• 224 syf.
    ·2 günde·9/10
    Uzun bir aradan sonra Ahmet Ümit, okuma heyecanı ile aldım kitabı elime. En son Beyoğlu'nun En Güzel Abisi kitabını okumuştum. İlk okuduğum kitapta İstanbul Hatırası'ydı ve üzerimde çok iyi etkiler bırakmıştı. Arada başka kitaplarını da okudum diye hatırlıyorum ama hangileri olduğunu isim olarak bilmiyorum. Bu yüzden bile kitaplarını tekrar alıp okuyabilirim.

    Ahmet Ümit'in kitapları Everest Yayınları'ndan çıkıyordu. Şimdi ise Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkıyor ve Yapı Kredi Yayınları'ndan yeni ve ilk çıkan kitabı Aşkımız Eski Bir Roman.

    Kitap sandığım gibi bir roman değil öykü. Uzun soluklu bir polisiye romanı bekliyordum lakin fena halde yanılmışım. İlk başlıkları görünce de şaşırdım zaten.

    Kitap, üç öyküden oluşuyor;
    Aşkımız Eski Bir Roman
    Overlokçu Kız
    Sergey Nikolayeviç Jerkovski'ye Ne Oldu

    En sevdiğim öyküsü kitaba ismini veren Aşkımız Eski Bir Roman, oldu. Değişik bir saplantıyı kitaplarla, kitabın yazarları ve kitabın kadın karakterleri ile bağdaştırması çok hoşuma gitti. Edebiyatla ilgili içeriklerin olması galiba öyküyü benim açımda daha ilgi çekici kıldı. Üçüncü öyküsünün sonu şaşırtıcı bitti. Çünkü okurken Sergey'e ne olmuş ne olmuş, diye bayağı düşündüm ve beklenmedik sürpriz bir sonla karşılaştım. Overlokçu Kız, diğer iki öyküye göre biraz da sığ kalıyordu.

    Kitapta günümüz sorunsallarına göndermeler yapmış, Ahmet Ümit. Kadın cinayetlerine, ırk ayrımlarına ve devletin işleyişine ufak çaplı göndermeler yapmış ama göndermeleri bile sığ kalmış biraz.

    Uzun bir aradan sonra Ahmet Ümit okuma mutluluğu yaşasam da diğer kitaplarına nazaran çok beğendim söylenemez. Cinayetler, incelemeler, kurgular basit kalmış gibi. Yani dolu dolu bir polisiye romanı değildi. Okunmayacak bir kitap değil elbette. Polisiye kitaplarını yeni okumaya başlayanlar için ideal bir kitap lakin sıkı bir Ahmet Ümit kitabı okuyanları için hafif bir polisiye kitabı. Yine de okumamazlık yapmayın. :) Okuyacak olanlara şimdiden keyifli okumalar. :)
  • 185 syf.
    ·Beğendi·10/10
    muhteşem ve tek kelime ile harika bir polisiye okudum. Ankara'da yaşamanın ve bir polisiye romanda tüm bilinmedik mekanların tasviri beni çok etkiledi.
    Yaşadığımız bu şehirde aslında bilinmedik ve gizemli çok yer var diyorsunuz.
    Polisiyeyi polislerin yazması konusunda çok ters köşe düşünen bir polisiye sever olarak bu roman ile bu tapularımı yıkmış oldum.

    ilk defa bu kitabı ile tanıştığım Ali Bayram'ın daha önce okumamış olmanın şansızlığını çözmeye çalışıyorum.

    adı gibi harika bir kitap .....

    etkileyici ve bir o kadar da gizem dolu aksiyonu ile sıkı bir önerim ve tavsiyem
  • 426 syf.
    "Pamuk, Kara Kitap'la, romanın bir edebi tür olarak hâlâ hayatta olduğunu, hâlâ bir potansiyeli ve geleceği olduğunu kanıtladı. Bunları yapan biri ne zamandır çıkmıyordu."

