• Doğum gününüze göre renkler ve özellikleri :

    25 Haziran - 4 Temmuz Kırmızı

    5 Temmuz - 14 Temmuz Turuncu

    15 Temmuz - 25 Temmuz Sarı

    26 Temmuz - 4 Ağustos Pembe

    5 Ağustos - 13 Ağustos Mavi

    14 Ağustos - 23 Ağustos Yeşil

    24 Ağustos - 2 Eylül Kahve

    3 Eylül - 12 Eylül Turkuaz

    13 Eylül -22 Eylül Bej

    23 Eylül Zeytin Yeşili

    24 Eylül - 3 Ekim Mor

    4 Ekim - 13 Ekim Lacivert

    14 Ekim - 23 Ekim Gümüş

    24 Ekim - 11 Kasım Beyaz

    12 Kasım - 21 Kasım Altın

    22 Kasım - 1 Aralık Krem

    2 Aralık - 11 Aralık Gri

    12 Aralık - 21 Aralık Kestane

    22 Aralık Nefti

    23 Aralık - 1 Ocak Kırmızı

    2 Ocak - 11 Ocak Turuncu

    12 Ocak - 24 Ocak Sarı

    25 Ocak - 3 Şubat Pembe

    4 Şubat - 8 Şubat Mavi

    9 Şubat - 18 Şubat Yeşil

    19 Şubat - 28 Şubat Kahve

    1 Mart - 10 Mart Turkuaz

    11 Mart - 20 Mart Bej

    21 Mart Siyah

    22 Mart - 31 Mart Mor

    1 Nisan - 10 Nisan Lacivert

    11 Nisan - 20 Nisan Gümüş

    21 Nisan - 30 Nisan Beyaz

    1 Mayıs - 14 Mayıs Mavi

    15 Mayıs - 24 Mayıs Altın

    25 Mayıs - 3 Haziran Krem

    4 Haziran - 13 Haziran Gri

    14 Haziran - 23 Haziran Kestane

    24 Haziran Gri




    KIRMIZI

    Şirin ve sevgi doludur. Her zaman aşık olmasını sever. Genellikle neşeli ve haraketlidir, ama arada mutsuz oduğu anlar da yok değildir.İnsanlarla iyi ilişkiler kurar, çekingenlik yapmaz.



    TURUNCU

    Sorumluluğu ve uyumlu ilişkiler kurmayı sever. Bir şeye ulaşmak için çok çalışır, rekabetçidir. Arkadaşlık konusunda kimseye güvenmez, ancak doğru insanı bulunca ona sonsuza kadar güvenebilir.



    SARI

    Abartısız, müşfik, cömert ve tatlı bir tiptir. İnsanlara güvenir, ilişkilerde önder olma ruhuna sahiptir. Asla altta olmayı sevmez. Başkaları için karar vermeye bayılır. Romantik bir aşk arar.



    PEMBE

    Her zaman yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışır. Diğer insanları korumayı ve anlara yardım etmeyi sever. Ancak zaman zaman olumsuz düşüncelere sahiptir. Masallardaki gibi bir aşk ister



    MAVİ

    Kendine fazla güvenmeyen, gerektiği zaman cesur olabilen bir yapıya sahiptir. Artistik bir doğası vardır ve aşık olmayı sever. Kalbinin sesini dinlemek yerine mantığını kullanmayı tercih eder.



    YEŞİL

    Her ortama ayak uydurur, kolaylıkla yeni insanlarla tanışır. Zarif, lüksü seven, kendine güvenen, sağlığına düşkün kararlı , sabırsız ve başkalarını yönlendiren bir tiptir. Hayatının tek ve gerçek aşkını bekler



    KAHVE

    Haraketli ve sportiftir.Başkalarını kendine yaklaştırmaz, kimseyle kolay kolay yakınlık kurmaz, kuramaz. Ancak buna rağmen çabuk aşık olur. Ateşı de çabuk söner. İdeal olanı bulana kadar da arayışını sürdürür



    TURKUAZ

    Duyguları aniden ve kolay değişebilir. Genellikle yalnızdır. Seyahat etmeyi sever.Sadık ve iyi bir dinleyicidir, fakat anlatılanlara kolay inanır. Aşkı bulmak ona göre zordur, aşk yüzünden çok kolay incinebilir.



