• Bu ileti #50011404 Değerli Samet Ö. 'nün Nietzsche etkinliği kapsamında kaleme alınmıştır.

    Niçe’nin tüm felsefi yaklaşımlarını bir kenara koymanızı istiyorum. Ve bunu yapabileceğinizi de biliyorum. Hele bir gelin, gelin de bir görün ustanın edebiyattaki yerini.

    En “sembolik” edebi eserlerin başında Melville’nin Moby Dick’i gelir.

    Sembolik anlatım nedir peki? Hayatımızı sembolsüz-simgesiz düşünebilir miydik peki? Asla. A harfini gördüğünüz an, aklınıza A sesi gelmez mi? Ya da, bir bayrak gördüğümüzde-eğer tanıyorsak-bir ülke gelmez mi aklınıza? Ya da, kalp şekline getirilmiş bir elden, bir aşk? Teraziden adalet?

    Bir edebi eserin tamamı sembolik olabilir mi peki? Zor. Belki vardır ama ben görmedim.

    Bunu koyalım bir kenara. Şimdi metafora bir göz atalım.

    Çeşit çeşittir metafor. Sihridir kurmacanın. Hayatı kurmacaya en sahici metaforlar taşır. Ölüleri var. Deyim deriz ölü metaforlara. Mesela, "Balık baştan kokar" Değerden düşmeşmişse de, ışığı sönmüştür artık. Özel bir yol göstermez. Anonimdir. Ruhsuz. Alışılmış. Ama var işte.

    Ben en çok kapalısını severim metaforun. Mesela, "Zekasının ürettiği kılıçlar yine tüm sınıfı doğramış, yerine çekildiklerinde sınıf kan revan içinde can çekişiyordu" Yazarın yaratıp sunduğunu. Ne der Aristo? Metafor yapmak kadar onu anlamak da zordur. Çaba ister. Aynı soru. Peki bir metnin tamamı metaforik olabilir mi? Zor. Belki vardır ama ben görmedim.

    Biliyorum yordum sizi. Ama sıkın dişinizi biraz daha. Sonuna geldik zira.

    Bir metafor ya da bir sembol, ya bir cümlesinde vardır bir metnin ya da bir parçasında. Tamamı metafor ya da sembol olan tekbir metin yoktur. Metnin tamamının bir başka şeyi nitelediği hale ne denir peki? Alegori.

    Önce, üstü kapalı da olsa bir tanımı yapılır nitelenenin eldekiyle. Yani bir özdeşlik, bir eşitlik kurulur. Eldeki=Nitelenen. Tıpkı Orwell’in Hayvan Çiftliği ya da 1984’ü gibi. Sonra nakış nakış işlenir konu. Başarırısı özneldir, tartışılır elbette, ama alegorik bir eserdir elinizdeki.

    Al sana bir kaya, nereye dayarsan daya.

    Edebi olduğunu sanan tüm saçmalamalar için, ustanın bir kayasını koyuyorum kenara. Niçe'nin en önemli sözlerinden biri ne der? "Kanaatler hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir." (Überzeugungen sind gefährlichere Feinde der Wahrheit als Lügen). Buradaki Überzeugung yanlış olarak inanç diye çevrilir, oysa eserin tamamı okunduğunda, kastedilenin sıradan insanın kesin doğru olduğuna inandığı kanaatleridir. (Sevgili dostum Lutz sağ olsun)

    Örneklerimin hepsinde elle tutulur bir şeyler var di mi? Öyle. Metafor var, sembol var. Alegoriyi çözmek size bırakıldı. Ve elbette ustadan bir metin var.

    İpucu: Üstinsan (Elinizin altında internet var yahu, okuyun biraz! Kızmadan ama :)))

    Zerdüşt’ten bir parça da burada. Bir okuyun ve analiz edin bakalım.

