• 5 - GECE BEKÇİSİ

    Kasabanın arkasından gelen bir çığlık sesi gece bekçisini durdurdu. Sesin arkası kesilmiyor ve gittikçe artıyordu. Geldiği yöne doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ağzından çıkan dumanlar sokak lambalarının altında büyük sis bulutlarına dönüşüyordu. Sonunda sesin geldiği yere ulaştığında soluk soluğa kalmıştı. Karşısında kapana kısılmış bir tilki vardı. Ayı kapanı tilkinin bileklerini delip geçmişti. Nasıl da insan gibi çığlık atıyordu. Seneler evvel karların üstünde bulduğu Alakarga’yı anımsadı.
    Ne de uğraşmıştı onu yedirmek ve kendine getirmek için. Kuş küçüktü ve uysaldı oysa tilki öyle mi? Ne kadar yararlı olsa da ara sıra dişlerinin göstererek hırıldamayı ihmal etmiyordu. Yine de çığlığı geceyi bölüyor, belli ki acısı dayanılmaz. Yavaş hareketlerle paltosunu çıkarıp zor da olsa onu sararak kucağına aldı. Beraber yürürken hırıltılar yerini uysal inlemelere bırakmıştı. Eve varıp yemeğini ve pansumanını yaptı tilkinin. Güneşin doğmasına az kalmıştı. Bahçede ona sıcak bir yer ayırıp son kez kasabanın çevresinde dolaşmak için karanlığın içine daldı.
    Döndüğünde tilkiyi bıraktığı yerde bulamamıştı. Oysa yararlı vardı tilkinin, iyileşmesi zaman alacaktı. Kalmalıydı! Belki de çocukları zor bir durumda onu bekliyordu dedi içinden. Hem yoksa neden kapılsın ayı kapanına? İçini rahatlattı. Çok yorulmuştu. Bir sonraki geceye hazırlanmak için kahvaltısını yapıp yatağına uzandı.
    O günden sonra uzun bir zaman sadece karanlığın içinde yürüyen bir adam oldu gece bekçisi. Zaman zaman bir kayanın yuvarlanmasına, fırtına da düşen bir ağacın yıkılmasına yahut bir kurdun ulumasına kulak kabarttı belki. Elinde sadece kırma tüfeğiyle, karanlığın içinde dolaştı durdu.
    O tüfek henüz çocukken bağlanmıştı eline. Annesi doğumda ölmüştü, uzun bir süre babası bakmıştı ona. Yaşı biraz büyüdüğünde ise geri dönmüştü babası, uzunca süre ara verdiği gece bekçiliğine. Babası gece dışarıda olmaya alıştığı için büyürken pek dışarıya çıkarmamıştı onu. Güneşi sadece babası işteyken dışarıda geçirdiği birkaç saatten hatırlıyordu. Geceleri çalışan birini beklemek zordur, evde tek başına uyuyamamaya başlamıştı. Üstelik karanlıktan korkuyordu. Bir nevi o da geceleri nöbet tutmaya başlamıştı. Evin bahçesindeki avlunun nöbetini. Orada babası görülünce çayı ısıtıyor, kahvaltılıkları masaya koyuyor, babasıyla sohbet ederken gelen uykusunun tadını çıkartıyordu. Bir sabah çayın altını yakmaya hazırlanırken kapıda köyün muhtarı gördü. Babası yanında yoktu. Muhtar kapı açılır açılmaz ezberindeki cümleleri ortaya koymaya başladı. Gece çok mu soğukmuş? Kar mı bastırmış? Babası yorulmuş mu? Yürümemiş mi? Babası donmuş. Kasabanın meydanındaki bankta otururken bulmuşlar onu, ilk başta tanımamışlar. Sakalı mı uzamış? En son gündüz vakti oturalı seneler mi olmuş? Babası ölmüş.
    Daha mezarı başında karar vermişti gece bekçisi olmaya. Geçen bir iki gece de anlamıştı ki uyuyamayacaktı. İlk başlarda pekte kötü değildi onun için. Bazen yavru hayvanların yolunu bulmasına yardım ediyor, bazen gelen vahşi hayvanları korkutuyordu. Ama çoğu zaman karanlıktan korktuğundan mı, üşüdüğünden mi yahut bir yere yetişmesi gerektiğinden mi bilinmez. Durmadan yürüyordu. Hoş, hiç boş durmazdı gece bekçisi. İçinden öyle güzel dağlar büyür, nehirler yürür, ağaçlar çıkardı ki şaşardınız. Karanlıkta göremediği herkesi, her şeyi kendi içinde tamamlıyordu. Dünya güzel bir yerdi.