    - Nobel Komitesi Başkanı Horace Engdahl


    Bu övgüyü sonuna kadar hak eden bir başyapıt diyebilirim Kara Kitap için ve bence Orhan Pamuk'un en iyi romanıdır. Kitabı ikinci okumamdi, ilkini baya önce okumuştum ve hem o zamanki edebiyatla olan ilişkimin seviyesi hem de postmodern roman hakkında bilgimin çok az olması yani bu türe yabancı olmam gibi nedenlerden ötürü zevkli olsa da çok verimli bir okuma olmamıştı. Bu sefer postmodern roman üzerine biraz ön araştırma yaptım ve gayet faydali oldu. Bu araştırmam sırasında, postmodern roman okurken dikkat edilmesi gerekilenler adlı bir tavsiyeler okumuştum. Bunlardan birkaç tanesini yazmak istiyorum ve tavsiye ederim:
    - Klasik romanda olduğu tarih, doğrusal bir şekilde değildir. (Modern fizikteki zamanin göreliligin edebiyata yansıması.) Bir paragrafta karakter gunumuzdeyken diğerinde çocukluğunda peşinden gençliğine olabilir.
    - Ilkiyle bağlantılı olarak, birbirinden farklı metinler, bölümlerden oluşur. Haliyle karmaşık bir kurgu bulunur.
    - Roman çok katmanlidir ve okurken bir katmana takılıp kalinmamali.
    - Klasik romanda kesin bir şekilde belli olan, her şeyin merkezindeki kahraman yoktur; daha siliklesmis ve değişim içinde bir karekter vardır.
    - İmge önemlidir. Metafor kullanımı yüksektir. Oznelere değil daha çok nesnelere ve ardındaki anlamlara dikkat edilip, ipucu peşindeki dedektif kafasında olunmali.
    - Roman boyunca tek ve kesin bir anlam yoktur muhtemelen, bu nedenle klasik romanlarda olduğu gibi anlam arayışında olunmamali; birden fazla anlam olabilir, anlam boşlukları olabilir, bunu da okurun doldurmasi bekleniyor olabilir.
    Ve temel konuların başında veya kitabın atmosferinin merkezinde; bireyin kendisine, içinde yaşadığı topluma ve hayata karşı yabancilasmasi, yalnizlasmasi ve kendisini araması vardır; Kara Kitap da olduğu gibi...


    》》》》》》》《《《《《《《


    Kitabın konusunu; Bir gün ardında nedenini içermeyen çok kısa bir not bırakarak evi terk eden Rüya'yi, kocası ve aynı zamanda amcasının oğlu Galip'in araması şeklinde özetleyebilirim.

    Temel üç karakterden Rüya, gençliğinde sol siyasi oluşumlar içinde bulunmuş, buralardan biri ile evlenmiş, daha sonraları da ikinci evliliğini Galip ile yapmıştır. Genel olarak hayatından ve evliliğinden memnun olmayan Rüya, genelde evde oturur ve ucuz polisiye kitaplar okur. Celal Salik, Rüya'nin abisidir, uzun yıllardır Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Okurları ile irtibat kurup, onların hikayelerinden faydalanmayi da seven, araştırmacı ve hayal gücü yüksek, gizemli işleri seven ve okurlarını içine çeken başarılı gizemli yazılar, hikayeler kaleme alan biridir. Ailesi ve amcasının ailesi tarafından, onları yazılarına konu edip rencide ettiği gerekçesiyle sevilmiyor. Galip, küçük yaşlardan beri Celal'in ve onun yazılarının sıkı bir hayranıdir. Silik, kendine güveni fazla olmayan bir izlenim bırakan biridir ve bir avukattir.