    <<<<<Burada ağızları susturan, gözleri donduran bir olay oldu, çünkü bu arada ip cambazı işe başlamıştı. Cambaz, küçük bir kapıdan çıkmış ve iki kule arasına, halkın ve panayırın üstüne gerilmiş olan ipin üstüne gelmişti. Cambaz yolun yarısına varınca küçük kapı bir daha açıldı. Şaklaban bir herif oradan sıçrayarak hızlı hızlı, cambazın arkasından yürüdü:
    "İleri! Miskin, topal, tembel hayvan, hödük! Yürü ki ayağım sana çarpmasın. Bu iki kule arasında işin ne? Senin yerin kulenin içi. Seni oraya tıkmalı. Senden daha ustasının yolunu kapıyorsun!” diye haykırıyor ve cambaza yaklaşıyordu. Fakat aralarında bir adım uzaklık kalınca her ağzı susturan ve her gözü donduran korkunç bir şey oldu; arkadan gelen, şeytan gibi bir çığlık koparmış ve önündekinin üstünden atlamıştı. Rakibinin zafer kazandığını gören birinci cambaz; dengesini kaybetmiş, sırığını elinden bırakmış ve sırığından önce; bir kol, bacak kasırgası halinde aşağıya düşmüştü. Panayır ve halk, fırtına kopmuş denize dönmüştü. Herkes birbirini çiğneyerek kaçmış ve cambazın vücudunun çarpacağı yer büsbütün boşalmıştı.
    Fakat Zerdüşt yerinde kaldı. Cambazın vücudu henüz canlı, fakat paramparça bir halde onun yanına düştü. Bir an sonra adam kendine geldi ve Zerdüşt’ü yanında diz çökmüş halde gördü. “Orada ne yapıyorsun?” dedi. “Çoktan biliyordum ki şeytan benim bacağımı kıracak. Şimdi beni cehenneme sürüklüyor. Onun elinden almak mı istiyorsun?” Zerdüşt; “Şerefimle söylerim ki dostum, söylediğin şeylerin hiçbirisi yoktur. Şeytan yoktur ve cehennem yoktur. Ruhun, bedeninden daha önce ölecektir. Artık hiçbir şeyden korkma.” dedi. Adam, güvensizlikle gözlerini açtı. “Söylediğin doğru ise” dedi, “hayatımı kaybetmekle bir şey kaybetmiş olmayacağım. Ben, dayakla ve açlıkla oyun öğretilmiş hayvandan pek fazla bir şey değilim.”
    “Hayır,” dedi Zerdüşt “sen mesleğini tehlikeden yarattın. Bunda küçümsenecek bir şey yok. Şimdi de mesleğin yüzünden ölüyorsun. Bunun için seni kendi ellerimle gömeceğim.”
    Zerdüşt bunu söylediğinde son nefesini vermekte olan adam, artık ses çıkarmadı; yalnız, sanki teşekkür etmek için Zerdüşt’ün elini arıyormuş gibi elini kımıldattı. >>>>>