    BEJ

    Sakindir, ama hemen strese girebilir. İlişkilerinde kıskançtır, küçük şeylerden mızmızlanır. Sezgileri güçlüdür ve çalışkandır, bencilliği hiç sevmez. Ayrıca merhametlidir. Arkadaşları için her türlü fedakarlığı yapar.



    SİYAH

    Sağlam yaratılışlı, cesur , güçlü , bağımsız ve girişkendir. Acıma duygusu pek yoktur. Bir karar almadan evvel, uzunca bir süre düşünür, ayaklarını yere sağlam basar. Aşkı da farklı yaşamayı sever



    ZEYTİN YEŞİLİ

    Sakin ve yumuşak mizaçlıdır.Şiddeti sevmez, kavgadan her zaman uzak durur. Yerine göre davranmasını ve konuşmasını iyi bilir. Hassas, nazik ve neşelidir. Kıskançlıktan hoşlanmaz. Adalet duygusu gelişmiştir.



    MOR

    Gizemli, çekici, anlayışlı, insanları etkilemeyi seven asla bencil olmayan bir yapısı vardır. Arkadaşları arasında oldukça popülerdir. Gününün nasıl geçeceği belli olmaz; çünkü psikolojik durumu çok çabuk değişir



    LACİVERT

    Dikkat çakici, zevkli, yaşamayı seven ve hayata bağlı bir tiptir.Genellikle yaptığı işe konsantre olmakta güçlük çeker. Aşkta duygusal, hassas ve tutkulu olabilir. Birisine kızdığı zaman çok zor affeder.



    GÜMÜŞ

    Hayal gücü yüksektir. Bu yüzden orijinal fikirleriyle ünlüdür. Utangaç, hırslı, kendine güvenen ve yeni deneyimlere açık bir özelliği vardır. Kolay öğrenir. Çapkınlıkları yüzünden aşk hayatı biraz karışıktır. gururlu



    BEYAZ

    Tutkulu ve hırslıdır. Bu yüzden de çabuk kıskanır ve her şeye kolay tepki veremez.Asil bir ruhu vardır, takdir etmeyi de bilir.Bazen kandini diğer insanlardan farklı ve üstün görür.



    ALTIN

    Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. Neşeli, adil ve dışadönüktür. İnsanları etkilemeye çalışmaz. Çok kolay huzursuzluğa kapılır. İlişkilerinde hassastır, bu yüzden aradığını bulmakta güçlük çeker.



    KREM

    Yarışma ruhuna sahip ve sportiftir. Kaybetmeyi asla sevmez ve çoğunlukla neşelidir. Güvenilir ve dışa dönüktür. Aşkı dikkatlice seçer , ancak çabuk aşık olmaz. Doğrusunu bulmak için uzun süre beklemeyi tercih eder



    GRİ

    Çekici, hayat dolu, dost canlısıdır. Hayal gücü fazlasıyla yüksektir. Duygularını asla gizlemez, bazen bencil olur. Başkalarının gününü aydınlatır,doğru sözü doğru yerde söyler.



    KESTANE

    Zeki, güçlü, bağımsız ve ne yapacağını bilen biridir. Sosyal olmayı sever, ancak başkalarını düşünmeden kendi bildiğini de yapmaktan kaçınmaz. Espriden anlar. Akıllı ve pratik olmasına rağmen tembelliği de sever.



    NEFTİ

    Zevklidir , görünüşüne çok önem verir, materyalist de denebilir. Hayatı ve kariyeri için çok düzenli çalışır. Ekonomiktir. Gereksiz risklere girmez. Liderlik , ruhunda vardır. Arkadaş edinmekte üstüne yoktur.
  • Doğum gününüze göre renkler ve özellikleri :

