kavminin de (Bedir’de) öyle canı yanmıştı. Biz bu günleri insanlar arasında nöbetleşe dolaştırırız. (Bâzı kere siz gâlip olursunuz, bâzı kere de düşmanlarınız gâlip gelir!)…” (Âl-i İmrân, 139-140)

    Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamberi’ne ve mü’minlere olan merhamet ve lutfu ile Uhud günü, bütün karışıklıklara rağmen, müşrikler hedeflerine varamadılar. Bu arada ashâb-ı kirâm hazarâtı, Resûlullâh’ı görerek yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Müşriklerin hücûmu göğüslendi. Mü’minler, büyük bir sebatla Allâh Resûlü’nü korudu­lar. Mekkeli müşrikler, yeniden zâyiat vermeye başladı. Bunun üzerine kayıpların artma­ması için biraz geri çekildiler. Bu fırsatı değerlendiren Allâh Rasûlü de Uhud Dağı’na çekildi. Bu defâ da Ebû Süfyân, dağın tepesinden mü’minlerin üze­rine sarkmak istediyse de başarılı olamadı.

    Bu korkulu anda Allâh Teâlâ mü’minlere bir uyku hâli lutfetti, bulundukları yerde tatlı ve huzur verici bir uykuya daldılar. Hattâ bâzıları ellerindeki kılıçlarını defâlarca yere düşürdüler. Bu uyku sâdece mü’minleri sarmıştı. Müslümanların arasındaki münâfıkların ve şüphecilerin ise gözlerine uyku girmiyordu. Onlar o esnâda endişe içinde düşünüyor, müşriklerin gelip kendilerini öldürmelerinden korkuyorlardı.[11]

    Bir ara, Ebû Süfyân ile Hazret-i Ömer arasında kısa bir tartışma yaşandı.[12] Bunun ardından geri dönmek için hareket eden Ebû Süfyân, arzu ettiği tatmîn edici netîceyi elde edememiş ol­manın hırsıyla son olarak:

    “–Gelecek yıl Bedir’de buluşalım!” dedi.

    Hazret-i Ömer durup Peygamber Efendimiz’in buna ne söyleyeceğini bekledi. Varlık Nûru Efendimiz:

    “–Olur! Orası inşâallâh buluşma yerimiz olsun, de!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 45; İbn-i Sa’d, II, 59)

    Gerçekte ise müşriklerin içine bir korku düşmüş, onun için dönüyorlardı. Nitekim Rasûlullâh’a verilen mûcizelerden biri de, düş­manın gönlüne uzak mesâfelerden bile korku salmasıydı. Cenâb-ı Hak buyurur:

    “Allâh’ın, hakkında hiçbir delîl indirmediği şeyleri O’na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Onların gidecekleri yer de cehennemdir. Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür!” (Âl-i İmrân, 151)

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN UHUD SAVAŞI’NDA OKUDUĞU DUA
    İşte müşrikler, kalplerine düşen bu korkunun da tesiriyle, müslümanlara karşı sağladık­ları geçici galebeye rağmen tamâmen müdâfaasız olan Medîne’yi istîlâya teşebbüs edemediler. Üstelik yanlarında bir tek müslüman esir bile olmadığı hâlde geri dönüyorlardı. Şüphesiz ki bu, Allâh’ın, Peygamberi’ne ve mü’min­lere olan bir lutfu idi. Uhud’da müşrikler dönüp giderken, Allâh Rasûlü:

    “–Saf olunuz, Rabbime duâ ve senâda bulunayım!” buyurdu. Ashâb-ı kirâm Allâh Rasûlü’nün arkasında saf oldular. Peygamber Efendimiz şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım! Bütün hamd ü senâlar Sana âittir! Allâh’ım! Sen’in yayıp bollaştırdığını daraltacak yok, Sen’in daralttığını de açıp yayacak yok! Sen’in saptırdığını doğrultacak yok, Sen’in hidâyet verdiğini de saptıracak yok! Sen’in vermediğini verecek yok, Sen’in verdiğini de engelleyecek yok! Sen’in uzaklaştırdığını yaklaştıracak yok, Sen’in yaklaştırdığını da uzaklaştıracak yok!