    Sorum şu: Bu alegorik metinde usta ne anlatıyor? Bu felsefe değil dostlarım, çözümlemenize muhtaç bir edebi metindir.
  • Kadınlar diyerek tüm kadınlara genellemek istemem. Zira sessiz sedasız, kavgasız gürültüsüz gidemeyen kadın da vardır elbet..
    Ama bir kadın susarak gitmişse şayet çok sevmiş, artık yapamayacağını anladığı için susarak gitmiştir. Çok emek verir ilişkisini yürütebilmek için kadın. Bir adamın kadını olmayı her uzvu, her hücresiyle kabul ettikten sonra kolay kolay vazgeçemez ilişkisinden. İlişkide eğer bir kadın, konuyu kapatıp susmak yerine konuşma taraftarı ise adam bilmelidir ki bu ilişkiden de bu kadından da hala umut var. Ondandır "konuşmamız lazım" cümleleri.. Ertelenmemeli şayet o 'konuşmamız lazımlar' maç bitimine, yemek sonrasına, ayaküstülerine..Ertenirse tatmin edilemeyen sıkıntılar sonunda dönüp dolaşıp mızrak gibi saplanır ilişkinin kalbine. Yara alır kadın. Dinlenilmemesinden geçiştirilmesinden, sıkıntısının yeniden nüksetmesinden.. Eğer kadın, buna inat hala bir sıkıntı olduğunda dile getiriyorsa sıkıntısını, hala ümitlidir dinlenileceğinden. Yaşadığı ilişkiden kopmak istememektedir kadın. Hala seviyordur karşısındaki adamı. Ne vakit susar kadın işte o zaman ümidini kaybetmiştir ilişkiden. Çabalamaktan yorulmuş, sevgisi de yara almıştır. Gitmesi için illa kapıyı çekip çıkması da gerekmez öyle kadının. Gitmek için ayaklara ihtiyaç yoktur bazen.. Kafasında kesmişse can kenarından biletini, yüreğindeki bavulları da toplamaya başlamıştır. Bedeni adamının yanında durur fakat ilişkiden çıkıp gitmiştir.. Kadın 'konuşmamız lazım' dediği zaman değil de susarsa korkmalı aslında. Cemal Süreya çok güzel söylemiş işte.
    "Kadınlar susarak gider, en önemli detaydır erkeklerin anlamadığı.."
    Ve bir kadın çok sevmişse gidişi kavga gürültüyle değil sessizce olur. Seven kadın yaşadığı mutlu anların hatrına o anılara saygı duyarak asilce gider.
    Cemal Süreya" Kadınlar Susarak Gider"şiirine ithafen bu ileti de burada kalsın 🌹
  • Değerli dostlar; "kütüphanem" adında çok güzel bir uygulama var. Kitap kurtları, Kütüphane oluşturanlar vs. için faydalanabilecekleri bir uygulama. Ben tek tek tüm kitaplarımı ekledim (üşenmeden çünkü kitaba ayrılan zaman israf değildir) ortaya 600'a yakın eser çıktı. Hangi kitap var ya da yok tıkla yeterli :))
  • Bu ileti #50011404 Samet Ö. nün Nietzsche etkinliği kapsamında yazılmıştır.

    Baştan söyleyeyim, Nietzsche hakkında bir uzman değilim, böyle bir iddiam yok; daha genel olarak da felsefe konusunda da bir uzman değilim, böyle bir iddiam yok. Sadece okuyorum, düşünüyorum ve sorguluyorum profilimde de yazdığı üzere. Bu iletide de Nietzsche'nin meşhur 'Tanrı öldü' sözü üzerinden bir sorgulama yapmak istiyorum.

    Bildiğim kadarıyla bilim dünyasında her şeyin teorisi arayışı hüküm sürüyor. Bunun da genel olarak da basit bir açıklama olmadı isteniyor. Aslında bunu binlerce yıl evvel insanlar zaten yapmış. Gayet basit bir açıklama, tabi başlarda. Buna ek olarak tek sorunu bilimsel olmamasıdır. Bu basit ama bilimsel olmayan açıklamanın adı Tanrı.

    Tabi, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, ezeli, edebi, sonsuz merhamet sahibi, sonsuz azab sahibi, sonsuz adalet sahibi... olan Tanrı'dan bahsediyorum. Platon nasıl devletini tüm insanların bir üyesi olduğu bir büyük insan olarak tasavvur etmişse adeta insanlık da Tanrı'yı tüm insanların olmasını isteyeceği ve olmak isteyecekleri ideal bir 'üst insan' tasavvur etmişe benziyor. Freud buna 'baba figürü' diyor haklı olarak. Ancak bana kalırsa başlarda bu Tanrı kavramı bu kadar karmaşık değildi. İnsanlar ihtiyaçları oldukça bu kavrama eklemeler yaptılar. Duydukları ihtiyaç da insanların doğayı her geçen daha iyi anlamaya başlamalarından, zihinsel olarak kendilerini her geçen gün daha da geliştirmelerinden kaynaklanıyordu. İnsan toplumsal bir varlık ve toplumun olduğu yerde de düzen gerekir. Bunu da tek başına Tanrı ile yapamaz insan, Tanrı'nın elcileri ve o elciler vasıtasıyla göndereceği dinlerle sağlayabilirdi. Elciler devamında onların adına işler yapan krallar, halifeler veya devleti yönetenler de kendi sözlerinin dinlenmesi ve kendi kralliklarinin meşruiyeti için Tanrıyı kullanmışlar. Onun adına yasalar yapmışlar. Pardon, Tanrı'dan yasalar gelmiş zaten elcilerle, krallar vb sadece o yasaları yorumlamislar.

