• -Çalışmak için müsait gün ve zaman bekleme. Bil ki her gün ve her saat çalışmak için en müsait zamandır.

    -Çalışmak için müsait köşe ve yer arama. Bil ki; her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

    -Bir günde ve bir zamanda yapman gereken bir işi (dersi, görevi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.

    -Bir zaman diliminde tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir bölüm üzerinde çalış. Böylece, dikkatin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiç birini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam düşünürü ‘İmam-ı Gazali ‘ ye ‘İhya-ı Ulum ‘ adlı muazzam eserini nasıl bir çalışmayla meydana getirdiğini sormuşlar: Bir zaman da yalnız bir bölüm, bir konu yahut bir mesele üzerine çalıştım, demiş.

    - Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir görevi) yapıp bitirmeden başka bir işe başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.

    - Bir günün işini bitirdikten (dersini, görevini) sonra ertesi günü ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan önce , hangi iş üzerinde çalışacağını düşünüp, kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.

    - Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye,bir kitabı okumaya başlamadan önce düşün ve çalışman için lazım olan şeyleri yanında ve elinin altında bulundur. Böylece, iki de bir kağıt, kalem aramaya kalkıp ta dikkatin dağılmasın.

    - Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı ) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Ve bil ki, yılgınlık maskeli bir tembelliktir. Gene bil ki, çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten doğan manevi lezzet, eşsiz bir zevktir. Emin ol ki, harpte zafer ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.

    - İşinde gördüğün bir güçlüğü önce parçala. Her parçayı birer birer ve sıra ile yenmeye çalış. Bunun için de, mesela, bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, bölüm ve konularına göre ayır. Sırayla her konuyu iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür konuya geçme. Bölümler ve konular üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.

    - Devamlı ve kararlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde çalışmaya otur. Çalışmayı uzun aralarla kesme ve terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış. Çalışma isteğin körelmesin ve tekrar çalışmak için zahmet çekmeyesin.

    - Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile asla boş oturma. Boş oturanın içi, işlenmeyen demir gibi pas tutar.

    - Çok düşün. Ve bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak demek değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordur.

    - Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak. Bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, önce bir konu üzerinde yazılmış eserleri oku. Böylece, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.

    - Gök kubbe altıda yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir, eski bir fikrin elbise giymişidir.

    - Her şeyden önce ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.

    - Dil bilgisi bir gaye değil bir vasıtadır. Asıl gaye olan, fikir zenginliğidir.

    - Kişinin kıymeti dilinin altında ve dilinin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa çıkarır.

    - Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.

    - Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfkeyle kalkan zararla oturur.

    - Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

    - Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

    - Kimsenin yüzüne karşı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.

    - Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki, insanları en çok kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzüne vurulmasıdır.

    - Yalan söyleme. Yalan söyleyen tutulmak korkusuyla yaşayan hırsız gibidir.

    - Bir kimseye söz vermeden önce iyi düşün. Fakat verdiğin sözden dönme. Sözden dönmek yalancılığın en çirkinidir.

    - Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendisinin ahmaklığını göstermiş olur.

    - Kimseye karşı kin tutma ve kimsenin başarısını ve mutluluğunu kıskanma, fakat imren sen de öyle bir başarı ve mutluluğa erişmeye çalış. İmrenmek ilerlemenin şartıdır. Kin ve kıskançlık ise, iç ferahlığın, sağlık ve mutluluğun iki azgın düşmanıdır.

    - Dost kazanmak için cömert ol. Bil ki, hasisin dostu yoktur.

    - Gençliğinde iyi arkadaş kazan. Yaşlılıkta kazanılan arkadaşlık sağlam olmaz. Zira paslı teneke lehim yapmaz.

    - Gençlik güzelliğine şans denilen kör kuvvet bile aşıktır. Gençliğini boş yere harcama, onu kıymetlendirmeyi bil.

    - Herkesçe beğenilen asıl güzellik, ahlak güzelliğidir. Çünkü ahlakı güzel insan her yaşta güzeldir.

    - Ahlakını güzelleştirmek için daima çalış. Ahlak güzelliği insan için en kıymetli hazinedir.

    - En yakın arkadaşlarınla bile şakaların zarif olsun. Kaba şakadan hayvan bile hoşlanmaz.

    - Dost ol, ta ki sana da dost olsunlar.

    - Dostluğunu kötü günde göster, böylece kötü gün dostu bulasın.

    - Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı (tolerans) ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, onurlu ol. Vefa ve onurlu olmak yüksek ahlakın iki parlak şiarıdır.

    - Büyüklere hürmet et. Böylece büyüdüğün zaman sen de küçüklerden hürmet ve saygı göresin.

    - Kadınlara hürmet et. Düşün ki, kadın insanlığın anasıdır.

    - Ana- baba ahı alma. Ana – baba ahının zehirini içen kurtulamaz.

    - Yaşlıların tecrübelerinden yararlan ve denenmişi yeniden tecrübe etmeye kalkışma ki, böylece pişman olmayasın.

    - Sonunda pişman olacağın bir işi başında düşün. Pişmanlık ahmaklıktır.

    - Küçüklere şefkat göster. Büyüdükleri zaman onlardan şefkat görmeye hakkın olsun.

    - boşuna iddia ve inat etme. Gerçeği ara ve sev. Hakikat sevgisi insan için sevgilerin en yükseğidir.

    - Kusurlarını kendin gör ki, kusurlarını tamir edebilesin ve olgunlaşabilesin.

    - Başarılarınla mağrur olma. Bil ki,gurur gelecekteki başarılarının en büyük düşmanıdır.

    - Hayatta cesur ol. Fakat bil ki, cesaret gözü kapalı tehlikeye atılmak değildir.

    - Başkasının fikir ve inançlarına saygı göster. Böylece başkası da senin fikir ve inancına saygı göstersin.

    - Kendine yapılmadığını istemediğin bir davranışı başkasına reva görme. Başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

    - Kendine iyilik yapılmasını istersen, başkalarına iyilik yap.

    - İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve beklentisiz yüreğini açabilmektir, insanlığın en yüksek derecesidir.

    - Düşenin elinden tut. Düştüğün zaman tutacak el bulabilesin.

    - Sözlerin tatlı, tavırların zarif olsun. İnsanın kabası , ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır.

    - Başkalarından gördüğün kötülük, seni iyilik yapmaktan alıkoymasın. İyilik ibadettir, kötülük ise tutsak olmaktır.

    - Kibirli olma. Kibirli insan sarımsak kokan ağız gibidir. Herkesi kendisinden uzaklaştırır.

    - Alçak gönüllü ol. Mütevazi insan meyve ağacına benzer. Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır.

    - Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol. Korkma, yerde kalmazsın.

    - Kendinden üsttekilere değil, alttakilere bak rahat edersin.

    - İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

    - Çalış, daima çalış fakat hırsı bırak. Zira hırs verimli çalışmanın, sağlık ve mutluluğun düşmanıdır.

    - Çalış fakat aç gözlü olma. Aç gözlü insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez.

    - Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüd ve kararsızlığa düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini soracağın kimseyi iyi seç. Düşün ki, isabetsiz bir fikirden hareket ederek verdiğin karardan bütün ömrün boyu pişmanlık duymayasın. Fakat isabetli bir fikirden aldığın bir ışık da bütün ömrünce yolunu aydınlatır
    Ali  Fuad Başgil
    Çok değerli bilgiler
  • “Bugün ben de evime dönüyorum...” Sonra üzüntüyle, “Çok daha uzak... Çok daha zor...” dedi. Olağandışı bir şeylerin olduğunun farkındaydım. Küçücük bir çocukmuş gibi kollarımda tutuyordum onu, ama bana öyle geliyordu ki hızla korkunç bir uçuruma doğru gidiyordu ve onu kurtarmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu...