    Allâh’ım! Rahmet ve bereketini, fazl u keremini üzerimize saç! Allâh’ım! Sen’den aslâ değişmeyecek ve hiçbir zaman zâil olmayacak ebedî nîmetler isterim. Allâh’ım! Sen’den yoksulluk gününde nîmet, korkulu günde emniyet dilerim! Allâh’ım! Hem verdiklerinin hem de vermediklerinin şerrinden Sana sığınırım!

    Allâh’ım! Îmânı bize sevdir, gönüllerimizi onunla zînetlendir! Bizi küfür, azgınlık ve isyandan nefret ettir! Bizleri dîn ve dünyâ için faydalı olan şeyleri bilenlerden, doğru yola erenlerden eyle!

    Allâh’ım! Bizi müslüman olarak öldür, müslüman olarak yaşat! Şeref ve haysiyetimizi yitirmeden, fitnelere mâruz kalmadan, sâlihler zümresine ilhâk eyle!

    Allâh’ım! Sen’in peygamberlerini yalanlayan, insanları Sen’in yolundan alıkoyan kâfirler gürûhunu kahreyle! Onların üzerine musîbetini ve azâbını indir. Allâh’ım! Kendilerine kitap verilen kâfirleri de kahreyle! Ey hak ve gerçek olan İlâh! Âmîn!” (Ahmed, III, 424; Hâkim, I, 686-687/1868; III, 26/4308)

    MAZERET KAPILARINI KAPATAN SAHABİ: SAD BİN REBİ
    Peygamber Efendimiz, Sa’d bin Rebî’yi bulup ne durumda olduğunu öğrenmesi için ashâbından birini harp meydanına gönderdi. Sahâbî, Sa’d’ı ne kadar aradıysa da bulamadı, ne kadar seslendiyse de cevap alamadı. Nihâyet son bir ümitle:

    “−Ey Sa’d! Beni Rasûlullâh gönderdi. Allâh Rasûlü, senin diriler arasında mı, yoksa şehîdler arasında mı bulunduğunu kendisine haber vermemi emretti!” diye yaralı ve şehîdlerin bulunduğu tarafa doğru seslendi.

    O sırada son anlarını yaşayan ve cevap verecek mecâli kalmamış olan Sa’d, kendisini Allâh Rasûlü’nün merak ettiğini duyunca bütün gücünü toplayarak cılız bir inilti hâlinde:

    “−Ben, artık ölüler arasındayım!” diyebildi. Belli ki artık öteleri seyrediyordu. Sahâbî, Sa’d’ın yanına koştu. Onu, vücûdu kılıç darbeleriyle delik-deşik olmuş bir vaziyette buldu. Ve ondan ancak fısıltı hâlindeki kısık bir sesle şu müthiş sözleri işitti:

    “−Vallâhi gözleriniz kımıldadığı müddetçe, Hazret-i Peygamber’i düşmanlardan korumaz da başına bir musîbet gelmesine sebep olursanız, sizin için Allâh katında ileri sürülebilecek hiçbir mâzeret yoktur!” (Muvatta, Cihâd, 41; Hâkim, III, 221/4906; İbn-i Hişâm, III, 47)

    Sa’d bin Rebî, ümmete âdeta bir vasiyet mâhiyetindeki bu sözleriyle fânî hayâta vedâ etti.

    UHUD ŞEHİTLERİ

    Müşrikler Uhud’u tamâmen terk ettikten sonra Allâh Rasûlü, harp sâhasına inerek şehîdleri defnettiler. Tam yetmiş şehîd verilmişti. Bunların arasında Hazret-i Hamza gibi cengâverler ve Mus’ab bin Umeyr gibi yiğitler de vardı.