    Kasabalıları sadece günün belirli saatleri görüyor, o zamanlarda ya işlerinden evlerine dönmek için koşturur, ya da sabahın ilk ışığında yola koyulmaktan şikayet eder gibi ayaklarını sürerlerdi.
    Ortalıkta pek sohbet edecek hava yoktu anlayacağınız.Çoğu zaman yüzünü bile kaldıran olmazdı yerden.Gece bekçisi arkalarından bakardı giderken.

    Her seferinde kesinlikle derdi. Kesinlikle öğlen vakti yemeklerini yerken gülümsüyor, şakalaşıyor, birbirlerine uzaktan bağırarak sesleniyorlardır.
    İnsanların üzerine çok düşünmezdi gece bekçisi. Öyle büyük laflar etmezdi. Kimsenin duruşunda yahut oturuşunda bir mana aramaz, bu en olmadık saatlerdendir der, yürümeye devam ederdi. Oysa bir gece, havanın aynı, soğuğun yine insanın iliklerine kadar işlediği, durmadan yürümeye devam ettiği bir gece. Karanlıkta gördüğü bir insan siluetinden çok etkilenmişti. Kasabaya gece vakti birileri yaklaşıyor diye korkup tüfeğine sarılmış, karşısındakine doğrultmuştu. Durur durmaz üşümeye, elleri titremeye başlamıştı. Üstüne korkuda eklenince gözleri karanlığı seçemez hale gelmişti. Tüfeği elinde hızlı adımlarla gördüğü şeye yaklaşmaya başladı. Çocukken okuduğu, duyduğu bir sürü hikâye vardı kasabayla ilgili. Geceleyin herkes kendi evinde ısınırken çocuklarını korkutmak için hikâyeler anlatırdı. Çocukken en çok o korkmuştu anlatılanlardan. Çünkü her zaman başrolünde babası vardı. Artık o kişi kendisiydi ve biri gerçekleşmek üzereydi. Hikâye yaratacaktı. O an anlatılacak olmak hoşuna gitse de korkuyordu. Ürkek adımlarla yürümeye devam etti. İnanılır şey değildi. Gecenin en karanlık olduğu vakitte, bir adam elinde bavuluyla kasabanın dışına doğru yürüyordu. Orası çok farklı bir dünya ve tamamen karanlıktı. Yanan gece lambaları yoktu. Bekleyen bir gece bekçisi yoktu. Koruyan köpekler, sığınabileceğin bir ev yoktu. Adamın yürüdüğü yer kasabanın dışıydı.
    Durduğu yerden gizemli misafirinin dışarıya olan yolculuğunu izlemeye devam etti. Adam gece uykusundan mı uyanmıştı? Acaba uyumadan önce neler düşünmüştü? Karısı ve çocukları var mıydı? Haber vermiş miydi? Canı sıkkın mıydı? Hiç birinin cevabını bilmiyordu. İlk kez karanlığın bilinmezliği altında ezilmişti gece bekçisi. Ekecek, sulayacak güzel fikirler bulamamıştı.
    Ertesi gecelerde de durmadan onun hakkında düşünür olmuştu. Yürürken kendini kasabadaki evlerin pencerelerini izlerken buluyordu. Meraklı, dışarıya bakan bir çift göz arıyordu. Işıkları açık, rahatı kaçmış bir ev yoktu. Adam yalnız olmalıydı yoksa ardından biri kesinlikle bakardı. Sonra bu yüzden çıktığını düşündü evinden. Birini arıyordu.
