• BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR
    Hayır hayır hayır hayır
    Gökyüzünde bir çapak gibi duruyorken güneş
    Evlerde oturmak bana göre değil
    Elimde pergeller, gönyeler, iletkiler
    Bir gülün hacmini ölçmeye kalktım
    Yanıldığım kesin
    Yenildiğim belli değil
    Hayır hayır hayır hayır
    Bütün şiirlerimi odanın duvarına astım
    Ağzım kurudu tükürmekten
    Ömrümü cm2'lere böldüm de bir türlü anılarımı yazamadım
    Sarı peruka takmış bir acı
    Sokaklarda sürtüyor boyuna, barlarda benim adıma beş tek bir duble konuşuyor
    Ancak ölümle diyor, ancak ölümle sağalır yara
    Cebimde jeton var, uluslararası
    Sylvia Plath'ı arıyorum, mezarında buluyorum konyağını yudumlarken
    Bana daha bir incelmiş, ne bileyim daha bir güzelleşmiş gibi geliyor
    Thank you very much! diyorum ve jetonumun soluğu tükeniyor
    Cüzdanımda mor bir biletten başka bir şey yok
    Gecenin son otobüsü çoktan gitti
    Durdum ardından baktım
    Güneşi sabah sabah burnunu karıştırırken yakaladım
    Ay ağlıyordu ve bilmem kaç milyonuncu kez öldüğünü sanıyordu
    Parkta çükünden su fışkıran o tuhaf melek heykelinin önünde yüzümü yıkadım
    Kar yağıyordu usul usul
    Hayır hayır hayır hayır
    Paltomun yakasını bir daha kaldırdım, atgözlüğü gibi
    Yalnızca önümü görmek istiyorum artık
    Kızılay'dan Ulus'a doğru yürürken yolda Pink Floyd için üç şarkı sözü yazdım
    Küllerini suyla yoğurup bir hamur yapmak istedimse de boşuna
    Doymadı karnım
    Radikal takılıyorum son günlerde
    Ultra-yalnızlık sokağından geçtiğimden beri
    Dün annemin aynasına bir boyunbağı astım
    Ve üstüne yapıştırdım on yıl önceki resmimi
    Bu kadar bendeki nostalji
    Hayır hayır hayır hayır
    İpsizin biriyim, doğru
    Kendime oniki formalık kara bir defter aldım
    Oturdum sarı şiirler yazdım
    Artık bana kim inanır
    Güneş ve ay yerli yerinde duruyorken
    Ve ben sonsuza dek kova burcunun çocuğu
    Sanki bir yağmur yağsa oluklardan gök boşanır
    Yüzüme öyle dönüp dönüp bakma
    Bana artık herşey yakışır
    Terzim dünya çünkü, o ki kimlere neleri yakıştırdı
    günlerini ölüme teğelledi
    ölümlerini unutuşa kopçaladı
    Hayır hayır hayır hayır
    Duymak istemiyorum artık tek sözcük bile
    Niye ben, neden, böyle mi olmalıydı
    Aklımı her hafta temizleyiciye vermek
    Aç karnına yuvarlamak binlerce birayı
    Niye ellerim ceplerimde hala
    Niye bir yumruk durumunda değil
    Dünyada bir tek insanın bile
    Kuracağı bir şeyler vardır
    Hayır yaşam hayır ölüm hayır su hayır toprak
    Hayır hayır hayır hayır
    Çok mürekkep yaladım
    ama tükürüyorum burada hepsini
    Bütün sözcüklerini
    Okuduğum kitapların
    Yazdıklarımınsa arasından bilmem ne kalır
    Aynalarda her sabah her sabah
    O cam kırıklarından oluşmuş yüzü görmekten bıktım
    Hiç değilse elişi kağıtlarım olsaydı
    İpsiz uçurtmalarım
    Göğe fırlatılan bir naylon tabak gibiyim
    Ve kendi kollarıma atılıyorum her keresinde
    Hayır yalnızlık hayır kimsesizlik hayır sıla hayır gurbet
    Hayır hayır hayır hayır
    Gezinip dururum yıllardır
    Koltuğumun altında
    Radarlardan kurtulmuş üç beş kitap
    İyi demlenmemiş bir çay gibi kaldım
    Kırdım dolduğum tüm fincanları
    Bana iyilik edenlerin yüzüne tükürdüm
    Ve sevdim düşmanlarımı
    (Atılan güller solar, geride hep taşlar kalır)
    Hayır hayır hayır hayır
    Ne saptan yanayım şimdi ne de baltadan
    Kırdığım ceviz sayısı kırkı geçmedi daha
    Ama hiç değilse az kaldı
    Hele bir geçsin
    Olurum iyi bir aile babası
    Hayır akşam hayır yol hayır otobüs hayır ev
    Hayır hayır hayır hayır
    Ölüm ki ancak bir başka ölümle yıkanır
    Teneşirler bu yüzden hep beyaz kalır
    Kandan, pıhtılaşmış kandan bir anıt yükseliyor önümde
    Gece artık bütün günü içeriyor
    Ve ben umutsuzluk hakkımı elimde tutmak için
    Bir sürü saçmalık yapıyorum
    Bay garson, sizden özür diliyorum
    Demek saat 0.2, demek ki servis çoktan kapandı
    Bahşişin güneş olsun iyi mi
    Hayır hayır hayır hayır
    Toprakta yaralar açıyor her damla yağmur
    Kovulacak bir kapı daha bulmak için
    Yangın merdivenlerine tırmanıyorum ben
    Annem niye böyle uzakta oturuyor
    Ve otobüsler niye bu kadar erken
    Geçip gidiyorlar ufkumdan
    Şöförleri ölü, yolcuları uykusuz
    Her gece oniki kilometre yürüyorum
    Köstekli saatimi rehin bıraktığım için
    Hayır hayır hayır hayır
    Kardeşler, bu dünya bana göre değil
    Kötü basılmış bir kitap gibiyim
    Çamur duygusu veriyorum okuyana
    Elimde bir gümüş zincir
    Alnımda bir derin leke
    Kar mı yağmur mu ne yağdığını bilmediğim bir gecede
    Ey hayat, seni sevdiğim için özür diliyorum
    Duruyorum önünde, düğmelerim ilikli, aklımın ipleri çözük
    Hayır hayır hayır hayır
    Yazmak umurumda bile değil
    Okumak da bir rastlantıdır artık
    Annem üzümlü kek yapıyor mutfağında
    Karım akvaryumdaki balıklarla oynuyor
    Okul-aile birliğinden gelen bir yazıyı okuyorum bense
    Çiçekler bile sulanmaktan bıktılar
    Ellerim titriyor, neden bilmem
    Belanı mı arıyorsun be adam!
    Böyle diyor kimi görsem
    Ne yapsam yağmurdan kaçırılmış bir şemsiye kadar saçma kalıyorum şu dünyada
    Bütün insanlar tutuklanır sanıyorum
    Ellerimi göğsümde kavştursam
    Güneşi masturbasyon yaparken yakalıyorum o an
    Hayır hayır hayır hayır
    Ey hayat
    Başımda lacivert berem
    Önümde konyak durur
    Beni oğlum, beni oğlum diye
    Saracaksın ne zaman
    Radikal bir çiçeğim ancak kendi saksısında açan
    Annesini seven
    Oğlunun okul taksitlerini ödemeye hazırlanan
    Karısını ancak barışırken görebilen
    Böyleyim, sulak toprakta gövermeyen tek ekin
    Bilmem bir yerde durur muyum, durulur muyum
    Alnıma dövülürse kara bir yalnızlık gibi ölüm
    Arkamdan üç kulfallahi bir enam okunsun
    Sonra naaşım Tekel kibritiyle yakılsın
    Nasılsa gözyaşları söndürür
    Hayır hayır hayır hayır
    Bırakmayın, beni ölüm götürür...

    Ahmet ERHAN
  • 150 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Etki etmek.. Kitabın, yüreğe yudum yudum boğazdan geçerken acıyla, hüzünle bazen de saf bir mesud oluşla geçmesi.. Kısa , öz ama verilen mesajlar derya deniz, hissettirmesi değer üstüne değer , Aytmatov'un amcanın kalbinden dökülenlerle anlam kazanması...

    Okurken hüznün berraklığını, acının sarmalanışı, betimlemelerin dünyasında dolaşarak bozkırlarda, dağlarda bulunup seyre dalışı hissettim.. 6 günümü anlamlı kılan bir kitap oldu.
    Sultanmurat ve Hacımurat’ın ( Sultanmurat’ınkardeşi) baba sevgisi.. Safça, yaşama sevinci dolarak birlikte geçirdikleri zaman dilimleri. Hele hele Sultanmurat’ın , babasının seni şehre götüreceğim sözü ile havalara uçması , filleri görme heyecanı en çok da babası ile olması , okurlara samimi duygunun kokularını yayıyor adeta. ‘’Kendisi de isteyebilirdi dizginleri tutmayı ama babasının ona güvenmesi daha önemli ve ayrı bir kıvanç sebebiydi.’’ (25) bir babanın evladına güvenmesi, ne kapılar açar, cesaretler aşılar değil mi ? . Babasının en sevdiği iki at Çabdar ve Çontor.. Atların o ailede yaşamalarının sevinci , sevgileriyle büyüdüğünü görmek.. Yürekli, dayanıklı iki muhteşem at.. Ve o karlı, bozkır köydeki samimiyet, zor zamanlar, savaş hali. Okulda zor şartlarda yanmaya çalışan soba eşliğinde öğretmenin ders anlatışı, ardından askerdeki evladından mektup bekleyişinin heyecanını hisseden yürekli öğrencileri, birlikte üzülüp sevinebilmeleri...