    Müslümanların sancaktarlığını yapan Mus’ab bin Umeyr, Rasûlullâh’ı mü­dâfaa ederken şehîd olmuştu. Bunun üzerine bir melek Mus’ab’ın sûretine gi­rerek sancağı almış, Peygamber Efendimiz de henüz onun şehâdetinden haber­dâr olmadığı için sancaktâra hitâben:

    “–İleri git yâ Mus’ab!” buyurmuştu. Bunun üzerine melek, dönüp Allâh Rasûlü’ne bakmış, böylece onun bir melek oldu­ğunu fark eden Efendimiz, Mus’ab’ın şehîd ol­duğunu anlamıştı. Daha sonra Mus’ab’ın mübârek nâşı bulunmuş, ancak onu saracak bir kefen bulunamamıştı. (İbn-i Sa’d, III, 121-122)

    Mübârek şehîdin üzerindeki elbiseyle baş tarafı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Ashâb, ne yapacaklarını sormak üzere Allâh Rasûlü’ne mürâcaat etti. Rasûlullâh, şehîdin baş kısmının elbise ile kapatılmasını, ayaklarının da güzel kokulu otlarla örtülmesini emir buyurdu.

    Hâlbuki Mus’ab, Mekke’nin en asil ve varlıklı âilelerinden birinin çocuğu idi. Bütün Mekke gençleri ona yaşantısına özeniyorlardı. Hattâ genç kızlar onun geçtiği yollar üzerine gül serperlerdi. O ise müşrik âilesinin bütün zorlamalarına rağmen, onların dünyevî imkân ve nîmetlerini hattâ mîrâsını bir tarafa iterek Allâh Rasûlü’nün yanında olmayı tercih etti. Rasûlullâh’a o kadar büyük bir muhabbetle hayran oldu ve bağlandı ki, şehîd olurken bu fedâkârlığı karşısında bir melek onun sûretine girdi. Bu sûretle, Mus’ab’ın katlandığı fedâkârlıklara ne güzel bir ilâhî lutufla mukâbele edilmiş oldu.

    Bu hazîn manzara gönüllerde o kadar derin izler bırakmıştı ki, yıllar sonra müslümanların güçlenip izzet kazandığı bir dönemde, ağniyâ-i şâkirînden olan Abdurrahmân bin Avf’ın önüne, oruçlu olduğu bir gün oğlu tarafından birkaç çeşit yemek konulmuştu. O ise bundan müteessir olmuş ve:

    “–Mus’ab, Uhud Savaşı’nda şehîd edildi. O, benden daha fazîletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyâlık olarak bize her şey lutfedildi. Doğrusu hayırlarımızın karşılığının dünyâda verilmiş olmasından korkuyorum.” demişti. Daha sonra Abdurrahmân ağlamaya başladı ve yemeği bırakıp sofradan kalktı. (Buhârî, Cenâiz, 27)

    Uhud şehîdleri içinde Hazret-i Peygamber’in ve bütün mü’minlerin gönlünü en çok hüzne gark eden ise, İslâm ordusunun eşsiz kahramânı, Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza oldu.

    Hazret-i Safiyye, kardeşi Hamza’yı görmek üzere şehîdlerin bulunduğu tarafa yöneldi. Oğlu Zübeyr kendisini karşılayarak:

    “–Rasûlullâh geri dönmeni emrediyor.” dedi. O da:

    “–Niçin? Kardeşimi görmeyeyim mi? Ben onun kesilip doğrandığını zâten haber aldım. O, Allâh için bu musîbete uğradı. Zâten bizi de bundan başkası tesellî edemezdi. İnşâallâh sabredip ecrini Allâh’tan bekleyeceğim.” dedi.