    Kitabın bölümleri Galip'in monologlari ve Celal Salik'in köşe yazıları şeklinde ikili diyebileceğim şekilde ilerliyor diyebilirim. Celal'in köşe yazılarına Pamuk'un oldukça emek verdiği hemen anlaşılıyor. Hepsi çok iyi bir araştırma sonucunda başarılı şekilde kurgulanmış yazılardir. Aynı zamanda Rüya'yi şehirde aramaya başlayan Galip'in de faydalanacağı yazılar olduğu için kendisinden önce gelen bölüm ile bağlantılıdır.

    Kitabın hareket ettirici veya sürükleyicilik ve gizem katan temel faktörü ise Hurufilik'tir. Fazlullah Esterabaldi tarafından oluşturulan İslam'ın Batıni bir yorumu olan Hurufilikte; harfler, harflerin ardındaki gizli anlamlar, keza yüzdeki gizli anlamlar önemli bir noktadır. Fazlullah E. kendisinin gördüğü bir rüya neticesinde Mehdi, İsa Mesih olduğunu mujdelemis. Onun öğretisi kendisinden sonra 7 muriti tarafından yayılmış hatta Fatih Sultan Mehmet'in de bir ara bundan etkilendiği ancak ulemanin telkinleri ile bundan vazgectigi aktarılmış. Diğer önemli özelliği ise cennetin de cehennemin de bu dünyada olacağı yani panteistik de denilen bir görüşünün olmasıdır. Tarih boyu kâh yakılmışlar, kâh derileri yüzülmüş(Nesimi)...
    Kitapta ise; Celal Salik, hurufiliği araştırmış ve yazılarında okurlarına harflerin ardında gizli mesajlar veriyordur ve kimi okurları da murit formuna geçmiş gibidirler zaten.

    Kitapta bence dikkat edilmesi gerekilen ikilikler veya eşlikler var. Bunlar:
    Galip- Celal = Şemsi Tebrizi- Mevlana
    Galip- Celal = Kâtip- Şehzade Celaleddin
    Galip(okurlar) - Celal = Mürit- Fazlullah (Mehdi, İsa Mesih)


    》》》》》》》《《《《《《《


    "Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç."



    Kopernik'in dünyamızı, Darwin'in bizi hiyerarşik merdivenin tepesinden diğer gezegenler ve canlıların yanında sıradan ve herhangi bir yüce anlamı olmayan bir mertebeye indirdiğinden beri ve tabiki başka birçok etmenle birlikte insan organik bir evren anlayışından mekanik bir evren anlayışına, başrolden yan rollere geçiş yaptı. Modern fizikteki gelismelerle en temel ve kesin olgusundan zamanın da tartışmaya açılması gereken bir olgu olduğunu gören insan halihazırda Nietzsche'nin "Tanrı öldü!" şeklinde yaptığı malumun ilamı ile anlam arayışına bulduğu kadim cevaptan da olan insan, yeryüzüne atılmış gariban rolüne mahkum olmuştur. Sonuçta kendisine, topluma veya kültürüne ve hayata karşı yabancilasmis; bunun sonucunda yalnizlasmis ancak daha özgürlesmis bir birey olan insan görmekteyiz. Bu insanlardan biri de Galip'tir.

    Galip'in Rüya'yi aramaya başlayınca Celal'den yardım almak istemek için ona gider. Ancak Celal de ortadan kaybolmuştur bir süredir ve bu nedenle gazetedeki köşesinde bir süredir eski yazıları tekrar yayınlanmaktadır. Galip, bu köşe yazılarını okur ve hem Rüya'yi hem Celal'i arar. Bir süre sonra hayranı olduğu Celal'i daha yakından tanımaya başlar bu yazılardan ve araştırmalarından. Bu sırada Celal'in merak sardigi hurufiliğin görünenin arkasında başka anlamınlarin olduğu ve bunun da anlaşılmasının yolunun harflerden geçtiğini keşfeder. Bunla beraber Rüya'yi aramak için başladığı arayış kendisini aramaya dönüşür.

