• Semih
    Bir türlü sıfat bulamadım seslenmeye :)Sevgili, kıymetli, kardeşim ya da buna benzer. Kafka da bu mektubu yazarken acaba kendisine , çocukluğuna , vicdanına ya da evlatlığına mı sesleniyor, yoksa babasına mı gerçekten diye okuduğum sayfaları en baştan tekrar tekrar gözden geçirdim. Çoğunlukla tanınıyor olmandan emin olmakla birlikte seslendiğim Semih’in kim olduğunu bilmeyenler için ufak bir dipnot ekleyip mektubuma devam edeceğim.
    Kitap hakkında profesyonel bir inceleme okumak isteyenler için bknz. #35182608
    Senin incelemeni okuduktan sonra kitabı çok daha büyük bir arzuyla acaba aynı fikirlerde buluşacak mıyız diye de daha dikkatli okumaya çalıştım. Okudukça babam ile olan ilişkimi de kurcaladım durdum.
    Babama mektup yazsaydım ; korkularımı anlatan bir giriş yapmazdım. Hakikatten Semih, babamı üzmek, kırmak dışında öfkeleneceğinden, şiddetli tavır sergileyeceğinden ya da cezalandıracağından hiç endişe etmedim, hiç korkmadım. Doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak zorunda kalarak , aynı evde dede, nine, amca, hala kuzenler ve kardeşlerden oluşan on iki kişilik bir aile ile Türkiye’ye gelip yeniden bir yaşam sürmeye çalışan babam, dokunuşu ve sarılışı eksik adlandırılsa da sesiyle, bakışıyla sever, nefesi ile hissettirirdi sevgisini.
    Yapılmasını istemediği davranışları önce kendisi yapmayarak örnek olur bunu da sabrıyla hepimize aşılamaya çalışırdı. Ne mi mesela? Senelerce sigara içiyor olmasına rağmen sırf ben ve annem sigarayı bırakalım diye örnek oldu bıraktı ve bir daha hiç başlamadı. (Annem ve ben halen onun iradesine sahip olamasak da bunu bir kere bile yüzümüze vurmadı)

    Birlikte katıldığımız hiçbir toplulukta bizden utandığını da hatırlamam. Diş dolgusu yaptırırken korktuğum dişçi koltuğuna önce kendi dişlerinin belki o an için çok gerekli olmasa da dolgusunu yaptırararak ‘’ bak korkulacak hiçbir şey yok’’ diyecek kadar eğlenceli anlar yaratan babam.
    Aldığımız eğitimlerde, seçtiğimiz mesleklerde hatta evliliklerimizde bile ‘’önemli olan kendi doğrularınız olduğuna inanmanız, kendiniz yaşamanız, ola ki herhangi bir sıkıntıda yine yanınızdayım ‘’ duruşuyla tam bir arkadaşlık ilişkisi kuran babam.
    Çocukluğundan beri ibadetini eksiksiz yerine getiren ancak bir kere bile ‘’şunu giymeyin, bu günahtır uyarıları yerine aklınız vicdanınız var, günahı sevabı da bilecek kadar eğitiminiz de gerisi sizinle Allah arasında kalmış vicdani bir muhasebedir ‘’ felsefesinin ilk öğreticisi babam.
    Üniversiteye gidip, bir yıl sonra bırakıyorum dediğimde nedenini sorgulamayan, kimsenin çocuğunu bana örnek göstermeyen, baba boşanmak zorundayım dediğimde ''evlenirken evden ayrılmış olabilirsin ama evlatlıktan da ayrılmadın ya '' diyen, çocuklarımın doğumlarında yanıma koşan, mezuniyetlerinde salonda benden önce yerini alan, hiçbir ayrıntıyı unutmayan dede babam.
    Kız çocuklarından seneler sonra bir erkek evlada sahip olmanın mutluluğunu biz etkileniriz diye hissettirmeyen, erkek kardeşimin alacağı tüm kararlarda fikrimize dikkat etmesini öğütleyen , çocukları için birbirlerini sınamayan , ortak kararlarda birleşerek anneme olan sevgisinden saygısından bir gün bile ödün vermeyen , bir koca babam.
    Çok ciddiyim Semih, babam aynen anlattığım gibi bir adamdı, halen de anlattığımın daha da olgunlaşmışı , başım sıkıştığında, canım yandığında, içim acıdığında , kızdığımda kırıldığımda tek sığınağım babam.
    ‘’ Her şeye karşın, bizim sevdiğimiz Franz Kafka'nın ortaya çıkmasında en büyük pay, babası Hermann Kafka'ya ait. O böyle baskıcı ve dayatmacı bir baba olmasaydı, biz nasıl görecektik Franz Kafka'nın ince ruhunu?’’ satırları ile bitirmişsin ya Semih incelemeni işte burada takıldım kaldım.
    Maddi sıkıntılar yaşatmayan ama mağazada çalışanlara davranışları ile Kafka’yı utandıran, sadece kendisinin değil diğer çocuklarının da sürekli tetikte beklemesine sebep olan , kendi çektiği sıkıntıları örnek vererek bulunduğu yerin övgüsünü anlatmaya çalışan, eminim ki eşine de çocukları kadar yakın olamayan bir baba istemezdim.
    Herkesin tanıdığı bir yazar olarak ama mutsuz bir çocukluk, endişeli bir gençlik ve yazdıklarını babasına iletemeyecek kadar çekingen bir hayatı yaşamış olmak da istemezdim.
    İyi ki de istemediğim bir hayatı yaşamak zorunda kalmadım ve böyle bir mektup yazmak durumuna düşmedim Semih. Okumak isteyenler için incelemen çok anlamlı bir rehber olacaktır. İncelemen için tekrar tekrar teşekkürler.