    Bir sürü üzerine sözler edeceğimiz olaylar vuku bulmuş ve bir Tanrı ve onun yasalarindan oluşan dinler insanların hayatında tam merkezde yer etmiş. İnsan, geçmişin ve geleceğin farkında olan şimdide yaşayan bir varlık olarak oldum olası varoluşsal sorularla kafasını meşgul eden bir canlıdır. Ancak bir yandan da hayatta kalma ve yaşamını idame ettirme mücadelesinde çaba harcaması gerekiyor. Tanrı, din ile varoluşsal sorulara çözüm bulup insanlığın çoğu hayatını idame ettirmeye devam etmiştir. Lakin illaki aralarından bu sorularla haşır neşir olmaya devam eden Nietzsche gibi dik kafalilar çıkmıştır. Bu dik kafalilar genelde çağlarinda hak ettikleri değeri tam manasıyla bulamasalar da sonrasında insanlığı düşünceleri ile önemli ölçüde etkilemişlerdir. Diğer dik kafalilar da bilim insanlaridir. Onlar da yakilsalar da kaziga oturtulsalar da yollarına devam etmişlerdir. Bir de sanatçılar var dik kafalilar sınıfının içinde ve onlar da insanlığın ufkunu açmış ve Nietzsche gibi birçok filozofun da işaret ettiği ve beslendiği yol olmuşlardır. Tüm bu dik kafalilara ek olarak kralın ve din adamlarının zulmünde inleyip canına tak etmiş aç yığınlar vardır. Hepsi nihayet farkında olmadan Tanrı'yı öldürdüler. Evet koca Tanrı öldü, gitti. Yerine mi? Yerine bir şey koyamadik. Zaten Nietzsche de onun boşluğunu henüz insanlık onu öldürdüğünden habersizken doldurmaya çalıştı ancak buna vakıf olamadı. Binlerce yıllık bir tabu yıkıldı, her şeyin onun üzerine kurulu olduğu bir tabu. Günlük hayatın keşmekeşine kendini kaptirmis giden yığınlar binlerce yıl önce Tanrı deyip işin içinden çıktıkları varoluşsal sorunlarıyla bir anda yeniden karşılaşır oldular. Her şey çok basitti, kim, neden karıştırdı ki ortalığı dediler. Bir müddet ve halen bilimle doldurulmak istendi lakin eski üç aşağı beş yukarı her insanın anlayabileceği bir bilim yok ki ortalıkta; kimsenin anlamadığı bir kuantum var ve onun gibi işler. İnsanlar bilimden uzaklar ve bilim küçük bir zümrenin uğraştığı bir aktivite oldu. Bir dik kafalı daha vardı: Sanat.

    Tüm bu anlatı yoğun ve karmaşık bir akış gibi oldu belki veya sadece bir akış oldu. Nietzsche'nin etkilendiği Heraklietos'un akış felsefesini biraz da olsa animsatacak ölçüde olmuştur umarım. Bu akış içinde Nietzsche'nin her insanın kendisine koymasıni istediği hedef olan üst insanı bulma yolunda tutunacak dallar da sanat olacaktır. İnsanın her daim peşinde olduğu ölümsüzlüğünü sağlayan tek şey olan sanat.