    Pamuk, Galip'i bu amaçla İstanbul'da dolaştırirken adeta biz de adım adım İstanbul'un sokaklarında dolaşırız. Her romanında olduğu gibi İstanbul'u çok güzel bir şekilde anlatan Pamuk, bu nedenden ötürü Nobel Komitesinin bir üyesi tarafından da övgü almış ve Dostoyevski'nin Petersburg'u .. (birkaç bu şekilde örnek daha) ile birlikte literature Orhan Pamuk'un Istanbul'unun da girdiğini belirtir.

    Pamuk, Galip'e kendisini aratirken edebiyatımizin kadim konusu olan modernleşme ile birlikte toplumumuzun yanlış Batılılaşma seklinden dolayi köklerine ve değerlerine yabancilastigini; bunun da aslında toplumdaki insanların pusulası olmayan bir gemide yol almaya çalışması manasına da gelebilecek şekilde anlatmıştır. Bu konu romanın genelinde geçmekle beraber bunu anlatmak için Pamuk, özellikle 'apartman aralığı' ve 'manken dükkanı'ni başarılı şekilde kullanmıştır.




    》》》》》》》《《《《《《《

    Spoiler kısmı:




    "Evet, benim ben!"


    Galip, arayışı sırasında harfleri ve yüzleri okumayı öğrenir. Tabi bu öğrenme kursa gidip çaba harcama şeklinde değildir. Bu andan itibaren İstanbul, şehrin insanları adeta nerede niçin dolaştığıni bilmeyen yani son derece her şeye yabancilasmasi birer gölge gibi gözükmeye başlar. Platon'un idealarını istemeyen günümüz insanı yani ideadan güç alan gölgeler, varlığını kabul etmektedikleri idealardan yani özden yoksun salt gölgeler olmuşlardır. Öyle ki Celal'le birlikte vurulup kendisini Alaaddin'in Dukkani'na atan Rüya'yi ne dükkanın sahibi ne de herhangi biri görmez, duymaz. Bir nevi komsusundan bir haberi olmayan ve olmak istemeyen, kendi kabuğuna çekilen insanlar diğer insanları salt gölge gibi görmeye başlamış ve umursamamaya başlamış ve mutlak bir kayitsizlik içinde yaşamaya başlamışlardır.

    Eskinin sobali evlerinde tüm aile fertlerinin bir odada yaşamasindan herkesin farklı farkı odalarda yaşadığı kaloriferli evlerine; müstakil, bahçeli ve komşu ilişkilerinin fazla olduğu evlerden çok katlı soğuk ve kapalı kapılar ardında birbirine yabancilasmis apartmanlarina geçişi Pamuk, insanların artık kullanmadıgi ve unutmak istedikleri şeyleri attıkları apartman araliklari ile simgelestirerek anlatır. Buraların karanlık olmasi ve bir nevi unutulmak hafıza haline gelmesi ve çocukların korkmasi da bu anlatımı pekistirir.

    Galip, girdiği manken dükkanında eleman eşliğinde yer altına iner. Yer altı imgesi de yine hızlı modernleşme ile acele ve üzerine düşünülmeden geride bırakılan değerleri, öze dair unsurları barındırır. Sokaktan geçen insanlar sadece görünürdeki mankenleri görürken harfleri okuyarak ardı gören Galip yeraltıni da görür. Bu eleman aynı zamanda Galip dükkandan çıktığında bekledikleri kişinin(Mehdi, mesih) geldiğini ifade ederek aslında Rüya'yi arayış sırasında Galip'in giderek Celal olmaya başladığını ilan eder. Çünkü Celal Hurufiligin kurucusu Fazlullah'tir bir nevi, Fazlullah da Mehdi, mesih; eleman da okurlardan veya muritlerden biri.