    Bir sabah postacı başka bir şehirden bir mektup bırakmıştı kesin. Mektup başkasınaydı ama adresi onun eviydi. Kendine hâkim olamayıp, açtı mektubu adam. Güzel cümlelerle birleştirilmiş bir hüzün vardı mektupta. Kadının çocukları hastaydı, kocası ölmüştü ve amcasından yardım istiyordu. Mektubu ara ara açıp okumaya devam etti. İşinde yorulunca ya da kahvaltısında doyunca iç cebinden çıkartıp okumaya başlıyordu. Birkaç ay sonra başka bir mektup buldu kapısında, yine aynı kadından, amcasına gönderilmiş. Sonra amcasının eski ev sahibi olduğunu fark etti. Öleli çok olmuştu. Oysa kadın hala hayattaymış gibi ona yazmaya devam ediyor ve anlatıyordu. Belki de öldüğünü biliyordu da inanmak istemiyordu. Kadın denize ağzı kapalı bir şişe gönderiyordu. Kadın dua ediyor ve duasını bir tek o duyuyordu. Bir mektup daha geldi, biraz rahatlamışlardı. Oğlanlardan küçük olanı iyileşmiş, ayağa kalkmaya başlamıştı bile. En son mektupta kopmuştu bütün olay. Kadın cenaze daveti göndermişti amcasına, bu sefer hüzün dolu anlamlı uzun güzel cümleler yoktu. Sadece ne olur diyordu kadın. Ne olur gel, sana ihtiyacım var. Uzun uzun düşünmüş en sonunda dayanamamış, gece uykusundan kalkıp gitmeye karar vermişti. Hiç konuşmamışlardı. Kadın gözlerinden tanımıştı adamı. Çocuk mezara yerleşmişti çoktan, üstü kapanmıştı. Eller sıkılmış, kimse kalmamıştı. Mezarın başında sessizce oturdular.
    Adamın gece vakti kasabanın dışına olan yolculuğunu daha iyi anlamıştı. Gerçekten de gitmek zorundaydı. Yoksa evin kapısını bir daha kontrol edemeyecekti. Mektuplar kesilecek, elindekiler ise cebinden çıkarken eskiyecek, yırtılacak, yitecekti. Yine de gece bekçisi için bu iki insanın karşılaşmasından sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı.
    O geceden sonra birçok farklı sese koşar olmuştu gece bekçisi. Bir seferinde ormanı kolaçan etmek için uzaklaşırken kasabadan öksüren bir devin sesini duymuştu. Büyük bir gürültüyle hareket eden bir şey vardı. Sesin geldiğin yöne vardığında büyük ışıklı gözleriyle bir kamyonun kasabayı terk ettiğini görmüştü. Haftalar sonra köyün tepesindeyken başka bir öksürük sesi duymuş, koşmamış, durduğu yerden ışığın gidişini izlemişti.
    Kısa zaman sonra kasabada değişik bir şeylerin olduğunu keşfetmişti gece bekçisi. Dikkatle dağları izliyor, evlere bakıyor, ormanın içini inceliyordu. Her şey aynı gibiydi. Fakat geceleri dolanırken yahut sabaha karşı kimseyi görmez olmuştu. Evlerin bahçesindeki arabalar, kağnılar, atlar yoktular. Ahırlardan hayvan sesleri gelmiyordu. Sanki kasabanın üstüne bir ölü toprağı serpilmişti. Hoş bu duruma alışıktı, o her zaman baykuş ve çekirge sesinden, gecenin derininden gelen uğultudan başka bir şey duymamış, karanlıktan başka bir şey de görmemişti. Fakat artık neyi koruyordu? Kasabada eski ışıklar yoktu, evlerin içinde sobalar yanmıyordu. Kabanın ortasında elinde kırma tüfeğiyle babasının öldüğü bankın yanından geçiyordu. Sonra durdu birden. Artık soluklanmasının vakti gelmişti. Karanlık korkutmuyordu. Tüfeğini yere bıraktı. Banka oturdu.


