• .
    İlgili görsel:
    https://hizliresim.com/1jkTJP

    Sokaktaki o kaldırmaların arasında çimento taşlarından yükselen devasa ağaçlar gibiydi, çıplak ayaklı çocuğun hayatı. Sokakta kimsesizdi fakat o çaldığı flütle herkesin arkadaşı o bilmese de benim en iyi dostumdu. Her elinde flüt görsem siyah beyaz tüylerimle aradan sıyrılır onu dinlemeye çıplak ayaklarımla koşardım. Bazen öyle olurdu ki sırf benim için bile çalardı. Yanına sokulup onu o en çok oturmak istediği merdivenin orasında yakalamam yeterli oluyordu bazen de öylece durup miyavlamak dahi başlı başına onun ellerini flüte götürüyordu.
    Bu çocuğun ailesini kimseler tanımıyor, nereden geldiğini kimseler bilmiyordu. Sormak isteyenler olsa da hep geçiştirmelerle konuyu çok iyi kapatıyordu.
    Bu çocuk iyilik meleğinin küçük olmuş hâli gibiydi. Biz kediler için nimet herkes için de birer tebessüm olmuştu. Sabah kalkar, sokak sokak dolaşır, her sokak başına flütle çalarak topladığı paralarıyla aldığı mamaları ve birer kap su şişlerini bırakır sonra da tekrar flüt çalmak için kalabalığa karışırdı. Kocaman kocaman insanların kazandığı onca parayla yapmadığını, kendisi için dahi zor yeten kazancıyla yaptığı gerçekten takdire şayandı. Kimileri kendisine yardım etmek istese de bunları aldırış etmeden kendi parasının kazancıyla ve üstünde hiç çıkarmadığı atlet ve şortuyla yetiniyordu.
    Hâline bakılırsa da kendisi herkesten daha mutlu, herkesten daha doluydu.
    Kedi olsam da onu yer yer halkın ona ilgisinden kıskanıyordum. Tuhaf olan da ona ‘Çıplak Ayak’ diye seslenmeleri oluyordu. Bunu hiç anlamamıştım. Sanırsam ismini bilmiyordu.
    Soranlara da, “Bilmiyorum” diye cevap veriyordu.
    Çağırmak zor olmasın diye halk arasında çıplak ayak olarak anıldı. Bunun sebebi de biz kediler gibi ayağının hep çıplak olmasıydı muhtemelen.

    Günler haftaları, haftalar ayları kovalarken günün birinde sokakta bana flüt çalarken, sokağın hemen girişinde duran manavcının önünde adres soran bir jeep. Siyah takım elbiseli, ve parlak ağır siyah bir gözlük, saçlar kısa önü düğmeli bir koruma. Ön kapıyı açıp yanında kalan manavcıya seslenip sesi duyulmayan bir kaç soru sordu.

    Manavcı Halim Usta çıplak ayağı işaret ederek, seslendi. Çıplak ayak sesin geldiği yöne baktı ve duraksadı. Flüt kesildi, bir kızarma başladı çıplak ayağın teninde. Etrafa fazla bakınmadan aşağı doğru çıplak ayaklarla son sürat koşmaya başladı. Kortum çok kortum, onun koştuğu yöne koşmak istesem de sıska bedenim arada ezilir diye yana çekildim ve olacakları izlemeye koyuldum. Bunun için orada yarı yıkık taş duvarın üstüne çıktım.
    Sokak uzundu. Tüm olacakları çıplak ayak sokağı bitirmeden gerçekleşecekti.
    Jeep’in hareket edip ani bir gazla dahil olduğu o sahnede çıplak ayak çaresizdi. Manavcının da korktuğu o sahnenin nerdeyse sonuna gelmiştik.
    Sokağı hızla bitirip yanlamasına duran çipin içinden aniden üç kişi çıktı, bunlar koruma giyimimli üç erkekti. sonrasında geriden gelen bir kadın; beyaz midi boy etek ve beyaz bir ceket giyinmiş , saçlar sarışın ve arkaya topuz yapılmıştı.
    Böyle bir durumda, kalbim yerinden çıkıyor, nefes alamıyordum. Kimdi ki bu kadın, nereden gelmişlerdi, ne istiyorlardı çıplak ayaktan?