    Galip giderek Celal olurken, yukarıda da dikkat edilmesi gerekilen dediğim ikiliklerden biri olan Galip- Celal= Şems- Mevlana ikiligine deginirsek; ilgili bölümde Celal'in konuyu arastirmasindan sonra yazdığı yazılarda, Mevlana'nın Şems'e aşık olduğu, sıradan biri olan bu kişiyle altı ay kapalı kapılar ardında kaldığı ve bu durumu kıskanan muritlerin ve dedikodularin etkisi nedeniyle Şems, Şam'a gider. Mevlana ardından gidip onu geri getirip kendi kızıyla evlendirir lakin oğlunun da içinde olduğu grubun Sems'i öldürüp evinin bahçesindeki kuyuya atmalarina engel olamaz. Buna inanmayan Mevlana tekrar Şam'a gider. Burada ise onu ararken o olmuş, kendini bulmuştur. Artık aramaya gerek yoktur. Celal, bu durumu şu şekilde yorumlar; Mevlana da kendisini arayan biridir ve başkalarının hikayelerini anlatır, kendisi olabilmesi için Şems'i bulur ve onu kullanarak gizem etkisini oluşturacak etmeni sağlar. Yani onu kendi öldürtür. Kalıcı mertebe sağlar ve kendi olmuş olur. Galip de kitabın ilk kısmının sonunda Celal'in ortadan kaybolduğu zamanlarda kaldığı evi bulur. Bu evin eşyalarının çocukluğunda hatırladığı şekli ile birebir aynı olduğunu fark eder. Sonra gelen telefonlardaki hayranlar onun sesini hiç garipsemezler, onu direkt Celal sanirlar. Aynı durum Celal ortadan kaybolduktan sonra kendi ailesinde ve amcalarinda da yaşanır. Galip adeta yavaş yavaş Celal olmaktadır. Askeri darbe haberi yollayan bir sıkı bir hayran olan okur olan Fatih Mehmet üçüncü, ısrarla Celal'le görüşmek ister, ikna etmek için onu ne kadar tanıdığını anlatır Galip'e (celal'e) ve Galip sonunda kabul edip ... saatte Alaaddin'in Dukkani'nin önünde randevu verir. Ancak o saatte Galip, bir süredir Celal ile görüşmek için İstanbul'da olan ingiliz gazeteci ekibiyle kendisini Celal olarak tanıtarak buluşur ve onlara Şehzade Celaleddin'in hayatta en önemli şey insanın kendisini bulmaktır mealindeki cümle ile başlayan kendi yazdığı hikayeyi defalarca okur. İkinci okuyusunda ise daha heyecanlı ve kendini verir haldedir, yani Celal olmuştur tamamen; o esnada da Celal, Alaaddin'in dükkanınin önünde vurularak öldürülmüştür. Mevlana Şems'i öldürtup 'o' oldu ve kendini buldu; Galip Celal'i öldürtup(plansız şekilde, istemsiz) 'o' oldu ve kendini buldu.

    Celal'in ölmeden önce çokça yazı bıraktığını söyleyen Galip, kendi yazdığı hikayeleri Celal'in köşede yayınlar, ve artık Celal'in evine taşınmıştır, Celal'in babası hayatta kalan tek evladı olarak onu gördüğünü söyler ve Galip veya Celal olan Galip, bu okuduğumuz Kara Kitap'i yazar.




    İyi okumalar.
  • 241 syf.
    ·17 günde·6/10
    Kitabın arkasında çok sıkı bir polisiye olduğuna dair bir yazı mevcut. Kitapla ilgili genel düşüncelerim orta yollu bir kitap olduğu yönünde. Daha derin karakterlerle, daha uzun bir roman halinde sunulsaydı sanırım çok daha fazla beğenirdim.

    Devletin içine sızmış, toplanan sokak çocuklarından oluşturulan, Kardeşlik adı verilen klişe bir suç örgütü gibi öğeler barındırmasına rağmen sizi sıkmadan ilerlemeyi başarıyor hikaye. Sokak çocukları ile alakalı da bir farkındalık oluşturuyor. Yazarı bu konuya parmak bastığı için tebrik etmek isterim.

