• — Düşünüyorum da, şeytan yoksa, o zaman onu insan icat etmiştir; hem de kendi benzeri olarak icat etmiştir.
    — Tıpkı Tanrı gibi, değil mi?
    İvan güldü.
    — Sen de Hamlet’teki Polonius’un dediği gibi, taşı gediğine yerleştirmeyi pek biliyorsun. Kendi sözümle yakaladın beni. Ziyanı yok, memnunum. İnsanın yarattığı Tanrı da kendine benziyorsa nasıl bir Tanrıdır bilmem. Demin, bunlardan ne diye söz açtığımı sordun. Bak; ben belirli olayları, hikâyeleri toplayıp yazmaya pek meraklıyım. Gazetelerde okuduklarımı, kulaktan duyduklarımı not eder yazarım. Hayli zengin bir koleksiyonum var. Bizde bilirsin, daha çok dayak, sopa, kırbaç geçer; ulusal bir nitelik kazanmıştır bunlar. Bizde kulaktan çivilemek yoktur, ne de olsa Avrupalıyız, ama sopa, kırbaç özbeöz malımızdır, elimizden alınamaz. Yabancı ülkelerde dayak faslı kalkmış galiba; ahlak mı düzelmiş, yeni yasalar mı insanlara birbirlerini dövmek için izin vermiyormuş ne… Ama oradakiler kendilerini başka, tıpkı bizdeki gibi tam anlamıyla ulusal bir biçimde ödüllendirmiştir; o kadar ulusal ki, bizde gerçekleşemeyeceğe benzer. Gene de son zamanlarda yüksek çevrelerinizde dini bir akımın başlamasıyla galiba bizde de rağbet bulacak. Fransızcadan çevrilmiş nefis bir broşürcüğüm var. Oldukça yakın, topu topu beş yıl önce, Cenevre’de, galiba yirmi üç yaşında Richard adında bir haydut ve katil hüküm giymiş. Delikanlı idam edilmek üzereyken tövbekâr olmuş, dinine dönmüş. Sözü geçen Richard birisinin yasadışı çocuğuymuş. Henüz beş altı yaşındayken anası babası onu İsviçre’de dağda bir çoban ailesine hediye etmişler, ötekiler de çocuğu işlerinde kullanmak üzere yetiştirmişler. Richard, vahşi bir hayvan yavrusu gibi büyümüş, çobanlar ona hiçbir şey öğretmemişler, yedi yaşını bitirince, kara, yağmura, soğuğa bakmadan yarı çıplak, yarı aç, yarı tok bir halde sürülerin başına göndermeye başlamışlar. Hareketlerini hiç de kötü bulmuyor, vicdan azabı duymuyorlarmış, tam tersine buna hakları olduğuna inanıyorlarmış. Çünkü Richard onlara bir eşya gibi hediye edilmiş; karnını bile fazladan, gönüllerinden koparak doyuruyorlarmış… Richard kendi söyleyişiyle, o yıllar, İncil’in Müsrif oğlu gibi yaşıyormuş; açlığını, satış için semirtilen domuzların kepek bulamacıyla gidermeye can atarmış. Ama sahipleri bunu da vermiyor, domuzların yemliğinden çalacak olursa kıyasıya dövüyorlarınış. Richard’ın çocukluğuyla ilk gençliği, büyüyüp gürbüzleşip hırsızlığa başlamasına kadarki zamanı böyle geçmiş. Bu vahşi yaratık Cenevre’ye yerleşmiş, gündelik kazandığı parayı içkiye veriyor, vahşi hayvandan farksız yaşıyormuş. Sonunda bir ihtiyarı öldürüp soymuş. Yakalanıp mahkemeye verilince idam hükmü giymiş. Orada bu gibi işlerde fazla duygulu davranmazlar! Hapishanedeyken Richard’ın çevresini bir yığın papaz, çeşitli İsa cemiyetlerinin üyeleri, hayır kurumlarından bayanlar, vb. sarmış. Hapishanede yattığı sırada okumayazma öğretmişler, İncil’i anlatmaya başlamışlar. Vicdanını, aklını harekete getirmiş, sıkıştırmış, dırdır etmişler. Sonunda adamcağız suçunu olduğu gibi kabullenmiş. Richard mahkemeye, bir canavar olduğunu, ama sonunda Tanrının ışığıyla aydınlanarak affına uğradığını yazılı olarak bildirmiş. Cenevre, bütün dindar Cenevre heyecanla ayağa kalkmış. Yüksek, kibar muhit insanları hapishaneye üşüşmüşler, Richard’ı kucaklayıp öpüyor, “Sen, Tanrının yardım elini uzattığı kardeşimizsin!..” diyorlarmış. Richard da duygulanarak gözyaşı