    Ansızın bir gün haberin gelip savaş dolayısı ile 5 batır gibi öğrencileri alma zorunluluğu ve o öğrencilerin göz dolduran cesareti, mücadeleci ruhları..Babaları savaşta iken bu uğurda at yemlemeleri, tarla sürmeleri, o kadar yoğunluğa rağmen ailelerine yardım etmeleri ... Sultanmurat’ın kıza duyduğu sevgisi, hasreti, bekleyişi. Onu görebilmek için verdiği mücadeleler.. Arkadaşının babasını kaybedişiyle derdini dert edinmesi, destek olması, zor şartlara rağmen atlara dayanmaları için motive edişi, baharın gelişini fark edip umudu hissedişleri..

    Epey sevdim bu kitabı. Olayları yaşıyormuşuz hissini, çekilen acıları, hüznü , samimiyeti tatmak.. Unuttuğumuz değerleri hatırlatışı, sevgiyi, umudu, emeği, ailenin manevi değeri, mücadeleyi, cesareti onlarla birlikte hissetmek. Atlarla iç içe bir yaşama tanık olmak, betimlemelerle bozkır hayatını görmek, onların acısı senin acın mahiyetiyle okumak izler bıraktı..

    Puanı kırmamın sebebi sonunun askıda kaldığını hissetmek, burda bitmemeli idi diye serzenişlerimden kaynaklı.

    Sultanmurat ile Aytmatov’un yaşamı benzerlik göstermesi de ayrı bir yakınlık kurduruyor yazarla okuyucu arasında. Ki galiba çoğu eserinde de bunu yansıtıyordur, diğer kitapları ile de yakından tanımayı çok istediğim bir yazar oldu benim için. Susamışlığımıza bir derman olarak görüyorum.. Değerlerimizi fark edebilmek adına.. Huzurla, sağlıcakla ve kitaplarla kalmamız dileğiyle..
  • --Ferda… Mavi gömleğimi bulamıyorum. Yoksa kirli sepetinde mi?
    --Hayır, Birtanem… O gömleğini ve birkaç parça giyim eşyanı geçen hafta gelen tamirciye verdim.
    --Tamirciye mi? Sen şaka yapıyor olmalısın. O gömleği ben çok seviyordum.
    Bir anda sinirlendi. Ama biliyordum alevi çabuk sönüyordu.
    --Tamer’cim… Onlar seni pek de açmıyordu. Ben sana yenilerini alırım.
    --Başka hangi eşyalarımı verdin? En azından bana sorsaydın ya…
    Üzgündü. Kendisine ait eşyalardan kolay kolay vazgeçemiyordu. Kendisine söylesem buna asla izin vermeyecekti.
    --Geçen hafta tamirci mi geldi, dedin? Benim neden haberim yok?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Banyonun musluğu damlatıyordu. Armatürleri değiştirdim. Fark etmedin mi?
    Fark etmediğini biliyordum. Dalga geçer gibi konuştu.
    --İyi bari yeni armatürle banyo yapayım ben de....
    O banyodayken ben ortalığı toparlıyordum. Bir ara telefonuna mesaj geldi. Aslında pek ilgilenmedim. Her zaman mesaj gelirdi. Ama telefonuna yakındım ve göz ucuyla baktığımda bir kadından geldiğini gördüm. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Mesajı okudum. Ama o an ki düşüncem; belki önemli bir mesaj olabilirdi. Haber vermem gerekebilirdi. Kadın mesajında Cumartesi günü saat 17.00’teTaksim’de bir kafede buluşmak istediğini söylüyordu. Normal zamanda belki de dikkatimi çekmezdi bu mesaj… Ama cümlenin sonunda “canım” yazıyordu. İlginç gelmişti bana… Daha doğrusu kocama canım diyen ve buluşmak isteyen kadının davranışı ilginç gelmişti. Kocamın bu kadar seviyesizliğe izin vermemesi gerektiğini düşünüyordum. Aklımda başka en küçük bir art niyet yoktu. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım. Oldukça güzel bir kadın olduğumu biliyordum. Üstelik de akıllı ve zekiydim. Gençliğimden beri her zaman kendime yatırım yapmıştım. Bunun karşılığı olarak da iyi bir şirkette üst düzey yöneticiliğe kadar yükselmiştim.
    Gençliğimden beri her zaman göz önündeydim. Erkeklerin ilgisini hemen çekebiliyordum. Ama ben Tamer’i sevdim. Çünkü onun sevgisine inandım. Bana güzel bir kadın gibi değil de; bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Yüreğimi okşuyordu sözleri… Birkaç yıl iki sevgili olarak ilişkimizi devam ettirdik. Sonra da görkemli bir düğünle evlendik. Çevremizdeki insanlar daha çok Tamer’i tebrik ediyorlardı. Ne de olsa harika bir kadınla evlenmişti. Gerçekten de o gelinliğin içinde bir kuğu kadar güzeldim.
    Ben her zaman güzeldim.
    Düzenli spor yapan, beslenmesine dikkat eden, boş kaldığında okuyan, araştıran, yeni yeni uğraşılar edinmeye çalışan, bilgili bir kadınım. Akıllı ve aklını kullanmasını bilen bir kadınım.
    O yüzden de hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım.
    O yüzden de Tamer’in benim dışımda bir başka kadına bakacağını asla düşünmedim.
    Ama şimdi bir kadın kocama canım diye hitap ediyor ve buluşmak istediğini söylüyordu.
    Mantığım ve duygularım ilk kez farklı düşünüyordu. Üzerinde durulmaması gereken bir konuydu aslında… Yine de içimden bir ses beni rahatsız eden şeyler söylüyordu.
    Sonunda kendi kendimi rahatlattım. Tamer’in beni aldatması için aptal olması gerekirdi. Ve onun bana olan sevgisi gerçekten de görülmeye değerdi. Bu şekilde düşünerek ona haksızlık etmek istemiyordum.
    Banyodan çıktığında elbette ki o mesajdan Tamer’e bahsetmedim. Gerek yoktu. Üzerinde durmaya değmezdi. Eminim ki işgüzar bir kadın kocama yaranmak için bu şekilde bir ifade kullanmıştı. Nasılsa Tamer onun ağzının payını verecekti.
    Sonrasında bu mesajı tamamen unutmuştum. Ama cumartesi günü Tamer’in dışarı çıkmak için hazırlandığını görünce ister istemez sordum.
    --Birtanem… Dışarı mı çıkıyorsun?
    Umursamaz bir şekilde cevap verdi.
    --Evet… Bizim çocuklarla buluşacağım. Uzun zamandan beri görüşmedik. Beni çağırıyorlar.
    --Tamam canım… Selam söyle benden de…
    Bizim çocuklar dediği üniversiteden beri devam eden 5-6 kişilik arkadaş grubuydu. Hepsini de tanıyordum. Hepsi de kariyer sahibi insanlardı.
    Tamer gidince evi topladım. Yıkanacak olan çamaşırları makineye koydum. Mutfağı düzene soktum. Efe’nin odasını düzenledim. Sonra alışveriş listesi yapıp markete gittim. Döndüğümde aldıklarımı dolaba yerleştirdim. Biraz kitap okudum. Yarın giyeceğim kıyafeti hazırladım.
    Bir anda saate baktım. Malum randevuya bir saat vardı. Nedense aklıma değişik türde fikirler gelmeye başlamıştı. İçimden bir ses; saçmalama, diyordu. Aklıma gelen bu düşünceden utanmıştım. Ama yine de ani bir kararla giyinip dışarı çıktım. Kendi arabamı kullanmak yerine bir taksiye binmek daha akıllı olacaktı.
    Taksim’e giderken yolda tabletimden o kafenin adresini buldum. Güzel bir kafeydi. Camdan içerisi gözüküyordu. Tamer’i görmedim. Ama yine de şalımla yüzümü örterek taksi içerisinde beklemeye başladım. Yaklaşık onbeş dakika sonra Tamer benim yaşlarımda bir kadınla birlikte kafeden dışarı çıktı. Sonra arabasının olduğu park yerine doğru yürümeye başladılar. Kadın Tamer’in koluna girmişti. Gayet de mutlu görünüyorlardı. Üstelik de oldukça rahatlardı. Kimseden çekinmiyorlardı. Böyle bir şeye hayatım boyunca tanık olacağıma inanmazdım. Oysa onlar karşımdaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Bir başka kadın gibi onların önüne çıkıp ikisini de rezil edecek bir yapıda olmadım hiçbir zaman… Her zaman kendine güvenen ve her zaman ayakları yere basan bir kadındım. Başka türlü davranamazdım. Üstelik de gördüğüm kadarıyla kocamın yanındaki kadın hiç de ideal bir kadın profilinde değildi. Benimle boy ölçüşecek türde bir kadın değildi. Onlar arabayla giderlerken ben taksiyle takip ediyordum. Taksinin arka koltuğunda sanki beni görecek diye elimle yüzümü kapatıyordum. Oysa başımda şalım, gözümde güneş gözlüğüyle taksinin içinde beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi. Ama ben de tanımıyordum kendimi… Yanında bir kadın olan kocamı takip ediyordum. Bu ben olamazdım. Kendime asla yakıştıramadığım bir olayın içindeydim. Bir şey olacaktı. Bilmediğim bir şey olacaktı ve Tamer kendisini aklayacaktı. Başka türlüsü olamazdı. Buna inanmak istiyordum.