    Fatih Ergün

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 69 syf.
    Kitap hakkında söylenecek çoğu incelemeyi diğer okuyucu sayın okurlar klavyeye almış. Ben daha çok kitabın kendi bünyeme etkisinden bahsedeceğim. Bu etkiden bahsederken içerikten örneklemeler yaptığımı belirteyim ki kitabı okumamış okurlara saygısızlık olmasın.
    Kitabı bir günde bitirebilecekken, yani o kadar akıcı ve parça parça olmayan bir mektup, hatırat, günce şeklinde bir bütün olmasına rağmen, 3 günde bitirebildim. Evet, gene; bilmem ki bu kendimi adayamadığım kaçıncı kitap; kendimi kaptırıp gidemedim yollardaydım okumam sırasında.
    İlk sayfalarda gayet güzel başladık, "Sayın Zweig'in kitabını okuyorum. Santranç'ın dünyası beni benden kurtarmış, açtığı yelkenler fırtınalarıma liman bulmuştu. Eminim bu kitap da dönüşüm olacak." demiştim ki, sayın baş kahraman yardımcı subayın kaleme aldığı olağanüstü gecenin, niye yazdığını anlatmaya başladıktan sonra neden bilmiyorum boğuldum. Tasvirlerde, anlatıcıda sorun yoktu fakat ne bileyim yakalamayadı beni, dann diye inmedi kelimeler zihnime. Bazıları hariç, ki bu metnimden sonra alıntı da yapacağım (bilhassa sayfa 37 ve 59'dan sonrası). Dediğim gibi, şuan bütün yazdıklarım kişisel.
    Birçok okuyucuyu sarsmış ve iz bırakmış olan bir kitabın bende de etki bırakmasını bekledim. Tabiki bazı etkileri oldu, benim beklediğim etkilerin harici de olsa.
    Kahramanımızın yaşadığı yanlızlık ve kalabalılık bana hiç yabancı değil. Belki de anlattıkları, yaşamında ona acayip tesiri olmuş o gecesi birçok insanın her günü olduğu için bende extra br uyanışa sebeb olmadı. Biz faniler ve hayat mücadelesi verenler zaten her gün istediğimiz veya istemediğimiz kalabalıklarda, sevdiğimiz veya sevmediğimiz yakınlıklarla oksijen arıyoruz. Kitapta bahsedilen kendi içine sıkışmışlık, artık monotonlukta ve duygusal hisssizlikte tıkanmışlık çoğumuzun farkında olarak veya olmayarak sürekli yaşadığı bir döngü. Dışına çıkılamayan veya size gelmeyenlerle sıkıştığınız bir dairenin merkezi hariç her noktasında geziniyorsunuz. Bu daire hayat mı? Hayat bu daire kadar mı? Dairenin iiçinde kimler var? Kim dahil etti onları oraya? Ne kadar varlar?... Bir sürü sorusu olan bu daireniz sizin yaşamınızın geçtiği alan. İş-ev-sosyal hayat arasındaki gidiş gelişlerin geometrik şekline ben daire dedim. Çember demedim bakınız, içini dolu kabul ettim ve daire dedim. Siz dilediğiniz ismi verin. Ben içini dolu tutmaya çalıştığım alanı bir süredir farkındayım. Çoğumuz farkında olmadan o döngüde dönüp duruyoruz. Sonra ne oluyor? Sorgulamalar başlıyor, bunalım vb... Kahramanımız kuvvetli duvarlarla çevrili dairesini yaşadıklarıyla fark ediyor, öyle bir akşam kafasını yastığa koyduğuna "Bir dakka ya ben ne yaşıyorum?" diye sormamış kendisine. Merak ediyorum herkes kendıne bu soruyu neden sormaz, gereksiz bir soru mu bu, yoksa içinde bulunduğumuz hayatın veya gerçeklerimizden kaçmanın yoluna mı taş? Neyse kahramanımız olayların uzerine gidiyor. hislerini canlandırmasına karşı, suç saydığı bir takım eylemlerde bulunuyor, gündüz vakti. Gece vakti de ölüme gidiyor adeta. Sonra bir bakıyor hayat tam olarak o kıyıda bekliyormuş onu. Kendini dolduracak birçok duygunun, daha doğrusu yaşadığını hissettirecek kavramların aslında kendi dairesinin içinde olmadığını farkediyor. İşte burda ben şaşırmadım çünkü çok şükür ki biz faniler bunu farkındayız. O kadar canımız burnumuzda, o kadar sığlaştı ki benliklerimiz, ancak o kısır döngünün dışında başka canlarda, başka bir çift gözde (illa insan gözü olmak zorunda değil kedi, kuş, böcek de olabilir) hayatımızın anlamlanacağını biliyoruz. Yaşıyoruz her gün, dünya düzenin yaratılışımızdaki gayelerin aksine çalıştığını. Ve ölümün etimizle kemiğimizle değil bizzat ruhumuzla hissedilmesi gereken bir hayat olduğunu biliyoruz. İnsan bedeni sadece yemeğe mi acıkır? Ya acıktığı varlığını anlamlı kılan diğer varlıklarsa?
    İşte okuyup buraya kadar gelmişssen dostum, kitap bu acıkmadan bahsediyor. Sayın kitabın kahramanı tam olarak varlığına aç kaldığı, maddi manevi diğer varlıkları, yargıları, duyguları, havayı bulmuş ve bunları nasıl bulduğunu unutmamak adına yazmış. Eminim ki hissettikleri yazdıklarından gene fazladır. Kendisini anlıyorum ve kendi döndüğüm kıyılara bakınca hiç yadırgamıyorum yaşadıklarını. (Bu cümlemden ölüm kıyıları, suç kıyıları gibi anlamlar çıkarabilecek hayal gücün için bir not sayın okur, o kıyılar bildiğin kıyılar değil. Gün batımını izlediğimiz tatlı kıyılar onlar.)