    İyikilerimiz daim ve bol olsun. Keyifli okumalar .
  • Bu hayatta hiçbir duygunun boşuna olmadığına inandığımda tam olarak 6 yaşındaydım. Sevgili babam rüyama girdiğinde vedalaşmıştık. Ama ben bu vedanın ne olduğunu ilk etapta idrak edemedim. Babam bembeyaz kıyafetle karşımda gülümseyerek duruyordu. Ben ona sarılmak için her yaklaştığımda ; “Henüz değil kızım, ben önce gidiyorum deyip duruyordu.” Ama bu rüyanın öncesinde yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Ben küçük ama mutlulukların eksik olmadığı bir yerde büyüdüm. O akşam evimizde misafirimiz olduğu için ben evimizde kalamayacaktım. Ama garip bir şekilde babamdan ayrılmak istemiyordum. “Hayır anne ben babama sarılıp uyumak istiyorum “ deyip durdum. Sonrasında bahsettiğim o rüyayı gördüm. Ve kısa bir zaman sonra uyandım. Etrafımda bir sürü insan endişeli gözlerle bana bakıyordu. O kalabalığın içinden dayımı tanımıştım. “ Dayı babamın öldüğünü neden bana söylemediniz? “ dedim. Etrafımda herkes buz kesti. Dayım ise; “ Bu çoçuğa hangi arada derede söylediniz ?” diye sitem etti. Oysa ki kimse bana babamın öldüğünü söylememişti. O günden sonra hiçbir hissin, rüyanın boşuna olmadığına inandım. Kitabı okurken en sarsan bölümlerden biri de “babamı ben öldürdüm” adlı yazı oldu. Sanki karşımda 6 yaşında Cansu vardı. Ben sevgili @basakkablan ile sosyal medyadan iletişime geçtiğimde inşallah bir gün bir yerde karşılarız demiştim. Bunun üzerine 2 gün sonra yolda karşılaştık. Anneme dönüp ; “Anne Başak mı bu? Anne Başak bu “ diye sevinçle bağırdım” Sevgili başak gülümseyerek döndü. İnanın o kuçaklaştığımız o anı unutamıyorum. O anın heyecanı ile fotoğraf çekilmediğime yanarım. İşte o günden sonra başak ile aramızda ap ayrı bir bağ olduğuna inandım. İyi ki yazmış iyi ki YouTube mecrasına girmiş. Kitapta altını çizmeye kıyamasam da çizdiğim bir çok yer oldu. Sanki ellerimizde kahvemiz bir koltuğun etrafında sohbet ediyor edasında okudum. Unutmadan kitabı okurken hep şu şarkıyı hayal ettim. “ Eğer bir masal perisi girerse rüyalarına öldü dersin gül güzeli tılsımını kaybetti” @inkilapkitabevi #öncehayallerimöldüsonrababam #inkilapkitabevi #başakkablank
  • Aşkın da tüm diğer değerler gibi hızla sömürüldüğü bir “hız ve haz çağında” yaşıyoruz. Artık insanlar sevmiyor, dokunup geçiyorlar sadece. Şiirlere, şarkılara, romanlara, filmlere konu olan aşklar yok artık, aşk yaşanmıyor, yaşanamıyor çağımızda, içi en fazla boşaltılan kavramlardan biri de aşk aslında. Bir konuyu bu kadar dillere pelesenk edersek sonunda elimizde bir ucûbe kalır. Çağımızın ucûbesi de aşk! “Sevdiğiyle” (bilhassa tırnak içinde yazdım) buluşup telefon ekranından gözünü kaldırmayan çiftlerle dolu etraf! Günde sevgilisine beş yüz mesaj atmayı marifet sayan sözde aşıklar, birbirlerinin gözlerine bakmayı bilmiyorlar. Kıskançlıklar bile sosyal medya üzerinden yaşanır oldu. “Sen onu niye beğendin, bunu niye ekledin, şunu niye paylaştın vs.” Bu bir çılgınlık ve bu çılgınlık ne zamana kadar devam eder bilemiyorum. Bu hengâme içinde büyük aşk hikâyeleri büyük saygı uyandırıyor bende. İşte tam da bu sebeple Cengiz Dağcı’nın çok sevdiği eşi, büyük aşkı Regina’sına yazdığı “Regina” adlı kitabı okumaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. (#33042494 etkinliğine de bir katkı olsun bu yazı.)