    Bir süre sonra araba ünlü bir otelin önünde durdu. Arabanın anahtarını valeye verip içeri girdiler. Taksinin içinde ne yapacağını bilmeyen insanların kararsızlığı içinde bekliyordum. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi ki… Ya da ben ne yapmalıydım. Sonra taksi ücretine biraz ilave para ekleyerek taksiciye verdim. Sanki bir anlamda bu gördüğünü kimseye söyleme demek istedim. Taksicinin bana acıdığını düşünüyordum.
    Yavaş adımlarla otelin kapısından içeri girdiğimde onlar da asansöre biniyorlardı. Ne yapacağımı bilemedim. Otelin lobisinde öylece dolaşıyordum. Sonra asansörü gören bir masaya oturarak beklemeye başladım.
    Zaman geçmiyordu. Bir kahve söyledim kendime… Kahvem geldiğinde yavaş yudumlarla içmeye başladım. Sürekli olarak elimle fincanı döndürüp duruyordum. Yukarıda neler olduğu konusunda bir fikrim vardı. Ama benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada neden bekliyordum ki… Ya da neden yukarıda değildim. Buraya neden geldiğimin bile farkında değildim aslında… Sanki beni tüm duygularımdan arındırmışlardı. Sanki benimle hiçbir alakası olmayan bir olayın gözlemcisi gibiydim.
    Tamer’le ilk karşılaştığım günler aklıma gelmişti. Erkekler her zaman peşimdeydi. Çünkü gerçekten güzel bir kadındım. Bu durum etrafımdaki erkekleri cezbetse de daha çok kadınların olumsuz tepkilerini alıyordum. Kıskanılıyordum. Hatta evli arkadaşlarım bile zaman zaman eşlerini benden korumak için komikçe davranışlar sergiliyorlardı. Oysa ben sadece kariyerimi düşünüyordum. İşimde başarılı olmayı… Kısa ilişkilerim olmuştu ama sadece Tamer gülümsememle ilgilenmişti. İlk tanıştığımızda bana söylediği söz; “Bir gülümseme bir kadına ancak bu kadar yakışabilir” olmuştu. Bu sözü o kadar hoşuma gitmişti ki… Sonra da beni zaman zaman gördüğünü, uzaktan takip ettiğini ve özgüvenime hayran olduğunu söylemişti.
    Gülümsemem ve özgüvenim…
    Benim çok değer verdiğim iki özelliğim…
    Oysa diğer erkekler hep güzel olduğumdan bahsetmişlerdi. Güzel olduğumu biliyordum. Bildiğim bir şeyin bana söylenmesi hiç de ilginç gelmiyordu bana… Ama Tamer iç dünyamı okuyordu. Yani söylediklerimden değil, söylemek istediklerimle beni tanımaya çalışıyordu. Çok iyi bir dinleyiciydi. Ayrıntıya önem veriyordu. Anlattığım bir şey olduğunda çok mantıklı sorular soruyordu. Nezaketen dinlemediğini belli ediyordu.
    Buluşmalarımız sıklaşmıştı. Hatta çalıştığım şirketin personelin moralini artırmak için düzenlediği balolara da Tamer’le katılıyordum. Onunla yaptığım samimi danslarımızı herkesin görmesini istiyordum. Daha doğrusu şirketteki erkeklere bir şekilde gözdağı veriyordum bu hareketimle…
    Tamer gerçekten de beyefendi bir erkekti. Kadın ruhundan anlıyordu. Beni maço duygularla sahiplenmiyordu. Özgür bırakıyordu ama üzerimdeki hakimiyetini de belli ediyordu. Yine de ben onun bu davranışını anlamsız buluyordum. Kendime her zaman güveniyordum. Kendi kanatlarımla uçmuştum şimdiye kadar… Tamer’in bu erkekçe tavırlarını fazla iyi niyetli bulsam da rahatsızlığımı belli etmiyordum.
    İki yıl sonra evlenmiştik. Ne harika bir düğün olmuştu. Ne kadar da mutluyduk. Hele de ben… Yuvamı çok seviyordum. Her işle kendim ilgileniyordum. Eşyaların seçimi de dahil yerleşimine kadar ben karar veriyordum. İşyerinden arta kalan zamanımı tümüyle evde geçiriyordum. Huzur buluyordum. Hele de Tamer’le birlikteysek… Yuvam benim cennetimdi. Cennetimi seviyordum.
    Üç yıl sonra Efe dünyaya geldi. Canım yavrum… Dünyanın en güzel bebeğiydi benim için… Elbette ki çok özeldi. Özel olarak yetiştirmeyi istiyordum. Bu konuda uzman kişilerin kitaplarını okuyor, öğrendiklerimi Efe’nin daha sağlıklı ve daha güzel yetişmesi için kullanıyordum. Kimseyi karıştırmıyordum. Eskiden kalan yöntemleri uzak tutuyordum. Her ne kadar Tamer’in ailesi zaman zaman kendi düşüncelerini söylese de, dinliyor gözüküyor ama uygulamıyordum. Her şey küçük yaşta öğrenilmeliydi. Bir müzik aletini çalmayı öğrenmeliydi. En az iki yabancı dili ana dili gibi konuşabilmeliydi. Yüzme ve basketbol konusunda kendini yetiştirmeliydi. Bütün bunları yaşı elverdiğince hayatına sokmayı planlıyordum. Hiçbir masraftan da kaçınmıyordum.
    Tamer benim bu fedakarlığımı kimi zaman şaşkınlıkla, kim zaman da hayranlıkla izliyordu. Bendeki bu enerjinin kaynağını merak ettiğini söylüyordu. Mutluyduk. Hem de çok fazla mutluyduk. Evimizde pek tartışma olmuyordu. Buna izin vermiyordum.
    Karşı koyamadığım, engelleyemediğim tek şey zamandı.
    Zaman da su gibi akıp gidiyordu.
    Efe 15 yaşına gelmişti. Dile kolay 18 yıllık bir evlilik… Her zaman huzurla, mutlulukla, sevgiyle dolu dolu geçen 18 yıl… Bir kez bile kavga etmeden, bir kez bile birbirimizi kırmadan, incitmeden geçen 18 yıl…
    Ve ben şimdi bir otelin lobisinde kocamın üst kattaki odalardan birinde bir kadınla neler yaşadığını merak ederek bekliyordum. Beynimde o kadar çok ses yankılanıyordu ki… Ama tüm sesler birbirine karışmış gibiydi ve hiç bir şey anlaşılamıyordu.
    Neredeyse üç saatin sonunda asansör kapısı aralandı ve Tamer’le yanındaki kadın dışarı çıktı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. İşlemler için resepsiyona giderlerken ben hala ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de saklanmak istiyordum. Sadece kocam ve yanındaki kadından değil, herkesten… O an burada olmamayı istiyordum aslında… Ya da yer yarılsaydı da içine girebilseydim. Otelden dışarı çıkarlarken bir an Tamer’in bana baktığını gördüm. Başımda şal, yüzümde ise güneş gözlüğü vardı ama yine de beni tanıyabilirdi. Başımı çevirdim. Sanki o büyük yanlışlığı yapan bendim. Sanki onun yaptığı ihanet değil de orada olmak, onları takip etmek daha büyük bir yanlışlıktı. O yüzden başımı çevirdim ve beni görmemesini diledim.
    Bir an bakışlarımız karşılaştı. Sanırım beni tanımıştı. Yüzündeki ifadeden anlamıştım.
    Onlar gittikten sonra bir süre daha oturduğum yerde öylece kalakaldım. Ben ihanete uğrayan bir kadındım artık… Kocam beni bir kadınla bir otel odasında aldatmıştı. Buna inanamıyordum. Böyle bir olayın benim başıma gelmesine gerçekten inanamıyordum. Üstelik de kadın öyle fazla özelliği olan biri değildi. Güzellik ve çekicilik konusunda benimle asla yarışamazdı. Kıyafeti bile zevksizdi. Tamer’in böyle bir kadınla beni aldatmış olmasını hala anlayamıyordum. Tamer’i tanıyordum. Onun kaliteli zevkleri vardı. Zevklerinin bu denli zayıflık göstermesini anlayamıyordum.
    Yıllar boyunca her zaman iyi bir eş olmaya özen göstermiştim. Her zaman iyi bir anne olmaya çalıştım. Hiçbir zaman evimi, yuvamı ihmal etmedim. Evimde her zaman ama her zaman fedakarlık yaptım. Eşim, çocuğum mutlu olsun diye tüm enerjimi onlara harcadım. Şimdiyse kocam hiçbir konuda benimle yarışamayacak bir kadınla beni aldatmıştı. Bu haksızlıktı. Anlamsızlıktı.
    Otelden çıkıp bir süre yürüdüm. Sanki bir boşluktaydım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim. Sonra dönüp otele baktım. Üst katlarına… Kimbilir hangi odasında yaşanmıştı bu ihanet… Belki de şu an odadaki tüm izler silinmişti. Benim içimdeki izler de silinecek miydi acaba… Bir süre sonra unutulacak mıydı. Hiç sanmıyordum.