    Sorular beynimi öldüresiye kemirirken çaresizlik içinde beklemekten kendime fevri hareket ediyor, ileri geri, sağa sola istemsizce gidip geliyordum.

    Korumaların çıplak ayağın kollarında diretircesine tutmasına çok kızmıştım, ve giderek yaklaşan o kadına. Yukardan manavcı Halim Ustanın nefes nefese onlara yetişmesi benim içimi biraz daha rahatlatmıştı. Gerisin geriye kaçmak istedim fakat bu zor günlerde dostluğun yerini bulması gerekirdi. Bekledim, sonrasında olaydan uzak kalma dürtüsü beni rahatsız ettiğini anlayınca onlara yaklaşmak, olacakları dinlemek için ileriye atıldım tüm olacaklara aldırış etmeden.

    Parmak uçlarımla yaklaştığım duvar kenarında kendimi kaybettirmiş bir havayla bekledim. Halim Ustanın o heyecanlı ve telaşlı ifadesi beni daha da korkutmuştu. Adamların ciddiyeti de beni çok fena sinirlendirmişti.
    Halim Usta:
    “Nedir, Ne oluyor?”
    Öndeki koruma bu soruya cevap vermek istese de kadının bakışları adamı susturdu. Ve Halim Ustaya yaklaştı çocuğa hafif gülümsemeyle güven vermek istercesine adamlarına kolu bırakmalarını istedi.
    Halim Ustaya dönerek:
    “Korkutttuğumuz için özür dileriz, böyle olmasını istemezdim.”
    Elini bir telaş sarmıştı, bir an omuzlarını silkerek ve kendine bir kaç saniye göz attıktan sonra konuşmaya başladı.
    “Uzun zaman önce Hüseyin 4 yaşındayken ölen eski eşimin o zamanki ısrarı üzerine, ve şiddetine maruz kaldığımdan bu mahalleye terk etmek mecburiyetinde kaldım. O zamanlar fakirdik ve alkolden ölen eski eşim her gün döverdi beni, onun şiddetinden korumak istiyordum bir nevi ama gücüm takatim yetmiyordu. Kendimize zor bakıyorduk, bundan dolayı eski eşim onu terk etmemiz gerektiğini söylerdi, kabul etmesem de şiddetiyle savrulan öfkesi bunu yapmama mecbur bıraktı.
    Onu o kaldırımda bulunan eski ağacın oraya bırakmıştım. Görüyorum ki orasından hiç ayrılmamış. Oradan geçen çok olurdu biliyordum.
    Belki alıp bakmak isterlerdi ona fakat sonralarda bildiğim kadarıyla kimseleri istememişti. Kendisine yeni evlendiğim eşimin adamlarını gönderirdim. Tuhaf kaçmasın diye onlara takım elbiseyle değil, normal mahalle kıyafetiyle giyinip onunla konuşmalarını istiyordum.”
    Çıplak ayak ağlamaya başladı, gururuna yenilerek. Herkes susmuştu, onun başını eğip ağlamaklı olan halini izlemeye durdular. Geçen bir kaç saniyeden sonra annenin elindeki siyah çanta elinden düştü. Dikkatler dağıldı. Anne ona bir kaç adım atmaya yeltenirken çıplak ayak geri çekildi, sonra başını kadından çevirip benim bulunduğum tarafa yöneldi.
    Sonradan fark ettim köşede duran iki adamı daha önce çıplak ayakla konuştuğunda görmüştüm. Bir kaç defa da değil, çok defaydı geldikleri. Çıplak ayağın neden onlardan kaçtığı da belliydi.