    Cengiz Dağcı’nın "Regina" adlı kitabı, yazarın çok sevgili karısı Regina’nın ölümünden sonra sıcağı sıcağına tuttuğu hatıra defterindeki notlardan oluşuyor. 123 sayfadan oluşan bu küçücük kitap, göz yaşartan samimiyetiyle okuyucuyu sarıyor ve ölüm karşısında dahi direncini yitirmeyen büyük bir aşkı satır satır yaşatıyor. Dağcı’nın tuttuğu ilk notlar 20 Ocak tarihine ait. Kitap, 14 Ocak’ta tutulan notlarla sonlanıyor. Bu tarih aralığına göre hatıra defterinin atlamalarla tutulan bir yıllık bir süreci anlattığını söylemek mümkün.

    Dağcı, kitaba “Bugün de mezarının başı ucundayım. Sabahın erken saatlerinde uyandım, uyanır uyanmaz yastığına sarıldım, sonra da yatağımızın yanındaki telefon kürsüsünün üstünde duran gümüş çerçeveli fotoğrafını kaldırıp öptüm ve fotoğrafı gözlerimin önünde tutarak, ‘Sen benimlesin,’ dedim. Aşkımızın ve derin dostluğumuzun gücü, bir de yalnızlığımızın buruk acısıyla söyledim bunu.”(s.7) Cümleleriyle başlıyor. Daha ilk satırdan itibaren samimiyetinin gücüyle bizi büyüleyen bu satırlar kitap boyunca devam ediyor ve her satır Dağcı ve Regina arasındaki büyük aşkı yüreklerimize biraz daha kuvvetlenerek kazıyor.

    Kitap, Dağcı’nın tuttuğu notlardan oluştuğu için biz Regina’yı da Dağcı’nın gözünden tanıyoruz. Yazar, sevgili karısıyla ilk karşılaştıkları zaman içinde bulunduğu durumu “Yıllar öncesi ayrılık taşlarıyla inşa ettim yalnızlığımın kalesini.” (s.8) cümlesiyle ifade ediyor. İşte Regina o kalenin duvarlarını aşıp onun hayatına giren kadındır ve bu büyük aşk hiç tükenmeden Regina’nın vefatına kadar devam eder. Dağcı, bu aşk başladığı andan itibaren “ben” olmaktan çıkar ve Regina’nın kuzey denizlerinin mavisinden daha mavi gözlerinin tesiri altına girer. Zira hayatta hiç kimse Dağcı’ya o güne kadar böyle bakmamıştır. Regina’nın gözleri onu “ben” olmaktan çıkarır “sen” yapar. Artık “sen ve ben” yoktur onların dünyalarında, “biz” olmayı başarmışlardır ve bu büyük aşk ölüme rağmen yaşamaya devam edecektir. “Yıllarca aradım. Sonunda buldum seni; bulunca da ben seni kendi içime aldım, sen de beni kendi içine aldın ve sen ve ben bütün bir beden olduk.”(s.91)

    Regina, Dağcı’yı en tatlı müziklerden daha tatlı sesi ile besler, ellerinin şefkatiyle hayat verir, bakışlarının ışığıyla dünyasını aydınlatır. Regina’nın her daim dilinden düşürmediği bir cümle vardır: “Cengiz, ben hiç ihtiyarlamayacağım.”(s.13) İhtiyarlamak esasen ruhla ilgili bir hadisedir ve insan kendisini ihtiyar hissettiği andan itibaren başlar. Dağcı, sevgili Regina’sının son nefesine kadar hiç ihtiyarlamadığını ve son nefesinde bile “gencecik gül yüzünde açılmış en güzel güllerin yansımalarıyla gözlerini kapattığını” ifade eder. Ancak onun gözlerini kapatışı Dağcı’nın yarım kalmasına sebep olur. Kendisini topyekün anayurtlarından sürgün edilmiş Kırımlılar gibi sürgünde hisseder. Ancak bu defaki sürgün ana yurttan değil hayattandır ve bu sürgünün tesellisi ve telafisi yoktur.

