• 160 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhabalar Aysu Şahlı’nın “Son” kitabından bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Öncelikle türünün polisiye olduğunu belirtmeliyim. Uzun zamandır polisiye türünde bir çok yazarla tanışmaya gayret ediyorum. Aysu Şahlı benim için yeni ama polisiye türünde kalemini sevdiğim bir yazar oldu. Bazı kitaplar vardır meraktan sayfaları nasıl çevireceğinizi şaşırsınız gözleriniz hızlı hızlı takip eder satırları bir an önce diğer sayfaya ulaşmak için. Bugün gün içinde başladığım bu kitabı 1 saatlik kahve molam da bitiriverdim. İçeriğine girmeyeceğim arka kapak yazısını bırakacağım aşağıya zaten. Sizlerden sürekli akıcı bir kitap önerir misin ? işte okumaya hangi kitapla başlamalıyım? beni içine çekecek bir kitap bulsam okurum aslında gibi birçok mesaj alıyorum. İşte sizlere cevap olabilecek bir kitap. Yazarımızın kalemine sağlık polisiye türünde kendisini takipte kalacağım ️ Polisiye severler veya polisiyeyle tanışmak isteyenler tavsiyemdir

    #arkakapak

    Yalnızlığın tercihten tecrite dönüşmesi sarsıcıdır. Kişinin içinde büyüyen boşluk nefretle dolarsa başkalarına da bulaşır. O boşluk hiç dolmaz, hep genişler. Güzel her şeyi yutar.
    Son, kötülük ile iyilik arasındaki ince çizgiyi yerinden oynatıyor. Anne şefkatinin uzaklığı ile ölümün yakınlığı arasında kalan kadınları anlatıyor. Suçluluktan kaçmak için her şeyi göze alabilen irkiltici tarafımıza ayna tutuyor.
     