döküyormuş. “Evet, kutsal ışığa kavuştum! Eskiden, çocukluğumda ve ilk gençliğimde domuzların yediklerini öpüp başıma koyuyordum, ama şimdi kutsal ışığa kavuştum, Tanrı kulu olarak öleceğim!” “Evet, öyle Richard, Tanrı kulu olarak öl, kan döktüğün için Tanrı adına öleceksin! Ama domuzların yemini kıskanıp çalarken (iyi değildi bu, hırsızlık yasaktır!) Tanrıyı tanımıyordun; varsın olsun, gene de kan döktüğün için ölmen gerekiyor.” İdam günü gelmiş. Richard ağlayarak durmadan, “Hayatımın en mutlu günü, Tanrıya gidiyorum!..” diye tekrarlıyormuş. Papazlarla yargıçlar ve hayırsever bayanlar da, “Evet, ömrünün en mutlu günü bu, çünkü Tanrıya gidiyorsun!” dive bağırıyorlarmış. Kimi arabayla, kimi yayan, hepsi kütle halinde Richard’ın bindiği hapishane arabasının peşinden gidiyormuş. Adamın asılacağı alana gelince, ‘”Öl kardeşim!” diye Richard’a bağırmaya başlamışlar; “Tanrı adına öl, çünkü O yardım elini uzattı sana!” Böylece Richard, kardeşlerinin kucaklamaları arasında idam yerine götürülmüş. Tanrının ışığına kavuştuğu için kafasını giyotinde tam kardeşçe bir şekilde uçuruvermişler. Gayet tipik bir olay bu. Broşürü, Protestanlığı koruyan yüksek muhitten birtakım Rus hayırseverleri Rusçaya çevirmişler. Rus halkını aydınlatmak için çeşitli gazetelerle diğer yayın organlarına parasız olarak basılmak üzere dağıtmışlar. Richard oyununun tadı ulusal oluşundadır. Biz, Tanrının ışığına kavuşmuş bir kardeşimizin kellesini uçurmayı saçma buluruz, ama tekrar ediyorum, gene de aşağı kalmayız. Bizim, tarihten kalma, içten gelen büyük bir tutkunluğumuz, dayak zevkimiz vardır. Nekrasov’un, bir mujiğin kırbaçla atının gözlerine, “Tatlı bakışlı gözleri”ne vurduğunu anlatan bir şiiri var. Herkesin bildiği Rusluk bu. Şiirde, at, gücünden fazla taşıdığı yükle çamura saplanmış, arabayı kurtaramıyor; mujik, hayvanı hırsla döver, ne yaptığının farkında olmadan, dayağın tadını çıkararak, acı acı durmadan döver… “Halin yoksa da çek, geber de çek!” Beygirceğiz gayretle çırpınır, öteki, kendini savunamayan “ağlayan gözlerine” kırbacı indirmeye başlar. Hayvan kendinden geçerek ileri atılır, bütün vücuduyla şapır şıpır titreyerek, soluk almadan, yan yan, çirkin, doğal olmayan bir sıçramayla yürür. Nekrasov’un anlatışı insanın içini paralıyor. Oysa bu sadece bir beygirdir. Tanrının dayak yemek için yarattığı bir beygir… Tatarlar öğütledi bunu bize; yadigâr olarak da bir kırbaç bıraktılar. Ama yalnız atlar değil, insanlar da dövülür. Aydın, okumuş bir adamla karısı öz kızlarını, yedi yaşındaki bir yavruyu sopayla dövüyorlar. Bunu en ince noktasına kadar not etmiştim. Babası dövmek için kullandığı kuru dalların dikenli olmasına dikkat ediyor; dayak “daha oturaklı” oluyormuş, böylece kızcağıza “yerleştirmeye” başlıyor. Dayak atanlar arasında öyleleri var ki dövdükçe kızışıp sonunda tam bir şehvet duymaya başlarlar, bunu iyice biliyorum. Şöyle bir beş on dakika döverler; vuruşlar gittikçe hızlanır, sıklaşır, daha yakıcı olur. Çocuk bağırır, sonra artık bağıramaz olur, tıkanır sadece, “Baba, baba, babacığım!” diye inler… Sözünü ettiğim olay, her nasılsa, kim bilir hangi şeytanın burnunu sokmasıyla mahkemeye yansımış. Bir avukat tutulmuş. Rus halkının avukatlara ablakat, “kiralık vicdan” diye ad takması hayli eskidir. Avukat müşterisini savunmak için yırtınmış: “Mesele gayet basit, bir babanın kızını dövmesi gibi olağan bir işi mahkemeye düşürmek ayıptır.” Jüri kanmış bu sözlere, toplaşarak adamı