    25 Haziran - 4 Temmuz "Kırmızı"

    5 Temmuz - 14 Temmuz "Turuncu"

    15 Temmuz - 25 Temmuz "Sarı"

    26 Temmuz - 4 Ağustos "Pembe"

    5 Ağustos - 13 Ağustos "Mavi"

    14 Ağustos - 23 Ağustos "Yeşil"

    24 Ağustos - 2 Eylül "Kahve"

    3 Eylül - 12 Eylül "Turkuaz"

    13 Eylül -22 Eylül "Bej"

    23 Eylül "Zeytin Yeşili"

    24 Eylül - 3 Ekim "Mor"

    4 Ekim - 13 Ekim "Lacivert"

    14 Ekim - 23 Ekim "Gümüş"

    24 Ekim - 11 Kasım "Beyaz"

    12 Kasım - 21 Kasım "Altın"

    22 Kasım - 1 Aralık "Krem"

    2 Aralık - 11 Aralık "Gri"

    12 Aralık - 21 Aralık "Kestane"

    22 Aralık "Nefti"

    23 Aralık - 1 Ocak "Kırmızı"

    2 Ocak - 11 Ocak "Turuncu"

    12 Ocak - 24 Ocak "Sarı"

    25 Ocak - 3 Şubat "Pembe"

    4 Şubat - 8 Şubat "Mavi"

    9 Şubat - 18 Şubat "Yeşil"

    19 Şubat - 28 Şubat "Kahve"

    1 Mart - 10 Mart "Turkuaz"

    11 Mart - 20 Mart "Bej"

    21 Mart "Siyah"

    22 Mart - 31 Mart "Mor"

    1 Nisan - 10 Nisan "Lacivert"

    11 Nisan - 20 Nisan "Gümüş"

    21 Nisan - 30 Nisan "Beyaz"

    1 Mayıs - 14 Mayıs "Mavi"

    15 Mayıs - 24 Mayıs "Altın"

    25 Mayıs - 3 Haziran "Krem"

    4 Haziran - 13 Haziran "Gri"

    14 Haziran - 23 Haziran "Kestane"

    24 Haziran "Gri"




    KIRMIZI

    Şirin ve sevgi doludur. Her zaman aşık olmasını sever. Genellikle neşeli ve haraketlidir, ama arada mutsuz oduğu anlar da yok değildir.İnsanlarla iyi ilişkiler kurar, çekingenlik yapmaz.



    TURUNCU

    Sorumluluğu ve uyumlu ilişkiler kurmayı sever. Bir şeye ulaşmak için çok çalışır, rekabetçidir. Arkadaşlık konusunda kimseye güvenmez, ancak doğru insanı bulunca ona sonsuza kadar güvenebilir.



    SARI

    Abartısız, müşfik, cömert ve tatlı bir tiptir. İnsanlara güvenir, ilişkilerde önder olma ruhuna sahiptir. Asla altta olmayı sevmez. Başkaları için karar vermeye bayılır. Romantik bir aşk arar.



    PEMBE

    Her zaman yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışır. Diğer insanları korumayı ve anlara yardım etmeyi sever. Ancak zaman zaman olumsuz düşüncelere sahiptir. Masallardaki gibi bir aşk ister



    MAVİ

    Kendine fazla güvenmeyen, gerektiği zaman cesur olabilen bir yapıya sahiptir. Artistik bir doğası vardır ve aşık olmayı sever. Kalbinin sesini dinlemek yerine mantığını kullanmayı tercih eder.



    YEŞİL

    Her ortama ayak uydurur, kolaylıkla yeni insanlarla tanışır. Zarif, lüksü seven, kendine güvenen, sağlığına düşkün kararlı , sabırsız ve başkalarını yönlendiren bir tiptir. Hayatının tek ve gerçek aşkını bekler



    KAHVE

    Haraketli ve sportiftir.Başkalarını kendine yaklaştırmaz, kimseyle kolay kolay yakınlık kurmaz, kuramaz. Ancak buna rağmen çabuk aşık olur. Ateşı de çabuk söner. İdeal olanı bulana kadar da arayışını sürdürür



    TURKUAZ

    Duyguları aniden ve kolay değişebilir. Genellikle yalnızdır. Seyahat etmeyi sever.Sadık ve iyi bir dinleyicidir, fakat anlatılanlara kolay inanır. Aşkı bulmak ona göre zordur, aşk yüzünden çok kolay incinebilir.



    BEJ

    Sakindir, ama hemen strese girebilir. İlişkilerinde kıskançtır, küçük şeylerden mızmızlanır. Sezgileri güçlüdür ve çalışkandır, bencilliği hiç sevmez. Ayrıca merhametlidir. Arkadaşları için her türlü fedakarlığı yapar.