    Nietzsche her şeyin üzerine bina edildiği Tanrı'nın öldüğünü başarılı şekilde ilan etti. İnsanı hapseden putlari da çekiciyle kırdı tek tek. Ancak bunların yerine sistematik bir felsefeyi tam manasıyla birakamadi. Tabi bunda akıl sağlığını kaybetmesi ve çalışmalarına devam edememesinin etkisi vardır. Nihayetinde günlük hayatı ve varoluşsal hayatı arasında kalan insanlığa tatmin edici yanıtlar verilemedi. Albert Camus'un fikirlerinin finallerinde oluşan bir tatminsizlik oluştu diyebilirim.

    Bununla birlikte belki de insanlar olarak çok tembeliz ve hazirciyizdir diye de düşünüyorum. Bu her şeyi Tanrı diye bir kavram ile açıklamaya çalışmakla ve ona atfedilen her doktrinle hayatımızı sorgulamadan idame ettirmemizden çıkarabiliyorum:

    Neden varız?
    Çünkü Tanrı öyle istedi.

    Hayatın anlamı nedir?
    Tanrı ve onun bize ilahi sınavı.

    Nereden geldik?
    Tanrıdan

    Nereye gidiyoruz?
    Tanrıya

    Pazardan ne istersin hanim?
    Domuz olmasın o yasak.
    Neden?
    Tanrı öyle diyor. Çift tirnaklilardan al.
    Peki.

    Kral vergilere neden sürekli zam yapıyor?
    Onu sorgulayamayiz.
    Neden?
    Çünkü o Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesidir.

    Çocuklar neden ölüyor?
    Tanrı'nın sınavı nedeniyle.

    Kötülük neden var?
    Az önceki cevaba den den.

    Neden iyilik yapmalıyım?
    Çünkü Tanrı iyilik yaparsam cennete koyar seni.

    ...

    Uzar gider bu liste. Evet Nietzsche net ve tatmin edici cevaplar verememis olabilir ölen Tanrıdan sonra boşlukta kalan sorulara ama Nietzsche bu sorulara birer cevap bulmaya çalıştı. Bunun uğraşini verdi. Bu bile yeterlidir bazen, özellikle hiç kimse buna uğraşmiyorken.

    Hem Tanrının bunlara yeterli birer cevap olduğunu nereden çıkarıyoruz ki? Özellikle kabarık tanımıyla oldukça çelişkili ve insanı cikmaz sokaklara cikaran bir Tanrı kavramının...
  • Arkadaşlar merhaba, ben çeviriye pek önem veren hatta zaman zaman takıntı haline getiren birisiyim. Çeviriyle ilgili daha önce 1k’nın değerli okurlarından Kübra A. önemli iletiler paylaşmıştı. Ben çok faydalandım, farklı dillerden bir çok çevirmenden bahsettiği için ayrıca minnettar kaldım. Üstelik çeviri kıyası iletileri de paylaşmıştı. Buraya “Klasikler ve Çevirmenler” adlı ileti linkini bırakıyorum #26528064 çeviri kıyası ileti linklerini bu iletinin sonunda bulabilirsiniz. Ama şöyle bir sorunumuz var: Ben geçenlerde kendisiyle konuştum bu konuyu, okurun çeviriyi pek önemsemediğini söyledi. Bu duruma canım sıkıldı açıkçası. Ben de bugün bir kitabın çevirilerinin kıyasını sizlerle birlikte yapmak istiyorum. Öncelikle çeviriyle ilgili hiçbir bilgi paylaşmayacağım(çevirmen, yayınevi bilgisi gibi). Kübra da böyle yapmıştı sanırım. Değerlendirme yapıldıktan sonra bu bilgileri de eklerim. Hatta özgün dildeki bölümüne de eklerim.
    Yorumlarınızı bekliyorum, hangi çevirinin daha düzgün, daha akıcı olduğunu, anlaşılmazlıklara yol açmadığını( ya da en az anlaşılmaz olduğunu).