    Böylesi bir ihanet yaşayan diğer kadınlar ne yapıyor acaba…? Bir filmde görmüştüm, kadın kocasının üzerine bir panter gibi saldırıyordu. Kocası da kendisini savunuyordu. Ben böyle bir şeyi yapamam ki… Ya da bir arkadaşımın, dostumun yanına gidip derdimi anlatamam ki… Ben böyle bir şey yaşadığımı hiç kimseye anlatamam ki... Hatta avukata bile…
    Tanrım…
    Bir an tüm ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Bir an nefessiz kaldığımı…
    Avukat sözcüğü rahatsız etmişti beni… Bunun anlamı belliydi. Avukat; mahkeme demekti. Boşanma demekti. Boşanma ise yuvamın dağılmasıydı. Mükemmel bir kadın olan Ferda’nın diğer kadınlardan bir farkının olmamasıydı. Boşanmak aynı zamanda Efe’nin hayatında olumsuzluklar yaşanması demekti. Boşanmak, herkesin diline sakız olmak demekti.
    Yolda kendinden emin şekilde yürümeye çalışırken bundan sonra nasıl bir hayat beni beklediğini düşünüyordum. Hava iyice kararmıştı ama ruhumdaki yaraları gizleyemiyordu. Duygularımdan kan akıyordu ve ben bu kanı nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Ne acı ki, içimdeki acıyan yaralarımı yüzümdeki acı bir tebessümle saklamak zorunda hissediyordum. Yıllarca kalabalık ortamlarda kendimden emin bir vaziyette dolaşan ben, şimdi insanlardan kaçmak istiyordum. Sanki aldatıldığımı anlayacaklar diye korkuyordum. İlk kez yüreğimde anlamını bilmediğim bir korkunun varlığını hissediyordum.
    Bir taksiye binip eve gittim. Evde sadece Efe vardı. Beni görünce rahatlamıştı.
    --Neredesin, Anne… Merak ettim seni… Hiç bu saatte dışarda olmazdın. Yemek de yapmamışsın.
    Zoraki de olsa gülümsedim. Öylesine yorgundum ki…
    --Bir arkadaşımla lafladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi sana bir şeyler hazırlarım.
    --Benim karnım tok, Anne… Dışarıdan kendime pizza söyledim.
    Başka zaman olsa dışardan bir şeyler söylemesine tepki gösterirdim. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değildim.
    --İyi yapmışsın, oğlum… Afiyet olsun.
    Bu sözlerim Efe’yi şaşırtmıştı. Bakışlarından anlıyordum. Gülümseyerek odasına gitti.
    Üzerime rahat bir şeyler giyip mutfağa geçtim. Yemek yapmalıydım. Ama kime yapacaktım ki… Ben hiç aç değildim. Daha doğrusu bu durumda yemek yiyemezdim zaten… Tamer de büyük bir ihtimalle tok gelecekti. Tabi gelirse… Bu düşünce içimi acıttı. Beni aldatan adama hala yemek hazırlamayı düşünüyordum. Kendime bir kahve yaptım. Sonra da kahvemi alıp salona geçtim. Evimin salonu bir anda bana kocaman gelmişti. Koskoca bir dünya gibi… Belki de ben küçülmüştüm. Çünkü öylesine rahatsız hissediyordum ki kendimi…
    Efe’nin bile yanıma geldiğini son anda gördüm.
    --Anne… Bana aldığın o çizgili tişörtümü bulamıyorum. Hem yine odamı düzeltmişsin.
    --Üstten ikinci çekmecede… Sağ tarafta...
    --Ya, yeşil kot pantolonum…?
    --Kirliydi. Kirli sepetinde şu an… Yarın yıkarım.
    Efe’nin yüzüne bakmadan sorularına karşılık verdim. Sanki robot gibiydim o an… O da başka soru sormadan geldiği gibi hızla odasına geçti.
    İlk kez kendi evimin havasından rahatsız oluyordum. Sanki bir şey boğuyordu beni… Kendi salonumda bir mahkum gibiydim. Oysa öylesine özveride bulunmuştum ki, kendi hayatımı bile tam olarak yaşamamıştım. Bunca fedakarlık yaptığım halde kocama bile yaranamamıştım. O bile beni acımasızca aldatmıştı.
    Hava güzeldi. Balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Şehre bakıyordum. Her yerde ışıklar vardı. Yine de bu ışıklar şehrin karanlığını aydınlatamıyordu. Tıpkı benim içimdeki dünyam gibi… İçimde de zifiri bir karanlık vardı. Güneşim sönmüştü.
    Tamer geç bir saatte geldi. Salonda bana selam verdi. Başımla selamına karşılık verdim. Sonra da her zaman yaptığı gibi üzerini değiştirip yanıma geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de bir süre televizyona baktık. Ama ikimiz de televizyonda ne olduğunun farkında değildik.
    Titreyen bir ses tonuyla sordum.
    --Aç mısın?
    Kaçamak bakışlarla cevap verdi.
    --Hayır. Arkadaşlarla bir şeyler yedik.
    Zaten yemek yoktu. Öylesine sormuştum. Her zaman ki sorularımdan biriydi. O arkadaşlarının kimler olduğunu biliyorum demek isterdim. Ya da kim olduğunu…
    Kendime öylesine kızıyordum ki o an… Beni aldatan adama aç mısın diye sormuştum. Aslında nasıl davranmam gerektiğini gerçekten de bilmiyordum. Böyle bir şey herkesin başına gelebilirdi. Ama benim başıma asla gelmezdi. Never say never… Demek ki doğruymuş. Demek ki insan asla, asla dememeliymiş.
    Televizyon açıktı ama ortam inanılmaz sessizdi. İkimiz de kendi sessizliğimizde kıvranıyorduk. İkimiz de kendi içimizdeki seslerle boğuşuyorduk.
    --Neden, Tamer…?
    Yüzüme baktı.
    --Ne, neden…?
    --Sizi gördüm.
    Bir süre cevap veremedi. Ne söylemesi gerektiğini bilmeyen insanların kararsızlığını yaşıyordu. Belki de itiraz edecekti. Belki de o ben değilim diyecekti. İnkar edecekti.
    --Ben de seni gördüm. Otelin lobisinde… Yanına gelemedim. Yakışık almazdı.
    Ne kadar rahattı ya da ne kadar rahatsız, bilemiyordum. Ama sesinde bir pişmanlık yoktu. Öyle ihanet eden ve yakalanan kişi sendromunu yaşamıyordu.
    --Peki, senin bu yaptığın yakışık alıyor mu?
    --Ben ne yaptım ki…?
    Karşımdaki kişiyi tanıyordum. Kelime oyunları yapmak konusunda becerikliydi.
    --Yaptığına ihanet deniyor. Yani aldatma… Yani güveni kötüye kullanma…
    --Belki de… Ama ihanet eden insanlar suçluluk psikozu yaşar. Sence bende öyle bir tavır var mı?
    Yoktu. Aslında rahat bile sayılabilirdi. Sanki ihaneti değil de önemli bir konuyu tartışıyor gibiydik.
    --Bu senin suçsuz olduğunu göstermez. Sen evlilik kurumuna ihanet ettin.
    --Suçsuzum demiyorum. Ama haklı gerekçelerim var.
    Hayatımda hiçbir zaman şirret bir kadın olamadım. Hakkımı ararken bile her zaman hanımefendi çizgimden taviz vermedim. Her zaman kendime hakim oldum. Hiçbir zaman içimdeki fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermedim. Her zaman dingin bir deniz kadar sakindim. Ama ilk kez, ilk kez biraz olsun sesimi yükseltmek istiyordum. İlk kez o bilindik çizgimden uzaklaşmak istiyordum.
    --Ferda… Bırak kendini… Davranışlarını kontrol etme… İçinden geldiği gibi davran bana… Bana ihanet ettiğimi söylüyorsun. Ki kısmen doğru… Buna rağmen hala o bilinen tepkinin çok uzağındasın.
    Kocamdı. Yirmi yıldan beri birlikteydik. Beni tanıyordu.
    --Söylesene, Tamer… Haklı gerekçelerin ne…? Neden bana ihanet ettin?
    --Senin yüzünden…
    Şaşırmıştım.
    --Ne…? Benim yüzümden mi? Anlamadım.
    --Anlayacağını sanmıyorum zaten… Zaten biraz olsun anlamış olsaydın bugün bu durumda olmazdık.
    --Sen yine de söyle, Tamer… O kadında olan ve bende olmayan şeyi söyle… Neden o kadını bana tercih ettiğini söyle…
    Acı acı güldü. Kendisini anlamadığımı düşünüyordu.
    --Ben seni seviyorum, Ferda… Ben seni çok seviyorum hem de… Ama sen beni yoruyorsun. Anlatabiliyor muyum, yoruyorsun.
    Elbette ki anlamamıştım. Hem beni sevdiğini söylüyordu hem de bir başka kadınla beni aldatıyordu. Yüzümdeki ifadeden açıklama gereği hissetmişti.
    --Sen bir ağacın en tepesindeki meyvesin. O kadın da aynı ağacın en aşağıdaki dalındaki meyve… Üstteki meyveler çok fazla güneş görür. O yüzden de daha olgundur, daha lezzetli… Oysa aşağı daldakiler ise daha ham...
    Verdiği örneği pek sevmemiştim. Alaycı bir dil kullanarak karşılık verdim.
    --Buna rağmen sen o ham meyveyi lezzetli olana tercih ettin.
    Güldü. Ama eskiden güldükleri gibi değildi.
    --Yukardaki meyveler lezzetlidir. Ama ulaşması zordur. Oysa aşağıdakiler öyle değil. Elimi uzattığımda koparabilirim.