    Bakışları çok uzaklarda bir yere bakıyormuş gibi donuklaşmıştı.

    “Küçük adamım,” dedim. “Korkuyorsun sen...”

    Korktuğu kesindi. Ama hafifçe güldü.

    “Bu akşam daha çok korkacağım...”

    Buz gibi hissettim kendimi yine, onarılmayacak, geri getirilemeyecek bir şeylerin sezgisiyle. Onun gülüşünü bir daha hiç duymayacak olmayı kaldıramayacağımı biliyordum. Benim için çölün ortasında bir tatlı su kaynağıydı o.

    “Küçük adam,” dedim. “Gülüşünü duymak istiyorum yine.”

    Ama o, “Bu gece, tam bir yıl olacak,” dedi. “Yıldızım, bir yıl önce Dünya’ya indiğim yerde tam tepemde olacak bu gece...”

    “Küçük adam,” dedim. “Ne olur bunun yalnızca kötü bir düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma yerinin ve yıldızın filan...”

    Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine, “Asıl önemli olan, gözle görülmeyendir...” dedi.

    “Evet, biliyorum...”

    “Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin... Hepsi senin dostların olacak. Hem sana bir armağan vereceğim...”

    “Ne söylemek istiyorsun?”

    “Yıldızlar bütün insanların,” diye yanıtladı. “Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İşadamı için zenginlik. Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen... Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın...”

    “Ne söylemek istiyorsun?”

    “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”

    Sonra yine güldü.

    “Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için de arada bir pencereni açacaksın... Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara ‘Yıldızlar hep güldürür beni!’ diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler. Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun...”

    Sonra yine güldü.

    “Sanki sana yıldızlar yerine gülmesini bilen bir sürü küçük çan vermişim gibi olacak...”

    Ve yine güldü. Sonra birden yüzü ciddileşti.

    “Bu gece... Biliyorsun... Gelme.”

    “Seni bırakmayacağım,” dedim.

    “Acı çekiyormuş gibi bakacağım. Biraz da ölüyormuşum gibi... Evet, öyle. Bunu görmeye gelme. Görmeye değmez.”

    “Seni bırakmayacağım.”

    O gece yola çıktığını görmedim. Hiç ses çıkarmadan kalkıp gitmişti. Ona yetiştiğimde çabuk ve kararlı adımlarla yürüyordu. Beni görünce, “Demek geldin,” dedi yalnızca.

    Elimden tuttu. Endişeliydi hâlâ.

    “Gelmemeliydin. Acı çekeceksin. Ölmüşüm gibi olacak, ama ölmeyeceğim...”

    Bir şey söylemedim.

    “Anlamalısın. Çok uzak. Bu gövdeyi oraya taşıyamam. Çok ağır.”

    Bir şey söylemedim.

    “Atılmış, eski bir deniz kabuğu gibi olacak. Bunda üzülecek bir şey yok...”

    Bir şey söylemedim.

    “İşte burası. Bırak, yalnız gideyim.” Ve oturdu.

    Ben de oturdum. Ayakta duracak halim kalmamıştı.

    “İşte hepsi bu...”

    Biraz daha durakladı, sonra ayağa kalktı. Bir adım attı. Ben kımıldayamadım.

    Ayak bileğinin dibindeki sarı bir parıltıdan başka hiçbir şey görülmedi. Bir an hareketsiz kaldı. Çığlık atmadı. Bir ağaç gibi yavaşça devrildi. Kuma düştüğü için hiç ses çıkmamıştı.”
  • Belki yarına ilham olur. ♡
    İyi geceler 1k ailesi...

    https://youtu.be/3Tcz7jx_o4E
  • Aşk; hafife alınacak, yabana atılacak cinsten bir şey değildir. Sizi en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde yakalar. Tuttuğu gibi yakandan bir silkeler. Dünyanı şaşırtır. Her şey allak bullak olur. Beni de yakaladı bu namussuz şey. Hem de epeydir uykusuzluk çektiğim günlerde tam da her şeyden vazgeçmişken. Nereden çıktı da geldi şimdi bu.

    Balkondaydım. Amâk-ı Hâyâl’deki Aynalı Baba yanımda oturuyordu. Nereden gelmişti, niçin gelmişti, şu an yanımda neden oturuyordu? Hiç bilmiyordum. Tek bildiğim, bir fincanla çalınan kapı sonra elinde tuttuğu bir ney, ardından bornoz daha sonrasında ise bir bavulla tekrar tekrar çalındığı ve bir noktadan sonra bu misafirliğin ev sakinliğine dönüşmesiydi.

    Aynalı Baba neyini eline almış bütün kuvvetiyle hayat veriyordu odaya. Ben de elime gitarı almış, tüm düzenin içine ediyordum resmen. Aynalı Baba daha fazla dayanamadı. Elimden, tuttuğum gitarı aldı. “Sen de eksik kal,” dedi. Müzik kariyerimi daha başlamadan baltaladığı için bir miktar üzüldüm o an. Sonra düşününce ben de hak verdim. Hem babam da demişti zaten “Sanatçı olup da n’apacaksın? Sigortası yok, maaşı yok, şusu yok busu yok. Aç oğlum aç bu sanatçı kesimi. Sen de milletin gönlünü hoş edeyim derken, ölür kalırsın. Öyle haybeye tıngır mıngır çalınarak olmaz o işler.”

    Mutfağa gideyim de güzel bir portakal kabuğunun içinde güzel bir kahve yapayım dedim. Tam portakalı soyup içine kahveyi doldururken kafamda bir acı hissettim. Aynalı Baba, elinde tuttuğu cezveyle kafama vurmuştu. “ Hiç yakışıyor mu? Senin gibi kerli ferli adamın ne işi olur bu tip uyduruk şeylerle. Bir de şuna bak güzelim portakalı murdar etmiş.”

    Sol elimin parmaklarını birleştirip izah işareti yaparak, “Aynalı Babacığım, anlıyorum seni ama ben düz bir insanım işte. Gördüğün gibi dümdüz bir insanım. Gördüğüm her yeni şeye meraklanır, evde kendi imkanlarımla denemeye çalışırım. Ama olmaz ki böyle. Sen de her şeyi böyle eleştireceksen, ayıralım yolları şimdiden olsun bitsin. Valla işimiz var yani!” dedim.

    Hayır, böyle değildi! Günler giderek birbirine benzerken; ben ise geçirmenin yollarını ararken kendimce uydurmuştum bunu da. Her şeyin, her zamankiliğe dönüştüğü bir gündü. Yine olduğum yerdeydim, yatağımda. Yüzüm tavana dönüktü. Çubuk kraker yiyerek, bir şeyler seyrediyordum. Terk edilmiş bir adam vardı. Bir kadının ve uçuşan bir atkının peşinden koşuyordu. Tam atkıyı yakalayacağı sırada, ayağı takılıp düşüyordu. Tekrardan yelteniyordu ve yine aynı şeyler oluyordu...

