• 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yıllar önce, ölen kocasını yâd etmek için Monte Carlo'ya, ölen kocası ile birlikte gittiği kumarhaneye giden soylu bir kadın; kumarda tüm parasını kaybetmiş, ölümün eşiğindeki bir gence yardım etmek ister. Kendisinden yaşça oldukça küçük olan genç adamla karşılaşmaları ve daha sonra yaşanılan olaylar hepi topu 24 saat sürmüş, fakat kadın bunu bir ömür boyu vicdanında bir yük olarak taşımıştır.
    ...
    Yıllar sonra kaldığı bir otelde, içindeki yükü hafifletmek amacıyla yaşadığı bu 24 saati bir yabancıya anlatır. (Bu yönüyle Amok Koşucusu'nu anımsattı.)
    ...
    1920'ler Avrupa'sının -ben bu deyişi çok sevdim- "ikiyüzlü ahlâk anlayışı" na değinilmiştir. Biraz kaba bir tabir olacak ama günümüzün "namuslu namussuz" larını bu anlayış içerisine dahil edebiliriz.
    ...
    Şunu da eklemeliyim ki; ahlâk ince bir çizgi ve insan çoğu zaman bu çizgiyi aştığını belki de fark bile edemiyor.
    ...
    Keyifli okumalar.
  • 320 syf.
    ·10/10
    Selam, 1 haftadır reading slumptaydım ve reading slumpta cidden boş boş oturmak, instagram- twittır da pineklemekten başka içimden hiçbir şey yapasım gelmiyor. Ve 1 haftadır aklımda olan tek şey Alaska’nın Peşinde’ye yorum yapamıyor oluşum. Çok sevdiğim bir kitabın yorumunu geciktirmeyi hiç sevmiyorum ve bugün kolları sıvadım.

    Bu sene gerçekten benim için adeta bir John Green yılı oldu şüphesiz. Ve Alaska da benim en sevdiğim John Green kitabı. Gerçekten kitaptaki tüm karakterleri o kadar çok sevdim, o kadar çok bağlandım ki, anlatamam. Hepsi de gerçek gibiydi. Hepsi de gerçekte nefes alıyor ve tüm o eşek şakalarını sahiden de planlıyor gibiydiler. Muazzamdı.

    John Green, her kitabında görüş açısını sevdiği birinin görüşünü kullanır. Şimdiye kadar okuduğum tüm kitaplarında rastladım buna. Bu kitabında ise Bolivar’ın labirentini kullanmıştı. Ve Rabelais'nin Büyük Belkisini.

    Kitabın en başında Green size tüm kitap boyunca yanıtını arayacağımız şeyi bize veriyor: Labirentten nasıl çıkarsın?

    Bu size başta anlamsız geliyor ve Green bunun farkında. Bu yüzden hemen diğer soruyu da ekliyor: Ne labirenti?

    Yani biz ne labirentinin içindeyiz de çıkmaya çalışıyoruz? İşte o andan itibaren olay edebi bir anlam kazanıyor, soru size güzel ve anlamlı geliyor. Düşünmeye başlıyorsunuz. Ve sonra ne labirenti olduğunu merak etmeyi bırakıyorsunuz ve şunu merak ediyorsunuz: Green buna nasıl cevap verecek?

    İşte Green, sizin onun cevabını değil de kendi cevabınızı düşünseniz gayet kolaylıkla bulabileceğiniz ama kendi cevabınızı düşünmediğiniz, dolayısıyla bu cevap asla aklınıza gelmediği için sizi büyüleyen sıradan cevabı veriyor.

    Bu yüzden size tavsiyem Green’in cevabını değil, kendi cevabınızı düşünmeniz.

    İşte bu kitap, Miles’ın Büyük Belisi’ni bulmak için, Creek yatılı okuluna yazılmasıyla başlıyor. Ve orada bir gün geçirmesiyle tüm hayatı değişiyor. Oda arkadaşı (kitap boyunca ismi sadece 2-3 kez geçtiği için hatırlamıyorum kjdkdk) sadakate takıntılı bir biçimde takıntılı olan Albay ve ‘albay’ ünvanı ona eşek şakası düzenlemede ki başarısından dolayı verilmiş. Ve Creekte ki olay bu: Eşek şakaları.