temize çıkarmışlar. Mahkemede bulunanlar, canavar kurtuldu diye sevinç çığlıklarını basmışlar. Ah, ben orada olsaydım, canavar adına bir öğrenci bursu kurulmasını öne sürerdim. Hoş tablolardır bunlar!.. Ama çocuk konularında bunlardan daha nefisleri de var bende. Rus çocuklarına ait çok, pek çok şey topladım Alyoşa. Küçücük, beş yaşında bir kızcağızdan anası babası, “saygıdeğer, mevki sahibi, okumuş, terbiye görmüş” insanlar nefret ediyorlardı. Bak, bir daha kesin olarak söyleyeyim, bazı insanlarda çocukları, sadece çocukları hırpalama zevki tam bir tutkunluk hali almıştır. İnsan cinsinden başka yaratıklara karşı Avrupalılar gibi aydın ve insansever, son derece hatırlı, yumuşaktırlar. Ama çocukları hırpalamaktan pek hoşlanırlar, hatta çocukları bu anlamda severler. Canavarları, karşısındakinin aczi kendini koruyamayan, kimseye sığınamayan bir yavrunun melekvari, safça güveni büsbütün kışkırtır. Bütün bunlar zalimin damarlarındaki kötü kanı kızıştırır. Şüphesiz, her insanda bir hayvan gizlidir; hiddet, hırpaladığı kurbanın haykırışlarından kabaran şehvet hayvanı sefahatin verdiği kötü hastalıkların, nekris, böbrek, vb. illetlerin hayvanı, zincirinden boşanmış bir canavar… O zavallı beş yaşındaki kıza aydın geçinen ana babası çeşitli eziyetler ederlerdi. Elle, sopayla döver, zaman zaman tekmeler, neden yaptıklarını iyice bilmeden çocuğun vücudunu çürük içinde bırakırlardı. Sonunda işkencenin en incesine vardılar: Haber vermediği için küçük kızlarını kışın en soğuk gecelerinde helaya kapatmaya başladılar. (Sanki o yaşta, deliksiz uykuya dalmış bir çocuk aptesi geldiğini haber vermeyi bilebilirmiş gibi) Ceza olarak pisliğini yüzüne sürüyor, ağzına sokarak yemeye zorluyorlardı. Bunu yapan, kızın öz annesiydi! Bu ana, kızının pis helada inlediğini duyarken yatağında rahat uyuyabiliyordu! Düşün, başına geleni kavrayamayacak kadar küçük yaratık o murdar, karanlık, soğuk yerde, ufacık eliyle sızlayan göğsünü yumruklayarak gözyaşları döküyor, “Tanrıcığı”na onu koruması için yalvarıyordu. Bu saçmalığa akıl erdirebiliyor musun sen dostum, kardeşim, dindar rahip adayı? Bu saçmalığın ne gereği var, dünyada varlığının nedeni ne? Bu olmasa, insan iyilikle kötülüğü ayırt edemeyeceği için yaşayamazmış derler. Bu kadar pahalıya patlayan iyilikle kötülüğün canı cehenneme! Bir yavrunun “Tanrıcığı”na döktüğü gözyaşları dünyanın bütün bilgisine bedeldir. Büyüklerin acılarını hesaba katmıyorum; onlar elma yemiş; cehenneme kadar yolu var, fakat bunlar, bunlar!.. Üzüyorum seni Alyoşka, bir tuhaf oldun, istersen bırakayım.
  • 296 syf.
    Bir kadın ile bir erkeğin zevk anının hemen ardından "starting box" un kapıları açılınca sağındakine omuz atıp, solundakine çelme takıp, önündekinin boğazını sıkarak muvasalat noktasına varmak için rekabete girişip spermlerin içindeki en dayanıklı ve en hevesli kuyruklunun kendin olduğunu ispat etmeye giriştiğin an var ya... Bold Pilot görse nalları çıkarttırırdı senin hırsından ötürü...Burada gülüşümdeki melankoliyi saklamalıyım... Dönüşün olacağını unuttuğun ya da dönüşün olmayacağını düşündüğün ! için, heralde, yenilmez ve ölümsüz kuyruklu edasıyla tek gidiş biletinin kendine yeteceğini düşünüp ışıksız bölgeye hem cesaret hem de heves gerektiren bir balıklamayla dalışa kalkıştın... (İtiraz etme, şimdi burda birbirimizin sahte yüzlerine baktığımıza göre evet haklıyım! Bu arada, bravo bebe... "Balıklama atlama" deyiminin menşei sensin!) Sonra...