    Biraz sesimi yükselttim. Verdiği örnek hiç de güzel değildi.
    --Ben senin karınım, Tamer. Tepedeki meyve değil. Ulaşmak zorunda değildin. Aynı evde yaşıyoruz. Aynı yatakta yatıyoruz. Elini uzatman bile gerekmiyor.
    O da sesini biraz yükseltti. Bu evde ilk kez bu şekilde konuşuluyordu.
    --Sen öyle mi sanıyorsun ha… Demek elimi uzatmam bile gerekmiyor. Bir bak ilişkimize… Ama senin gözlerinle değil, benim gözlerimle bak… Ya da biraz olsun objektif ol… Ben sana ulaşamıyorum, Ferda… Ben seni etkilemekte zorlanıyorum. Çünkü öylesine kendine ait bir dünyan var ki… Ve sen bu dünyaya bizi de sürüklüyorsun. Efe’yle beni… Kendi koyduğun kurallarla bizi de yönetmeye çalışıyorsun.
    Bozulmuştum. Ondan böyle bir tepki beklemiyordum.
    --Saçmalama… Koskoca adamsın. Bu sözü Efe söylese anlardım da… Senin söylemen biraz garip…
    --Düşün bir kez… Ben bu evde son kez hangi işi yaptım. Market mi, tamir mi… Ya da herhangi alınan bir şey söyle… Benden istediğin ve benim aldığım bir şey söyle, Ferda…
    --Sen ne yapmaya çalışıyorsun. Konuyu bilerek saptırıyorsun. Biz senin aldatma işini konuşuyoruz.
    --Konuyu saptırmıyorum. Her şey senin davranışlarınla alakalı…
    Güldüm. Ama aslında ne için güldüğümü de bilmiyordum. İçinde bulunduğum durum gerçekten de trajikomikti. Beni bir başka kadınla aldatan kocam beni suçluyordu. Ama henüz ne ile suçlandığımın farkında bile değildim.
    --Eskiden gençtim. Tüm enerjimi sana veriyordum. Sen hiçbir zaman diğer kadınlara benzemiyordun. Yani senin çıtan hep çok yukarlardaydı. Ama yine de seni etkiliyordum. Çünkü sen mutlu olduğunda bu dünya bana cennet oluyordu. Çünkü seni seviyordum. Seni mutlu etmeyi seviyordum.
    --Bu da demektir ki bana olan sevgin artık tükenmiş. Belki de son günlerde bana uzak olmanın nedeni bu… Hatta beni aldatmanın nedeni de bu…
    Bir anda sinirlendi.
    --Lanet olsun! Neden anlamamakta direniyorsun ha…! Neden biraz olsun çaba sarf etmiyorsun! Ben seni hala çok seviyorum, Ferda… Ama sana ulaşamıyorum. Seni etkileyemiyorum eskisi gibi… Çünkü sen beni yoruyorsun. Yoruluyorum artık. Sen benim tüm enerjimi yutuyorsun.
    Garip sözlerdi bunlar… Konuyu hala birbirine bağlayamıyordum.
    --Ben bu evde neyim, Ferda… Medeni kanun evin reisi olarak erkeği belirlemiş. Bir bak bana… Ben bu evde reis olarak hangi kararlara imza atabildim. Söyle… Evliliğimiz boyunca hem de… İyi kazanıyorum. Yine de aldığım maaş ortak hesabımıza yatıyor. Ve yine sen kullanıyorsun o parayı… Bu durum uzun zamandan beri böyle…
    Bir süre durdu. İçten içe gülmeye başladı. Belki de kendisine gülüyordu. Kendi yaptıklarına…
    --Seni istemeye geleceğimiz zaman bana ne demiştin, hatırlıyor musun?
    Cevap veremedim. Sadece yüzüne bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum.
    --Bir buket çiçek almamı söylemiştin. Hatta nasıl bir çiçek istediğini de belirtmiştin. Bir de çikolata… Ve mutlaka gümüş bir gondolda… Gondol küçük olmasın diye de ilave etmiştin.
    Ben hala Tamer’in yüzüne bakıyordum. Sanki bentleri yıkmış sel gibiydi karşımda… Oysa ben bu gece onun süklüm püklüm karşımda duracak ve benden defalarca özür dileyeceğini düşünüyordum.
    --Sen daha isteme olayından beri her şeye karışmaya başladın, Ferda… Bunu farkında olmadan yapıyorsun. Her şeye müdahale ediyorsun. Sanıyorsun ki senin elinin değmediği her şey yok olacak. Merak etme bir şey olmaz.
    Bu kadarı da fazlaydı.
    --Yok daha neler… Biz ne konuşacaktık sen konuyu nerelere çekmeye başladın.
    --Yaptığımı tasvip etmiyorum, Ferda… Ama şunu bilmelisin ki pişman değilim.
    Onun bu son sözü canımı yakmıştı. Hem de çok fazla…
    Ayağa kalktım.
    --Seni daha fazla dinlemek istemiyorum, Tamer… İster otele git, ister salonda yat. Ama yatak odasında yatmanı istemiyorum. Üzerindeki o günah kokusuyla yatak odamı kirletmene izin vermeyeceğim.
    O da ayağa kalktı.
    --Hayır… Bunu kabul etmiyorum. Ben yine de odamda yatacağım. Sen karşı çıksan da…
    Sesinde bir kararlılık vardı. Yavaş adımlarla Efe’nin odasına gitti. Onunla neşeli bir şeyler konuştu. Sonra da yatak odasına gitti.
    Ben ne yapacağımı düşünüyordum. Bana ihanet etmiş olan kocam, şu an yatağımdaydı. Üstelik de oldukça rahattı. Kendime şaşıyordum. Ben bu değildim. Ben bu kadar duyarsız bir kadın değildim. Benim gururum vardı. Kadınlık onurum… Ama yeterli tepkiyi gösteremiyordum. Her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, her konuda sürekli projeler üretebilen ben, bu konuda ne yapacağımı bilemiyordum.
    Aslında bu sorun bir başkasına ait olsa ona neler yapması gerektiğini söylerdim. Boşan, derdim. Hem de öyle bir boşan ki, ekonomik olarak asla belini doğrultamasın. Bu yaptığı yanına kar kalmasın. Bunu söylerdim.
    Bağırmak istiyordum. Hem de olabildiğince yüksek tonda… Hem de bir tepeye çıkararak… Öfke dolusu seslerle…
    Ağlamak istiyordum. Hem de istediğim gibi ağlamak… Kimsenin olmadığı bir yerde… Hem de hıçkırıklarla…
    İlk kez içimde büyük bir yalnızlığı yaşıyordum. İlk kez çaresizliği…
    Tamer’in yatak odasında yatıyor olması zoruma gidiyordu. Aslında onun bu evde olmaması gerekiyordu. Aslında onun canına okumam gerekiyordu.
    Hiç uykum yoktu. Aslında yaşadığım olay o kadar tahrip etmişti ki beni; uyku en son düşündüğüm şeydi. Salonda ayaklarımı altıma almış bir şekilde oturuyordum. Kalkacak, bir şey yapacak gücüm olmadığını düşünüyordum. Uzun zaman salonda öylece bekledim.
    Bir süre sonra yanıma Tamer geldi. Uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Uyumadığı belli oluyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de sessizdik. İkimiz de o kadar çok şey söylüyorduk ki içimizden… Sessizliği o bozdu.
    --Bazen bu evde bir yabancı gibi olduğumu düşünüyorum.
    Bu cümlesi bile canımı yakmaya yetmişti. Yine başladı, dedim. Zaten bozuk olan moralimi daha da bozacaktı. Yüzüne baktım. Bana duygulu gözlerle bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olmuştum.
    --Senin aldığın koltukta oturuyorum. Senin aldığın televizyonu seyrediyorum. Senin aldığın halının üzerinde yürüyorum. Sandalyeler, masalar, hatta penceredeki perdeler… Hepsini sen aldın. Hatta eskiyenleri sen değiştirdin yenileriyle… Yeni bir şey gördüğünde de kimseye danışmadan sen değiştirdin yine… Yani tüm değişikliği yapan sensin. Bana hiç sormuyorsun. Efe’ye hiç sormuyorsun. Hatta ne yiyeceğimize bile çoğunlukla sen karar veriyorsun.
    -- Bu eve ne alınmışsa ortak hesabımızdaki parayla alındı. Bizim paramızla… Yani senin ve benim… Sadece benim paramla alınmış olsaydı o zaman belki gurur yapabilirdin. Ama bunun için bu kadar hassas davranman gereksiz.
    --Geçen gün gelen davetiyenin üzerinde ne yazıyordu, gördün mü?
    --Hangi davetiyenin…? Seval’in oğlunun sünnet davetiyesinden mi bahsediyorsun?
    --Evet, ondan… Ferda Hanım ve Ailesi yazıyordu.
    Umursamaz bir tavır sergiliyordum. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Bu öylesine belli oluyordu ki…
    --Öyle yazacak tabi… Seval senin değil, benim arkadaşım…
    --Senin arkadaşındı. Ama senin sayende ben de tanıdım onu… Seval Hanım demiyorum ona… Seval diyorum. O da bana ismimle hitap ediyor. Demek ki o benim de arkadaşım… Ama mesele bu değil. O, bu evin reisinin sen olduğunu biliyor. Benim için acı olan da bu…
    --Tamer… Bence yanlış düşünüyorsun. Ne demek ailenin reisi… Modern ailelerde bu gibi kavramlar yok.