    "Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar."
    Kendimi anladığımı düşünmüyorum. Fakat işkembelerimizde taşıdığımız, insanlığımız içindeki olağanüstülüğü de bayağılı da biraz olsun tehayyül edebildiğimi düşünüyorum. Sanırım Sayın Zweig'in bu metni bize sunarken diğer bir gayesi de buydu. "O
    gösteri harikalıklarınız içinde bünyenizde bulunan bayağılıkları ne iyi saklıyorsunuz ve gerçek olmayan hayatınıza az bir 6 saat gerçeklik katsanız o zaman insan olur ve yasadığınızı anlarsınız, anlayabilirseniz." diyor bence bir taraftan. Farkındayım saldırganlığımı sayın dost okuyucum. Elimde değil,bu da benim bayağılığım. Saklamıyorum.
    Bayağılıkları anlamak hak vermek demek değil. Hırsızın neden hırsızlık yaptığını anlıyorum diye ona hak veriyor veya anlayış gösteriyor değilim. Üzülüyorum olduğunca. Çok. İnsanların en çok kendilerine verdikleri zararlarına, birbirine ettiklerine ve etmediklerine üzülüyorum.
    Elimizin uzanamadığı, kabul edemediğimiz ama elimizden de birşey gelmeyen, etimiz kemiğimiz gibi parçamız olmuş gerçeklerin içindeyiz ve yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz gerçekten?
    Bu satırlarım kitaptan ilham alınan satırlar değil. Bunları yazdıktan sonra anlıyorum ki birçok insanın beğendiği kitap oluşu, kendilerini kahramana yakın bulmalarından.
    Kitap güzel. Bilhassa bir dirsek temans dürtüsüne ihtiyacı olanlar için. İyi okumalar.
  • 528 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba sevgili dostlarım inceleme yazamadığım uzun bir aradan sonra :)

    Nerden başlasam bilmiyorum. Bu kitaba baaaaa-yıllllll-mışşşş-tımmmmm okuduğumda. O kadar da çok olmadı biteli aslında. Kitap benim için öyle heyecanlıydı ki. Okurken yaşadım her satırı kahramanlarımızla birlikte resmen ben de. Başları tehlikeye girdiğinde kalp atışlarım mı hızlanmadı, gözlerimi sıkıca kapatıp devamını okumak mı istemedim? Birbirlerini üzdüğünü sandığım anlarda ağlamamazlık mı ettim? Hepsini bizzat derinlerimde hissettim ve yaşadım. İhanet sandığım an öylesine korktuğum kısımların aslında çok masum bir güzellikte olduğunu görünce mutluluktan mı gözlerim yaşarmadı? Sorularımdaki olumsuzluk eklerini çıkartıp atın geriye kalanlar bilin ki cevabımdır... Kargalar meclisi kitabının hırsızlar çetesi büyük bir görev üstlenirler, bunun altından kalkabilecekler mi ki? Dostluk mu kazanacak? Dost sandıklarımız aslında düşman mı?

    KAZ
    Gizemli kahramanım benim duygusuz gibi algılanan çoğu zaman çevresindekiler tarafından aslında arkadaşlarını önemseyen güzel yürekli dostum. Çocukluğundan kalma sırrının intikamıyla yanan Kaz, bu hırsız çetesinin lideri... Peki abisiyle ilgili olan onu bu kadar üzen anısı neydi? Ve o hiç çıkarmadığın eldivenlerin. Karakterin, her zorlukta o güçlü duruşunla itiraf ediyorum etkiledin beni :)

    INEJ
    Kaz'ın gölgesi, sevgili hayaletimiz, onun da hikâyesi çok değerli, Kaz' a aşık mı ki? Ya Kaz onu seviyor mu? Derin bir yara alır Inej. Peki ya Kaz onu kurtarabilecek mi? Inej büyük görevde üstüne düşeni yapabilecek kadar yaşayacak mı?

    MATTHİAS
    Yakışıklı drüskelle o bir asker vatanı için her şeyini veren. Neden cehennem kapısına atıldı ve feci bir cezaya mahkum edildi? Nina yüzünden mi?
    Nina'ya aşık mı? Yoksa ölesiye nefret mi ediyor? En büyük aşklar nefretten mi doğar? Duyulan nefret bir insanı öldürmek isteyecek kadar büyük müdür?
    Kaz, Nina ve diğerleri onu cehennem kapısından kurtarabilecek mi? O Nina'ya, rağmen, belki de vatanına karşı olan bu göreve katılmayı kabul edecek mi? Nina'dan intikam mı alacak yoksa ona olan aşkı üstün mü gelecek nefretine?

    NİNA
    O hem bir grisha hem de cellat. Sevdim ben seni. Neden iftira attın ki seni kurtaran Matthias'a. Matthias için bir cadı mıydı sadece Nina ya da onun aşkı? Peki Matthias'ı önce cehennem kapısına mahkum etmek sonra onu çıkarmaya yardım etmek neden Nina? Bu göreve katılmayı bu yüzden mi istedin, onu kurtarmak geçmişin kötü izlerini silebilmek için? Matthias ona kendisi yüzünden yaşadıklarının bedelini ödetecek mi?
    Nina arkadaşları için hayatını tehlikeye atan bir şey mi yapacak? Hayatta kalabilecek mi? Yoksa gücü onu yiyip bitirecek mi? Matthias'a en güvendiği anda Nina sırtından mı bıçaklanacak? Nefret dolu bu aşk kederle mi bitecek, yoksa sevgi mi kazanacak?