    Keyifli okumalar ve Huzurlu Akşamlar
  • 272 syf.
    ·7316 günde·4/10
    Bu kitap benim okuduğum ilk Leblanc , ilk Arsen Lupen kitabı. Polisiye kitaplarını ve özellikle hırsızlık temalı kitapları sevdiğim için bu kitabı merakla aldım. Almamda ki diğer büyük bir etkende Arsen Lupen 'in Sherlock Holmes ile karşılaştırılmasıydı. Kitaplarda Lupen ve Holmes 'un birbirlerine benzer tatlar verdiklerini duymuş ve bazı yerlerde okumuştum.Sadece bir Arsen Lupen kitabı okuduğumu tekrar belirterek söylemeliyim ki , kesinlikle aralarında dağlar kadar fark var. Ve Lupen kesinlikle Holmes'le aynı kulvarda olabilecek biri değil.
    Kitap benim için ne umdum neler buldum tarzıydı.Beni hiç tatmin etmedi ve kesinlikle polisiye tadını bile bulamadım. Karakter Prens Renine bir kaç kişi görüyor ve olayı hemen çözüyor. Ancak bu çözüm Holmes gibi çıkarım sanatıyla çözülmüyor. Öyle bile çözülüyorsa okura hiç bi şey anlatılmıyor. Sanırım beni tatmin etmeyen ve kitabı sıkıcılaştıranda bu kısım. İlk kısım ya da ilk hikaye Prens Renin ile kitabın kadın karakteri Hortense 'in tanışması ve ilk beraber yaşadıkları macerayı anlatıyor. Kitap sekiz bölümden oluşuyor ve her bölümde Prens Renin ve Hortense'nin farklı maceraları anlatılıyor. Bölümlerdeki konular çok basit ve olaylar detaylı bir şekilde anlatılmadan çözülüyor. Tamam adam çok zekiymiş pat diye olayı çözüyor ama nasıl?Olaylar arasındaki bağı nerde yakalıyo nasıl yakalıyo?? Açıklamalar çok zayıf ve yetersiz, konuşmak istemeyen bir kişiye soru sorupta baştan savma cevap alır gibi.
    Maalesef kitapta beğendiğim ve ilgimi çeken bir bölüm ya da kısım yok.Yine tekrarlamak isterim. İlk Lupen romanım.Şimdilik bir tane daha almak istemiyorum.Ama ilerde alınacaklar listemde olmalı diye düşünüyorum.Belki benim şansızlığımdı ve diğer kitaplar gayet merak uyandırıcı ve sürükleyici. En azından bir tane daha okumam gerekir.
    Kitap pek fazla önerebileceğim bir kitap değil.Çok severek ve heyecanla okumadım.Okuyacak olanlara şimdiden iyi okumalar dilerim .
  • 78 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Okudum bitti. Sabahattin Ali kalemini seviyorum ama bu kitabı diğer kitaplarına göre daha geride kalmış. İyilerini okudugum için bana basit geldi. Güzel konulara değinmiş. 5 hikayeden oluşuyor. Ben en çok sıcak su beğendim. Beni çok etkiledi hikaye. Üzüldüm. Kadınlara yapılan şeylere dayanmak zor. Diğer sevdiğim köpek hikayesi oldu. Hiç zararı olmayan bir canlıya zarar vermek çok kolay. Her zaman böyle insanlar var. Kadınlara, çocuklara ve hayvanlara zarar vermeyi bir zevk haline getiren o kadar insan varki. Gerçi onlara insan bile denmez insan dışı bir varlıklar.
    Neyse kimler okudu bakalım?
  • 592 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Geçen haftalarda okuduğum Aşk Olsun 1 den sonra merak ettiğim karakterlerin olduğu 2. Kitabı daha fazla bekletemedim Kalın olmasına rağmen de 1,5 günde bitirdim kitabı yine beni epey güldürdü kitaptaki tartışmasız en sevdiğim karakter Lalin’di. Sanki az birazda bana benziyor ben gibi hazır cevap ama inanılmaz komik bir karakter yaratmış yazar , ben çok sevdim kitap ne kadar klişe veya fazlalıklarla dolu olsada sırf Lalin için sayfaları çevirdim durdum
    .
    Bir önceki kitaptan merak ettiğim Jamir karakteri umduğum gibi çıkmadı.. Onun daha bi sert olmasını beklerken adamın içinden bildiğin aşık ozan çıktı çok kolay bi ilişkileri oluncada en az meraklandırın çift Lal ile Jamir oldu.. Beliz ve Önder de bir önceki kitapta tam bir umutsuz vakaydılar ve bu kitapta onların bölümleride çok güzeldi bide minik Gurur’ları vardı ki çok tatlı kerata Lalin ile Buğra ise kesinlikle favorimdi İkiz kardeşi Lal’in dediği gibi “Dinsiz Lalin’in hakkından imansız Buğra geldi”
    .
    Eğlenceli vakit geçirmek istiyorsanız eğer, severek bütün kitaplarını okuduğum yazarın bu serisinide kesinlikle tavsiye ediyorum . Her iki kitaptada 3’er çiftin hikayesini anlatmış ve iki kitabıda beğendim ama en çok 2. Kitabı sevdim
  • 544 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Broke & Light || #kitapyorumu
    .
    Herkese Merhaba,
    Bugün okurken çok keyif aldığım bazı yerlerde gülmekten okumakta zorlandığım ama aynı derecede okurken boğazımın düğüm düğüm olduğu bu harika kitabın yorumuyla geldim. Ve artık söylemek zorundayım favori Zeynep Sahra kitabım Broke & Light o kadar çok sevdim.

    Işıl kendisine korunaklı Harry Potter evreni oluşturmuş biri, kendisinde barındırdığına inandığı bir sürü kusuru da bu evren sayesinde ardında bıraktığına inanıyor. Ne zaman üzülse, kırılsa, canı yansa bu evrene sığınıyor ve herşeyi dışarıda bırakıyor ya da bıraktığını sanıyordu. Ta ki hayranı olduğu film ve kitap eleştirmeni Bay S. çalıştığı kafeye gelene kadar. Bir şey bulup ona kendini fark ettirmeli ve kusursuzluğu elde etmeli. O da bir sürü plan yapıyor ve Bay S. 'nin her videosunda bıraktığı ipuçlarının, söylediklerinin peşine düşüyor. Bu sürede ona en büyük desteği ise kafede birlikte çalıştığı Burak veriyor. Aslında Burak Işıl'a kendisini daha yakından tanımasını, kendisinde bulduğu kusurların aslında önemli olmadığını ve kendisini sevmesini sağlamaya çalışmak için bu yardımı yapıyor. Tabi ilerleyen sayfalarda ortaya çıkan gerçeklerle bu yardımların farklı sebeplerini öğreniyor ve şok oluyoruz orası ayrı. Ancak Işıl Bay S.'ye yaklaştığı her adımda ve onun ilgisini çekmek için yaptığı her planda kendi benliğinden, kendi kişiliğinden uzaklaştığını fark etmiyor ta ki o uğursuz geceye kadar. Yaşananlar ve sonrasında aldığı ders çok büyük, herşeyin farkına varıyor ama bu seferde geç kalıyor. Bay S. için attığı her adımda kendisinden bir parça bırakmakla kalmamış sevdiği ve onu seven herkesi de kendisinden uzaklaştırmıştı. Peki şimdi ne yapacaktı. Onu hangi süper kahraman kurtaracaktı?

    Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Yazarın Eser karakterinin yeri bende çok ayrı olsa da Burak sen okuduğum en tatlı ve sevilesi erkek karakterlerden birisin. Seni çok ama çok sevdim. En sevdiğim erkek karakterler listesine rahat ilk beşe girdi. O kadar güzel sevdi ve sevdiğinin yanında olmak için yaptıklarıyla beni kendine aşık etti. Böylesini bir daha bulmak çok zor olacak

    Işıl'ı çok sevdim. İçimizden biriydi ve yazar bizi biz yapanın aslında kusurlarımız olduğunu çok güzel işlemişti. Onu çok sevdim. Herşeyiyle. Güvensizliklerine, modaya meydan okuyan kıyafetlerine, baş edemediği kıvırcık saçlarına, dürüstlüğüne, saflığına, iyi düşüncesine, herkese el uzatışına kısacası kendisinde gördüğü bütün kusurlarına rağmen ben onu çok sevdim. Kusurlarıyla sevdim. Sevgisiz bir evde, herşeyin de kusur bulan bir anneyle büyümüş, annesinin onda bıraktığı izi Harry' nin alnında taşıdığı gibi ruhunda , kalbinde taşımış, yaralı biri. Küçükken ona öğretildiği gibi çevresini sadece gören ama bakmayan, fark etmeyen biri. Bu yaşadığı macera ona aşkı, dostluğu, insanları herşeye rağmen sevmeyi öğretirken acıyı, mutsuzluğu ve kaybı da öğretecek. Peki hangi taraf kazanacak? Bunun okuyup öğrenme sırası sizde.
    Son olarak içindeki çizimlere de bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Harikaydı

    Sizde harika bir kitap okumak istiyorsanız ve benim gibi bir Potterhead iseniz bu kitabı mutlaka okumalısınız. Kendinizden izler bulacağınız ve tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz bu kitap gözüm kapalı tavsiyemdir. Okuyun, okutun!
  • 300 syf.
    ·47 günde·8/10
    Dünya klasiklerine girmiş kitapların çok sevdiğim yanı;sonunu tahmin edemeyişimiz. Kolay okunan, kolay anlaşılan kitaplar olmadığı için belki de Dünya Klasikeleri'nin diğer kitaplara nazaran daha kaliteli bir kitlesi var.
    Balzac'ın ilk okuduğum eseri değil Vadideki Zambak. 2-3 sene önce 'Otuzunda Kadın' kitabı ile tanıdım Balzac'ı ve ne yalan söyleyeyim kitaptan hiçbir şey anlamamıştım o zamanlar. Bu durum yazara biraz önyargılı olmama sebep oldu. Zaman geçtikçe araştırdım Balzac'ı ve kitaplarını beğenmediğim bir yazar oldu bende.(cüretkâr bir cümle yazdığım hissindeyim ama gerçek bu.) Edebiyat öğretmenimin tavsiyesi üzerine Vadideki Zambak kitabını okumaya karar verdim ama Otuzunda Kadın kitabını anlamamış olmanın verdiği morel bozukluğundan dolayı bu kitapta benim için bir sıfır gerideydi. Başladıktan sonra itekleyerek,kendimi zorlayarak okudum. Çünkü konu biraz ağır işleniyor. Kimin kim olduğunu anlamaya çalışmak içim verdiğim mücadele kimi zaman konudan uzaklaşmama sebep oldu -yabancı kitapların anlaşılmasını zorlaştıran şeyin isimlerin ve hitap etme şekillerinin olduğunu düşünüyorum- İlk 50 sayfada anlatılandan bir şey anlamayıp ilerledikçe yapboz parçalarının yerine oturması gibi olaylar yerine oturmaya başladı ve gittikçe daha çok merak saldım. Kendimi zorlaya zorlaya başladığım kitabı farkına varmadan bitirdim.