    Zübeyr, gidip annesinin söylediklerini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e bildirdi. Âlemlere Rahmet Efendimiz:

    “–Öyleyse bırak görsün!” buyurdu. Safiyye de kardeşi Hazret-i Hamza’nın mübârek nâşının yanına gelerek duâ etti. (İbn-i Hişâm, III, 48; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 349)

    Uhud’da yaşanan kâbına varılmaz bir din kardeşliği manzarasını Zübeyr bin Avvâm şöyle anlatır:

    “Annem Safiyye yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp:

    «–Bunları kardeşim Hamza’ya kefen yapasınız diye getirdim.» dedi. Onları alıp Hamza’nın yanına gittik. Yanında Ensâr’dan bir kefensiz şehîd daha vardı. İki hırkayı da Hamza’ya sarıp Ensârî’yi kefensiz bırakmaktan utandık:

    «–Hırkanın birisi Hamza’ya, öbürü de Ensârî’ye kefen olsun!» dedik. Hırkalardan biri büyük diğeri küçük olduğu için aralarında kur’a çektik.” (Ahmed, I, 165)

    Bu duygulu manzaranın da ifâde ettiği gibi, mü’min gönüllerde artık akrabâlık asabiyeti, yerini îman kardeşliğine terk ediyordu. Kıyâmete kadar gelecek bütün mü’minlere, din kardeşliğini yaşamanın heyecânı sergileniyordu.

    Şehîdlerin namazlarının kılınması için Hazret-i Hamza başta olmak üzere on şehîd getiriliyor, namazdan sonra dokuzu defnediliyordu. Hazret-i Hamza’nın yanına dokuz şehîd daha getiriliyor, tekrar cenâze namazı kılınıyordu. Böylece Rasûlullâh, amcası, ciğerpâresi ve şehîdlerin efendisi olan bu mübârek şehîdin cenâze namazını defâlarca kılmıştır.[13]

    Câbir’den rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Peygamber Uhud Gazvesi’nde şehîd düşenleri her mezara iki kişi konacak şekilde bir araya getirtmiş:

    “–Bunların hangisi daha çok Kur’ân bilirdi (Kur’ân’ı yaşardı)?” diye sormuş ve şehîdlerden hangisi gösterilirse, onu kıble tarafına koymuştur. (Buhârî, Cenâiz, 73, 75)

    Hazret-i Ayşe, Uhud’da olup bitenler hakkında bir haber alabilmek için kadınlar arasında yola çıkmıştı. Harre mevkiinde, sâliha kadın Hind bint-i Amr’a rastladı. Hind, kocası Amr bin Cemuh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullâh’ın cesetlerini bir deveye yüklemiş getiriyordu. Hazret-i Ayşe ona:

    “–Geride ne haber var?” diye sordu. Hind:

    “–Hayırdır. Rasûlullâh iyidir. O sağ olduktan sonra her musîbet hafif kalır.” dedi. Hazret-i Ayşe devenin üzerindeki cesetleri göstererek:

    “–Bunlar kim?” diye sordu. Sâliha hanım Hind:

    “–Kardeşim Abdullâh, oğlum Hallâd ve kocam Amr’dır.” dedi. Hazret-i Ayşe :

    “–Onları nereye götürüyorsun?” diye sordu. Hind:

    “–Medîne’ye götürüyorum. Oraya defnedeceğim.” dedi. Yürümesi için biraz zorlayınca deve çöktü. Hazret-i Ayşe:

    “–Deve, yükünün ağırlığından dolayı mı çöküyor?” diye sordu. Hind:

    “–Neden çöktüğünü bilmiyorum. Hâlbuki sâir vakitlerde iki devenin yükünü taşırdı. Fakat şimdi onda farklı bir hâl olduğunu görüyorum.” dedi.