    JESPER
    Kumar oynamadan duramazsın değil mi sen? Biraz söz dinle, Kaz'ı dinle... Çetemizin sevgili nişancısı...

    WYLAN
    Babanın düşmanın olduğunu düşün, ne yapardın sen onun yerinde olsan? Ekiple bir olup babasına ders vermesinin zamanı gelmişti belki de Wylan'ın? Gerçek yüzünü görecekti babasının, babası gözlerinin önünde onu görmezken hem de... Diğerlerine kıyasla ana kuzusu gibi görünse de sevgili bombacımızdı o bizim.

    Serinin devamını okumak için sabırsızlanıyorum çokça. Şu an finallerime çalışmalıyım ama söz vermiştim bu kitaba inceleme yazacağım sana diye dayanamadım döktüm yine böyle bir yoğunlukta hislerimi. Okuyun okutturun bu kitabı yoksa çok ayıp edersiniz.

    Birlikte başladık ama birlikte bitiremedik olsun Nausicaä'm. Bu kitapla tanıştırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana, iyi ki varsın...

    İncelememden sonra Leylim Leylim'i okuyanları görünce öylesine mutlu olmuştum ki aynı hisleri bu kitapta da yaşamak isterim. Beni bu güzel duygudan mahrum bırakmazsınız umarım...

    Biraz da alıntı...

    "Her kalbin kendine has bir atışı var."
    (Anlamlı)

    ... bir gülümsemesi neden elli kişininkine bedeldi?
    (Özel)

    “Senin çeneni kapayıp yolumdan çekilme anlayışın bu mu?” ...
    “Senin teşekkür etme anlayışın bu mu?”
    (Tatliş)

    "Ah, ..., seni o kadar özledim ki."
    (Özlem dolu)

    "Bırak beni."
    "Bırakamam."
    (Bağlılık)

    "Ben seni korumak için varım. Buna ancak ölüm engel olabilir."
    ...
    "Buradan sağ çıkarsak seni çılgınca öpeceğim."
    (Cesaret ve aşk)

    "... şimdi de aynı şeyi yapıyordu. Onu bir kez daha terk ediyordu."
    (Ayrılık)

    "... Gülüşün beni uyandırıyordu."
    "Gülüşümden hep nefret ederdin."
    "Gülüşünü severdim, ... Seni de sevebilirdim."
    Sevebilirdi. Bir zamanlar.
    (Pişmanlık)

    "... senin yaşamana ihtiyacım var."
    "... bensiz de yapabilirsin, biliyorsun."
    ... "Sensiz yapmak istemiyorum ama."
    (Hüzün)

    “Gitme,” dedi nefes nefese. Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sonuna kadar kal.”
    “Ve sonrasında,” dedi. “Ve daima.”

    SONNN

    Mutlu akşamlar eklemiyor musun listene, ayıp ediyorsun şayet gerçekten düşündüysen böyle bana Kaz'a, Nina'ya, Matthias'a, Inej'e ve diğer herkese :)
    Bu arada okuyan yüreğine en içten sevgilerimle...
    Fıçı'ya davetlisiniz, bu macera bu kitapla bitmiyor, siz de okuyun serinin ilk kitabını sonra kaldığımız yerden hep birlikte devam edelim hem daha güzel olmaz mı? Beklerim sizi :)
  • 104 syf.
    ·9 günde·9/10
    Giovanni Papini
    Gençliğinde özgürlükçü, kilise karşıtı aykırı bir İtalyan iken 1930'lardan itibaren katolikliğe yönelmesi dahası Mussolini ve Faşizme beslediği sempati; muhtemeldir ki onu ikinci dünya savaşından sonra biraz kenara itmiş. Herhalde bedelini ödemiş olacak ki daha sonra tekrar gün yüzüne çıktı, derler.

    Binlerce yıldır sorulan soru.
    Camus, Sartre, Puslu Kıtalar Atlası.
    Temaları benzer olsa da biraz farklı açılardan hep aynı sorunun (10 soru) cevabını arayışla geçen 10 öyküden oluşuyor kitap. Biraz karamsar(ll. Dünya Savaşı)
    Bazıları pek öyküye de benzemiyor aslında bunun incelemeye benzememesi gibi.