    --Efe bile bir sorunu olduğunda sana gidiyor. Benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.
    --Bunu mu dert ediyorsun. Daha çocuk o…
    --Çocuk dediğin 15 yaşında… Ve bir gün olsun baba-oğul gibi konuşamadık. Her sorununda sen ön plandasın.
    --Bu yaşlarda erkek çocukları annelerine düşkündür. Biraz daha büyüdüğünde elbette ki sana danışacağı çok şeyi olacaktır.
    --Beni anlamayacağını bildiğim halde konuşuyorum yine de… Ferda, sen gerçekten de kendini çok mükemmel bir şekilde yetiştirmiş bir kadınsın. Üstelik de zekisin. Bilgini çok güzel bir şekilde kullanıyorsun. Başlangıçta bu benim için büyük bir şans olarak değerlendiriyordum. Nasılsa evde her işe koşan akıllı bir karım var diyordum. Gözüm hiçbir zaman arkada kalmadı. Hala da öyle… Sen bu işi çok güzel idare ediyorsun. Ama ben geride kaldıkça sürekli olarak eksiliyorum. Tükeniyorum. Farkında değilsin sen, ben yok oluyorum.
    Yüzüme bakıyordu. Sözlerinde anlaşılmayı bekleyen bir insanın isyanı vardı sanki… Sanki suçlu olan kendisi değilmiş gibi bakıyordu bana…
    --Arkadaşlarla buluştuğumuzda zekanla, bilginle, kendinden emin konuşmanla onları ne kadar ezdiğinin farkında değilsin sen… Düşüncelerini çok güzel ifade ediyorsun. Üstelik de çok güzelsin. Hatta güzel bir kadından bile çok daha güzelsin. Ve sen bu kadar güzelken etrafındaki tüm ilgileri üzerine topladığının farkında değilsin.
    --Ne yani… Bildiğim bir şeyi konuşmayayım mı. Ya da çirkin bir kadın gibi mi davranayım. Ben buyum, değişemem ki…
    --Senden değişmeni isteyen yok, Birtanem… Zaten değişemezsin. Ama değişen biri var. O da benim… Ben şimdiye kadar hep seni mutlu etmeye çalıştım. Ama senin sıradan zevklerin yok. Başka bir kadını mutlu edecek, bulutların üzerine çıkaracak bir sürpriz, seni sadece gülümsetebiliyor. O kadar… Yine de ben seninle gurur duyuyorum. Yine de mutlu olman için çabalıyorum. Ama yoruldum. İnan bana yoruldum.
    Bir süre sustu. İçindeki öfke henüz dinmemişti.
    --Benim erkek olmaya ihtiyacım var. Benim gururumun okşanmasına ihtiyacım var. Benim egomun tatmin olmasına ihtiyacı var. Benim zaferlere ihtiyacım var, Ferda…
    Sesini biraz yükseltti.
    --Yahu sen benden eşyaların yerini değiştirirken bile yardım istemedin. Sana yardım etme zevkini bile benden esirgedin. İş yerinde sürekli değişik projelere imza atan, büyük zaferler kazanan ben, senin karşında küçücük bir zafer kazanmak istiyorum, anlamıyor musun. Küçük bir zafer… Sana kendimi ispat etmek istiyorum. Evdeki her hangi bir tamir olayında tamirci çağırıyorsun. Bana sormuyorsun bile… Belki benim yapabileceğim bir şeydir. Ama sen benim gücüme güvenmedin. Haklısın, belki de bozardım o tamir olacak nesneyi… Ama bir kez bozardım. Belki iki kez… Ama öğrenirdim. Sen izin vermedin bana… Sen benim ben olmama izin vermedin.
    Tamer’le her zaman mutlu olduğumuzu düşünüyordum. Çünkü hiçbir sorunumuz yoktu. İkimiz de iyi kazanıyorduk. Hatta o benden de fazla kazanıyordu. Etrafında her zaman takdir gören, sevilen bir kişinin karşımda bu şekilde isyan etmesi beni üzmüştü. Bazı konularda haklıydı. Evin her işiyle ben ilgileniyordum. Bunun nedeni belki de sorumluluk alma duygum fazla gelişmiş olmasındandı.
    -- Hatırlar mısın. Daha yeni yeni flört ediyoruz. Seni güzel bir yere götürmek istedim. Şık, nezih bir yere… Ne de olsa ilk intibaa çok önemlidir ya… Araştırdım, soruşturdum sonra da harika bir yer buldum. Benim için biraz pahalı bir yerdi ama seni seviyordum. Paranın ne önemi vardı ki… Neyse… O mekana gittik ben içimden inşallah bir terslik olmaz, inşallah olumsuz bir şey yaşanmaz diye dua ederken sen beni tebrik etmiştin. Hem de ne için, biliyor musun?
    --Ne için…?
    --Seçtiğim mekan için… Meğer orası senin en sevdiğin mekanlar arasındaymış. Daha önce defalarca gitmişsin. Düşünebiliyor musun ya, benim ilk kez gittiğim üstelik de pahalı diye içeri girerken ayaklarımın titrediği mekan senin sevdiğin mekanlar arasında…
    --İyi de, bunun neresi tuhaf ki…?
    --Neresi mi tuhaf… Sen bunu anlamadın hala değil mi. Ne demek istediğimi anlamadın. İşte o gece sen o sözleri söylediğinde ben kendimi orada bir sığıntı gibi hissettim. Sanki bir anda sen oranın müdavimi ben ise bir yabancıydım.
    --Biraz abartmıyor musun?
    --Beni anlayacağını zaten sanmıyorum. Çünkü senin anlamak gibi bir derdin yok. Senin anlaşılmak gibi bir derdin de yok zaten… Ama yine de söyleyeyim. O an ben orada ezildim, anlıyor musun. Kelimenin tam karşılığı bu… Ezildim. Ne olurdu sanki oraya daha önce defalarca gittiğini söylemeseydin. Ne olurdu sanki ben büyük bir bedel ödeyerek kapısından adım attığım o mekana sen rahatlıkla girdiğini söyleyerek beni küçültmeseydin. Ne olurdu sanki beni biraz olsun ya, biraz olsun anlayabilseydin.
    --Hatırladım o yeri… Babam da severdi orayı… O götürürdü bizi… Orayı tanımam bu yüzden… Zaman zaman da arkadaşlarla birşeyler içmek için giderdik. Hepsi bu…
    --Hepsi bu değil. Sen kendini gerçekten de çok iyi yetiştirmişsin. Üstelik de ailen oldukça varlıklı… Sana her türlü imkanı sağlamış. Sen de bu imkanları çok güzel şekilde değerlendirmişsin. Her şeyi fazlasıyla yaşamışsın. Artık küçük şeyler sana zevk vermiyor, biliyorum. Sana tek bir gül almak istiyordum o ilk günlerimizde… O zaman bile bana cimri dersin diye buket alıyordum. Ya da ne almak istiyorsam onun en iyisini… Kendimi mecbur hissediyordum.
    Gülmemek için kendimi zor tuttum.
    --Oysa ben o tek bir gülü bile büyük bir mutlulukla bağrıma basardım. Senden gelmiş olurdu nasılsa… Bence yanlış düşünmüşsün, Tamer...
    --Olabilir. Yanlış düşünmüş olsam da sebebi sensin. Her şeyi sebebi sensin. Bu evde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan her şeyin… Çünkü her şeyi sen planlıyorsun, sen yapıyorsun.
    -- Önemli olan senin ya da benim yapmam değil, yapılmış olması… Bizim bir çocuğumuz var. Onun geleceğe hazırlanması var. Bu evin bir şekilde devam etmesi var. İkimiz de çalışıyoruz. İkimiz de kazanıyoruz. Birlikte başarıyoruz, bazı şeyleri…
    --Ben ikinizi de seviyorum, Ferda… Ben yuvamı seviyorum. Ben sizi mutlu etmek istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.
    Bu sözleri büyük bir duygusallıkla söyledi. Ama beni de oldukça sinirlendirmişti.
    --Neden ha… Neden beni aldattın o zaman… Hem bana ihanet ediyorsun hem de gözlerime bakarak hala beni sevdiğini söylüyorsun.
    --Sana bir cümle kullandım. Sen beni yoruyorsun, dedim. Hem de çok yoruyorsun, Ferda… Oysa o kadın öyle değil. Onunla tanışmak hiç de zor olmadı. Bir firmanın satış temsilcisi… Ofisime gelmişti. Sonra bir yerde karşılaştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Oldukça rahat bir kadın… Sonra buluşmak istedi. Önce bir kahve içtik sonra da otele gittik.
    --Yeter…! Daha fazlasını duymak istemiyorum. Zaten yaşadığın rezilliği gördüm.
    --Ne gördün, Ferda…?
    --İhanetini…!
    --Hayır, görmedin.
    Yüzüne sert sert bakıyordum. Öfkem doruklardaydı.
    --Resepsiyondan işlemleri yaptırıp asansörle odaya çıktınız.
    Sesim titriyordu. Bu konuşmayı yapmak beni utandırıyordu.
    --Sonrasını görmedin. Sonra neler yaşadıklarımızı görmedin.