    1)
    MEYDAN OKUMALAR

    Misafirler gittikten sonra babam kendini bir koltuğa attı ve çılgınca gülmeye başladı. Annemin
    ölümünden bu yana onun ilk defa bu kadar içtenlikle güldüğünü görüyordum. "Dr. Hammerfield'in hayatında böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığına bahse girerim," diyerek güldü. "Din konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmak! Ernest'in konuya nasıl da bir kuzu gibi uysalca başladığını fark ettin mi? Sonra nasıl da çabucak kükreyen bir aslan kesildiğini? Son derece disiplinli bir kafası var. Eğer enerjisini o yöne çevirmiş olsaydı iyi bir bilim adamı olabilirdi." Ernest Everhard'ın çok ilgimi çektiğini söylememe gerek yok elbette. Söyledikleri ve bunları söyleyiş biçimiyle değil, bir erkek olarak da beni çok etkilemişti. Böyle bir insana hiç rastlamamıştm. Sanırım, yirmi dört yaşıma basmış olmama rağmen, evlenmemiş olmamın nedeni buydu. Ondan hoşlanmıştım. Bunu kendime itiraf etmeliydim. Benim ondan hoşlanmam, zekâsından ve tartışma gücünden başka bir şeylere dayanıyordu. Şişkin pazılarına ve kaim boynuna rağmen, ben-de masum bir çocuk izlenimi bırakmıştı. Kibirli bir aydın görüntüsünün altında, duygulu ve ince bir ruhun gizlendiğini anlamıştım. Sanırım kadınlık sezgilerim aracılığıyla farkına varabildiğim birtakım izlenimler yaratmıştı bende. Onun o tok sesinde, yüreğime işleyen bir vurgu vardı; bu ses hâlâ kulaklarımda çınlıyordu ve onun sesini yeniden duymak istediğimi hissediyordum. Yüzünün derin, hırslı ciddiyetini bozan gözlerindeki o kahkaha pırıltılarım yine görmek istiyordum. Belirsiz ama daha derin duygular sokuluyordu yüreğime. Onu daha ilk akşam neredeyse sevmeye başlamıştım. Ama onu bir daha hiç görmeseydim, bu karmakarışık, belirsiz duygularımın silinip gideceğinden ve onu kolaylıkla unutacağımdan da eminim.




    2)

    ZORLUKLAR

    Misafirler gidince babam kendini bir iskemleye atarak bir kahkaha koyuverdi. Annem öldüğünden beri onun böyle güldüğünü görmemiştim. “Dr. Hammerfield’in ömründe hiç bu kadar kızmadığına yemin ederim,” dedi. “Biliyor musun, Ernest nasıl kuzu gibi başladı. Ruhani tartışma incelikleri... filan gibi laflardan sonra aslan gibi kükredi. Çok mükemmel terbiye edilmiş bir kafası var. Gücünü bilime adamış olsa mükemmel bir bilgin de olabilirdi.” Ernest Everhard’ın beni pek ilgilendirdiğini söylemeye lüzum bile yok. Beni çeken yalnız söylediği şeyler değil , aynı zamanda adamın kendisiydi. Şimdiye kadar hiç böyle bir adama rastlamamıştım. Sanırım bu yüzden 24 yaşıma rağmen evlenmedim. Hoşuma gittiğini kendime de itiraf ettim. Bu hoşlanma zekası ve mantığıyla sınırlı değildi. Şişkin adalelerine ve boksör ensesine rağmen bende ince zekalı bir adam tesiri bırakıyordu. Bu akıllı ve insafsız adam maskesi altında, duygulu ve narin bir ruhu bulunduğunu zannediyordum. Bu hissin nereden geldiğini bilmiyorum. Herhalde bu benim kadınlık sezgim olacaktı. Onun gürbüz sesinde ta kalbime işleyen bir şey vardı; kulaklarımda hala varlığını hissediyordum. Bu sesi tekrar işitmeyi, gözlerindeki gülüşü tekrar görmeyi istiyordum. Bu gülüş onun yüzündeki ihtiraslı ciddiliği yumuşatıyordu. İçimde bir çok karmaşık, anlaşılmaz hisler vardı. Bir daha görmemiş olsam bu belirsiz duygular geçer ve onu kolayca unuturdum. Buna rağmen onu daha o zamandam sevmeye başlamıştım.