    Dağcı, Regina’nın mezarına giderken ona daima çiçeklerle gider. Regina’nın çiçeklere ayrı bir düşkünlüğü vardır. Bahçesinde renk renk, çeşit çeşit çiçekler yetiştirir. Her bahar camelia’nın dibine ektiği kardelenler çiçek açarlar. Bir çiçek tutkunu olan Regina, bu özelliğini Dağcı’ya da geçirir ve Cengiz Dağcı onun ölümünden sonra çiçeklerle Regina arasında bir özdeşlik kurar adeta. Yazar, bu durumu şu sözlerle ifade eder:
    “Bazı günlerde (özellikle güneşli günlerde) seni çiçeklerin arasında görür gibi oluyorum. Benim gözlerimde sen sen değil, çiçeksin. Sana yaklaşıyorum. Seni okşamak istiyorum. Yok, sen ne sen, ne de çiçeksin.”(s.107)Dağcı, onun bahçeye ektiği çiçeklere bakarken “Regina’nın ruhu benimle” diye teselli bulur. Yaz gelecek Regina’nın bütün çiçekleri açacak ve Cengiz onların arasında dolanırken kendisini Regina’nın bahçeye ektiği en güzel çiçek gibi hissedecektir.
    “Yazı bekliyorum, Regina. Yaz akşamları seninle (farkındayım, senin ruhunla demeliyim) bahçede çiçeklerin arasında dolanacak, senin çiçeklerini sulayacak, elimle senin çiçeklerini okşayacağım –gerçekten de içimde senin çiçeklerinin açılacağını hisseder gibi oluyorum. İçim öylesine sağlam ve güçlü ki…”(s.37)

    Dağcı ve Regina hayata beraberce tutunurlar. Birlikteyken her şey bambaşkadır. Tren yolculuğu, akşamın alaca karanlığı, çiseleyen yağmur, kuşların cıvıltısı, sessizlik her yer ve her şey bir başka güzeldir.

    Müzik, Regina’nın hayatının vazgeçilmezidir. Dağcı, onun kasetlerinin olduğu sandığı açar ve Regina’sının akşamları oturarak müzik dinlediği koltuğa oturarak onun çok sevdiği klasik müzik parçalarını dinler. Bunların içinde kimler yoktur ki: Handel, Verdi, Wagner, Bartok, Şopen, Çaykovski, Rahmaninov, Mendelson, Prokofyev… Regina, müziğe duyduğu derin sevgiyle Cengiz Dağcı’nın hayatının da en güzel müziği olmuştur.

    Regina, Dağcı’nın sadece yoldaşı, arkadaşı sırdaşı değil aynı zamanda da ilham perisidir. “Yansılar”, “Ölüm ve Korku Günleri”, “O Topraklar Bizimdi” ve daha niceleri tohumlarını Regina’nın ruhundan alarak yeşeren eserlerdir. Yazar ne zaman bir tıkanıklık hissetse ilham perisi, Regina’sı ona kılavuzluk etmiş, onu en kuytu karanlıklardan aydınlıklara çıkarmıştır. Dağcı’nın ifadelerine göre “Anneme Mektuplar” Regina’nın şu sözleri üzerine yazılmıştır:
    “Anne dediğin öylesine geniş ve derin bir konu ki her şeyi içine alır, her şeyi barındırır. Şu anda sen benim yanımdasın değil mi? Farzedelim ki sen benim yanımda değil de Kızıltaş’taki evinizin balkonunda, üstü satranç örtüyle örtülü küçük masada oturmuş, çay içiyorsunuz. Annen bakıp gülüyor sana; annen masanın üzerinden elini uzatıp senin elini tutuyor ve ‘Öyleydi Cengiz, öyleydi. Unutmadın değil mi?’ diyor sana ve sen unutmadıklarını, yıllar yılı senin içini kurcalamış, seni üzmüş veya sevindirmiş şeyleri döküyorsun annene. Annen yalnızca seni doğurmuş bir anne değil; senin dışında da her şey anneyle doğar. Bahçeler yeşerir anneyle; laleler, güller açar, ırmaklar akar anneyle; her şey, ama her şey doğumlar, ölümler, mutluluklar, üzüntüler annede bulurlar gerçek anlamını.”(s.34)

    Dağcı için Regina’sız bir hayata alışmaya çalışmak oldukça zordur. Zira Regina onun hayatının her anına mührünü vurmuştur adeta. Sabah kalkıp sıradan bir güne başlamak dahi güçleşir bazen. Yazar bu durumu şu cümlelerle ifade eder:
    “Her sabah yataktan kalkınca çay yapıyorum kendime. Bir bardak yerine raftan iki bardak aldığım zaman gözlerim sulanıyor. ‘Ağlama’, diyorum içimden, Regina senin çok uzağında değil; buradan yarım saatlik bir yol. Geçen Pazar da krizantem çiçekleriyle ziyaret ettim mezarını. Çiçekçilerde nergisler ve yılın taze laleleri de var. Seni düşünürken her şeyi unutuyorum. Ömrümü sonuna kadar sensiz yaşayacağıma kendimi inandırmak istediğim zaman garip bir paniğe kapılıyorum.”(s.39)

    Ernest Hemingway, “Büyük yazar olabilmek için kabiliyetli, eğitimli, artı mutsuz çocukluk yaşamış olmak gerek.” Demiştir. Cengiz Dağcı’nın çocukluğuyla ilgili şu ifadeleri Hemingway’in bu tespitini doğrular niteliktedir:
    “Ben aç bir çocuk olmadığımda savaş çocuğu oldum; savaş çocuğu olmadığımda sürgün çocuğu oldum; sürgün çocuğu olmadığımda korkunun çocuğu oldum. Ne elektrik ışığı, ne sıcak su, ne de sobada yanan ateş; sırtımda yamalı gömlek, ayağımda tabanı aşınmış papuç, üstümde rengi uçuk çullu battaniye, gaz lambasında gazı tükenmiş fitilin yanık kokusu. Hüzünlüce yaşanmış çocukluğumdan başka ne yazabilirim?”(s.43)