    Zorlayınca deve kalktı, ancak Medîne’ye yöneltilince yine çöktü. Yönü Uhud’a çevrildiğinde ise koşmaya başladı. Hind, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yanına varıp durumu anlattı. Nebiyy-i zî-şân Efendimiz ona:

    “–Deve vazîfelidir. Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı?” diye sordu. Hind:

    “–Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş ve: «Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb et! Beni me’yûs ve mahrûm bir hâlde ev halkıma döndürme!» diye duâ etmişti.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh şunları söyledi:

    “–İşte bunun içindir ki deve yürümüyor.

    Ey Ensâr topluluğu! Sizden her kim Allâh’a yemin etmişse ona sâdık kalsın.

    Ey Hind! Kocan Amr, sâdıklardandır. O şehîd edildiği andan itibâren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Kocan Amr, oğlun Hallâd ve kardeşin Abdullâh cennette bir araya gelecek ve arkadaş olacaklardır.”

    Bu müjde üzerine Hind, sâdıklardan olan kocası ile ebedî hayatta da berâber olmayı arzulayarak:

    “–Yâ Rasûlallâh! Ne olur Allâh’a duâ et, beni de onlarla bir araya getirsin.” diye yalvardı. (Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, III, 216; İbn-i Abdilber, III, 1168)

    Diğer bir ibretli manzara da şöyledir:

    Uhud günü Medîne acı bir haberle çalkalandı. “Muhammed öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar koptu, feryâdlar Arş’a yükseldi. Hattâ Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a, iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehîd olduğu haber verildiği hâlde, o hiç aldırmadan hemen Allâh Rasûlü’nün durumunu sordu:

    “–O’na bir şey oldu mu?” dedi. Sahâbe-i kirâm cevâben:

    “–İyidir, Allâh’a hamd olsun, O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler. Sümeyrâ Hatun:

    “–O’nu bana gösteriniz ki kalbim mutmain olsun.” dedi. Gösterdiklerinde hemen gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:

    “–Anam babam Sana fedâ olsun Yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra artık hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)

    Beşir bin Akrabe der ki:

    “Babam Akrabe, Uhud günü şehîd olunca ağlayarak Hazret-i Peygamber’e gittim. Bana:

    «−Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus ağlama! Senin baban ben olsam, annen de Âişe olsa, râzı olmaz mısın?» buyurdu. Ben de:

    «−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh, tabiî ki râzı olurum!» dedim. Bunun üzerine Efendimiz, eliyle başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı hâlde, Rasûlullâh’ın mübârek elinin değdiği yerler hâlâ siyah kalmıştır.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, II, 78; Ali el-Muttakî, XIII, 298/36862)

    İlâhî vuslat heyecânının sergilendiği diğer bir manzarayı da Câbir şöyle anlatır:

    “Uhud Harbi’nden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve:

    «–Nebî’nin sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullâhhâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun!» dedi.

    Sabahleyin babam ilk şehîd düşen kişi oldu. Bir başka şehîd ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir yere defnetmek istedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim: Kulağı(nın bir kısmı) hâriç, bütün vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)

    Uhud şehîdleri zikredildiğinde Varlık Nûru Efendimiz, o mübârek şehîdlerin fazîletini beyan sadedinde:

    “Vallâhi ashâbımla birlikte ben de şehîd olup Uhud Dağı’nın dibinde gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurmuştur. (Ahmed, III, 375)

    Yine Rasûlullâh bir gün Uhud şehîdlerine uğradı ve:

    “–Onların (îman ve sadâkatlerine) şehâdet ederim” dedi. Ebûbekir:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü, biz onların kardeşleri değil miyiz? Onlar nasıl müslüman oldularsa biz de müslüman olduk, onların cihâd ettiği gibi biz de cihâd ettik!” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz şu cevâbı verdi:

    “–Evet (söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid’atler çıkaracağınızı bilemiyorum.” Hazret-i Ebûbekir ağladı, ağladı ve sonra:

    “–Yâni biz Sen’den sonraya mı kalacağız?” (diye mahzûn oldu). (Muvatta, Cihâd, 32)

    Hazret-i Ebûbekir’in bu hâli, Sevgili Peygamberimiz’e olan eşsiz muhabbetinin derecesini ve onun, “üçüncüleri Allâh olan ikinin ikincisi” olduğunu gösteren ne güzel bir misâldir.

    Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü’nü her şeyden, hattâ canlarından bile çok severlerdi. Evde otururken akıllarına Âlemlerin Efendisi geldiğinde ev kendilerine dar gelir, hemen kalkıp yanına gider, O’nun mübârek ve aydan nurlu yüzüne bakarak ferahlar, sohbetiyle huzur bulurlardı.[14] O’nu görmedikleri zaman âdeta can kuşu ten kafesine sığmaz olurdu. Cennette O’nunla beraber olamama korkusu, onların benzini sarartır, ne yaptığını bilmez hâle getirirdi.[15] Nitekim kendisine hizmet eden Rebîa, bir gün Allâh Rasûlü’nün; “Dile benden ne dilersen!” buyurması üzerine, cennette O’nunla berâber olmaktan başka hiçbir şey istememişti.[16] Ashâb, vefât edecekleri esnâda Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşacakları için büyük bir sürûr içinde olurlardı.[17] Bu sebepledir ki onlar -İslâm nîmetinden sonra-, “Kişi sevdiği ile berâberdir.” nebevî müjdesine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdi.[18]

    Âl-i İmrân Sûresi’nin altmış âyeti, Uhud Savaşı ile alâkalıdır. Misver bin Mahreme, Uhud hakkında sorduğunda Abdurrahmân bin Avf:

    “Âl-i İmrân Sûresi’nin 120. âyetinden sonrasını oku; bizimle Uhud’da bulunmuş gibi olursun!” demiştir. (İbn-i Hişâm, III, 58; Vâkıdî, I, 319)

    “BİZ UHUD’U SEVERİZ, UHUD DA BİZİ SEVER!”
    Uhud’un, Rasûlullâh’ın gönlünde müs­tesnâ bir yeri vardı. Fahr-i Kâinât -aleyhi ekmelü’t-tahiyyât- Efendimiz, ömrü bo­yunca Uhud’u ve Uhud şehîdlerini sık sık ziyâret etmişlerdir. Zaman zaman da:

    “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyururlardı. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504) Bu nebevî iltifât ile tekrîm edilen şehîdler meş­hedi Uhud, Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle sırılsıklam ıslanmış bir mekân olarak, kıyâmete kadar gelecek ümmete azîz hâtıralarla dolu bir ziyâretgâh olmuştur.

    Peygamber Efendimiz, harbin netîcesi sebebiyle, Uhud’a karşı bir uğursuzluk atfedilmesinden endişe etmiş, mü’min gönüllerde yerleşmesi muhtemel bir nefret ve buğz hissine mânî olmak için:

    “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyurarak bu mekâna olan muhabbetlerini ifâde buyurmuşlardır. Peygamber Efendimiz’in bu muhabbeti bereketiyledir ki Uhud, bir mağlûbiyet mekânı olarak değil, Efendimiz’in bütün kalbiyle ve muhabbetle bağlandığı, sînesinde mübârek şehîdlerin medfûn olduğu mukaddes bir mevkî olarak yâd edilegelmiştir.

    Diğer taraftan, Uhud’un Peygamber Efendimiz’i sevmesi ve tanıması, esâsen bütün mahlûkâtın Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i bilip tasdîk ettiği hakîkatinin bâriz bir misâlidir. Nitekim Rasûlullâh:

    “Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasında var olan her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” buyurmuştur. (Ahmed, III, 310)

    UHUD SAVAŞI’NDAN ÇIKARILACAK HİKMETLER
    Uhud Gazvesi’nde, dehşetli hüzün manzaralarıyla hayâtın birçok acı ve tatlı safhaları büyük bir kulluk olgunluğu içinde yaşanmıştı. Bir taraftan büyük bir îman vecdi içinde, sabır, tevekkül, teslîmiyet ve kadere rızâ zirve seviyede sergilenirken, diğer taraftan, bir anlık gaflet ve dünyâya meyil gibi nefsânî zaaflar yüzünden çok acı imtihanlarla da karşılaşılmıştı.