    Sessizlik sisi dağılıp tünelin ucundaki ışık görünmeye başlayınca, Terry Eagleton'un bahsettiği gibi sana doğal gelen egoistliğini bir kenara bırakıp iyi olmak için hayata dair bir dizi karmaşık beceri öğrenmenin gerekliliği sana zül gelmeye başladı. Bölünme yeni başlıyordu halbuki...

    (Kendini tanıdıkça sevmekten vazgeçeceksin. Var oluşundan iğrenmeye başlayacaksın. Niye mi? Hayalinde öldürmek isterken diğerlerini aslında kendini öldürdüğünü farkedeceksin. Kimliğini Araf'ta aramaya başlayacak fakat orda da bulamayacaksın. Sana uygun kişilik vermek isteyenlerin hayaletleri orda da seni kovalayacak. Böğüre böğüre ölüme hükümlü olduğunu haykırmak isteyeceksin.)

    Çok ve tuhaf ve çelişkili mi konuşuyorum? Parantez içindeki bölümü yoksay...

    O değil de,
    "Bebe, sen daha kuyruğu yeni kestirdin; Terry Eagleton'u nerden biliyorsun?" dersen, reenkarne oldum ben... 7.nesil... Çift dikiş... (sorgulama, devam et)

    Kiminin doğuştan olduğunu reddettiği, tünelden geçip gişeden çıkınca tabula rasa'nın üzerine ne yazarsan o kadardır dediği "Ahlak" diye adlandırılan sosyolojik inanç veya yargıların sonucu ortaya çıktığı düşünülen(belki de halihazırda var olan) davranışlar bütünü diye bir şey varmış, haberin olmuştur... Kenar mahalleden komşuları olan ölçülülük ve sağduyu denen, bahsederken yüz ekşitip soyut paçavralar olarak lakaplandırdıkları şeyleri de duymuşsundur ama görmemiş olman yüksek ihtimal... Bir süre sonra, bağımlısı olacağın "madde"nin yeryüzündeki tanrılarını da görmüşsündür. (Madde denince aklına her ne geliyorsa onların tümü) Kadın-erkek ilişkilerinde, politikada, çocuk eğitiminde, biyolojide, dilbilimde, metafizikte, edebiyatta, tıpda, dinde vesaire... Her yere sıçramışlar, değil mi? Ne çok tanrı varmış!

    Burada ikinci tekil şahıs'tan rolü devralacağım...

    Ağızlarından düşürmemeye çalıştıkları ve fakat düşürünce tenezzül edip yerden kaldırmadıkları iyilikleri, ahlakları beni düşüncelere gark etti. Dünyayı daha kötü bir yer haline getirmek için yemeğe tuz mu atacaktım yoksa eski kuyrukluların gevşek organlarının üzerine tuz mu basacaktım? Ben o bildiğin "ahlak bekçileri"nden değilim yalnız, beni ne demonlar istedi de "benim kömürüm bana yeter" diyerek reddettim...

    Gökyüzünü gökkuşaklı anlattım, beğenmediler; kuşsuz bir gökyüzünü yazdım onlara, beğenmediler; güneşi göremeyecekleri yoğunlukta zift karası bulut kümelerinin arasında bıraktım belki ibret alırlar diye, bu kez de karşımdaki "güneş yoktur" diye bir safsataya saplanınca ibretlik iyilikleri çuvala doldurdum. Değişik bir yol izlemeye karar verdim...

    Aksi, alay eden, yer yer hamasi, ahlaksızlık yaparak ahlak öğretmeye çalışan "kayıtsız" kalamayan bir kötü olacaktım. (Şimdi biri çıkıp, "Aaa aynı benim yaşam tarzım; Hakan'ın karısına sarkıyorum ki Hakan karısını hiç aldatmasın, o'nun değerini bilsin diye..." veya "Ebru'ya kanaat etmeyi öğretmek için bütün tapularını kendi üzerime yaptım." demeye kalkışmasın...Ağır konuşurum.) Daha sert yazarım da malum TDED! Bataille, "Kötülük kavramı ahlak yoksunluğunu öngörmediği gibi, tam tersine, yüksek ahlak'ı şart koşar." der... Bu cümleye önceden ters ters bakmıştım lakin şimdi anladım. Bataille'nin cümlesini olumlayan kaotik bir metin bırakıyorum ardımda, gevşeklere karşı bir öfke metni... Dünyayı kötü bir yer yapmaya çalışmıyorum fakat gerçekten iyi insanlardan nasihat almak size tiksindirici geldiği için ve şahsen herkes herşeyi tecrübe edecek kadar uzun yaşamıyor;ibret almak lazım düşüncesini şiar edinmiş, nasihatin fayda vermediği benliklerin azalmak yerine çoğaldığını gören biri olarak başını okşamak yerine kafana....... tercih eden ahlaksız bir kötü'den ibret almanı bekleyeceğim... Tuvalete gideceğim ama sifonu çekmeyeceğim. Biyolojimin ürettiği o pis kokuyu duyacaksınız.

    "Artık acı yok kafamda. Birileri beyni paramparça olmuş diyor." Hıı hı, normal olan ikinci çoğul şahıslar zaten!

    Ters akarım, kötülüğü şiar edindim, bileylenip geldim
    Edebiyatınızın içinden geçerim belki dediydim
    Rastlarsa gözleriniz ahlaksızlık ! zabıtalarına
    Saygısızlıklarımla...
  • 340 syf.
    ·9/10
    Spoiler olabilir

    Çocuk en arka sıraya arkadaşının yanına oturdu. Hoca geldi ve ders başladı. Tahtaya bir şey yazıyordu ama çocuk ne yazdığını göremiyordu. Arkadaşına döndü. Sen görüyor musun, diye sordu. Evet görüyorum, deyince çocuk ağlamaya başladı. Kör olmuştu. İşte o çocuk bendim.

    Şuan 7 numara gözlük takan biri olarak herhalde körlerden sonra bu kitabı anlayan en iyi kişi benimdir diye düşünüyorum. Bundan 500 yıl önce yaşasaydım hele muhtemelen körler kadar bu kitabı anlayabilecektim. Tabi anlayabildim desem de şuan ne yazacağımı hala düşünmekteyim. Nereden başlasak acaba? Kör olmak, yazarın üslubu, kaos, Arifin mençistıra attığı gol… Neyse yahu başlayalım artık.