    Dağcı, Regina’nın hastanede hayata gözlerini yumuşunu da anlatır. Doktor, Regina’nın son nefesini verdiği anlarda Dağcı’ya dönmüş “Son…Eşinizin son’u”(s.85)diye fısıldamıştır. O andan itibaren Cengiz Dağcı için zaman durmuştur adeta. Ölüm o güne kadar gördüğü hiçbir şeye benzememektedir ve yazar; ne duaların, ne gözyaşlarının ne de Tanrı’nın ölümü değiştirmeyeceğinin farkındadır. Her şey bitmiş, sona ermiş, Cengiz’in kulaklarında yalnız Regina’nın sesinin yankıları kalmıştır.

    Aradan bir yıl geçmiştir ve artık Regina’nın da bir mezar taşı vardır. Dağcı, onun mezar taşının başında sevdiği kadına şöyle seslenir:
    “Benim Regina’m seslen ban. Beraber geçtiğimiz yolun burada sona ereceğini düşünmüş müydün hiç? Hayır düşünmemiştin. Benim benden bir başka ben olacağımı da düşünmemiştin. Ama sensiz ben başka bir ben’im Regina. “(s.122)

    Regina, Dağcı ve Regina arasındaki –ölümün dahi bitiremediği- büyük aşkı sıcacık bir dille anlatan su gibi akıcı bir kitap. Dağcı’nın çektiği çileler düşünüldüğünde, Regina onun çektiği onca çileye karşılık ona gönderilmiş bir hediye adeta. Kitap, bir ömür boyu süren büyük bir aşkın küçük sırlarını da içinde barındırıyor. Birçoğumuzun gözden kaçırdığı küçük detayların büyük aşkları besleyen önemli kaynaklar olduğu her satırda hissediliyor. Bize de kitabı okuyup kıssadan hisse çıkarmak kalıyor.
  • Nasıl başladığını merak ediyorsanız hemen anlatayım, merak etmiyorsanız da anlatırım. Anlatacağım.

    Ankara'dan İstanbul'a tanışanlı 1 yıl olmuştu. Fakat anadolu yakasında oturduğumuzdan ve orta sonu Çengelköy'de bir okulda okuduğumdan Etiler hakkında pek bir fikrim yoktu. Saçlarım uzuncaydı, balık etliydim. Pantolonla okula giderdim, daha rahat bulurdum. Sosyal bir kızdım o zamanlarda fakat Etiler'i hiç bilmezdim.

    Okula gelip, ortamı anlamaya çalıştım. Kimse vahşi, yabani falan değildi. Yani bir Enka ya da Koç ortamı yoktu ancak ara geçişler vardı. Bir süre sonra ortama ayak uydurdum. İnsanları anlamaya başladım. Yakın arkadaşlarım da vardı ama bazen yalnız takılırdım.

    Bir öğlen tam öğle yemeğinden sonra merdivenlerden yukarı çıkıyordum. Öğle tenefüsünü sınıfta geçirmeye karar vermiştim. Merdivenlerden yukarı çıkarken aynı kararı benimle birlikte veren bir çocuk gördüm. Bilmiyorum. Tarif edemeyeceğim bir duyguya kapıldım. O, beni fark etmedi bile ama suratında mı, aurasında mı, ruhunda mı, bedeninde mi emin olamadığım bir şekilde tuhaf bir elektrik hissediyordum. Bana farklı göründü ve gerçekten aradığım için değildi. Sadece öyle hissettim. Onu gözüme ilk orada kestirdim.

    Sonra takip etmeye başladım. Okula girerken, okuldan çıkarken, öğle yemeği yerken, sabah telefonunu telefon kutusuna bırakırken, serviste, tuvalete giderken ve kantinden bir şey alırken. Arkadaşlarını taradım. Kimseyle fazla yakın değildi. Kendi bir dünyası vardı ve orada takılırdı. Ağırbaşlı bir çocuktu. Ortalıkta fazla gezmedi. Onun havalı olduğunu düşünürdüm.

    Adının Emre olduğunu öğrendim. Takıntım gün geçtikçe arttı. Fakat ona yaklaşmayı hiç düşünmedim. Onu uzaktan sevmek hoşuma gidiyordu. Eve giderken hayallere dalmaya başladım. Onunla kurduğum hayallere. Tek bir kelime bile etmeden yıllar geçti. Bazen onunla aynı sınıfta bulunduğumda ya da konferans odasında falan kalbim ağızıma gelirdi. Kalp krizi geçirmekten korkardım. Çünkü bayılırsam falan onun için bayıldığımı anlayacaktı. Rezil olacaktım!