    Kadın konuşmasını ısrarla sürdürmek istedi,
    Ve Halim Ustaya yönelerek, ağlayışlarını bastırırcasına yutkundu.
    “Konuşmalarında onun çok iyi olduğunu anlatırlardı eşimin adamları, onun hâlinden mutlu bir yaşantısı vardı, hayvanlarla ve mahalledeki herkesle çok yakından bir ilişkisi olduğunu söylerlerdi. Bunları birinci ağızdan dinlemek isterdim hem de çok isterdim fakat eğer gelseydim dayanamazdım.
    Hatta bir bakkalda çalışıp, topladığı az bir parayla kedisine ilk zamanlardan beri bir flüt almış ve onu çalmaya başladığını öğrendim. Çalmayı da çok sevdiği bir sokak sanatçısı öğretmiş.
    Ne kadar onu vaktinde terk etsem de o benim oğlum, kızgın olsa da beni istemese de ben onun annesiyim.”
    Herkes ağlıyordu. Öyle ki o dev cüsseli korumalar dahi bir çocuk gibi içten bir terlemeyle ağlıyorlardı.
    Fakat bir şey olmuştu. Herkes konuşmaya dalarken biri kaybolmuştu.
    Evet yoktu çıplak ayak, nasıl kaçmıştı oradan bilmiyorum. Dışardan izleyen ben bile fark edememiştim.
    Anne sözüne devam ederek dönmüştü ki çıplak ayağa, olmadığını görünce sözleri ağzında Demir levye gibi kaldı. Ve adamlara bakarak bağırdı çaresizce, adamlar toparlandı ve etrafa dağıldı. Halim Usta da evin sokaktaki evinin arkasına bakmaya koyuldu. Kadın ve ben kalmıştım.
    Ağlamaya devam ediyordu. Sırtımı sıvazlamaya başladı. Hiç korkmadım, bekledim, ve kedi olduğumdan içimde yaşanan alevi gözyaşlarımı içime dökerek söndürmeye çalıştım.
    Kadın benimle konuşmaya başladı, bir an tereddüt ederek.
    “Seni sevdiği gibi beni de sever mi artık?
    Size hep o baktı, fakat ben bile bu yaşımla onu koruyup kollayamadım. Bir çocuk kadar sevemedim çocuğumu.”
    Ben de bir anne adayıyım, çocuğum daha olmamış olsa da bende de bir anne yüreği vardı.
    İçimdeki alevlere gözyaşılar damla kaldı.
    Sözler tam bitmişti ki arkadan gelen bir ses,
    “Anne çiçek sever misin? Çiçek kopardım sana.”
    Arkadan birbirlerine telaşla seslenen adamlar ve Halim Usta’da gelmişti o sesle.
    Ortalık sel suyu gibi akan gözyaşlarıyla taşmıştı.
    Ben ise üzüntü ve mutluluk arasında duygu karmaşasında kaybolurken,
    Anne ve oğulun o sarılmalarını asla unutamıyorum.
    Ne kader mutluydu herkes,
    Bir anlığıma beni de böyle seven olur mu diye kıskanmadım değil,
    Hayvan olsam da bir insan gibi can taşıdığımı bana el uzatan biri olduğunda anlamıştım sanki: çıplak ayakla.

    M.? 🍃
  • Babanın kızına, amcanın erkek yeğenine tecavüzü yalan değil. Babasından çocuk doğuranlar, köpekle, eşekle, tavukla yaşanan cinsel azınlıklar yalan değil. Cinsiyet kimliklerinin parayla, güçle, kaba kuvvetle, etle, dolgun memelerle biçimlendiği sokaklar yalan değil."
  • Cinselliği, kocaya karşı görev bilmek, bulaşıcı hastalık benim köyümde. Belki, bu ülkenin coğrafyasının her yerinde, doğusunda, batısında ve hattâ en kuzeyinde, güneyinde.
  • Koca tecavüzü, bulaşıcı hastalık bu köyde. Belki, bu ülkenin coğrafyasının her yerinde, doğusunda, batısında ve hattâ en kuzeyinde, güneyinde.
  • Erkeklik, bulaşıcı hastalık bu köyde, hızla analara bulaşan, kızlara, gelinlere.. Belki, bu ülkenin coğrafyasının her yerinde, doğusunda, batısında ve hattâ en kuzeyinde, güneyinde.
  • Eve gelmesinden hoşlanmıyordum amcamın. Babam beni onun kucağına oturtur, "Hadi göster bakayım amcana şeyini" derdi. "Şey", çok önemli bir şeydi! Bir gün amcamla odada baş başaydık. "Aç bakayım" dedi. Açmadım. Pantolonumu hızla indirip dokundu orama. "Benimkine de sen dokun" dedi. Açtı fermuarını...
  • Aşk! Tende kavrulan, en lezzetli istektir ve en sinsi zehir. Karıştıkça kana, önce tatlı kaşıntılar sonra gelen ölümcül kramplar.