    Yaşanmış bir olay mıydı, yoksa izlediğim bir filmden bir sahne miydi, yorum sizlerin. Telefon çalışıyordu, zır zır. İzlediğim görüntüler birden kesildi. Birkaç çatlak ve boyası dökülmüş bir tavan kaldı geriye. Neredeydi bu telefon? Kesin yine bir banka arıyordur. Allem edip kallem edip kredi kartı aldırmaya çalışacaklar. Yer mi ulan bu Anadolu çocuğu? Yer. Bal gibi de yer.

    Açtım telefonu, “Hiç lafı uzatıp, uzun uzadıya anlatmayın. Ne siz yorulun ne de ben yorulayım. Gerçi ben dinlerim valla bak. Kerizim çünkü. Her şeyi, herkesi uzun uzun dinlerim.” dedim.
    “Efendim, anlamadım,” dedi sesin sahibi. “Ya ablacığım, neyse boş ver. Anlat bakalım şu kartın kaçırılmayacak bana özel cazip fırsatlarını,” dedim. “Efendim,” dedi. Canım ablacığım, tekrar tekrar ne efendimi. Aradın anlat da işte meramını.”

    “Bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Müşteri hizmetleri temsilcisi değilim ben, Fulya’yım. Hatırlamadın mı beni Abdullah?” dedi. Yanlış aradınız herhalde hanımefendi burada Abdullah diye biri yok,” dedim. “Abdullah, yapma lütfen. Beni tanımamazlıktan gelme,” dedi.

    Sinirli bir ses tonuyla “Fulya hanım, tekrardan aynı şeyi dile getirmek istemiyorum ama ben Abdullah falan değilim. Aradığınız kişiyi de hiç tanımıyorum ve bu şahıs yüzünden zaten yeterince bankalar ve başkaları tarafından da sürekli rahatsız ediliyorum. Bir de siz başlamayın isterseniz, iyi günler.” diyerek telefonu kapadım.

    Telefonu bir köşeye fırlattım. Yataktan kalktım. Mutfağa gidip, çay suyunu koydum. Su kaynayıncaya kadar marketten birkaç öteberi alıp gelirim diye düşündüm. Montumu, cüzdanımı ve anahtarları yanıma alarak beş kat aşağı indim.

    Aşağı indiğimde, kapının girişinde ev sahibim, apartman yöneticisi ve bizim kapıcı Rüstem ağabeyle karşılaştım. Ev sahibim ve apartman yöneticisi baş başa vermişti. Neden ekmekleri ve gazeteleri getirmedin, çöpleri hâlâ toplamadın diyerek bizim kapıcı Rüstem ağabeyi paylıyorlardı. Rüstem ağabey ise insani bir durum olduğunu, dün çocuğunun rahatsızlandığını ve apar topar gece hastaneye gittiklerini anlatıyordu. “Bahane, bahane hep bahane diyordu,” apartman yöneticisi. Sen sürekli bir şeyler uyduruyorsun ve sürekli buna inanmamızı bekliyorsun. Ama artık yeter! Geçen ay topladığın aidatları bile daha getirmedin. Apartmanın elektriklerini üç aydır daha yatırmadım. Allah muhafaza elektrikleri kesseler ne diyeceğim insanlara, nasıl bakacağım insanların suratlarına? “

    Rüstem ağabey bir köşede öylece sessizce dinliyordu. Onun da kendince haklı sebepleri vardı. O da kandırılmıştı. Hiçbir şey demeden yanlarından sessizce ayrıldım apartmandan. Markete gittim. Öteberiyi alıp çıktım. Geldiğimde ortalık sessizleşmişti. Kimsecikler yoktu. Kapıyı kapattım. Su kaynıyordu. Çayı demledim. Karşıdaki aynadan kendimi gördüm. Sakallarım uzamıştı. Çay demini alıncaya kadar, traş oldum. Traş olmadan önce de bastım radyonun tuşuna. “Ferdi Özbeğen’den "Piyanist” çalıyordu.

    ...Bazen mutlu olur dünya kendinin sanır. Bazen hüzün dolu mum ışığına sığınır. Kim bilir kaç gece geçer böyle yalnız, duygulu. Hep birini arar gözleri uykulu...

    Kalanın ruhu hoş olsundu. Gidene yuh olsundu, ahımız olsundu. Ferdi Özbeğen ağabeyin ruhu, şad olsundu.

    Banyoya gidip, güzelce sinek kaydı traşımı oldum. Yüzümü kurulayıp, havluyu boynuma astım. Mutfağa gidip, çaya baktım. Çay demini almıştı. Tezgahtan ince belli bir bardak alıp, çayı doldurdum. Masanın üzerine, bugünün gazetesinin en okunabilir bölümlerini serdim. Marketten aldığım nevaleleri güzelce yerleştirdim. Kahvaltı sırasında haberleri okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Okudukça iştahım kapandı. Kalktım.

    Masadan çayımı ve küllüğümü aldım. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Yüreğim hafif dalgalanıyordu. Yağan her yağmur damlası kendi yeryüzümden, gökyüzüme bir bir süzülüyordu. Süzülen her damla, kimi acı kimi tatlı anılarımı anımsatıyordu. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi. Bunun farkındaydım ama sürebilmesi umudu bağlıyordu beni yaşama. Belki. Galiba...

    Tüm her şeyi bir odanın içine sürükleyip, arkamda hiçbir iz bile bırakmadan kapıyı kilitleyerek kendimi yağmurun kucağına bıraktım. Koştum, hiç durmadan. Durdum, hiç nefes almadan. Sokaklar geçtim. Sokaklar soludum. Sokaklar tanıdım. Ama işlerin ters gittiğini bir noktadan sonra fark ettim. Yüreğimi sıkıştıran bir şeydi bu. Hayır, yorgunluk değildi bu! Bu başkaydı. Bu başkaydı. Bu başkaydı.

    Eve dönme ihtiyacı hissettim. Ne zaman evden uzak olsam bunu yaşıyordum. Yağmur bile engel olamıyordu, içimdeki tedirginliğin bir yerde kaybolup gitmesine. Ceplerimi yokladım. Sırılsıklam olmuştu. Unuttuğum bir şey vardı sanki. Bir şeyi kaybetmişim gibi delicesine peşine düşmüştüm.

    Onca yolculuğa çıkabilmenin elbet bir geri dönüşü de olurdu. Son kullanma tarihi geçmiş bir duygunun tüketilmesi ve vücudu zehirlemesi gibi. Eve döndüm. Kaybettiğimi düşündüğüm şey, beni evde sessizce bekliyordu.

    Odaya girer girmez tüm benliğimi yakalayıp hapsetti bir odanın içine. Benliğim büyüdü. Sığmadı odaya, taştı. Bir köşede vicdan vardı. Aldım onu, taktım boynuma. Tekrardan döndüm sokaklara. İnsanların arasına karıştım.
    Yanımdan sessizce geçip gidenler oldu, fark edemediler vicdanı. Kimisi görür görmez kafasını eğdi. Utandı. Görmek istemeyenler, kaçtı. Vicdan, boynumdan koptu. Koştu peşlerinden. Yakaladı hepsini teker teker. İçlerine süzüldü.

    İlk kez bu kadar yorulduğumu fark ettim. Yorgunluğun dindirilemeyen acısını yüreğimin güneş görmeyen kısımlarında hissettim. Bir bank bulup iliştim. Bir süre denizi seyrettim. Elime taş alıp denize fırlattım. Bir an yine geldi o koşar adım uzaklaşma hissi.