    Kitaba ilk başladığımda vay uzun süredir böyle beni içine çeken bir kitap okumuyordum desem de araya giren 1-2 kitapla okuma süreci bir hayli uzadı. Kitabı 3 yıldır kullandığım e-kitap okuyucumdan okudum. Para verirse ismini söyleyip burada reklamını yaparım. :)

    Bu zamana kadar dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili yapılan film, dizi, kitap olsun izlemeyi ve okumayı sevdiğim için bu kitapta hayli hoşuma gitti. Hatta bu kitapta dünyanın sonunun gelmesi öyle zombiler gibi fantastik öğelerle olmuyor. İnsanın 5 duyu organından bana göre en önemlisi olan görme yetisinin yavaş yavaş her insanda kaybolmasıyla oluyor. Zengin, fakir, güzel, çirkin kimseyi dinlemeden her insan beyaz körlüğe kavuşuyor. Yazar bu durumu kimsenin ismini vermeyerek çok iyi göstermiş. İsimler hiç önemli değil, aynı gemideyiz ve sen de bu beyaz körlükten kaçamayacaksın diyor.

    İnsan özünde kötüdür savım bu kitapta da tekrardan desteklenmiş oluyor. İlk kör olanlar hükümet tarafından apar topar bir akıl hastanesine kapatılıyor. Burada karantina altına alınan körlere su ve yiyecek yardımı yapmak dışında hiçbir şey yapılmıyor. Yaptırım ögesi yok. Gücü hangi kör alırsa o istediğini yapabilir. Tabi aralarında bir tane gözleri gören bir kadın var. Körler ülkesinde normalde şaşılar kral olması gerekse de bu ablamız şaşı olmadığı için kral olamıyor. Bu durum biraz mantıksız. Özellikle bir grup kör erkek karantina bölgesini hakimiyet altına alıyor ve bundan sonra bu körler işin cılkını çıkarıyorlar ve içlerindeki id duygusuyla hareket etmeye başladıkları sırada kendilerine kadın istiyorlar ve diğer körler aç kalmamak uğruna mecbur kendi içlerinden gönüllü kadınları göndermek zorunda kalıyorlar ve bu kadınların içinde gözü gören kadın da var. Açıkçası gözü gören kadın, karşı tarafın elinde tabanca da olsa bu duruma el atabilir. Karşı taraf görmüyor. Çok rahatlıkla ellerindeki tabancayı alabilir ama böyle bir şey yapmayıp bu duruma boyun eğiyor. Aynı durumu ben yaşasam öleceğimi bilsem bile engel olabilirdim. Tabi böyle bir durumla karşılaşmadan burada böyle ahkam kesmek de kolay. Başa gelmeden insan anlayamıyor. Tabi ablamız da ikinci boyun eğişte artık yeter deyip elindeki makası saplıyor körlerin ağasına.

    Bir isteğe uyulmadığı takdirde bir kötülük bekleniyorsa buna buyruk denir. Bu kötülüğe de yaptırım deniyor. Her bir yasa ya da kural bir buyruktur. John Austin’e göre yaptırımla desteklenmiş yasa gerçek bir yasa oluyor. Demek ki Austin’e göre bu deliler hastanesinde ufaktan ne kadar kötü de olsa gerçek yasalar oluşmaya başlıyor ta ki kör olmayan ablamızın bu işe dur demesine kadar.

    Buradan görüyoruz ki sadece otoritenin olması da yetmiyor. Meşru bir otorite olması şart ve bu otoritenin buyrukları ve yaptırımları hakkaniyetli olsun ki insanlar düzen içinde yaşayabilsin. Tabi hiç otorite olmamasındansa en kötü otoritenin olması gerektiği tezi ne kadar tartışmaya açık olsa da hiç otoritenin olmadığı bir yerde en iyi diyebileceğimiz insan bile yaptırımın olmamasından ötürü yapmaması gereken bazı şeyleri vicdanına inandırıp yapabilir. Neyse bu konuda daha fazla yazarsam çelişkiye düşeceğimi düşündüğüm için geçiyorum.

    Kahramanlarımız körlük salgını her yere yayıldığı zamanda deliler hastanesinden çıkıyorlar ve görüyorlar ki insanlık her manada kör olmuş. Görme yetisi gitmesiyle insanlar acınacak hale gelmiş. Burada biraz mantıksız yerler buldum. Bana göre ne kadar insan yaşama içgüdüsüyle dolu olsa da kör olduktan sonra etrafından yardım almazsa ne kadar çabalasa da ölmesi gerekir. En basitinden bir marketi yağmalarken görmediği için keskin bir şey bir yerine saplanır ve kanı durdurana kadar oracıkta ölür. Ya da etrafın aşırı pis olmasından mikrop kapar. İyi beslenememekten ötürü güçsüz düşer ölür. Valla kitapta maşallah baya insan hala yaşıyordu. Başka bir saçmalık da dünya bitmiş hala kahramanlarımız evlerini aramakla meşgul. Yahu hayat bitmiş, neyin evi. Artık hiçbir mal kimsenin değil. Bulduğun eve gir işte. Bir de bir kahramanımız gidiyor kendi evine de evinde tanımadığı kişiler ortaya çıkıyor. Bu kişiler medenice isterseniz kira verebiliriz gibi konuşuyor. Yahu git karşı dairede otur o zaman bu neyin şovu. Kör birinin yiyecek için evden çıkıp daha sonra aynı evi bulabilmesi de ayrı bir tezat gibi. Tabi bunları es geçmek gerek. Ne de olsa biz kurgudan çok bizi anlatılmak istenenlere bakmamız gerek.