    Allâh Rasûlü’nün emr-i şerîfini yerine getirmekte gösterilen ihmâl, bir anda savaşın kaderini değiştirmiş, ilâhî îkaz tecellîleriyle muzafferiyetin te’hîrine sebep olmuştur. Birkaç kişinin hatâsı, umûmun cezâlandırılmasıyla netîcelenmiş, hepsi birden sıkıntıya düşmüşlerdir. Zîrâ bu bir sünnetullâh’tır. İçlerinde Allâh’ın Habîbi’nin bulunması bile bu âdetullâh’ı değiştirmemiştir.

    Oysa ashâb-ı kirâm, Bedir’de Allâh Rasûlü’ne kayıtsız şartsız ittibâ hâlinde idi. Ve O’na:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana inandık, Allâh’tan getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samîmiyetle îmân ettik ve Sana itaat ve ittibâ etmek üzere ahd ü mîsâk eyledik. Nasıl dilersen o sûrette hareket et, bize emret, biz Sen’inle berâberiz. Sen’i gönderen Allâh hakkı için Sen denize girersen, biz de Sen’inle berâber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız!..” (İbn-i Hişâm, II, 253-254) diyen as­hâb, ilâhî bir heyecan şerâresinin zirvesinde idi.

    Uhud Harbi’ndeki ilâhî imtihânın sebebi, birtakım hassas ve mühim husus­larda, gösterdikleri bir anlık gafletten dolayı mü’minlerin îkâz edilmesi idi.

    Uhud’un en mühim hikmetlerinden biri de mü’minleri, aralarına karışmış olan münâfıklardan arındırmaktır.

    Diğer bir hikmet ise müşriklere fiiliyatta hiçbir netîcesi olmayacak aldatıcı bir zafer takdîr olunarak, onların gâfil ve âtıl bir sûrette hareketsiz kalmalarını temin etmektir. Bu aldatıcı zafer ile Bedir’den beri müşriklerin gönlünde biriken kin ve öfke sâkinleşmiş, geçen zaman içinde onların İslâm’a karşı duydukları şiddet ve soğukluk azalmıştır.

    Câlib-i dikkattir ki, ashâb-ı kirâm yediden yetmişe Uhud Gazvesi’ne katılmak ve şehîd olmak için yarışmışlardı. On beş yaşındaki, çocuk denebilecek gençler, Rasûlullâh’ın ordusuna nefer olabilmek için her türlü çâreye baş vurmuşlardı. Bu şekilde her yaştaki insanın ölü­me koşmasındaki sır, kalplerinin kuvvetli bir îmanla dopdolu olması ve kâinâtın yaratılış sebebi olan Rasûlullâh’a karşı gönüllerinde duydukları dâsitânî muhabbet hissidir. Bu îman ve muhabbet nerede bulunursa, orada her türlü yiğitlik ve cesâret mevcuttur. Nerede de azalmışsa, orada tembellik, çekingenlik, zillet ve kor­ku zuhûr eder. Bu muhabbetin yolu ise zikri artırmak, Rasûlullâh’a salevâtı çoğaltmak, Al­lâh’ın nîmetleri üzerinde tefekkür etmek ve Rasûlullâh’ın sîreti ve ahlâkı ile istikâmetlenmenin gayreti içinde bulunmaktır.