    Cevap veremedim. Haklıydı, sonrası yoktu. Ama bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
    --Bir oda tuttum. Asansörle yukarı çıkarken kendimi çok kötü hissediyordum. Odanın olduğu kata çıktık. Ama odayı açmadım. Yani o odaya girmedik. Yapamayacağımı söyledim. Özür diledim. Otelden hemen ayrılmak istediğimi belirttim ona… O da bari bir şeyler içelim dedi. Anlayışlı davrandı. Ya da öyle davranmak zorunda kaldı. Otelin en üst katında restoran var. Orada birşeyler içtik. Hepsi bu…
    Yüzüne bakıyordum. Gerçeği arıyordum gözlerinde… Bana tatlı sert bir ifadeyle bakıyordu. Şimdiye kadar bana hiç yalan söylememiş kişiydi karşımdaki… Doğru söylediğine inanıyordum. Ben kocama her zaman inandım zaten… Onun dürüstlüğüne her zaman inandım. Bu sözlerinden sonra rahatlamalı mıydım peki… Ama yine de bir düşünce vardı beni rahatsız eden... Belki eylem yoktu ama o eylemi gerçekleştirmek için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden de tam olarak masum sayılmazdı.

    --Ben seni çok seviyorum, Ferda… Ben bu hayatta sadece seni sevdim. O kadın bir anlık zaaftı sadece… Çünkü ilk kez emek harcamadan bir kadına ulaşmıştım. Belki de o bana ulaştı. Ama yapamadım. Yani sana ihanet etmek değildi, derdim. O an sen aklıma bile gelmedin. O kadın benim tarzım değildi. Yani dünya görüşümüz, özel zevklerimiz farklıydı.
    --Desene biraz bana benzeyen bir kadın olsaydı…
    --O an ne olurdu, inan bilmiyorum. Belki de o ihaneti yaşardım. Belki de sana olan sevgim beni korurdu. Çünkü ben hala bu hayatta senden daha güzel bir kadının olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü ben hala bu hayatta seni sevdiğim gibi bir başka kadını sevebileceğimi düşünemiyorum. Çünkü ben seni üzmek istemiyorum, Birtanem… Ben seninle yaşlanmak istiyorum.
    Bardağın yarısı boştu. Ya boş olan kısımların hesabını soracaktım ondan… O kadınla buluştuğu için cezalandıracaktım. Ya da dolu olan kısımla değerlendirecektim sadece… En azından zaaflarına yenilmediği için kaldığımız yerden devam edebilecektik. Gururun da sınırları olmalı… Bugün canımı çok yakmıştı ama üzerimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.
    Bir an gülümseyerek baktı bana… Bakışlarında bir muzırlık vardı.
    --Biliyor musun, seni otelin lobisinde gördüğümde çok mutlu oldum.
    --Saçmalama… Ben o an yerin dibine girmenin hesabını yapıyordum.
    --Beni kıskanmıştın. Hem de ilk kez… Senin beni takip edeceğini asla düşünmezdim. O an koşup senin boynuna sarılmayı bile düşündüm.
    --Delisin sen ya…
    Ben bu adamı çok seviyorum. Elbette ki takip edeceğim. Elbette ki kıskanacağım. Ne de olsa benim kocam… Çocuğumun babası… Daha da önemlisi sevdiğim adam… Her ne kadar ayakları yere basan bir kadın da olsam, sonuçta kadınım. Benim olana elbette ki sahip çıkacaktım.
    O gece beraber yattık. Ama ikimizin de yakınlaşma cesareti yoktu. İkimiz de reddedilmekten korkuyorduk belki de… Belki de duygularımız hayli yorgundu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı.
    Ertesi sabah pazardı. Her zaman ki gibi diğerlerinden erken kalkıp markete gittim. Kahvaltılık bir şeyler aldım. Sonra da güzel bir masa hazırladım. Tamer hala uyuyordu.
    --Kalk bakalım uykucu… Neredeyse öğle olacak. Kahvaltı hazır…
    Bir müddet sonra baba-oğul ikisi de masadaydı.
    Mutfaktan Tamer’e seslendim.
    --Tamer…! Buraya gelebilir misin, lütfen…!
    --Efendim, birtanem…
    --Senin sevdiğin reçelden aldım ama kavanozun kapağını açamıyorum. Yardım eder misin?
    O an yüzünde oluşan ifadeyi sevdim.
    --Elbette, hayatım.
    Tamer kavanozun kapağını eliyle sıkıca tutup çevirmeye başladı. Ama açılmadı. Bu sefer daha da kuvvetli çevirmeye başladı. Kapak bir türlü açılmıyordu. Tamer tüm gücünü kullandığı halde başaramıyordu. Şişeyi kırmasından korkuyordum.
    --Şey, birtanem… İstersen kapağın altından kaşıkla bastır. Havasını al. O zaman belki açılabilir.
    Ama o hala bildiğini yapıyordu. Beni duymuyordu bile…
    --Canım… İstersen sana söylediğimi bir dene…
    Kendisine bir kaşık verip nasıl yapması gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptığında kapak rahatlıkla açıldı. Kocamın yüzünde büyük bir iş başaran insanların gururu vardı.
    --Çok teşekkür ederim, Sevgilim… Eline sağlık…
    --Rica ederim.
    Tamer bir an için yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Evet, sonuçta benim rahatlıkla açabileceğim kapağı birlikte açmıştık. Ama bu onu rahatsız etmemişti. Bilakis mutlu bile olmuştu. Sanki birlikte bir işi başarmış gibiydik.
    Kocam kendisini değersiz hissediyordu. Haklıydı belki de… Ben onu kendisini iyi hissedecek duygulardan mahrum bırakmıştım. Belki de bu yüzden kendisini bir başka kadının kollarına atmak istemişti. Kendini daha iyi hissedeceğini düşündüğü bir başka kollara… Belki de ben itmiştim onu o kadının kollarına… Kendini değersiz hissetmek, hayattan zevk almayı zorlaştırır. Kendine olan güvenini azaltır. Zamanla da yalnızlaştırır. Yalnız insan her zaman sığınacağı bir liman arar. Tamer neyse ki tam zamanında yanlıştan dönmüştü. Belki de bu olay birbirimizi anlamamız için gerekliydi.
    Ben evin her şeyine koşturarak iyi bir şey yaptığımı zannederken aslında en büyük yanlışı sevdiklerime yapmışım. Hem onların kendilerini iyi hissetme duygularını ellerinden almış, hem de kendi hayatımı farkında olmadan zorlaştırmışım. Bu şekilde davranarak fedakar eş, fedakar anne rolüne soyunmuştum. Yanlış yaptığımın farkında değildim. Tamer ilk kez içindeki duyguları net bir şekilde ortaya çıkararak benim hata yaptığımı söyledi. Üstelik inandırıcıydı. Sonuna kadar haklıydı.
    Tamer’in ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu o kavanoz kapağını açtığında yüzünde görmüştüm. Benim gözümde değerli olduğunu görmek istiyordu. Çocuğunun gözünde pasif bir baba imajını silmek istiyordu.
    Önemli olan bir şeyin yapılması değil, paylaşarak yapılmasıydı. Ne de olsa biz bir aileydik. Herkesin kararı alınmalıydı. Belki sonuçta yine benim dediğim olacaktı ama eşim ve oğlum da kendilerini iyi hissedecekti.
    Değişmesi gereken bendim.
    Zaferi bireysel olarak değil, takım olarak kazanmalıydık.

    Özcan KIYICI
  • 110 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitap 13 öyküden oluşuyor. Yazarın "Şamatalı Yolculuk" isimli öyküyü ilk öykü olarak kitabına yerleştirmesine çok şaşırdım. Zira "dedi adam", "dedi kadın" sözlerinin sık sık yinelendiği giriş bölümü okuru daha ilk elden sıkıyor. Söyleyen kişiler ilk iki cümleden sonra artık bir daha belirtilmeden diyalog cümleleri alt alta sıralansa, zaten iki kişinin karşılıklı konuşması olduğu anlaşılacak. Her konuşmanın ardından "dedi adam", "dedi kadın" yinelemelerine ne gerek vardı ki?!
    Dolayısıyla kitabı bir süre kenara bırakıp sonra bir kez daha okumayı denedim... Bu kez başlangıcı ikinci öykü ile yaptım. 7 öyküyü aralıksız bir solukta okudum... kalan 5 öyküyü zamana bıraktım...
    "Zaman Zaman" ı daha bir sevdim, ilk sıraya yazdım. "O yaz hepimiz bitlendik"i de ikinci sıraya...

    Bu arada, "arkası yarın" sözü eski radyoları çağrıştırır ama kapakta eski bir televizyon resmi.....?!
  • 444 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Eğer bir kitap onu bitirdikten bir ay sonra dahi ‘Beni inceleee.. analiz eeeet.. beni görmezlikten gelemezsin değil mi?’ diye kımıl kımıl kulağınıza sokuluyor, peşinizi bırakmıyor, kendini ille de yazdırtıyorsa o kitap olmuş-uçmuş-pişmiş bir kitaptır. Evet 'Divan’ın haykırışlarına karşı koyamadım. Boynu büyük durdu sanki yorumumu esirgeyince. ‘Sen’ dedi, ‘Benden bu denli lezzet, bilgi, hayat ve alan dersi aldıktan sonra beni nasıl bir köşeye itersin?’ ‘Ölürüm Allah yakanı bırakmam!’ ‘Borcunu öde.’ Haklıydı. Bu borcu ödemezsem rüyalarımdan çıkmayacaktı. Ki bu kitabın bu kadar kült olup çok az yorum alması da beni üzdü. İşte böyle böyle kanıma girdi veled..