    3)

    HODRİ MEYDAN

    Misafirler gittikten sonra, babam kendini bir koltuğa attı ve uzun dakikalardır zor tuttuğu kahkahalarını koyverdi. Annem öldüğünden bu yana, böylesine içten güldüğü olmamıştı. “Dr. Hammerfield’in ömründe hiçbir şeye böyle karşı çıktmadığına bahse girerim,” diye güldü. “Din konusunda konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmak!.. Dinsel nezaket! Ernest nasılda kuzu gibi başladı sözlerine , farkettin mi? Ve hemencecik kükreyen aslan gibi kesildi... Son derece disiplinli bir kafası var. Enerjisi o yöne çevrilmiş olsaydı, iyi bir bilim insanı olabilirdi.” Ernest Everhard’ın çok ilgimi çektiğini söylememe gerek yok elbette. Yalnız sözleri ve bunları söyleyiş biçimleri değil, kendisi de çok ilgilendiriyordu beni. Böyle bir adamla karşılaşmamıştım daha önce Sanırım bu yüzden yimi dört yaşımda bekardım daha. Onu beğenmiştim; bu gerçeği gizlemenin gereği yoktu. Yalnızca zekasından, tartışma gücünden değil, bu yeteneklerin ötesinde nedenlerim de vardı. Şişkin ve kalın boynu hiç gözüme görünmüyor, bir harika çoçuk olarak, gönlüme kurulmuş oturuyordu. Bu kaba saba, zeka kabadayısı adamın kılıfı içinde duygulu, ince bir ruh var, diyordum kendi kendime. Neden bilmiyordum, nasıl bilmiyordum ama diyelim kadın sezgileriyle bunun böyle olduğunu hissediyordum. Onun o tok sesinde, yüreğime işleyen garip bir ses vardı. Sesi kulaklarımdan gtimiyordu. Tekrar tekrar duymak istiyordum sesini, yüzündeki hırslı ciddiyeti gölgeleyen gözlerini, o gülen gözlerini görmek istiyordum hep. Ayrıca, karışık anlaşılmaz duygularla allak bullaktı yüreğim. Neredeyse aşık olmuştum ona. Ama bir daha görmeseydim, belki de bu duygular eriyip gidecekti, onu unutacaktım.