    Her neyse, Miles o gün Albay’ın arkadaş grubundaki insanlarla, yani Alaska ve Takumi’yle de tanışıyor ve o günün gecesi yatağında uyurken aniden Albay tarafından uyandırılıyor ve iki çocuk tarafından bantlanıp göle atılıyor.

    Başta-

    Şuan şunu fark ettim, bu kitabın konusu yok. Yani var ama yok, anlatmaya kalksam böyle tüm kitabı anlatmam gerekir. Özet falan geçilemez.

    Bu yüzden sadece uzatmadan şu kadarını söyleyeyim. Bu kitabı okuyun.

    Karakterle o kadar müthiş ki. O kadar gerçek ki.

    Alaska’nın yaşadığı buhranlar ve bencilliği bile gerçek. Sinir bozucu ama gerçek. Kartal’ın kötü gözükmesine rağmen içinde yatan iyilik gerçek. Miles’ın mutluluğu gerçek. Albay’ın zenginlere olan düşmanlığı ve Sarah ile ilişkisini anlatırken ki ‘sürekli kavga ettiğin birini özlemek çok saçma’ deyişi gerçek. Takumi’nin sonunda kendini dışlanmış hissetmesi, her şey gerçek.

    Takumi yaaa. Takumi’yi çok sevdim, hatta aşık falan oldum. Tüm karakterler bir yana, Takumi bir yana. Hele sonunda kendini dışlanmış hissedince ‘aşkım, balım, peteğim. Sen sıkma o tatlış canını, tilkileri kimse üzemez,’ demek istedim.

    Tilki de şeyden geliyor. Takumi’nin tilki şapkası. Takumi’nin sevimki tilki şapkasıııı.

    Neyse. Takumi’ye olan aşkımı içimde yaşayacağım.

    BU KİTABI MUTLAKA AMA MUTLAKAMUTLAKAMUTLAKA OKUYUN.

    Rs den çıktığım zaman görüşmek dileğiyle, ittekimas~~

    dipnot: impeth, alaska'nın peşinde'yi okudum. eğer bunu görür ve kitap sohbeti yapmak istersen yazman yeterli. 4 o.o le bekliyorum.
  • 80 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Paul Strathern'in filozofları anlattığı 90 dakikalık serisinin okuduğum 8.kitabı ve anlattığı filozof itibarıyla da en sempatiği.Yıllar önce Sokrates'i sevmezdim;felsefesini basit bulur(kendimce) ve günümüz felsefesinde yeri olmadığını düşünürdüm;tabi bu alandaki ilk kazmayı onun çaktığını unutarak.Nietzsche'nin de Sokrates'ten nefret etmesi bunda etkiliydi tabi(üstad diyorsa bir bildiği vardır mantığından hareketle:)).Fakat yıllar geçince ne kadar toy bir düşünce de olduğumu anladım.Tabi gerçekten de Sokrates'in ele aldığı konulara gösterdiği bakışın günümüzde fersah fersah aşıldığını ve yazarında tabiriyle bu konuların artık biraz sıkıcı olduğunu kabul etmekte yarar var;fakat başta da belirttiğim gibi gerek diyalektik konuşma yöntemi gerekse de düşünce tarzı ve özlü sözlerinin kendinden sonraki filozoflara iyi bir alan bıraktığını söyleyebiliriz.Ama benim dikkatimi daha çok çeken Sokrates'in felsefesinden çok kişiliği oldu.İnandığı değerleri ölüme rağmen savunan,olası bir sürgün cezasını istemeyen ve beni cezalandırmanız gereken yerde ödüllendirmeniz gerekir deyişi ve bunu ciddi ciddi Atina mahkemesinden isteyişi;bu dünyada bilgeliğe varılamayacağını ancak öbür dünyada buna ulaşılacağı fikri ve kendi fikir dünyasında oluşturduğu tanrısına olan sadakati.Ölümü sükunetle hiçbir şey olmamış gibi kabullenişi,ben de tebessümle karışık bir üzüntü oluşturdu.Siyasi çekişmelerin yoğun olduğu Atina'da tek derdi felsefe yapmak olan(ve her türlü makam mevkîyi elinin tersiyle iten:)) bu adamı çok sevdim.Dünyanın gözünde o hala en büyük filozoflardan ilki,benim gözümde de artık en sempatik filozof:)
  • 530 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Sissoylu, uzun zamandır okumayı iple çektiğim bir kitaptı. Her ne kadar kitabı okurken benden kaynaklı olmayan konular yüzünden sorun yaşamış olsam da bu kitabı okumak benim için harika bir süreçti.