    Havuzda İki Yansı:
    Kendimizi bildiğimiz "an" ya da bu yazıyı okuduğunuz "an" en bilge düşünceleri, en yüce ve en doğru duyguları taşıdığınızı düşündüğünüz an'dır.
    Yeter ki o an'ın üstünü örtecek zaman geçmeyegörsün.
    İnsan büyüdüğünü ne zaman anlar veya olgunlaştığını? Çok matah bir soru olmasa da burada ve daha birçok yerde sıklıkla sorulur: Büyüdüğünüzü ne zaman anlarsınız? diye.
    Yıllar önce üniversitede bir hocamız da sormuştu bu soruyu. "Aynı somut ya da soyutluklarla ilgili artık aynı şekilde düşünemediğimde" diye cevap vermiştim ya da buna benzer bir şeydi.
    O zamanlar çok da anlam yüklememiştim bu söze.
    Aynı bedende, eğer varsa aynı ruhta binlerce "ben" taşıyoruz ve hiçbiri aynı değil ve dua edelim ki hepsini aynı anda yaşatamıyoruz.
    Zira çekilmez hayatımıza çekilmez ben'lerle dolu yeni halkalar eklerdik.
    Peki en doğru "ben" hangisidir ya da ben kimdir, kimim?
    Bizi bugüne getiren geçmişteki ben/benler olduğuna göre ona herhangi bir suçluluk atfedebilir miyiz? Onu sevmeme hakkımız var mı? Öldürsek kötü mü?

    Zihinsel Bir Ölüm:
    Yaşam nedir? Niçin? Nereye gidiyoruz? Yaşamaya değer mi?
    Minvalinde sorgulamalarla varoluşsal bir sıkıntının girdabına sokuyor bizi bu denemede.
    Anlamlı cevaplar bulamadığımızda tek seçenek ölmek midir? Belki de hepsinin cevabı ölümde gizlidir ya da zıtlıklarda.
    Bedensel bir ölüm değil elbette kastedilen.
    Her şeyden vazgeçmek, bırakmak ama yine de erişebilmek en yücesine. Sefiliz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama mutluyuz. Ölüyoruz ama ölmüyoruz.

    Hasta Beyefendinin Son Ziyareti:
    Evren, dünya, insanlar, hayvanlar, somutlar, soyutlar, akıllı cep telefonlarının şarj aletleri...
    Bütün bunların hepsi "sen" olduğun için varsa ya da bunların hepsi senin zihninde ise. Veya biz, tamamen bütün benliğimizle bir başkasının zihninde isek. Yokoluşumuz onun uyanışına bağlı, varlığımız onun düşüne.
    "Varım, çünkü beni düşleyen biri var; uyuyan, uykusunda düş gören, benim devindiğimi, yaşadığımı gören, şu anda benim bütün bunları söylediğimi düşünde gören biri.”

    Sen Kimsin:
    Bildiğim ben'i, beni bildiklerini düşündüğüm diğerleri artık bilmediklerini söylerse ne olur?
    Deliririz, sineriz.
    Dıştaki tüm uyarıcılardan gelen sen kimsin? Sorusu, sesleri çılgın kalabalıklar içinde giderek kısılır, kısılır ve kesilir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kimsenin artık tanımadığı ben'i, ben gerçekten tanıyor muyum? Ve işte şimdi soruyu sorması gerekenle soruyu cevaplayacak kişi başbaşa kalır: Ben.

    Kaçan Ayna:
    Kitaba ismini veren bu öyküde ise bu sefer kendisi dışına çıkarak evrensel bir soruna değiniyor.
    Sürekli koşmamıza rağmen olmak istediğimiz yer ile olduğumuz yer arasındaki azalmayan mesafeye değinir.
    Statümüz, mesleğimiz, rengimiz fark etmeksizin koşuyoruz. Nereye? Yarına. Bugüne eklediğimiz yarın, sonra bir diğer yarın. Ulaşmak mümkün değil. Suretimizi en iyi şekilde gördüğümüz aynaya koşuyoruz. Sorun şu ki; aynı hızda ayna da koşuyor. Koşmaya devam, yetişemedik, öldük.

    Gereksiz uzunluğu burada bitirelim.
    Öneri için Beyza ya teşekkürler.