    Emreyi uzun süre kendime sakladım. Kimseye bahsetmedim. İlk anneme anlattım. Anneme anlatınca bana bir rahatlama geldi ve en yakın iki arkadaşıma bahsettim. Ona bir isim taktık. Aramızda ona öyle sesleniyorduk. Bir akşamüzeri okul çıkışı telefon kutusunun önünde karşılaştık. Bir şey oldu ve gülümsedi. Ama bana değil. O beni hiç fark etmedi. Benden hiçbir zaman haberi olmadı. Yani yıllar boyu. Yani ben onunla ilgilenene kadar.

    Öyle dik dik bakmazdım hem ben, hep kaçak bakışlarım vardı. Bazen bakardım. Hep sanki bakmıyormuş gibi yapardım. Cesaretim yoktu onu sevmeye. Sonra derin araştırmalarım sonucu kız arkadaşı olduğunu öğrendim. İsmi Zeynep'ti.

    Onu unutmaya yemin ettim. Kendime söz verdim. Başkaları ile ilgilenmeyi denedim. Bir çocuk vardı Mehmetcan. Bana aşık olduğunu söyledi. Aylarca peşimden koştu. Gözümün önünde ağladı hatta. Bir gün gittim "Tamam, çıkıyoruz." dedim. Çıkmaya başladık sözde. Öğle tenefüsünde buluştuk. Kendimi korkunç hissettim. Emre'yi seviyordum. Yalnız onu. Karşı bankta oturuyordu ve onu seyretmek istiyordum. Yanımdaki çocuk yüzünden onu seyredemiyordum ve bu beni delirtti. Çocuğu sınıfa çağırdım. Sınıfta ona; "Bak Mehmetcan, sen beni seviyorsun biliyorum. Ancak ben seni sevmiyorum. Bu öğlen senin yüzünden sevdim çocuğu seyredemedim. Yani benim sevdiğim başkası var." dedim ve ondan ayrıldım. Mehmetcan okulun en hızlı çocuğuydu. Herkese yazar, herkes de ona yazardı. Uzun süre beni atlatamadı. Her sene bana bir kere kesin yazardı. Sonra bir şekilde beni unuttu. Elbette unuttu, zaten unuttu.

    Emre'yi sevmeye karar verdim. Herkes benimle ilgileniyordu. Zayıflamaya ve kadınsılaşmaya başlamıştım. Annem okulumuzda sarışın bir çocuğu gördüğünü, Emre'yi unutup onunla birlikte olmam gerektiğini söyledi. Çocuk bana aşıktı. Hatta bir keresinde camdan atlamıştı. Ben Emre'yi sevdiğimi, sadece onu sevdiğimi söyledim. Annem, Emre'yi maymuna benzetiyordu. Ben o sarışın çocuktan hiç hoşlanmıyordum.

    Emre, Zeynep ile ayrıldı. Esasında Zeynep, Emre'den ayrılmış; bunu yıllar sonra öğrendim. Emre, Zeynep'ten sonra kimseyi sevmedi; beni bile. Ona gerçekten değer veriyordu, yani o kıza. Emre fazla değer vermezdi. Yıllar sonra öğrendim. Ayrılık haberi karşısında muazzam bir sevince kapıldım, neredeyse göbek atacak kıvama geldim.

    Aşkım daha da artmıştı. Delirmiştim. Koşu bandında bir videom vardı. Hedef belli: "Emre, Emre, Emre" diye koşuyordum. Arkadaşım Ebru deli olduğumu düşünmüyordu, o da benim bir türevimdi zaten. Fakat ben çok derinlerde hissediyordum. Düzenli olarak ağlıyordum Emre diye. Kendimi arabaların önüne atmıştım bir seferinde, biraz da Ebru'ya komik geldiği için yapmıştım. Ama ezilseydim eğer sadece %50 üzülürdüm.

    Ben tam olarak bu gazdayken, Emre ve Anı'yı birlikte gördüm. Anı okulun en kötü kızıydı. Gerçekten kötüydü. Hem aptal, hem cahil hemde çok fena bir kızdı. Emre, Anı ile çıkıyordu. Ebru'ya canımın yanmadığını, iyi olduğumu söyledim. Ama tam olarak o gün, o gün içimden bir şeyler koptu gitti. Artık Emre'yi unutmaya yemin ettim. Yine yemin ettim. Kendime söz verdim. "UNUTACAKSIN!" dedim.

    Başka insanlarla çıktım. O sarışın çocukla çıktım öncelikle. Düzgün denebilecek bir ilişkimiz vardı. Bir buçuk yılımız birlikte geçti. İlk deneyimlerimi yaşadım. Beni ailesinin içine aldı. Hep birlikte yemek yerdik, sinemaya giderdik; hatta spor yapardık. Sarışın çocuğa aşık değildim, ama zaten aşkın ne demek olduğunu unutmuştum. Kaybolmuştu aşkım. Aşkımın içinde erimişti.