    Saramago bu kitabın aklına nasıl geldiğini şu cümlelerle belirtmiş:
    “Bu körlük fikrinin ortaya çıkışı çok basit aslında. Bir lokantada oturuyordum, ne yiyeceğime karar vermiştim ve bekliyordum. Bir anda kafamda bir soru oluştu: Ya hepimiz kör olsaydık, dedim. Hemen kendi kendime cevabı da buldum, zaten körüz dedim. O roman öyle doğdu. Hepimiz körmüşüz, sağduyumuz kalmamış gibi davranıyoruz.”

    Yazarın sadece virgül ve nokta kullanmasından bahsetmeme gerek yok herhalde. Herkes biliyordur bu durumu. Bu duruma nötrüm. İyi mi yapmış kötü mü yapmış net bir şey diyemiyorum.

    Komplo teorisi
    7 milyar insan bu dünyaya fazla başkanım, Ne yapalım, Öldürelim, Biz öldürecek kadar kötü insan mıyız bir süre görme yetilerini ellerinden alalım onlar kendileri halleder kalan sağlar da bizimdir.

    Her gözlüklü insana yapılan klişeleşmiş şaka:
    -Aga sen şimdi gözlüğü çıkarınca göremiyor musun? Çıkar bir. Bu kaç? Eliyle iki yapmıştır. Bilirsin. Bu kaç? Hareket yapmıştır. Kahkaha atılır. Son
    Şimdilik incelemenin sonu. Canım isterse biraz daha yazarım.
    http://ahmedyasirorman.blogspot.com/...go-kitap-yorumu.html
  • Bak bu sana
    Son uyarım.

    155 polisi aramadan.
    Savcılığa beni sevmiyor diye
    Suç duyurusun da bulunmadan

    Acilen
    Beni sev!
    Hatta çok sev.
    Beni bitecek gibi sev
    Bitirsem de biteyim...
    .
    .
    Yoksa.
    Karanlık adamlara karışır
    Karanlık işler yapar,
    Meyhaneleri mekan eyler
    Çay yerine mey içerim.
    .
    .
    Nerede boktan bir pis iş var
    İçlerine karışırım.
    Önce muhtar,
    Sonra devlet adamı olur.

    Vatandaşı da soyarım
    Devleti de soyarım.

    Siyaset yapar,
    Yalan söyler
    Herkesi kandırırım.
    .
    .
    Fenerin deplasman maçlarına
    Gider, küfür öğrenir küfreder
    Tribünlerde olay cıkarırım.
    Karakollara düşer
    Sahte kimlik yapar
    Milleti dolandırırım.
    .
    .
    Ama seni dolandırmam.
    .
    .
    Yüceli
    Kısaküregi,
    Süreya'yı
    Uyarı
    Ran'ı
    Bir daha okumam.
    Gider terbiyesiz,
    Şeyler.okurum.
    .
    .
    Kimseye haber vermem
    Evden kaçar,
    Polise de sizin evde
    Olduğumu ihbar ederim.
    Mahalleye sen
    Anlatirsin artık.
    .
    .
    Mahallede ki camcı ile
    Anlaşır her gün camınıza
    Taş atar kırarım.
    Ama senin pencereme,
    Atmam üşürsün.
    .
    .
    Yazmayı bırakır,
    Sigaraya,
    Şaraba,
    Başlarım.
    Kafayı çeker
    Kapınıza dayanırım.
    .
    .
    Ya da mahallenin tüm duvarlarına
    Sprey boya ile,
    İlk önce adını
    Adının yanına adımı
    Altına da seni ne kadar
    Çok sevdiğimi yazarım.
    .
    .
    Tüm bu olanlara
    Seni bana vermeyen,
    Baban kızarsa.
    Yemin olsun
    Gider arabasının üstüne
    Kızını çok seviyorum yazarım
    .
    .
    Kalbim haric (O sana ait)
    Her tarafımı
    Organ mafyasına bağışlarım.
    .
    .
    Beni
    Satan.
    Kandıran,
    Üzen,
    Yüzüme gülen
    Ama,
    Sırtımdan vuran.
    Herkesle arkadaş olurum.
    .
    .
    Dilencilere sadaka vermem.
    Akşama kadar kahvede
    Okey oynar,
    Yoldan geçen herkese
    Laf atarım.
    .
    .
    Baban dahil
    Herkesten borç ister
    Herkese borç takarım.
    En çokta babana takarım.
    .
    .
    Oda seni bana vermiyor.
    .
    .
    Yerlere tükürür,
    Yerlere çöp atarım.
    Çöp konteynerlerin içine
    Kediler yerleştiririm.
    Yalan dolan söylemeden
    O benim kursağımda
    Ve gözümde kaldı diye,
    Kitap yazar yok satarım.
    .
    .
    Dur dur
    Hemen ekşime
    Hemen kızma.
    .
    .
    Ben seni hiç zorda,
    Bırakır mıyım.
    .
    .
    En kolay, ben olan
    Bir beni
    Sevmedin
    Sevemedin
    Gitti diye
    Kendini bana
    Zor eden
    Bir seni
    Hiç zorda bırakır mıyım.
    .
    .
    Şaka bir yana
    Biliyorum şu an bana,
    Deli manyak diyorsun.
    Evet sana deli oluyorum
    Bak sende biliyorsun bunu.
    .
    Bitmedi.
    .
    Bitmez de
    Sana olan
    Bu sevda.
    .
    Oku bakalım
    Hem ben böyle sana yazarken
    Bana bir şiirler oluyor.
    .
    Benim daha sana
    Sayacaklarım var.
    .
    Sen sev beni!