    Keyifli okumalar.
  • Adamın biri Ikkyu Usta’ya sormuş; "Usta, bana en yüce bilgeliğin temel kurallarından birkaçını yazar mısınız?” Ikkyu fırça ve kağıda sarıldığı gibi yazıvermiş: "Dikkat”. "Hepsi bu mu?”, diye sormuş adam, "eklemek istediğiniz başka birşey yok mu?” Bunun üzerine Ikkyu "Dikkat, Dikkat”,yazmış. "Ama”, demiş adam oldukça sinirli, "eklediğin şeyde gerçekten çok derin, anlamlı birşey görmüyorum”. Bunun üzerine Ikkyu fırçayı alıp"Dikkat, dikkat, dikkat", yazmış.Öfkeyle sormuş adam: "Ne anlama geliyor ki bu "Dikkat" sözcüğü Tanrı aşkına?” Usulca yanıtlamış Ikkyu: "Dikkat, dikkat demektir.”
  • 224 syf.
    ·4 günde·10/10
    Hangi duyguyu nasıl ifade edeceği önceden belirlenmiş sözün, hayatı anlamlı kılması nasıl beklenebilir ki?

    Aşktan bahsettik, aşkı tanımıyorduk. Öldük, ölmüyorduk. Sadakatten söz ettik, sadakati bilmiyorduk. Sevdik, aslında sevmiyorduk. Aldık, veriyorduk; verdik alıyorduk. Söz yerini buluyordu sadece, iyi düşüyordu, uygun. Söylüyorduk, yazıyorduk, okuyorduk...

    Bu sebepten; "Şimdiye kadar bütün öğrendiklerim" dedi yazıcı, "Hayata dair, hiçbir şeyi anlamama yetmediler. Öyleyse onları unutmalıyım. Unutmalı ve yeniden başlamalıyım." Kapatıp gözlerini şimdi sildi hafızasını. Açtı kitaplarını, tek tek okumaya başladı. Kelimelerin verdiği kadarını aldı ve yazdı yeniden hepsini. Kuşları, çiçekleri, böcekleri... Bilemedi ki hayatı kelimelerden öğrenemeyeceğini. Hayatın kelimelerden çıkabileceğini zannetmişti. "Oysa karşıladıkları nesneyi bile göstermiyorlar. "Demek ki kelimeler hayattan çıkıyor, hayat kelimelerden değil" dedi. Kelimelerle hayat ne zaman uydu ki birbirine!

    Yazar hayatı anlatıyor demek vasat bir tabir olur. Yazar aslında hayatı bize anlamlı kılan kelimelerin, sana, bana, bize nasıl yansıdığını, aynı anlamları içermese de elbet benzer bir anlamda buluşulacağını anlatıyor. Bununla beraber aslında ne kadar çok anlatırsak anlatalım hiçbir kelime duygu yoğunluğunu kapsayacak kadar derin ve zengin değil demek istiyor. Edebiyata adını yazdıran isimlerle bunu ispat yoluna gidiyor ve diyor ki "öyle bir lisan ki adeta konuşan bir ruh olsun." (Mai ve Siyah- Uşaklıgil)

    Aslolan nedir peki? Yazı mı, yazar mı, okuyucu mu? Yazı var oldukça elbet bir okuyucusu da olacaktır. Ama varoluşu da bir yazara tâbi değil midir onun? Öyleyse duygular eksilmesin ki yazılar var olsun, dua değil belki beddua olacak ama acılar hep olsun ki kelimeler dile gelsin, yazılsın, okunsun.

    Tüm bu yazılan çizilen iyi hoş da herkesin lügatı farklı, sen kendi içinin kelimelerini bulabildin mi ki, başkalarını okuyup anlayasın? Ya da aklın sınırlarını çok mu zorladın ki deliliğe sığındın. Kimliklerini silmekle yaşamamış olmuyorsun bu dünyada, aklını silmekle yok oluyorsun, daha bunu fark etmedin mi? Kelimeler, diller, kavramlar, tanımlar, ifadeler, isimler... Hangi birini silebilirsin? Üstelik senin idrakinde olan tüm bunların bir farklı yansıması başkalarında da mevcut. "Yokluğun yolu bilinmemekten değil, bilmemekten geçiyor" diyor yazar, mümkünse unut o zaman bildiklerini. Kapat gözlerini ve haydi aç şimdi kendi içine! İşte o zaman göreceksin silmeye çalıştığın tüm o kelimelerin, şehirlere, İnsanlara, hikayelere, yaşanmışlıklara mahkum olduğunu.

    Gerisi ne mi dersiniz. Gerisi yazarın aklına düşen, kalemine yansıyan kelime hikayeleri... Doğrusu, hayat hikâyedir kimi zaman; kimi, hikâye hayat.(88) Bakalım aynı sözcüklerle konuşup aynı kavramlara aynı mânâları verebilecek miyiz... Kitaba adını veren renk ise bir miktar mavi ve bir miktar kırmızı karışımından ibaret. Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyonu artırıcı, şiddet. Morun sizde uyandırdığı etki ise paha biçilemez.