    SİYAH

    Sağlam yaratılışlı, cesur , güçlü , bağımsız ve girişkendir. Acıma duygusu pek yoktur. Bir karar almadan evvel, uzunca bir süre düşünür, ayaklarını yere sağlam basar. Aşkı da farklı yaşamayı sever



    ZEYTİN YEŞİLİ

    Sakin ve yumuşak mizaçlıdır.Şiddeti sevmez, kavgadan her zaman uzak durur. Yerine göre davranmasını ve konuşmasını iyi bilir. Hassas, nazik ve neşelidir. Kıskançlıktan hoşlanmaz. Adalet duygusu gelişmiştir.



    MOR

    Gizemli, çekici, anlayışlı, insanları etkilemeyi seven asla bencil olmayan bir yapısı vardır. Arkadaşları arasında oldukça popülerdir. Gününün nasıl geçeceği belli olmaz; çünkü psikolojik durumu çok çabuk değişir



    LACİVERT

    Dikkat çakici, zevkli, yaşamayı seven ve hayata bağlı bir tiptir.Genellikle yaptığı işe konsantre olmakta güçlük çeker. Aşkta duygusal, hassas ve tutkulu olabilir. Birisine kızdığı zaman çok zor affeder.



    GÜMÜŞ

    Hayal gücü yüksektir. Bu yüzden orijinal fikirleriyle ünlüdür. Utangaç, hırslı, kendine güvenen ve yeni deneyimlere açık bir özelliği vardır. Kolay öğrenir. Çapkınlıkları yüzünden aşk hayatı biraz karışıktır. gururlu



    BEYAZ

    Tutkulu ve hırslıdır. Bu yüzden de çabuk kıskanır ve her şeye kolay tepki veremez.Asil bir ruhu vardır, takdir etmeyi de bilir.Bazen kandini diğer insanlardan farklı ve üstün görür.



    ALTIN

    Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. Neşeli, adil ve dışadönüktür. İnsanları etkilemeye çalışmaz. Çok kolay huzursuzluğa kapılır. İlişkilerinde hassastır, bu yüzden aradığını bulmakta güçlük çeker.



    KREM

    Yarışma ruhuna sahip ve sportiftir. Kaybetmeyi asla sevmez ve çoğunlukla neşelidir. Güvenilir ve dışa dönüktür. Aşkı dikkatlice seçer , ancak çabuk aşık olmaz. Doğrusunu bulmak için uzun süre beklemeyi tercih eder



    GRİ

    Çekici, hayat dolu, dost canlısıdır. Hayal gücü fazlasıyla yüksektir. Duygularını asla gizlemez, bazen bencil olur. Başkalarının gününü aydınlatır,doğru sözü doğru yerde söyler.



    KESTANE

    Zeki, güçlü, bağımsız ve ne yapacağını bilen biridir. Sosyal olmayı sever, ancak başkalarını düşünmeden kendi bildiğini de yapmaktan kaçınmaz. Espriden anlar. Akıllı ve pratik olmasına rağmen tembelliği de sever.



    NEFTİ

    Zevklidir , görünüşüne çok önem verir, materyalist de denebilir. Hayatı ve kariyeri için çok düzenli çalışır. Ekonomiktir. Gereksiz risklere girmez. Liderlik , ruhunda vardır. Arkadaş edinmekte üstüne yoktur.
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894
  • -Çalışmak için müsait gün ve zaman bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmak için en müsait zamandır.

    -Çalışmak için müsait köşe ve yer arama. Bil ki; her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

    -Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi (dersi, görevi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.

    -Bir zaman diliminde tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir bölüm üzerinde çalış. Böylece, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam düşünürü ‘İmam-ı Gazali ‘ ye ‘İhya-ı Ulum ‘ adlı muazzam eserini nasıl bir çalışmayla meydana getirdiğini sormuşlar: Bir zaman da yalnız bir bölüm, bir konu yahut bir mesele üzerine çalıştım, demiş.

    - Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir görevi) yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.

    - Bir günün işini bitirdikten (dersini, görevini) sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce , hangi iş üzerinde çalışacağını düşünüp, kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

    - Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye,bir kitabı okumaya başlamadan önce düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Böylece, iki de bir kağıt, kalem aramaya kalkıp ta dikkatin dağılmasın.

    - Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı ) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten doğan manevi lezzet, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

    - İşinde gördüğün bir güçlüğü önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeye çalış. Bunun için de, mesela, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, bölüm ve konularına göre ayır. Sırayla her konuyu iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür konuya geçme. Bölümler ve konular üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

    - Devamlı ve kararlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde çalışmaya otur. Çalışmayı uzun aralarla kesme ve terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Çalışma isteğin körelmesin ve tekrar çalışmak için zahmet çekmeyesin.

    - Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlenmeyen demir gibi pas tutar.

    - Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

    - Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak. Bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, önce bir konu üzerinde yazılmış eserleri oku. Böylece, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.

    - Gök kubbe altıda yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin elbise giymişidir.

    - Her şeyden önce ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

    - Dil bilgisi bir gaye değil bir vasıtadır. Asıl gaye olan, fikir zenginliğidir.

    - Kişinin kıymeti dilinin altında ve dilinin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa çıkarır.

    - Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

    - Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfkeyle kalkan zararla oturur.

    - Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

    - Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

    - Kimsenin yüzüne karşı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.

    - Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki, insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzüne vurulmasıdır.

    - Yalan söyleme. Yalan söyleyen tutulmak korkusuyla yaşayan hırsız gibidir.

    - Bir kimseye söz vermeden önce iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.

    - Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

    - Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin başarısını ve mutluluğunu kıskanma, fakat imren sen de öyle bir başarı ve mutluluğa erişmeye çalış. İmrenmek ilerlemenin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığın, sağlık ve mutluluğun iki azgın düşmanıdır.

    - Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki, hasisin dostu yoktur.

    - Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim yapmaz.

    - Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile aşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.

    - Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlak güzelliğidir. Çünkü ahlakı güzel insan her yaşta güzeldir.

    - Ahlakını güzelleştirmek için daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli hazinedir.

    - En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif olsun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.

    - Dost ol, ta ki sana da dost olsunlar.

    - Dostluğunu kötü günde göster, böylece kötü gün dostu bulasın.

    - Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı (tolerans) ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, onurlu ol. Vefa ve onurlu olmak yüksek ahlakın iki parlak şiarıdır.

    - Büyüklere hürmet et. Böylece büyüdüğün zaman sen de küçüklerden hürmet ve saygı göresin.

    - Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadın insanlığın anasıdır.

    - Ana- baba ahı alma. Ana – baba ahının zehirini içen kurtulamaz.

    - Yaşlıların tecrübelerinden yararlan ve denenmişi yeniden tecrübe etmeye kalkışma ki, böylece pişman olmayasın.

    - Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık ahmaklıktır.

    - Küçüklere şefkat göster. Büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.

    - boşuna iddia ve inat etme. Gerçeği ara ve sev. Hakikat sevgisi insan için sevgilerin en yükseğidir.

    - Kusurlarını kendin gör ki, kusurlarını tamir edebilesin ve olgunlaşabilesin.

    - Başarılarınla mağrur olma. Bil ki,gurur gelecekteki başarılarının en büyük düşmanıdır.

    - Hayatta cesur ol. Fakat bil ki, cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.

    - Başkasının fikir ve inançlarına saygı göster. Böylece başkası da senin fikir ve inancına saygı göstersin.

    - Kendine yapılmadığını istemediğin bir davranışı başkasına reva görme. Başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

    - Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.

    - İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve beklentisiz yüreğini açabilmektir, insanlığın en yüksek derecesidir.

    - Düşenin elinden tut. Düştüğün zaman tutacak el bulabilesin.

    - Sözlerin tatlı, tavırların zarif olsun. İnsanın kabası , ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.

    - Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülük ise tutsak olmaktır.

    - Kibirli olma. Kibirli insan sarımsak kokan ağız gibidir. Herkesi kendisinden uzaklaştırır.

    - Alçak gönüllü ol. Mütevazi insan meyve ağacına benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır.

    - Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol. Korkma, yerde kalmazsın.

    - Kendinden üsttekilere değil, alttakilere bak rahat edersin.

    - İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

    - Çalış, daima çalış fakat hırsı bırak. Zira hırs verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır.

    - Çalış fakat aç gözlü olma. Aç gözlü insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez.

    - Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüd ve kararsızlığa düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini soracağın kimseyi iyi seç. Düşün ki, isabetsiz bir fikirden hareket ederek verdiğin karardan bütün ömrün boyu pişmanlık duymayasın. Fakat isabetli bir fikirden aldığın bir ışık da bütün ömrünce yolunu aydınlatır
    Ali  Fuad Başgil
    Çok değerli bilgiler
  • “Bugün ben de evime dönüyorum...” Sonra üzüntüyle, “Çok daha uzak... Çok daha zor...” dedi. Olağandışı bir şeylerin olduğunun farkındaydım. Küçücük bir çocukmuş gibi kollarımda tutuyordum onu, ama bana öyle geliyordu ki hızla korkunç bir uçuruma doğru gidiyordu ve onu kurtarmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu...

    Bakışları çok uzaklarda bir yere bakıyormuş gibi donuklaşmıştı.

    “Küçük adamım,” dedim. “Korkuyorsun sen...”

    Korktuğu kesindi. Ama hafifçe güldü.

    “Bu akşam daha çok korkacağım...”

    Buz gibi hissettim kendimi yine, onarılmayacak, geri getirilemeyecek bir şeylerin sezgisiyle. Onun gülüşünü bir daha hiç duymayacak olmayı kaldıramayacağımı biliyordum. Benim için çölün ortasında bir tatlı su kaynağıydı o.

    “Küçük adam,” dedim. “Gülüşünü duymak istiyorum yine.”

    Ama o, “Bu gece, tam bir yıl olacak,” dedi. “Yıldızım, bir yıl önce Dünya’ya indiğim yerde tam tepemde olacak bu gece...”

    “Küçük adam,” dedim. “Ne olur bunun yalnızca kötü bir düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma yerinin ve yıldızın filan...”

    Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine, “Asıl önemli olan, gözle görülmeyendir...” dedi.

    “Evet, biliyorum...”

    “Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin... Hepsi senin dostların olacak. Hem sana bir armağan vereceğim...”

    “Ne söylemek istiyorsun?”

    “Yıldızlar bütün insanların,” diye yanıtladı. “Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İşadamı için zenginlik. Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen... Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın...”

    “Ne söylemek istiyorsun?”

    “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”

    Sonra yine güldü.

    “Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için de arada bir pencereni açacaksın... Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler. Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun...”

    Sonra yine güldü.

    “Sanki sana yıldızlar yerine gülmesini bilen bir sürü küçük çan vermişim gibi olacak...”

    Ve yine güldü. Sonra birden yüzü ciddileşti.

    “Bu gece... Biliyorsun... Gelme.”

    “Seni bırakmayacağım,” dedim.

    “Acı çekiyormuş gibi bakacağım. Biraz da ölüyormuşum gibi... Evet, öyle. Bunu görmeye gelme. Görmeye değmez.”

    “Seni bırakmayacağım.”

    O gece yola çıktığını görmedim. Hiç ses çıkarmadan kalkıp gitmişti. Ona yetiştiğimde çabuk ve kararlı adımlarla yürüyordu. Beni görünce, “Demek geldin,” dedi yalnızca.

    Elimden tuttu. Endişeliydi hâlâ.

    “Gelmemeliydin. Acı çekeceksin. Ölmüşüm gibi olacak, ama ölmeyeceğim...”

    Bir şey söylemedim.

    “Anlamalısın. Çok uzak. Bu gövdeyi oraya taşıyamam. Çok ağır.”

    Bir şey söylemedim.

    “Atılmış, eski bir deniz kabuğu gibi olacak. Bunda üzülecek bir şey yok...”

    Bir şey söylemedim.

    “İşte burası. Bırak, yalnız gideyim.” Ve oturdu.

    Ben de oturdum. Ayakta duracak halim kalmamıştı.

    “İşte hepsi bu...”

    Biraz daha durakladı, sonra ayağa kalktı. Bir adım attı. Ben kımıldayamadım.

    Ayak bileğinin dibindeki sarı bir parıltıdan başka hiçbir şey görülmedi. Bir an hareketsiz kaldı. Çığlık atmadı. Bir ağaç gibi yavaşça devrildi. Kuma düştüğü için hiç ses çıkmamıştı.”
  • Belki yarına ilham olur. ♡
    İyi geceler 1k ailesi...

    https://youtu.be/3Tcz7jx_o4E