    Denize doğru bekledik uzunca. Ben yağmura, yağmur bana dönüştü. Sonra ikimiz de aynı anda durduk. Dinlendik. Dirildik. Biraz birikmiştik. Özlemiştik. Anlattık birbirimize olan biteni. Ben değil, o konuştu. Sonra o da sustu, ben konuşmayınca. İkimiz sessizce anlaşmaya çabaladık. Olmadı. Vazgeçtik. Sahilden birkaç gemi kalktı. O son gemiye yetişti. Bindi. Gitti. Ben eve döndüm. O gece hiç ama hiç uyumadım. Anladım, dedim. Anladım.

    Eve döndüm. Apartmanın girişinde Rüstem ağabey ile çöpleri toplarken karşılaştık. Ağlıyordu. Durdum. Cebimden sigara paketini çıkardım. İki tane sigarayı art arda yaktım. Birini kendime, birini Rüstem ağabeye verdim. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sordum sebebini anlattı. O anlattı, ben dinledim.

    "Köyden, amca oğlu dara düştü ağabey," dedi. "Kız kaçırmış. Babası da başlık parası istemiş, kızı vermek için. Eğer o başlık parası gelmezse ikiniz de köye gelmeyin, vururum demiş. Beni aradı böyleyken böyle oldu, dedi. Para istedi. Ben, kızın babasıyla arayı yapınca paranı tez elden yollarım amca oğlu dedi. Ben de topladığım tüm aidat paralarını ona yolladım. Sevgi önemli ağabey, dedi. Sevgi mevzubahis olunca boynumuz kıldan incedir. Sonra kalktım. Gittim. Vardım apartman yöneticisi, Şevki ağabeyin yanına. Anlattım durumu Şevki ağabey anlayışlı adammış. Tamam, dedi. Neyse bir ay oldu, iki ay oldu amca oğlu parayı yollamadı. Her gün telefon açtım. Bugün, yarın yollayacağım amca oğlu hele bir işleri yoluna koyalım da dedi. Ama o para hiç gelmedi. Sonra öğrendim ki, amca oğlu kızı da bırakıp kaçmış. Para da öyle gitti. Para çok mühim değil ağabey. Çalışır, kazanır bir şekilde öderim. Ama o kızı öyle yarı yolda bırakması çok kanıma dokundu.

    "Şevki ağabeyin yanına varıp sonra olanları bir daha anlattım Kimsenin borcu kalmaz bende. Peyderpey öderim ben, dedim. Şevki ağabey kalender bir insan da senin o ev sahibi yok mu ağabey burnumdan fitil fitil getirdi. Para da para dedi. Sonra Şevki ağabeyi de fişfikledi. Benim üzerime saldı. Parayı denkleştirip gideceğim Emrah ben de. Artık çok yoruldum," dedi.

    Cebimi yokladım. Yağmurun ıslaklığı hâlâ duruyordu. Rüstem ağabeye "bekle," dedim Apartman yöneticisi Şevki ağabeyin yanına çıktım. Kapıyı çaldım. Kapıyı eşi açtı. Bekledim. Şevki ağabey geldi. "Ne oldu Emrah oğlum hayırdır," dedi. "Hayır hayır ağabey," dedim. "Gel bakalım konuşalım," dedi.

    İçeri buyur etti. Girdim. Oturur oturmaz Selma yenge tepsiyle çay ve börek getirdi. "Yeni yaptıydık oğlum kokmuştur şimdi. Hadi sıcak sıcak hemen ye." dedi.
    Börek ve çayı masaya koyup konuşmaya başladım.
    "Şevki ağabey sözü uzatmayacağım. Buraya geliş sebebim, Rüstem ağabeyin bir miktar borcu varmış. Ona ben kefilim. Adam belli ki bir çıkmaza düşmüş. Gel etme eyleme. Ekmeğinin peşinde biri. Böyle birini de bulamayız bu devirde. Kalsın. Çalışsın. Öder borcunu maaşını aldıkça." dedim.
    Şevki ağabey razı gelmişti. Sonuçta kefili bendim. Dedim "müsaadenizle ben kalkayım. Size de akşam akşam rahatsızlık verdim."
    Müsaade senin oğlum. Her zaman gel."dedi Şevki ağabey. O ara Selma Yenge börekleri hemen bir saklama kabına koymuştu. "Sen teksin. Yemekle falan uğraşmazsındır şimdi. Al bakalım şunu diyerek elime tutuşturmuştu.

    Kapımın önüne gelmiştim. Tam kilidi yuvasına sokup çevirirken evde unuttuğum telefonum yeniden çalmaya başladı. Önce açıp açmamakta tereddüt ettim ancak canım çok sıkılıyordu. Bu yüzden telefonu açtım “Abdullah, niye böyle yapıyorsun? Ne kadar değiştin sen, seni son bıraktığımda hiç böyle değildin,” diyerek birbiri ardına sıralıyordu cümleleri karşıdaki ses.
    “Fulyacığım, insanı bazen bıraktığın yerde beklediğin şekilde bulamazsın,” dedim. “Heh, sonunda tanıdınız beni Abdullah bey! Bak bir de ayak yapıyordu sabahtan beri yok ben Abdullah değilim de falan da filan da. Hem sen böyle edebi konuşmazdın. Nereden öğrendin bakalım bu lafları, anlat hemen,” dedi.

    “Normal değil mi sence? Dile kolay sekiz yıl geçmiş. Ben o geçen yıllarda kaç yolu unuttum, kaybettim ve o süre zarfında çok kalp kırdım,” dedim. “Abdullah, anladığım şekilde konuşsana be kuzum,”dedi. “Sen de yeşilçamdaki kadın aktrisler gibi ezbere konuşuyorsun be Fulyacığım. Hiç değişmemişsin. Bıraktığım gibisin. Hâlbuki Aristo’nun akış kuramını da çok iyi bilirdin,” dedim. “Belli ki sen bana o gün çok kırıldın. Şimdi Aristo’yu bahane ediyorsun. Ama hiç dinlemedin ki çektin gittin. Sonra birkaç kez aradım, açmadın. Senin hakkında tek bildiğim, yurtdışına gitmiş olmandı,” dedi.

    Ne yapıyordum ben hiç bilmiyordum ama Abdullah olmak çok hoşuma gitmişti. Abdullah’a olan kızgınlığım gitmiş yerini bir miktar üzüntüye bırakmıştı. Abdullah gibi adam üzülür müydü be! Şimdi Abdullah’ın kırılmış kalbinin hesabını sormanın vakti gelmişti. Güç Abdullah’taydı.
    “Haksız değil miydim peki Fulya?” dedim. “Haklıydın ama dinleseydin bunları söyleyecektim sana,” dedi. “Ama söylemedin,” dedim. “Fırsat vermedin ki, fırsat verseydin bir bir açıklayacaktım,” dedi. “ Neyi açıklıyorsun Fulya! Bana martaval okumayı bırak lütfen. Hem ne oldu da bu kadar yıl geçtikten sonra tuttun aradın,” dedim. “Eski albümlere bakıyordum. Fotoğraflardaki biz olduğumuz günlere. Hani vardır ya Abdullah, bazı fotoğraflar insanın içini açar sonra ufacık bir gülümseyiş ve bir parça da gözyaşı gelir yerleşir suratına. İşte o yüzden aradım,” dedi

    Belli ki ortada bir yanlış anlaşılma vardı. Giderek işler sarpa sarıyor ve tatsızlaşıyordu. Ama Abdullah olmaktan da bir türlü vazgeçemiyordum. Fulya, Abdullah ile gittiği kamp günlerinden Abdullah'ın çok cesur ve kararlı olduğundan ve elinden her iş geldiğinden bahsedip duruyordu. Halbuki benim hayatımda hiç cesaret edebileceğim bir şey yoktu. Genelde birçok şeye aynı anda başlardım ve sadece bir başlangıç yapardım. Hiçbir zaman da sürdüremezdim. Abdullah gibi mücadele edebilen bir yapıya da sahip değildim hemen abandone olurdum ve onun gibi hiçbir iş de gelmezdi elimden. Hayatın beceriksiziydim ben.