    Yıllar birbirini kovaladı. Emre ve Anı ayrıldı. Ben ve sarışın çocuk ayrıldık. Sonra ben büyüdüm. Daha bir güvenim geldi kendime. Emre ne yaptı bilmiyorum.

    Murat, Emre'nin en yakın arkadaşıydı. Sürekli, Murat ile haberleşirdik. Baya sosyal bir çocuktu. Hazirandı sanırım aylardan ya da Temmuz. Hayatımın en güzel yazıydı. O yaz teyzem evlendi yeniden, ben fiziksel olarak çok iyiydim, babam çok iyiydi, abim çok iyiydi. Her şey muhteşemdi. Üniversiteye başlayacaktım. Çok mutluydum. Ben bir şekilde, eskiden Emre'ye olan hislerimden Murat'a bahsetmiştim. Ufak da olsa biliyordu yani. Beni yanlarına davet etti. "Emre ile Etiler'deyiz. Gel istersen dedi." Hiç unutmam yataktan bir anda öyle bir havaya zıpladım ki, annem bana bir şey oldu sandı. İkizleri aradım. En yakın iki arkadaşımdı o zamanlar. Bu an benim hayatımın anı, beş yıldır bunu bekliyordum. "Giyinin, Etilere gidiyoruz." diye talimat verdim. Onlar da beni kırmadılar. Takside 6 tane falan sigara içtim. Konuşamıyordum, sadece mırıldanıyorum taksiciye. Taksici istersek hastaneye gidebileceğimizi söyledi. Adam öylesine korkmuştu.

    İçeri girdik. Emre'nin yanına oturdum. Karşımda ikizler ve Murat. Sohbet ettik biraz. Emre'nin mizacı, havalı hareketleri, uzuvları her şey aynıydı. Ben çok değişmiştim ve hala değişiyordum; eriyordum! Hiç iyi değildim ama belli etmiyordum. Heyecanımı gizlemeyi başardım. İyi denebilecek bir buluşmaydı. Heyecanımı kafenin tuvaletine saklamıştım. Telefonumu tuvalette unuttuğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sonra telefonumu almak için tekrar Etiler'e geri döndüm. Öylesine kötüydü durumum ama dünya böylesine güzeldi artık.

    Geri kalan zamanda hep araştırarak geçirdim. "Biri sizden hoşlanıyorsa yanınızda gözbebekleri büyür." diye bir şey okumuştum. Günlerce hatırlamaya çalıştım: Yanyana otururken gözbebekleri büyümüş müydü?
    Haydi Gizem kandırma kendini.

    Sonra Murat'la konuşmaya devam ettik. Fakat Emre'yle hiç konuşmadık. Bana bir süre mesaj atmadı, aramadı, eklemedi; hiçbir şey yapmadı. Ben de beklemeye başladım. Bir gün dayanamadım, tam bebek yokuşundan aşağıya yürüyordum. Mesaj attım aptal bir aplikasyondan. Dünyanın en salak konuşmasını yaşadık.

    "Napıyorsun"
    "Hiç, sen?"
    "Hiç ben de."

    Bu kadar, tam olarak bu kadardı. İntihar etmeyi bile düşündüm, şimdilerde iyi ki etmemişim diyorum.

    Sonra Murat bana bir ışık yaktı. "Siz ne saçma bir muhabbet etmişsiniz o gün Emre'yle, bence bir daha mesaj at." dedi. Ona atamayacağımı bunun dünyadaki en saçma şey olduğunu söyledim. "At sen, at. Bana bir kere güven. Mesaj atacaksın ve her şey değişecek" dedi. Tamam ulan dedim içimden, bu kadar bekledim zaten, bu işi bitireceğim.

    O an sevgilim, benim senden önce ilk kez bir erkeğe bu kadar ısrar edişimdi.

    ve sen de sonuncuydun.

    Ben mesaj attım o cevap verdi. Konuştuk. Sonra buluştuk. Sonra daha çok buluştuk. Sevgili olduk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Sahile bir şişe şarap alıp gittiğimiz günü hatırlıyorum. Sarhoş olup, parande attığımızı. Bir taşa ismimizi kazıdığımızı ve diğerleri. Emre maneviyatı olan bir çocuktu. Yengeç burcuydu, duygusaldı. Çoğu zaman söylemezdi, ufak cümleler yazardı. Bir keresinde "Biz neyiz Emre, sevgili miyiz? Neyiz biz?" demiştim ona. Çıldırıyordum o zaman. "Biz hiçbir şeyiz. Gel hiçbir şey olalım. Belki böylesi daha güzel olur." demişti. Ben delirmiştim. Bak senin için bir cümle yazdım demişti. Hiç unutmam: "Saçları, sakallarımda." yazmıştı telefonuna. Bana o cümleyi gösterdiği gün dünyanın en mutlu insanıydım.