    4)
    MEYDAN OKUMA

    Konuklar gittikten sonra babam kendini bir koltuğa attı ve kahkahaları koyuverdi. Annemin ölümünden bu yana bu kadar içtenlikle kahkaha attığına tanık olmamıştım. “Bahse girerim ki Dr. Hammerfield daha önce hayatında böyle bir kayaya çarpmamıştır,” diyerek gülmeye devam etti. “‘Dinî konularda tartışmaya girmek!’ Nasıl da bir kuzu gibi uysalca başladı konuşmaya fark ettin mi? Everhard’ı kastediyorum; ve nasıl da hemen kükreyen bir aslana dönüştü! Olağanüstü disiplinli bir kafa yapısına sahip. Eğer o yönde enerji ve çaba sarf etseydi iyi bir bilimadamı olabilirdi.” Ernest Everhard’a derin bir ilgi duyduğumu söylememe pek gerek yok sanırım. Salt söyledikleri ya da bunları nasıl ifade ettiği değil, bizzat kendisi de ilgimi çekmişti. Daha önce onun gibi bir adamla karşılaşmamıştım. Yirmi dört yaşında olmama rağmen hâlâ bekar olmamın nedeni de buydu sanırım. Ondan hoşlanmıştım; bunu kabullenmek durumundaydım. Ona karşı hissettiğim beğeni, zekâ ya da tartışma gücünün ötesindeki kavramlara dayanıyordu. Şişkin adaleleri ve dövüşçüler gibi kalın bir ensesi olmasına aldırmasam da, doğallığı ve samimiyeti beni etkilemişti. Entelektüel kabadayı kisvesinin altında, narin ve duyarlı bir ruha sahip olduğunu hissettim. Bilinçli bir düşünceyle değil, salt kadınlık içgüdülerim sayesinde bu hisse kapılmıştım. Yaptığı o eylem çağrısında yüreğimin içine işleyen bir şeyler vardı. Sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor ve sesini tekrar duymak, güldüğü zaman gözlerine yansıyan ve yüzündeki derin ciddiyeti maskeleyen o ışıltıyı yeniden görmek arzusu içimde kabarıyordu. Ayrıca beni heyecanlandırıp yüreğimi allak bullak eden, anlaşılması güç ve karmaşık daha başka hisler de vardı. Daha o zamandan ona neredeyse âşık olmuştum gerçi, ama eğer onu bir daha görmeseydim, eminim ki o muğlak duygular geçip gidecek ve ben de onu kolayca unutacaktım.
  • ARGONOTLAR:
    Argonotlar Yunan mitolojisinde yaşamış kahraman bir grup. Jason'ın Altın Post'u bulmak için Colchis'e gidişini konu alan bir mitte yer alırlar.
    "Mühim olan yaşamak değil, denizlere açılmak" mottosunun sahipleridir kendileri.

    Étienne Bonnot de CONDİLLAC:
    18. yüzyılda yaşamış bir fransız düşünür.

    GROTEKS::
    Dünyayı yabancılaştıran ve onu eğlenceli hayali bir alana götüren, içinde esrarengiz, tekin olmayan güçlerin egemenliğinin yansıdığı, aslında bir araya gelmez gibi görünen şeylerin, mesela trajikle komiğin, adilikle yüceliğin, korkunçlukla absürtlüğün bir oyun havasında birleştirilmesi.
    Fransızca kökenli kelime edebiyat, tiyatro, mimari ve diğer sanat dallarında kullanılıyor. Bizdeki "gotik" kelimesinin karşılığı; kullanımı kaba, tuhaf ve barbar bir ulus olarak nitelendirilen Got‘lardan geliyor.
    Edebiyatta ise en çok varoluşçu yazarlar grotesk tarzı benimsemiş.

    DRAMATURG:
    Tiyatro yapıtının sahne üzerinde oluşma ve gelişme sürecini gerçekleştiren,
    yönetmene, oyunculara ve tasarımcılara oyun incelemesinde yardımcı olan kadın ya da adama verilen ad.

    PANTEON:
    1-Panteon, bir mitoloji ya da dine özgün tüm tanrıların birliğidir.
    2-Eski Yunanlıların ve Romalıların bütün tanrılarına ayırdıkları en büyük tapınaklarına verdikleri ad.

    TEJO NEHRİ:
    Tejo Nehri, İspanya'dan başlayıp ve Portekiz Lizbon üzerinden Atlantik Okyanusu'na dökülen İber Yarımadası'nın en uzun nehridir.

    *Kitap arkadaşlarımızın kazandırdığı diksiyon, geniş bakış açısı, çok yönlülük, empati duygusu, fazilet, derinlemesine görüş gibi çok çok daha önemli hediyeleri saymazsak bugün öğrenmiş olduğum daha önce bilmediğim bana yabancı isimler bunlar.... Bunları unutmamam için, ayrıca biri okursa yararlanabilir düşüncesiyle kısa açıklamalar halinde her gün ileti halinde paylaşacağım:)