    Fulya’ya artık gerçekleri açıklamanın vakti gelmişti. Sırf can sıkıntısından yaptığım bu ayıbın üstünü nasıl örtebilirim diye düşünürken, Fulya telefonun diğer ucunda ağlamaya başlamıştı. Teselli veriyordum, sakinleştirmeye çalışıyordum ama Fulya ağlayarak “Neden gittin aptal,” diyerek bağırıyordu. Ben ise, küçükken babamın bana kızdığı günlerdeki gibi başımı öne eğip hiç ses çıkarmadan halının desenlerine bakıyordum.

    Telefon öylece kulağımda durdu uzunca bir süre sadece Fulya’nın nefes alış verişlerini işitiyordum. Sessizliği bir türlü sevememiştim ve alışamamıştım da bu yüzden “Ben, Abdullah değilim Fulya,” dedim. “Biliyorum.” dedi ve devam etti. “Abdullah, sekiz yıl önce beni eve bıraktıktan hemen sonra arabasıyla trafik kazasında öldü. Ama ben ölmüş olduğunu bir türlü kabullenemedim bu yüzden de numarasını hiçbir zaman silemedim. Sanki tekrardan Abdullah'ın numarasını aradığımda hemen telefonu o dingin sesiyle açacakmış beni sakinleştirecek, kuş gibi hafifletecekmiş gibi hissediyordum. Kendimce bir Abdullah yarattım işte ve buna inandım. Kusura bakmayın sizi de rahatsız ettim bu saatte ancak tekrardan hayata karışabilmem için bunu yapmam ve onun olmadığını kabullenmem gerekiyordu,” dedi. Bir şey diyemedim, sustum her zamanki gibi. Sonrasında ise telefon kapandı.

    Telefonu kapatır kapatmaz, telefon tekrardan çalmaya başladı. Arayan bu sefer bir bankaydı. Açtım. “Merhaba, Abdullah Bey ile mi görüşüyorum,” diye sordu müşteri hizmetleri. Tüm içtenlikle cevap verdim: “Evet, buyurun.”
  • Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. Bazen de onları komşu ülkelere köle olarak satarlarmış. Satılanlar şanslı sayılırmış, çünkü bunlar bazen bir fırsatını bulup kaçar, ülkelerine dönerek Juan-Juanlar’ın yaptığı işkenceleri anlatırlarmış. Ama asıl işkenceyi, genç ve güçlü oldukları için satmadıkları esirlere yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esirin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna “Deri geçirme işkencesi” derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir mankurt, yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece birkaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış.

    Juan-Juanlar’ın bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.

    Bununla birlikte, bir defasında, adı tarihe Nayman Ana olarak geçen bir göçebe kadın, oğlunun başına gelenlere dayanamamış, onu kurtarmak istemiş. Efsane böyle anlatır. Ana-Beyit mezarlığının adı da buradan gelir. “Ana-Beyit” ‘ana barınağı, ana huzuru’ demektir.

    Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar işkencenin beşinci günü, ‘sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek içecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş.

    Bir mankurt kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için, efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arzetmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış. Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt birkaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski-püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş...

    Bir tutsağın içine korku salmak için ona kafasının uçurulacağını ya da başka bir yerinin kesileceğini bildirmek; onun hafızasını silme, son nefesine kadar taşıyacağı ve başkalarının anlayamayacağı yegâne kazancı olan bilincini kökünden yok etme cezası yanında hiç kalır. İşte, göçebe Juan-Juanlar, o kısa tarihlerinde, insanın bu gizli özüne kastetmek gibi en büyük vahşet örneğini çıkardılar. Tutsakların yaşayan anılarını elinden almak usulünü bulmakla, insanlığa karşı en korkunç cinayeti işlemiş oldular. İşte Nayman Ana oğlunun mankurt olduğunu öğrenince, dayanılmaz bir acı ve umutsuzluk içinde, aşağıdaki ağıtı bunun için yakmıştı:

    “Oy balam, oy! Hafızan kökünden sükülüp alınanda, başına sardıkları deve derisi kuruyup büzülerek ceviz kırar gibi beynini sıkıştıranda, o görünmez çember gözlerini kanlı yaşla dolduranda, Sarı-Özek’in dumansız ateşinde cayır cayır yananda, ölüm susuzluğundan çatlayan dudaklarına bir damlacık yağmur düşmedi! Oy balam, oy! Can balam oy! Yeryüzüne hayat veren güneş, senin için kapkara bir yıldız oldu da bir damla ışık vermedi! Ondan nefret etmedin mi oy balam oy! Can balam oy!.

    “Acı çığlıkların bozkırda yankı yankı yayılanda, gece-gündüz Tengri! deyip yana-yakıla gökyüzü boşluğuna seslendiğinde, dayanılmaz acılarla kıvrananda, kusmukların, pisliklerin, sidiklerin içinde boğulanda, balam oy, vücudun yıkılıp üzerine sinekler üşüşende, yavaş yavaş aklını yitirip gittiğinde, hepimizi yaratıp sonra da kendi hâlimize salıveren Tengri’ye son gücünü toplayıp isyan etmedin mi? Oy balam oy! Can balam oy!

    “İşkenceyle sakatlanan aklını karanlığın örtüsü yavaş yavaş kapladığında, zorla elinden alınan hafızan geçmişle bağlantısını koparanda, öz ananı dağ dibinden akan ve kıyısında oyun oynadığın derenin şırıltısını, kendi adını, babanın adını, sana utana utana bakarak gülümseyen kızın adını, aralarında büyüdüğün bacı-kardeş, hısım-yoldaş herkesin hayali gözünde silinende, seni karnında taşıyıp bu günleri göstermek için doğuran anana kargışlar okumadın mı? Oy balam, oy! Can balam, oy!..”

    Bu efsane, Juan-Juanlar’ın güney-doğu Asya sınırlarından sürülünce, kuzeye akın ederek Sarı-Özek’i ele geçirdikleri zamana aittir. Buraya geldikten sonra topraklarını genişletmek ve köle toplamak için ardı arkası kesilmeyen savaşlar yaptıkları dönemle ilgilidir. İlk zamanlarda pek çok tutsak almışlar. Bunların arasında kadınlar ve çocuklar çokmuş ve hepsi köle yapılmış. Zamanla direniş başlamış, yerliler toplanıp silahlanmış, bir ordu kurmuşlar, savaşmışlar. Ama Juan-Juanlar sürülerini beslemeye çok elverişli olan Sarı-Özek bozkırlarını terketmemişler, buraya iyice yerleşmek için saldırılarını daha da arttırmışlar. Topraklarının elden çıkmasına razı olmayan yerliler de yabancıları ülkelerinden sürüp çıkarmayı hak ve görev saydıkları için savaşlar sürüp gitmiş. Bazen bunlar kazanmış, bazen onlar..