    Benim
    Sana sarılacaklarım.

    Benim
    Sana öpeceklerim.

    Benim
    Sana seveceklerim.

    Benim
    Sana benim var.
    .unutma daaa kızumm
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Franz Kafka dönüşümü gerçek anlamda ne düşünerek yazmıştır bilemeyeceğiz. Bazen bir takım yazılar yazarım ve bunu yakın dostlarımla paylaşırım. Kişiler değişik yorumlar getirirler ama pek azı benim o yazıyı ne için yazdığımın kıyısında dolaşabilirler.

    Yazılanı anlamak için yazanı çok iyi tanımak gerekir. İçinde bulunduğumuz zamana bakınca en yakınımızdakileri bile ne derece anlıyoruz ve tanıyoruz diye düşünmeden edemiyorum.

    Kafka'nın yaşamını incelediğimiz de içine kapanık bir kişi olduğunu görüyoruz ve babasıyla arası pekte iyi değildir. Bunu dönüşümde de bariz şekilde görüyoruz. Babasının borçlarını daha doğrusu ailesinin borçlarını ödeyebilmek için sabahın erken saatlerinde kalkıp işe gitmek zorunda kalıyor Samsa.

    Hepimiz olmasa da bir çoğumuz öyle değilmiyiz. Kapitalist sistem de borç batağına saplanmış ve bu borçları ödeyebilmek için hiçte sevmediğimiz işlerde çalışmak zorunda bırakılmışız.

    Samsa'nın o çok sayıda ki bacakları ne işe yarıyor dersiniz. İstediği yöne gitmekte bile zorlanıyor. Yemek yerken zorlanıyor.Kısacası kendi için birşey yapmasına pekte izin vermiyor o çok sayıda ki bacaklar.
    İnsan anatomisin de vücudun tüm yükünü bacaklar çeker. Tüm ağırlık onun üzerindedir. Bana kalırsa bacaklarının fazla olması yüklendiği veya yüklenmek zorunda olduğu yükle doğru orantılıdır.Yine dönüşüm de sık sık başını kaldıramadığından bahseder.

    Eh herşeyden bir neden çıkartacağım ya bunu da yine beynen bitik durumda olduğuna düşünceler ile boğuştuğuna artık başını taşıyamayacak duruma gelmesiyle bağdaştırmama kimse ses çıkartmaz sanırım.

    Bir ortamda herkes halinden gayet memnunken veya memnun görünürken siz memnuniyetsizliğinizi ortaya koyarsanız ve bazı şeyleri sorgulamaya başlayıp çıkışlar yapmaya kalkarsanız dışlanırsınız. Huzuru bozmakla suçlanırsınız haklı olup olmadığınıza bakılmaksızın.Çünkü çark bir şekil de dönüyordur ve bunun sekteye uğramasını kimse istemez. işte bu nedenle olmalı ki Samsa odasından ne zaman çıkmaya başlasa sorunlar çıkıyor. Görünmesine bile kime tahammül edemiyor. Başını uzatacak olduğun da da babası( soy ağacına bakacak olursak 1. derece ) tarafından ölmesine neden olacak şekilde avlanıyor .

    Zavallı Samsa ,Kardeşi hakkında güzel güzel düşüncelere dalmışken çaldığı enstrumanı herkes dışında sadece o severek dinlerken , kardeşinin artık onu görmek istemediğini duyduğunda belkide haklı olan odur deyip ölmesi.

    Böyledir işte. Bazıları kendi çıkarları için birilerini gözden çıkartırken , gözden çıkartılanlar gözden çıkaranlar mutlu olsun deyip ölmeyi yeğleyebiliyor böylesi daha iyi deyip.

    Bakın burada bir de hizmetçi faktörü var. İnsanların değer yargılarına önem vermeyen tanımadığı bilmediği insanlar hakkında sadece dış görünüşe bakarak yorum yapan. "bok böceği" demesi ve öldüğün de hemen ortadan kaldırması gibi. O'nun için ne Samsa'nın neler hissettiği ne de ailesinin ne düşündüğü önemsiz. Pis Hizmetkar.Kötü kadın ehhh.

    Sanırım yazımın sonu gelmeyecek ve dönüşümün kendisinden daha uzun bir yazı olacak bu gidişle. O yüzden bu noktada kepengi indiriyorum.
  • 273 syf.
    Peride Celal;
    Hikayeleri en derinden yakalamış ve karakterlerin ruhsal tahlillerini böylesine güçlü anlatabilecek seviyeye ulaşmış, edebiyat dünyamızın arka planında kalan -benim gözümde- usta bir yazardır.