    Onun dışında kitabı boş vaktiniz olduğunda okuyun derim. Keyifli okumalar
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir zamanlar bir Daniel Quinn varmış, var olmak denirse buna. Kendi kendinden kaçan, kendi kendini gizleyen. Yarattığı karakterde can bulan. Hatta bambaşka birinin kimliğine bürünen. Cervantesliğe soyunan bir yazarın elinde Don Quixote olan sonra.

    Ha bir de kırmızı defteri varmış D.Q’nun. Sıkı sıkı tutunduğu, söyleyemediklerine yurt olan... Kelimelerine, yalnızlığına, amacına, umuduna, umutsuzluğuna ve daha pek çok şeye kucak açan...

    İşte bu Daniel Quinn, bir gece gelen yanlış bir telefonla kendini bir vakanın ortasında bulunca silahını (kırmızı defteri) kuşanır ve tıpkı yazdığı polisiye romanlardaki karakter gibi dedektifçilik oynamaya başlar.

    Bütün yaptığı bir şeyler yazmak ve yürüyüşe çıkmak olan karakterimiz -nam-ı diğer Don Kişotumuz- yaşadığı kabuğun içinden çıkıp yel değirmenlerine karşı savaşmaya başlar. Nefes almayı dahi unutur zamanla, kendini öyle bir vermiştir ki bu vakaya, ortada vaka kalmadığından haberi bile olmaz. Bu kısımları okurken aklıma Körleşme geldi, aynı hisleri yaşadım diyebilirim.

    Karakterleri, diyalogları, kelime oyunları, metinler arasılığı ile insanı sorgulamaya yönelten, belirsizlik ve sorularla merakı taze tutan bir kitaptı “Cam Kent”. Bu kitaptan sonra, New York üçlemesini bitirmeyi düşünüyorum, diğer iki romanın nasıl olduğunu gerçekten merak ediyorum. Polisiyeden ziyade psikoloji sevenlerin okuması gereken bir kitap bana göre.

    Ve tabii ki yazarımız... Ah Paul Auster sen de az deli değilmişsin!
  • 224 syf.
    ·12 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir kitabın son sayfasına gelip kitabı bitirdiğim an eğer incelemesini yazmazsam gerçekten sonra zor oluyor. Çünkü ben, kitaplardan biri bittiği gibi birkaç sayfa da olsa okuyarak yeni kitaba başlıyor ve direkt olarak yenisine konsantre oluyorum. Bu da önceki kitabın incelemesini yazmamı zorlaştırıyor. Yine de araya fazla zaman girmeden paylaşmak istiyorum.

    Bu kitap klasik Ahmet Ümit tarzından farklı olarak roman yerine üç farklı öyküyü içeriyor. Üçü de birbirinden bağımsız Başkomser Nevzat öyküleri. İlk öykü olan "Aşkımız Eski Bir Roman" fantezik bir konuya sahip. İçerik olarak bu ilk öyküde çok roman ve karakter ismi geçiyor. Eğer edebiyata, özellikle de klasiklere meraklıysanız bahsi geçen bu isimleri tanıyor olmak sizin için bir avantaj olacak çünkü gözünüzün önüne gelecekler. Tabi bu eserleri farklı olaylar için kullanan bir baş karakter de oldukça ilginç gelebilir. Okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    İkinci öykü olan "Overlokçu Kız" bana kalırsa diğerleri arasında en havada kalmış olanı. Hatta Arka Sokaklar dizisinin bir bölümü tadında, katilin hemen tahmin edilebileceği daha basit bir öyküydü. Bu sebeplerle diyorum bence Ahmet Ümit'e gerçekten uzun soluklu romanlar yakışıyor. Şöyle katili tahmin ederken ters köşe olduğumuz ve en sonunda "vay be bu mu öldürmüş onu" dediğimiz, heyecanla bitirdiğimiz romanlara alışkın olunca bu öykü bana hadi canım değiştirin şu kanalı dediğim bir televizyon dizisini hatırlattı.