    Savaşsız, sessiz dönemler de oluyormuş bazen. İşte bu savaşsız dönemlerin birinde, Naymanlar’ın ülkesine bir tüccar kervanı gelmiş. Bu tüccarlar çay içerken, çevresinde Juan-Juanlar’ın oturduğu kuyuların yanından geçtikleri sırada deve sürüsü güden genç bir çobanla karşılaştıklarını söylemiş ve gördüklerini anlatmaya başlamışlar. Çobanla konuşmak isteyen tüccarlar onun bir mankurt olduğunu hemen anlamışlar. İlk bakışta sağlıklı biri gibi görünüyormuş, onun bir mankurt olduğu, başına böyle bir felâket geldiği hiç belli değilmiş. Bıyıkları yeni terlemiş, oldukça yakışıklı bir genç imiş. Daha önce akıllı, konuşkan olduğu da besbelliymiş. Ama, yeni doğmuş gibi, hiçbir şey bilmiyormuş. Ne kendisinin adını biliyormuş, ne anasının, ne babasının adını. Juan-Juanlar’ın ona yaptıklarını da hiç hatırlamıyormuş. Sorulan her soruya ya evet, ya hayır diyor, ya da hiçbir şey söylemiyormuş. Başına sımsıkı yapıştırdığı şapkasını da hiç çıkarmıyormuş. Çok ayıp, çok acı bir şey olsa da, insanlar bazen sakatlarla alay etmekten hoşlanırlar. Tüccarlar, bazı mankurtların başındaki deve derisinin kendi derisine çıkmamasıya yapıştığını bildiklerinden, onunla gülüp alay etmeye başlamışlar. Böyle bir mankurta “Gel başını buharlayalım da o deve derisini koparalım” demekten daha korkutucu bir şey olmazmış. Bu sözü duyan mankurt yaban ayısı gibi tepinir, kafasına kimseyi dokundurmazmış. Böyleleri şapkalarını başlarından hiç çıkarmaz, gece-gündüz onunla yatıp kalkarlarmış. Konuk tüccarların anlattıklarına göre mankurt ne kadar sarsak olsa da, işini çok iyi yapıyormuş. Tüccarların kervanı onun otlattığı develerden uzaklaşıncaya kadar gözlerini onlardan ayırmamış. Gidecekleri sırada tüccarlardan biri ona takılmak için:

    - Uzun yola gidiyoruz, çok yer göreceğiz, selâm göndereceğin biri, meselâ bir yavuklun var mı? demiş. Nerde yavuklun? Haydi, utanma, söyle. İşitiyor musun? Belki bir mendil verirsin, ona götürürüz.

    Mankurt tüccara uzun uzun baktıktan sonra şöyle demiş:

    - Her gün ben Ay’a bakarım, o da bana bakar. Birbirimizi işitmeyiz. Ama biliyorum, orada oturan biri var...

    Çadırda tüccarları dinleyenler arasında, onlara çay veren bir kadın varmış. Nayman Ana imiş bu. Sarı-Özek efsanesinde kadının adı böyle geçer.

    Nayman Ana konuk tüccarlara hiçbir şey belli etmemiş. Anlattıkları olayın onu nasıl etkilediğini hiçbiri anlayamamış. Kadın, sorular sorup daha fazla bilgi almak istiyormuş ama, bir yandan da daha fazlasını öğrenmekten korkuyormuş. Bu yüzden dilini tutmuş, yaralı bir kuşun çığlığı gibi içinde doğan acı sesi bastırabilmiş. Bu sırada sohbet konusu değişmiş, kimse zavallı mankurttan söz etmiyormuş artık. Dünyada böyle şeylere rastlanır, diye düşünmüş olsalar gerek. Ama Nayman Ana hâlâ vücudunu saran korkuyu atmaya, ellerinin titremesini gizlemeye, içinde çığlık atan o kuşu boğmaya çalışıyormuş. Yas için bağladığı ve nice zamandır herkesin görmeye alıştığı ağarmış saçlarını örten yağlığı biraz, daha indirmiş alnına.

    Az sonra kervan yoluna koyulmuş. O gece gözlerine uyku girmeyen Nayman Ana, Sarı-Özek bozkırında çobanlık eden bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını öğrenmeden asla rahat edemeyeceğini anlamış. Uzun zamandan beri oğlunun savaş meydanlarında ölmediği, yine uzun zamandan beri kimseye söyleyemediği bir his, bir sezgi varmış içinde. İşte bu korkunç düşünce yine uyanmış onun ana yüreğinde. Bir an için, böyle kemirici bir şüphe, böyle büyük bir korku ve acı içinde yaşamaktansa, oğlunu iki defa gömmesi daha iyi olurdu herhalde...

    *

    Oğlunun Sarı-Özek’te, Juan-Juanlar’la yapılan bir savaşta öldüğü söylenmişti. Kocası ise bundan bir yıl önce yapılan bir savaşta ölmüştü. Kocası, Naymanlar arasında ün yapmış, sevilen, sayılan bir adamdı. Onun ölümünden sonra yapılan ilk savaşa, babasının öcünü almak için oğlu da katılmış. Ölenleri asla savaş meydanında bırakmazlarmış ama, bu defa onun oğlunun ölüsünü getirmek mümkün olmamış. Arkadaşları çarpışma sırasında, birçokları, delikanlının vurulup atının yelesine abandığını görmüş. Onu almak istedikleri zaman savaş gürültüsünden korkuya kapılan at hızla kaçmaya başlamış. Derken delikanlı da yuvarlanmış attan. Yuvarlanmış ama yere düşmemiş, ayağı üzengiye takılı kalmış, iyice korkuya kapılan at, ölü binicisini sürükleyip götürmüş uzaklara. Paniğe kapılan at aksi gibi düşman safına doğru kaçmış. Kıyasıya savaş sürerken delikanlının iki arkadaşı onun ölüsünü kurtarmak için atın peşinden gitmişler. Ama örgülü saçlı Juan-Juan atlıları derede pusu kurmuş onlara. Sonra, ansızın çıkıp naralar atarak saldırmışlar. Naymanlar’dan biri okla vurulup ölmüş, öbürü de ağır yaralanmış ve atının gemini çevirip geri kaçmak zorunda kalmış, arkadaşlarının yanına gelince de devrilmiş atından. Naymanlar, pusudaki Juan-Juanlar’ın savaşın en kızgın zamanında kanattan baskın yapacaklarını o zaman anlamışlar ve bunun üzerine yeniden toparlanıp hücuma geçmek için geri çekilmişler. O sırada Nayman Ana’nın oğlunun başına gelenler unutulmuş. Onun ölüsünü almak için giden, sonra da ağır yaralanıp geri dönen Nayman, ölüyü sürükleyen atın bilinmeyen bir yöne gidip gözden kaybolduğunu söylemiş onlara...

    Birkaç gün sonra Naymanlar savaş meydanına gidip gencin ölüsünü aramışlar. Ama ne ölüsünü bulmuşlar, ne atını, ne silahını, ne de herhangi bir iz.. Onun öldüğünden kimsenin şüphesi kalmamış. Savaş sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olsa bile, kan kaybından ya da susuzluktan çoktan ölmüş olacağını düşünmüşler. Böylece, onun ölüsünü aramaya, ondan bir iz bulmaya gidenler, elleri boş dönünce, delikanlının Sarı-Özek bozkırında kefensiz, mezarsız yattığını düşünerek ağlamışlar. Onu bu halde bıraktıkları, yitirdikleri için utanç duyuyorlarmış. Nayman Ana’nın çadırında, onunla birlikte ağlaşan kadınlar ağıt yakarken bir yandan da kocalarını, erkek kardeşlerini yeriyor, suçluyorlarmış:

    - Akbabalar vücudunu didik didik etti, çakallar alıp götürdü, siz de kendinize erkek diyorsunuz! Papağınız yere batsın!..