    Öncelikle birazdan hafiften psikoloji kavramlarıyla da süslediğim yazımda kitaba önyargı ile yaklaşırsanız suçlusu benimdir, kitap değil. Affola. Zira kitap herkesi kucaklayan türden. Kitabın dili son derece açık ve anlaşılır. Evet yer yer alan terimleri geçiyor fakat kitabın dilinin çok ağır olduğuna dair bazı yorumlara epey bi gönül koydum. Salt bu alanı ilgilendiren değil, her kitap okuyucusunun keyif alacağı ve yaşamını gözden geçirteceği bir kitap. Zaten Nietzsche Ağladığında’yı okuyanlar Yalom’un her kesime hitap ettiğini bilir. Siz efenim bu yorumlara kulak asmayın. Kitabın bunun aksine çok sıcak bir dili var. Çevirisini başta yapay hatta acemice, komik bulduğum ama sonrasında bana kitabı ve olayın geçtiği yeri içimizdeymişçesine hissettirdiği için sevdim, benimsedim, içime aldım. Kabulümdür. Çevirmen yahut yayınevi bu yolu bilinçli tercih ettiyse eğer onları tebrik ediyorum. Amerikan futbolunu bizim holiganlara dönüştürerek kitabı ısıttırmayı başarmış çünkü böylece. Fakat yok eğer hiç böyle bir amaç gütmediyse çok garip bi çeviri. İnşaallahlar, ekmek çarpsınkiler, Allahın izni ileler… Daha neler neler. Hayır şaka değil. Üstelik bir iki yerde de değil kitap boyunca bu üslup kullanılıyor. Özellikle kumarbaz hastamız Shelly’nin konuştuğu kısımlar evlere şenlik. Bir iki örnek vermezsem gözüm açık gider: “ ‘Hey Doktor, nassın yav? Vay, n’aber kız Sheila’ diyerek garson kıza bir öpücük gönderdi ve ‘Bana da Doktorun yediğinden getir’ dedi”. “Hişşş, Doktor. Şu ‘Bay Merriman’ı bırakalım artık. Bu alemde sizi, bizi bırakacaksın. Racona uyacaksın. ‘Shelly’ ve ‘Marshal’ anlaştık mı?”. İşte böylece Shelly’i kadırgalı Nusret’e çeviren Özden Arıkan’a selam olsun!. Her ne olursa olsun sırf bu detaylar bile kitabı okurken gülümsetiyor insanı..

    Kitap temelde psikiyatr/terapist/psikolog/psikolojik danışman v.b. meslek erbapları için çok mühim bir konuyu ele alıyor. Birçok alan kitaplarında geçen sıkıcı, bazen çok katı bazen ise yer yer ucu açık, muğlak, netlik kazanmayan/kazanamayan ve biraz da yerden yere, kişiden kişiye, olaydan olaya şekil alan ‘Etik’ konusuna yer veriyor. Olayların tamamı ise bu pencerede keyifle, baymadan, asla uyutmadan; tersine heyecanlı, merak uyandıran, roman havasının hakkını veren bir eda ile çerçeveleniyor. Bu etik mevzusunun içinde Danışan(hasta) ile Danışman(terapist) arasında geçen para, cinsellik, seks, duygusal aktarım, mesafenin ölçüsü, yakınlığın sınırı v.s. bir çok konu var. Ki bunlar alanımızın “işin içine girince bakarız yeaa” diye kulak ardı ettiğimiz, hocalarımız salık verince pekte ciddiye almadığımız epey önemli mevzular. Mevzularmış. Çünkü bunu kitabı okuyunca fark ediyorsunuz. Danışan ve psikolojik danışman arasında ki yoğun duygu aktarımının onları ne boyutlara iteceğini ve olayları nereye taşıyacağını bin nasihat yerine bir musibetle tek tek hatta birazda ufaktan kafaya tokmakla dokunarak gösteriyor. Zaten kitap terapist Dr. Trotter’in hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin Psikanaliz Enstitüsü tarafından yargılanmasıyla başlıyor. Sonrasında kahramanlar, hastasıyla yaşadığı cinsel,duygusal,maddi sorunlarla çıkmaza giriyor. Bazısı hasta ile girilen bu ilişki boyutunun zararlarından yakınırken bazısı bu yakınlaşmanın terapinin doğasında var olması gerektiği savını inatla sürdürüyor. Öyle ki hasta ile terapist arasındaki seans ücretlerini bile samimiyetsiz ve çıkarcı bulduğu hissine kapılıyor zaman zaman. Danışan ile Danışman arasındaki ilişkinin merdümperest ve agape(Yunan mitolojisinde 4 sevgi türünden biri. Karşılıksız, boyut aşmış sevgiye tekabül eder) şeklinde olması gerektiğini vurguluyor. Ve Yalom gerçek yaşamda yıllarca bu konulardan kaçan terapistleri, kahramanları vasıtası ile romanında açık yüreklilikle konuşturuyor.

    Kitabın ele aldığı bir diğer konu günümüz modern psikanalizi ile kurallara hala sıkı sıkıya tutunan eski dogma psikanalizi kıyaslaması. Terapistlerin de sıkı analizlerden geçme şartını benimseyen Dr. Marshal ile psikanalizin artık çağdaş psikanalize geçilmesi gerektiğini alttan alta veren öğrencisi Dr. Ernest'in fikirleri temsili olarak sürekli karşı karşıya geliyor. Carl Rogers’ın: “ psikoterapist yetiştirmekle vaktinizi boşa harcamayın, asıl mesele psikoterapist olabilecek adamı seçmektir.” Sözü daha en başta temel fikri veriyor. Ayrıca eski kalıp teknikler yerine terapistin her hasta için yeni bir terapi dili, hastaya özel spontan terapi tekniği geliştirilmesi gerektiği dile geliyor. Ve bunlar hastayla işbirliği içinde gelişirse süreçteki iyileştirme gücüne dönüşmesinin vurgusu yapılıyor. Özellikle de hasta–terapist ilişkisinin artık sahicilikten uzak olmaması ve terapistin terapötik ilişki namına terapi süresince kendini daha sık açması gerektiğini öne atıyor. Daha sonra bu kendini açmanın sınırlarından, ‘hastanın yararına olacaksa kendini aç’a geliyor konu. Ve kitapta bu ilişki ileri boyuta giderse başımıza ne belalar geliri gösteriyor.

    Yalom tüm kitaplarında varoluşçu düşünceyi habire oraya buraya serpiştirir. Temelde bir varoluşçu olduğundan bu kitabının tümünde de bu düşüncenin hakim olmasını beklerken bizi sürprizlerle donatıyor. Varoluşçuluğun yanında Freud, Jung ve Fromm’ un izlerini görüyoruz sık sık. Yalom Dr. Ernest’i adeta kendi sesinden konuşturuyor.Rüya analizleri bir hayli ön planda. Ayrıca Freud’un dogmatizmine zıt olan Jung’un mistitizmi, personaları, köken aile teorisi, mitleri havada cirit atıyor. “insanın hayatının ilk yıllarında yaşadıklarının onu böyle programlamış olması ne kadar ürkütücü.” diyip Fred’un psikosekseksüel kuramının determinizmine atıfta bunulurken; Bir yandan da “Başkalarının kişisel sorumluluklarını gasp etme. Bütün kainatı emziren bir meme olmaya heves etme. İnsanların büyümesini istiyorsan, kendi ana-babası olmayı öğrenmelerine yardım et” o kadar diyerekten Fromm’a sürüklüyor bizi. Muazzam. Ama tabiî ki varoşsal terapiden de mahrum bırakmıyor bizi. Sorumluluk, kişisel seçimler, özgürlük ve bunların getirisi götürüsü hakkında düşündürtüyor. Alın yazım böyle imişe tokat vuruyor. Özellikle Marshal’ın son sayfalarda kendisiyle, seçimleriyle, paraya ve hayatındakilere atfettiği değerlerle yüzleşmesi varoluşa tam bir el sallama. Bakmayınız böyle terimsel anlattığıma, tüm bunları günlük bir havayla sunuyor. Marshal’ın eşine karşı koyduğu mesafe ve cinsel isteksizliğin, eşinin -eşi Budist ve ikebana (Japon çiçek tasarımı) terapisine merak salmıştır- bir açıdan Jung’u, Rollo May’i yahut Freud’un yani aslında Marshal’ın mesleki görüşüne kim ters ise onu temsil ettiği hissine kapıldığından ötürü bunu bir hakaret olarak algılayıp kin beslediğini fark ettiği büyülü an…

    Son olarak kitabın dokunduğu diğer mesele ise terapistlerin de özünde insan oldukları. Ellerin de sihirli değneğin olmadığı. Olsa zaten kel kalmayacaklarını vurguluyor. Klasik düşünce terapisti daima kendine hakim, duygusunu ölçülü ve yerli yerinde hiç şaşmadan ifade eden, yaşamındaki tüm problemlerin üstesinden gelmiş ermiş kişiler olarak görür. Ama onlarında zaafları olduğu, hastalarına karşı duygusal oluşumlar hissedebilecekleri, pot kırabilecekleri, hatta sık sık kendi hayatları ile çıkmaza girdikleri, öyle ki terapistlerinde bir terapiste ihtiyaç duydukları çoğusunun aklına gelmiyor. ‘Yok ya sen Psikolojik danışmansın halledersin’e yumruk atıyor. Terapistin merhem olması için en önce kendisinin ilaç alması gerektiğini yüksek sesle fısıldıyor..