    Kitaba başlamadan önce kendimi imgeler ile dolu zorlayıcı bir dile hazırlamıştım fakat kitabın gayet kolay bir dili var ve ilk sayfasından itibaren kitaba kolayca adapte olabiliyorsunuz. Buna rağmen kitabın yaklaşık yüz elli sayfalık bir kısmı yavaş ilerlediği için ben de kitabı bir hayli yavaş okudum. Kitabı dört günde bitirdim. Yüz elli sayfayı okumam iki günümü aldı. Geriye kalan iki günde de kitabın geri kalanını okudum. Yani anlayacağınız baştaki yüz elli sayfalık kısmı atlayınca - klasik fantastik kitap itemi- kitap oldukça hızlı ilerliyor. Bu sebeple de eğer elinizde Sissoylu var ise ve gözünüz korkuyorsa, korkmasın. Okuyunca hemencecik bitiyor. :)

    Kitabın konusuna gelince... Aslında konudan hiç bahsetmek istemiyorum çünkü bir şeyleri yanlış söylemekten veya bir detayı çok belli etmekten korkuyorum ama yine de kısaca üstünden geçmeye çalışacağım. Bin yıl önce genç bir kahraman karanlığa karşı durmaya çalıştı fakat başarısız oldu ve o zamandan bu yana dünya, Lord Hükümdar adında zalim, ölümsüz bir tiranın boyundurluğu altında. Genç kahramanın yenilgisinden beri yapılan bütün ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlandı. Buna rağmen Son İmparatorluk halkı arasında umut hala yeşermekte. Şimdi yeni bir isyan var. Son İmparatorluk'un en iyi çetebaşısının yürüttüğü bir soygunun etrafında şekillenen bir isyan... İçinde iki Sissoylu'yu birden barındıran tek isyan...

    Kitabı okurken niyetim biraz yavaş okuyup kitabın tadını çıkarmaktı lakin Son İmparatorluk öyle bir kitap ki kendinizi kitabı okumaktan alıkoyamıyorsunuz. Şahsen yapacak hiçbir işim olmasa bütün günümü bu kitabı okuyarak geçirirdim.

    Hani "fantastik-fantezya-distopik" türündeki kitapları okurken çoğunda kitabın dünyasına alışmamız için biraz zaman gerekir ya, bu kitapta ben bu duyguyu yaşamadım. İlk sayfadan itibaren kendimi bu dünyaya aşına hissettim ve "Ben neden demirçekme yapamıyorum?" diye düşündüm. Son İmparatorluk'ta gökten kül yağıyor ve geceleri her zaman sis var. Öyle ki halk, bitkilerin yeşil olması gerektiğini bilmiyor, geceleri gökyüzüne baktıklarında yıldızları göremiyor ve zengin kesim hariç - onlarda sadece gerektiğinde- asla ama asla geceleri dışarı çıkmıyorlar çünkü sislerden korkuyorlar çünkü Lord Hükümdar, halkının onu tanrı sanması ve bin yıl önceki dünya hakkındaki her şeyi unutaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Dediğim gibi; kahramanlık öyküleri ile büyümüş biri olarak bu kitabın dünyasına hayran olmaman işten bile değil. Tabii aklımda bazı konularla ilgili soru işaretleri oluşmadı değil. Mesela ikinci ve üçüncü kitapta bu 'kül volkanları' ve 'sis' ile ilgili daha çok bilgi alacağımızı umut ediyorum.