    Kendisi hakkında daha çok bilgiye sahip olmak adına araştırma yaparken, hayatla “barışamadan” öldü başlıklı bir gazete yazısına denk geldim.

    Peride Celal;
    “Ben hiçbir zaman kendimle barışamadım. Hala barışamadım. Hayatla barışamadım,” diyor ve gerçekten de bu duyguyu karakterlerine yansıtıyor.

    Zamanın dönem aydınları arasında Peride Celal için “piyasa” romancısı diye söylemişler. Kendisi de bir konuşmasında çok yoksul bir çocukluk geçirdiğini ve o zamanlar para kazanmak için yazmam gerekiyordu diye söylüyor.

    Hayatı çoğu yazarlar arasında birinci dönem ve ikinci dönem diye ayrılmış. İkinci dönem yazdıklarıyla kendini toplamış, belirli bir seviyeye ulaşmış -fakat hala kendisini çok yetersiz görmesine rağmen- çeşitli ödüller kazanmıştır. Orhan Kemal roman ödülü de bunlardan biridir. Kurtlar romanıyla kazanmıştır.

    Kitaba gelirsek eğer roman iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümü Cem’in ağzından, ikinci bölümü ise Elif’in ağzından okuyoruz. Cem ve Elif evli bir çift.

    CEM SONER;
    Sürekli çelişki halinde, kararsız, hayata dair bir amacı olmayan -varsa bile bomboş olan-, patavatsız, yalaka, yalancı, arsız, paragöz, sürekli yatak muhabbeti yapan, cinsel dürtüleri tavan yapmış, eşinin kuzenini bile altında hayal eden şerefiz bir adamın tekidir.

    Eşinin imkanlarıyla zengin olmuş ve kendi geldiği yeri de baya unutmuştur.
    Elif ona İstanbul senin için ne ifade ediyor dediğinde ise: “Nesini anlatayım, Anadolu’dan göç edenlerle dolup taşan, pis, kabalaşmış bir kent,” diyerek yine kendisini olabildiğince büyük görmüş, sürekli yalan haberler yazıp gazeteciliğini de öyle devam ettirmiştir.

    Eşini anlatışından ve yaptıklarından hiç hoşlanmadım fakat defalarca aldatmış olmasından dolayı değil. Çok bencil ve ukala olması midemi bulandırdı.

    ELİF;
    Yalnız, yapayalnız bir kadın. Kocasına çok aşık fakat arka kapakta yazılmış olduğu gibi -benim gözümde- hastalıklı bir aşk değil.
    Hastalıklı bir aşk olmuş olsa, eşinin defalarca onu aldatmasını bildiği halde susup köşeye çekilmezdi. Elif sadece kendi benliğini unutmuş bir kadın. Annesiz büyümüş ve baba sevgisinden de -kendince- mahrum kalmış. Hayatta verip verebileceği tüm sevgisini de eşine vermiş.

    Elif’in içinde bulunduğu tek sıkıntı da aşkı olmamıştır. Sürekli bulunduğu yerden kaçıp diğer evim dediği Paris’e gitmiştir.

    Televizyonların, radyoların ölüm ve dehşet saçan haberlerinden, gazetelerin her yanda kötülük arayan felaket başlıklarından, sevdiği kentin(İstanbul) dökülüşünden, parti kavgaları arasında, mafya elinde biçilip kesilip bölünerek parçalanmasından kaçıştı biraz da bu.

    Meclis’teki şişman, midesi gömleklerinden taşan yayık yüzlü adamlar, bir gün yazıp ertesi gün korkudan kendi kendilerini yalanlayarak özür dileyen gazeteler, televizyonlarda zenginlerin şahane düğünlerinden, sosyete haberinden sonra, gecekondu önlerinde ayakları çıplak, burnu sümüklü çocukları kuru ekmeği kemirirken “hayatın içinden” manşetleri, gazetelerin her sayfasında kadın çıplaklığı..
    Hepsinden, her şeyden kaçıştı.
    İstanbul’un, hatta Türkiye’nin yalan bir kent olduğunu düşünüp durdu.

    Elif’in derin sözleridir bunlar, içinin boşluğunu daima doldurmaya çalışmış fakat dolduramamış Elif’in...

    Bizler okuruz ya, her şeyi çok biliyoruz ve kaçarız böyle konulardan, “Ben de yazarım ya ne var ki, aşkmış pehh” diye düşünüp söyleriz ya hani sürekli, işte bu basit bir aşk romanı değildi.

    Bir insanın kendisiyle hesaplaşmasını okuyacaksınız. Hayatın içinden aldığı tüm darbelere şahit olacak, karakterlerde kendinizi göreceksiniz.

    (Yazarın dili oldukça yalındı. Okurken hiç zorlanmadım ve sıkılmadım. Ama tabi sizlere hitap etmeyebilir. Ben edebiyat camiasının kadın yazarlarını tanımaya çalışıyorum. Tozlu rafların arasında kalmış kişileri bulup, çıkarmaya çalışıyorum.)