    Son öykü olan "Sergey Nikolayeviç Jerkovski'ye Ne Oldu?" öyküsü ise konu itibariyle gerçekten ilgi çekiciydi. Birinci öykü için de ilginç dedim ama orada ilginç olan kahramanın değişik arzuları iken burada ilginç olan olayın uluslararası ilişkilere bağlanıyor olması ve öyküye adını veren Jerkovski karakterinin uğraştığı kanser tedavisi. Ben konuyu beğendim ve hatta bu öyküde olacak olan olayları sahiden tahmin edemedim. Tabi bunun üzerine dedim ki keşke şu son öykü uzuuun bir roman olsaydı.

    Sonuç olarak kitaba 10 üzerinden 6 veriyor hiç Ahmet Ümit okumamış olan arkadaşlara başlangıç olarak bu kitabı tavsiye ediyorum. Ama eğer sıkı bir Ahmet Ümit okuyucusuysanız veya klasik polisiye romanlarının o heyecanına alışkınsanız beklentinizi çok yüksek tutmayın derim.

    Bir de kitaptaki ilk öykü itibariyle bence yaş grubu çok küçükler okumasın.

    Yine de eline her kalem alanın kitap çıkarttığı şu son zamanlarda bence okunulabilir bir kitap. Arkadaşlar ömrümüz kısa okuyacağımız kitap sayısı belli. Bu yüzden önünüze çıkan her kitabı okuyup vaktinizi zayi etmeyin, seçici olun. Çok okumak mı kaliteli okumak mı? Elbette kaliteli okumak. Kaliteli kitaplar ve kaliteli okurlarla karşılaşmak üzere, hoşça kalın.
  • 496 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    Yazardan okuduğum ilk kitap, tamamiyle kapak tasarımına ve arka kapak vaadlerine göre almıştım ki, bunu çok nadir yaparım. Ama kitap alma krizine girdiğim bir dönemdi ve bu affedilir bir sebep.
    Genelde övgü dolu sözlerin olduğu kitaplar bana göre boş çıkar. Sırf reklam amaçlıdır. İşte o yüzden böyle kitapları almam ama bu defa iyi ki kriz anıma denk gelmiş, almışım. Müthiş bir polisiye gerilim.
    Konu olarak sıradan olsa da; kurgu ve hikâye içinde hikâye olayı çok bağlayıcı ve çekici. Hemen her karakterin bir sırrı var ve bu da onun suçlu olması için bir sebep. Zaten kitapta vurgulamak istenen 'kimsenin göründüğü gibi olmadığı'.
    Bir de olay iki farklı ağızdan anlatılıyor. Anne ve Dedektif Komiser kendi cephesinden yaşadıklarını dile getiriyor.
    Konuya kısaca değineyim. 8 yaşındaki Ben annesi ile gittiği ormanda kayboluyor ve uzun süre bulunamayınca kaçırıldığı sonucuna varılıyor. Ve en çevresindeki insanlar başta olmak üzere sıkı bir takip başlıyor. Ve burada elalem devreye giriyor, anneyi ilgisizlikle suçlayıp 'Kötü anne' ilan ediyor.
    Bu kitapta herkese bir müddet sonra potansiyel suçlu gözüyle bakıyorsunuz çünkü sayfalar ilerledikçe herkesin bir sırrı ve bambaşka yüzü ortaya çıkıyor.
    Meraklısına kaliteli bir polisiye olarak önerebileceğim bir kitap. Sadece sonunun havada kalmış olduğunu düşünüyorum. Şöyle sıkı bir son olsa idi 'doyumsuz' olurdu diyebilirim. Onun haricinde sürükleyici ve beğendiğim bir polisiye okudum.