    Velhasıl, iyisiyle kötüsüyle zamanlar geçti. Bir yıl kadar bir süre birlikteydik. Her allahın günü hemde. Çok abarttık yine. Bana az geliyordu. Onu her gün, her an, her saniye ve salise istiyordum. Fakat sonra öyle kötü kavgalar etmeye başladık ki, beni çıldırtıyordu. Beni umursamıyordu ve sevmiyordu. Bir gün ona içimde; "Sen sevme beni sevgilim, ben bizi ikimizin yerine severim." demiştim. Öylesine seviyordum ama bana zarar veriyordu. O zararlıydı. O yanlış birisiydi. Benim için doğru değildi.

    Benden ayrıldıktan sonra çok uzun süre kendime gelemedim. Hep geldiğimi sandım ama hiç gelemedim. Düzenli olarak ağladım. Ama bu süreçte onun nasıl bir insan olduğunu görmeye başladım. O bencildi. Çok bencildi ve benim değerimi hiçbir zaman bilemedi. Fakat o sadece bana karşı değil, bütün ilişkilerinde bencildi. Paylaşmasını bilmezdi. Karakteri oturmuş bir çocuk değildi, onu sürekli itelemem gerekirdi. Bilmiyorum onu sevmek beni sadece yıpratıyordu. Bunu anladığımda ondan inanılmaz derecede soğudum. Daha biz yeni ayrılmışken ve ben ölürken, o başka bir kızla gezdiyordu. Hem benimle doğum günü arefemde ayrılmıştı benden ve doğum günümde sarışın bir kızla geziyordu. Bunu öğrendiğim gün yine içimden bir şeyler koptu, Anı ile olduğunu öğrendiğimde hissettiğimden. Çok canım yandı. Kayboldum. Onu içimde eritmeye karar verdim.

    Sonra yıllar geçti yine. Bir gün okulda oturuyordum. Üniversitede yani. Geldi karşıma oturdu Emre. Gözlerini bana dikti ve baktı. Öylesine acıdım ki ona, nedenini bilmiyorum. İçimden bir şeyleri gerçekten kopartmıştı. Hem içimden kopan şeyler, umuttu belki; ümitti aşka karşı düşlediğim. Ama o da vardı kopanların arasında. Beni benden çıkarttığımızda o da benden eksilmişti. Yani Emre. Emre de kopup, gitmişti. Nasıl oldu tam bilmiyorum ama bir şekilde hiçbir şey hissedemez hale geldim. Benden, o eski heyecanımdan; hiçbir şeyden eser kalmamıştı. Anlamadım. Gözlerine bile bakmadım onun. İçimden gelmedi bakmak. Sadece usulca kalkıp gittim. O gün anlamıştım, artık onu sevmiyordum.

    Sonra o bizim gruptan başka bir kızla çıktı. Yakın arkadaşımdı benim aslında, Merve diye bir kız. Biliyor musunuz sevindim onun adına. İnan olsun bir gün kıskanmadım. Canım bir gün yanmadı. Birlikte gördüm onu hatta bir gece klübünde. Sonra Emre kızı bırakıp yanıma geldi desem ve uzaktan beni kesti. O gün anladım. Biz birlikteyken de o başkasını kesiyordu ve kiminle birlikte olsa bir başkasını kesecekti. O gün anladım ve kendime söyledim:

    Doğru kararı vermişsin Gizem. İnsanlar değişmez ve Emre asla değişmeyecekti. Sen senin sevgine layik olan birini sevmelisin. Seni gerçekten sevebilecek birini.

    Sonra hep insanların beni gerçekten sevip sevmediğini araştırdım. Beni çok seven biriyle çıktım, ups bu sefer ben onu sevmiyordum. ve sonra BAM! bitti. kimseyle çıkamaz hale geldim. Çıksam bile hep bir şeylerin eksik olduğunu biliyordum.

    Sonra sen geldin. Seni ilk kez gördüm. çok daha kuvvetliydi hislerim. Seni tanıdım; karakterine aşık oldum. sabrına, yüceliğine, ruhuna, kahkahana, yengeçliğine, utangaçlığına, beyefendiliğine, zekana, disiplinine, cümlelerine. HER ŞEYİNE.

    fakat sevgilim bilemedim, ah ben bilemedim. Keşke lisede karşıma çıksaydın. keşke içimde o zamanların inancı olsaydı, keşke ilk güvenimi sana verseydim. çünkü biliyorum. biliyorum sen beni hiç böyle kırmazdın.

    kırmazdın değil mi sevgilim?

    1.10.2018

    --we--
  • Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…
  • HAYATA TUTUNMAK NEYDİ ?

    Okumadan geçmeyin lütfen.
    Ağlamadım desem yalan olur, ağladım, ağladımda hiçsizliğime ağladım... Ahh Muhammed can...
    ----------------------------------------------------

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

    On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

    Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

    İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

    On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

    Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

    Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

    İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

    Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

    İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

    Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

    Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

    Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku pis gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

    Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

    Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

    Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

    Böyle buyurdu Muhammet!

    ________// Ergür Altan