    Uhud’da Varlık Nûru’nun yaralanması ve şehîd olduğu şâyiasının yayılması, mü’minler için mühim bir hikmeti ihtivâ etmektedir. Zîrâ onlar, âdeta îman ve irâde imtihânına tâbî tutulmuşlardı. Böylece Allâh Rasûlü’nün de bir beşer olduğunu, zamânı geldiğinde O’nun da Rabbi’nin huzûruna urûc edeceğini, O’nun vefâtından sonra mü’minlerin gerisin geri dönmeyip Peygamberimiz’in gösterdiği yolda devâm etmeleri lâzım geldiğini öğrenip, bu tür hâdiseler başlarına gelmeden önce, bir bakıma kalben hazırlanmış oldular.

    Hâsılı Uhud’da müslümanlara, düşmanla yapılan sa­vaşlarda zafere nasıl ulaşılacağı, hezîmet ve dağılma tehlikesinden nasıl kurtulunacağı gibi pek çok hususlarda ders ve ibretler sergilenmiştir.

    Dipnotlar:

    [1] Uhud, Medîne’nin kuzeyinde olup uzaklığı 5 km civârında idi. Bugün neredeyse şehre birleşmiş durumdadır.

    [2] Vâkıdî, I, 199-203.

    [3] İbn-i Sa’d, II, 37.

    [4] Bu, Efendimiz’in gördüğü bir rüyâ sebebiyle idi. Rasûlullâh daha sonra şöyle buyurmuştur:

    “…Rüyamda kendimi bir kılıcı sallıyor gördüm, kılıcın başı kopmuştu. Bu, Uhud Savaşı’nda mü’minlerin mâruz kaldıkları musîbete delâlet ediyormuş. Sonra kılıcımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hâl aldı. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın fetih lutfuna ve müslümanların bir araya gelmeleri nevinden ihsân ettiği nîmetlerine delâlet etti. Aynı rüyâda sığırlar ve Allâh’ın (verdiği başka bir) hayrı gördüm. Sığırlar Uhud gününde mü’minlerden bir cemaate çıktı, (onlar şehîd edildiler. Gördüğüm) hayır da Allâh’ın Bedir’den sonra nasîb ettiği fetihlerin hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedru’l-Mev’id) sıdkının sevâbı olarak çıktı.” (Buhârî, Tâbir, 39, 44; Menâkıb, 25; Müslim, Rüyâ, 20)

    [5] İbn-i Hişâm, III, 6-7.

    [6] İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 195; Diyârbekrî, I, 433.

    [7] İbn-i Sa’d, III, 217.

    [8] Hâkim, III, 334/5281; Heysemî, VI, 113; İbn-i Sa’d, III, 453.

    [9] Utbe bin Ebî Vakkâs hâininin neslinden gelen çocuklarının kâffesi (hepsi) ilâhî bir ibret olarak ön dişleri gedik ve kırık olarak doğmuşlardır. (Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Uhud Gazvesi, s. 26)

    [10] Vâkıdî, I, 245.

    [11] Buhârî, Meğâzî, 18, 20; Vâkıdî, I, 295-296.

    [12] İbn-i Hişâm, III, 45.

    [13] İbn-i Mâce, Cenâiz, 28.

    [14] Kastallânî, II, 104.

    [15] Kur­tu­bî, V, 271.

    [16] Müslim, Salât, 226; Ahmed, III, 500.

    [17] Ahmed, I, 8; İbn-i Mâce, Cenâiz, 4.

    [18] Buhârî, Edeb, 96.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları
  • 240 syf.
    #derdedevarandevu 1’i okuduğumda 2.cildi merakla bekliyorum demiştim Şimdi 3.cildi merakla bekliyorum Bu işin sonu yok sanırım seriye bağladık gidiyoruz iyi de yaptık bence #derdedevarandevu2 yine enteresan,matrak,bilgi dolu ve eğlenceliydi.Fevkalade mühim dünyadan ve memleketimizden 13 üstad ile sohbet etmenin keyfini yaşamış olmaktan çok ama çok mutluyum Çizimleri söylemeye gerek bile yok yine muhteşemdi #okudumbitti #hakankarataş #alfayayınları #hayallervekitaplar #muratmenteş #kitapyorumum #tavsiyekitap