    Sissoylu: Son İmparatorluk, karakterler bakımından çok geniş bir renk skalasına sahip bir kitap. Böyle kitapları yazması biraz zor olsa da, okuması çok zevkli diye düşünüyorum ben. :)))) Her ne kadar kitaptaki her karakterden uzun uzadıya bahsetmek istesem de instagramın bunu kaldırabileceğini düşünüyorum bu yüzden kitabın önemli karakterlerden -bence hepsi önemli de işte neyse...- hızlıca bahsedelim.

    Sissoylu'nun - ve bütün Brandon Sanderson kitaplarının - favori karakteri benim için - eminim ki okuyan bir çok kişi için de - Kelsier oldu. Kitap boyunca spoiler yemekten ve kendisine hayran hayran bakmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Nasıl zeki, espiritüel, cana yakın, eğlenceli, hırslı, iyi bir hırsız anlatamam. Vin ile - kitabımızın bir diğer ana karakteri - aralarındaki baba/kız - ağabey/kardeş ilişkisini o kadar çok beğendim ki... Kelsier, muhtemelen bütün hayatım boyunca, 'En Sevdiğim Karakterler' listesinde bir numarada kalacak. (Üzgünüm Kısrak) Böyle karakterleri her gün göremiyoruz.

    Vin ile ilgili ise ne hissetmem gerektiğinden pek emin değilim. Hatalar yapan ve bunu saklamayan, hatalar yaptıkça güçlenen karakterleri her zaman sevmişimdir çünkü olması gereken bu ama Vin'in durumunda çok emin değilim. Kitabın Elend kısmı beni biraz sekteye uğratıyor yoksa ben Sissoylu Vln'i çok sevdim. Çünkü o Vin, Kelsier'in Vln'i... :)))))))

    Elend'e gelecek olursam, bu karakter en başta Kelsier'in planını gerçekleştirmek için Vin'in kandırması gerekn bir karakterdi ve benim bununla hiçbir sorunum yoktu. Elli sayfada bir geliyor, kitaptaki işlevini güzel bir şekilde yerine getiriyor ve sonra gidiyordu fakat daha sonra bazı olaylar sonucunda her yerde bu karakteri görmeye başladık ve açıkcası bu beni rahatsız etti. Sanırım asıl rahatsız olduğum şey, yazarın bize 'Elend' karakterinin kapasitesini gösterip daha sonra da bu kapasiteyi kullanmaktan vazgeçmesi oldu. Halbuki benim Elend ile ilgili ne hayallerim vardı...

    Bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer karakter Sazed. Sazed'i öyle çok sevdim ki anlatamam. Çok babacan bir tavrı vardı ve ben adamı ilk sayfadan sevdim. Bir Vin Hanım deyişi var... Sanırım açık ara Sazed'le ilgili en sevdiğim şey, her cümlenin sonunda "... diye düşünüyorum ben." demesi oldu. Önceleri bir şaşırdım fakat sonra bu kelime öbeğini her gördüğümde gülümsemeden edemedim.

    Brandon Sanderson en sevdiğim yazarlar arasına adını altın harflerle yazdırdı ve Sissoylu:Son İmparatorluk'la da bana harika bir okuma deneyimi yaşattı. Serinin ikinci kitabını okumak için sabırsızlansam da üçüncü kitapta öykünün sonlanacağını bildiğimden biraz hüzünlüyüm.
  • 124 syf.
    ·2 günde·10/10
    Sığındığım bir liman gibi Mustafa Kutlu kitapları. Uzun süre elimde sürünen kitaplardan, ders kitaplarından, okumaktan zorunda olduğum kitaplardan bıkınca bir nefes almak için okuduğum bir kitaptı Ya Tahammül Ya Sefer. Çok sevdim, çok kırıldım sayfaları çevirirken. Murat'ı yarım bırakan Asım ve Yunus günümüz insanını temsil ediyor belki de kitapta tüketim toplumunun tüketilen idealleri, tüketilen insanlığı. İlhan'ın arayışları ve sonunda "Sefer de benim içimde tahammül de" deyişi beni çok etkiledi. Uzun zaman aklımdan çıkmayacak bir eserdi, oruçlu bir günde ne kadar içersem içeyim kanamadığım su gibi geldi bu eser bana. İyi ki Mustafa Kutlu var.