    Kitabı özetleyecek olursam: Felix ailesinin sevgiden mahrum bırakılmış çocuğudur. Birgün bir baloda bir kadınla yakınlaşır ve kadına tutulur. Tabi kadın evli ve 2 çocuk sahibidir. Bu yüzden Felix'e her daim ablası,annesi olduğunu aralarındaki bağın dostluktan öteye gidemeyeceğini belirterek kocasına sadık bir kadın olmuştur. Fakat bu Felix'e karşı hissettiklerini örtbas etme çabasıdır. Felix'e karşı duygularını bastıran anne kocasının yaşattığı ıstıraplara sabrederek yaşamına devam eder.Felix ise aralarındaki samimiyetin arttığı sırada Paris'e dönmek zorunda kalır ve Lady Dudley ile tanışır. Bir süre sonra ona aşık olduğunu sanar ve birliktelik yaşarlar. Bu durum Henriette'yi çok üzer. Bunun üzerine Felix Tours'a gidip gelir Henriette'yi görmek için. Henriette Felix'in kızıyla evlenmesini vasiyet eder. Ama kızı kabul etmez. Çünkü annesinin ölümüne sebep olan birinden nefret etmektedir. Felix Paris'e dönerek iş hayatına devam eder.

    Ayrıca kitap, yazarın botanik hakkında da bilgisinin olduğunu gösteriyor bize. Vadideki zambak;yazarın, botanik bilgisini imkansız aşkın anlatımıyla harmanlayıp okura sunmuş olduğu bir kitap. Balzac şu an benim için betimlemelerin babası.
    Şahsım adına kendimce çıkarımda bulunduğum birkaç nokta oldu. Örneğin;Felix'in hayatına giren İngiliz kadının söylemleri o dönemde İngilizlerin kadınları bir köle gibi gördükleri düşüncesine kapılmama sebep oldu. Felix'in Henriette'ye yıllarca bağlı kalıp sonra hayatına giren Lady Dudley ile kısa bir birliktelik yaşaması bana Necip Fazıl'ın "Sevdiğini gizlemek başkalarına fırsat vermektir." sözünü hatırlattı.

    Uzun lâfın kısası ne kadar sıkılarak okunursa okunsun bittikten sonra değeri anlaşılacak bir kitap olduğu kanaatindeyim. Keyifli okumalar dilerim.
  • 185 syf.
    ·4 günde·6/10
    Zülfü Livaneli'den okuduğum 4. kitap "Son Ada". Dört kitabını okuduktan sonra yazar hakkında üç beş kelam etsem ve bunu biraz da eleştirel (olumsuz eleştiri) kabilinden yapsam sanırım yazara haksızlık etmiş olmam.

    Livaneli; olayları kurgulamada, hikâyede akıcılığı ve merak unsurunu yakalamada son derece başarılı. O yüzden kitapları kolay okunan cinsten. Bu kitabı toplumsal/siyasi okumalara da son derece müsait. Yalnız her kitabında hissettiğim şey bu kitapta da yakamı bırakmadı. Bir şeylerin eksikliği... Ve artık onun adını koyabiliyorum: edebî bir dil ve karakter derinliği.

    Bundan sonra yazacaklarım şahsi düşüncelerim olduğu için sevenleri gocunmasın lütfen!

    Livaneli'nin kuvvetli bir edebî dili yok. Anladığım kadarıyla böyle bir derdi de yok galiba. Onun için bir Ayfer Tunç, bir Hasan Ali Toptaş ya da İhsan Oktay Kanar tadı alamıyorum onun kitaplarından. Biraz da dil ile oynayan, ifadelere takla attırıp üslûba kafa yoran ve dilin imkânlarını zorlayan yazarları sevdiğim için galiba, Zülfü Livaneli bana yavan geliyor açıkçası. O yüzden de hep bir eksiklik hissiyle kalkıyorum okuduğum her kitabının başından.

    Gelelim ikinci hususa... Karakterleri derinlemesine ele almada da pek bir incelik göremiyorum onun eserlerinde. İnsan ruhunun labirentlerinde gezintilere çıkartmıyor okuyucuyu. Karakterlerin hikâyelerini ve değişimlerini ustalıkla ele al(a)mıyor ve bu yüzden de onlarda kendimi bulamıyorum. Karakterler daha çok düz bir çizgide ilerleyen ve adeta "siyah-beyaz" ekseninde gidip gelen yapıda. Bu da onların hikâyelerine bir yerlerde eklemlenmeyi güçleştiriyor.

    Bu kitapta da yukarıda değindiğim iki hususta beklediğimi bulamadım. Konu güzel, ele alış, olay akışı ve kurgu güzel ama o dil ve karakter derinliği yine yok. Başından sonuna düz bir yolda ilerliyor roman ve öyle de bitiyor. Hızlı okunuyor, eleştirisini yapıp mesajını veriyor ama ondan daha ötesine geçmeyi başaramıyor fikrimce.

    Bu kitapla birlikte yazarla kan uyuşmazlığı yaşadığım ayyuka çıkmış oldu. Bazı şeyleri çok da zorlamamak lazım olduğu için bu kadarla iktifa etmek yeterli sanırım. Vesselâm...