    O günden sonra Nayman Ana için dünya bomboş kalmış, günleri acılarla dolu olarak geçmeye başlamış. Bir yiğidin savaş meydanında vurulup ölmesini anlıyor, ama onun bir kefene sarılmadan, bir mezara gömülmeden orada bırakılmasını kabul edemiyor, dövünüyormuş. Rahatı, huzuru kalmamış. Üzüntüler ve kara kara düşünceler ana yüreğini parça parça ediyormuş. Derdini kimselere açamıyor içini kimselere dökemiyormuş. Allah’tan başka başvuracağı kimse kalmamış.

    Bu kara düşüncelerden, dayanılmaz acılardan kurtulmak için, işin doğrusunu anlamak, çocuğunun ölüsünü gözleriyle görmek istiyormuş kadıncağız. Eğer gerçekten ölmüşse, kaderi böyleymiş diyecek, olanı kabullenecekmiş. Onu en çok şüpheye düşüren, oğlunun atının hiçbir iz bırakmadan yok olmasıymış. Hayvan vurulmamış, yıkılmamış, ürkmüş ve bir yerlere kaçıp gitmişti. Bütün yılkı atları gibi onun da bir gün sürüye dönmesi ve üzengisine takılan binicisini sürükleyip getirmesi gerekirdi, diye düşünüyormuş. Çocuğunun ölüsünü böyle görmeye de razıymış. O zaman, o korkunç olay karşısında kanlı gözyaşları döker, saçını başını yolar, öyle acılı sözler söylermiş ki, belki Allah’ın bile gücüne gidermiş. Ama hiç olmazsa artık içindeki şüphe gider, daha fazla uzamasını istemediği ömrünü bitirmeye, soğukkanlılıkla kendini ölüme hazırlamaya koyulabilirmiş...

    Ne yazık ki oğlunun ölüsü bulunmamış, bindiği at geri gelmemişti. Kabilenin öbür insanları zamanla olayı unutmuşlardı ama oğlunu unutamayan ananın acıları dinmiyor, şüpheler aklından çıkmıyordu. Ata ne olmuştu. Koşumlar, silahlar ne olmuştu? Bunlardan birini bulsa, oğlunun başına gelenleri de tahmin edebilirdi. Koşa koşa gücünü yitiren atı, Juan-Juanlar yakalamış olabilirlerdi. Koşumlu bir at da iyi bir ganimet sayılırdı çünkü. Atı yakalayanlar üzengide sürüklenen oğlunu ne yapmışlardı? Onu görmüşler miydi yoksa kurda kuşa yem olsun diye çöle mi atmışlardı? Eğer bir mucize olmuş da ölmemişse, onlar mı öldürmüş ve acısına son vermişlerdi? Yoksa, öylece bırakmışlar mıydı?

    Bu sorular, bu şüpheler hiç çıkmamıştı Nayman Ana’nın aklından. Bozkıra gelen tüccarlar çaylarını içerken, yolda bir mankurta rastladıklarını söyleyince işte bu acılarla yaşayan Nayman Ana’nın yüreğine yeni bir kıvılcım düşürdüklerinin farkında değillerdi. O günden sonra o mankurtun kendi oğlu olabileceği düşüncesi aklından çıkmadı. Bu mankurtu bulmadan, onun kendi oğlu olup olmadığını anlamadan rahat edemeyecekti.

    *

    Naymanlar’ın yaylakları olan yarı kuru dağ eteklerinde, taşlı-çıngıllı küçük dereler akardı. Nayman Ana bütün gece o derelerin şarıltısını dinledi. Onun tedirgin, allak-bullak olmuş ruh haliyle taban tabana zıd bu şırıltılar ona ne mırıldanıyor, ne anlatıyordu? Ruhu yatışmalı, huzur bulmalıydı artık. Sarı-Özek’in mutlak sessizliğine dalıp gitmeden önce, o monoton berrak şarıltıyı doya doya içer gibi kulaklarına doldurmalı, yüreğini serinletmeliydi. Sarı-Özek bozkırına tek başına gitmesi çok tehlikeliydi ama bu niyetinden kimseye söz açamaz, kimseye güvenemezdi. Çünkü kimse anlamazdı onu. En yakın dostları bile böyle bir işe girişmesini istemezlerdi. “Çoktan ölmüş olan bir insanı aramak için çöllere düşülür mü?” derlerdi. Büyük bir tesadüf eseri olarak sağ kalmış olsa bile onu aramak yine anlamsızdı. Çünkü bu takdirde onu mutlaka mankurt yapmışlardı ve bir mankurt, dışı insan içi saman bir korkuluk idi. Geçmişini bilemezdi...

    Nayman Ana, karar verdiği yolculuğa başlamadan, o gece birkaç defa çadırdan çıktı, çevresine kulak verip dinledi, ufukları süzdü, düşüncelerini derleyip toparlamaya çalıştı. Vakit geceyarısıydı. Bulutsuz gökyüzünde parlayan Ay, süt rengi soluk ışığını yeryüzüne yayıyordu. Dağın eteğine serpilmiş beyaz yurtlar (çadırlar), şırıltılı derelerin kıyısında gecelemek için konmuş iri kuş sürülerini andırıyordu. Avılın (köyün) ötesinde koyun ağılları vardı. Daha da ileride yılkıların otladığı vadilerden köpek havlamaları ve bazı anlaşılmaz insan sesleri duyuluyordu. Nayman Ana’yı en çok duygulandıran, avıl yakınında koyun sürülerini bekleyen genç kızların yanık türküleri oldu. Bir zamanlar o da söylemişti bu türküleri... Buraya gelin geldiğinden beri her yaz tam bu bölgede yaylaya çıkarlardı ve şimdi o yılları da hatırlıyordu. Bütün gençliği, bütün ömrü burada geçmişti. Aileleri büyüdükten sonra dört yurt kurmaya başlamışlardı burada: Birinde yemek pişirilir, mutfak olarak kullanılırdı. İkincisinde yemek yerlerdi. Diğer ikisi de oturmak, yatmak içindi. Sonra Juan-Juanlar’ın istilası başlamıştı ve o yapayalnız kalmıştı...

    Ve işte şimdi, o da terkedecekti bu tenha çadırı..

    Yol için gerekli hazırlığı akşamdan yapmıştı. Yiyecek ve gereğinden fazla su almıştı yanına. Sarı-Özek bozkırında belki kuyuya rastlayamaz, susuz kalabilirdi. Onun için iki tulumu ağzına kadar doldurmuştu. Üzerine bineceği dişi deve Akmaya’yı da hazırlamıştı ve hayvan ileride bir kazığa bağlı olarak bekliyordu. Bu deve onun hem yoldaşı, hem umudu olacaktı. Ona güveniyordu. Akmaya gibi güçlü ve hızlı yürüyen bir devesi olmasa, o ıssız, o engin bozkır yolculuğuna nasıl çıkabilirdi? O yıl Akmaya gebe değildi. Üst üste iki yavrudan sonra kısır kalmıştı ve gücünün doruğunda bulunuyordu. Sağlam, uzun bacaklı, çevik, kıvrak yürüyüşlü, çift hörgüçlü idi. Hörgüçleri kaya gibi sağlamdı. Ağır yük taşımaktan ya da kocamışlıktan tabanları aşınmış değildi. Uzun, güçlü boynu, zarif bir başı, soluk aldıkça kelebek kanadı gibi açılıp kapanan burun delikleri ile, beyaz renkli Akmaya bir sürüye bedeldi. Herkes imreniyordu ona. Ona sahip olmak, onun cinsinden develer üretmek için on tane genç deve vermeye hazır olanlar vardı. Nayman Ana’nın eski zenginliğinden kala kala bu dişi deve kalmıştı elinde. Bütün malını mülkünü ölen yakınlarının kırkıncı gün yemeklerinde, daha sonra da kocası ve oğlu için verilen yas şölenlerinde harcamış, elindeki avucundaki savrulup gitmişti.

    Şimdi, sezgilerle ve dayanılmaz acılarla aramaya çıkacağı oğlu için de, bir süre önce büyük bir anma şöleni düzenlemiş, yöredeki bütün Naymanlar’ı davet etmişti...

    Şafak sökerken Nayman Ana çadırından çıktı. Yolculuk için bütün hazırlığı tamamdı. Eşikten bir adım atınca durdu. Sırtını kapıya yaslayarak, derin uykuda olan avılına son bir defa göz gezdirdi, düşüncelere daldı. Nayman Ana, gençliğini yitirmiş olsa da güzelliğini henüz yitirmemişti. İnce, uzun boylu, sağlam yapılı idi. Uzak yol için uygun düşecek şekilde giyinmişti. Ayaklarına çizmelerini çekmiş, beline kuşağını bağlamış, entarisinin üzerine bir yelek geçirmiş, geniş bir şalvar giymiş, sırtına bir manto atmıştı. Başına ak bir yazma dolamış, uçlarını ensesinden bağlamıştı. Bu ak yazmayı geceleyin düşüncelere daldığı sırada bağlamaya karar vermişti. Madem ki oğlunun yaşadığını ümit ediyordu, öyleyse kara yazma bağlaması gerekmezdi. Eğer onun yaşadığından ümidini keserse, kara yazmasını yeniden bağlar ve bir daha hiç çıkarmazdı başından. Sabahın alaca karanlığı ağarmış saçlarını, derin acıların izleri olan alnındaki kırışıkları göstermiyordu henüz. O anda gözleri doldu, derin bir ah çekti. Bir gün böyle bir durumla karşılaşacağı aklına gelir miydi? Kendini toparladı, fısıltı hâlinde bir âyetin ilk sözlerini okudu: “Eşhedüen lâ ilâhe illallah!” Bundan sonra kararlı adımlarla devesine doğru yürüdü ve onu ıhtırdı, elindeki heybeyi hayvanın sırtına attı ve kendisi de üzerine oturdu. Akmaya tekrar doğruldu ve sahibini tâ yukarıya kaldırarak yürümeye hazırlandı. Uzun bir yola çıkacaklarını o da anlamıştı...

    Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka, avılda onun yola çıktığını gören, bilen olmadı. Nayman Ana, esneye esneye kalkan eltisine bir gün önce torkunlarına (kendi akrabalarına), oradan da, kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa, Kıpçak ülkesindeki evliya Yesevî[10] dedenin türbesini ziyarete gideceğini söylemişti.

    Yola böyle erkenden ve kimseye görünmeden çıkışının sebebi, soru yağmuruna tutulmaktan kurtulmak idi. Avıldan çıktıktan sonra devesinin başını San-Özek’e çevirdi. Önünde hareketsiz bir boşluk gibi uzanan engin Sarı-Özek’e...

    *

    Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..
    Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında, ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı-Özek uzar giderdi.
    Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı.
    Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir.. gider gelirdi..

    “Konvansiyon” uçak gemisinden, yörünge istasyonu Parite’deki denetleyici iki kozmonota şifreli yeni bir telsiz bildirisi daha gönderildi. Bunda, Güneş sistemi dışında bulunan Parite 1-2 ve Parite 2-1 kozmonotlarıyla bağlantı kurmamaları, onların istasyona dönebilmeleri için uygun zamanı bildirmemeleri nazik bir dille ama kesin olarak emrediliyor, Ortak Yönetim Merkezi’nden talimat beklemeleri bildiriliyordu.

    Okyanusta orta şiddette bir fırtına vardı. Kabaran dalgalar dev geminin gövdesini dövüyor ve gemi sallanıyordu. Güneş kapalı değildi, beyaz köpükleri parlatıyor, rüzgârın hızı da ayni tempoda devam ediyordu.

    Konvansiyon uçak gemisinin, pilotlar ve güvenlik görevlileri de dahil, bütün mürettebatı, işlerinin başında, tetikte bekliyorlardı...

    * * *

    Ak deve Akmaya, inler gibi hafif ve monoton bir ses çıkararak, ayaklarını belli belirsiz bir hışırtıyla yere dokundurarak, uçsuz, bucaksız bozkırın düzünde bayırında, günlerden beri yürüyor, yürüyordu... Nayman Ana, bu kavurucu ıssız topraklarda devesinin daha fazla yavaşlamasına izin vermeden sürüyor, pek nadir olarak karşılarına çıkan bir kuyu başında ve ancak geceleri duruyor, sabah olur olmaz devam ediyordu yoluna... Sarı-Özek’in sayısız tümseklerinden birinin ardında büyük bir deve sürüsüyle karşılaşacağı ânı bekliyordu kadın. İki günden beri, kırmızı kumlu geniş Malakumduçap vadisinin yakınında idi. Avıla gelen tüccarların, büyük bir deve sürüsünü güden mankurtla karşılaştıklarını söyledikleri yer burasıydı. Kilometrelerce uzanan Malakumduçap vadisinin çevresinde iki günden beri umutla dolanıyor, bir yandan da Juan-Juanlar’la karşılaşmaktan korkuyordu. Aradı, taradı ve yalnız uzayıp giden bozkırı gördü. Bozkır ve serap... Bir defa, kıvrım kıvrım yanan bir yolun ilerisinde koca bir şehir gördü. Camileri, minareleri, kale surları gibi yüksek duvarları vardı bu şehrin. Büyük bir umuda kapıldı. Akmaya’yı hızlandırdı. Oğlunu belki orada bir köle pazarında bulabilirdi. Onu alır, Akmaya’ya bindirir, köyün yolunu tutarlardı. Akmaya öyle koşardı ki kimse yetişemezdi arkalarından.. Ne yazık ki, bir seraptı bu! Çöl yolculuğu ağır ve yorucudur ve bu yüzden sık sık böyle aldatıcı hayaller görür insan.

    Elbette, Sarı-Özek çölünde bir adam arayıp bulmak hiç de kolay bir iş değildi. Ama bu adamın etrafında, geniş düzlüğe yayılmış büyük bir deve sürüsü varsa, iş kolaylaşır. İnsan er-geç bu develerden birini görür. Sonra bütün sürüyü, sonra çobanını... İşte Nayman Ana’nın umudu, güveni bu idi.

    Ama Nayman Ana sürünün ne kendisine rastlıyordu ne de izine. İçine bir korku düştü: Ya sürü başka bir otlağa gitmişse? Ya Juan-Juanlar develerini satmak için Hive ya da Buhara gibi şehirlerin pazarlarına göndermişlerse?.. Eğer sürüyü satmak için götürmüşlerse, mankurt çoban o kadar uzaktan geri dönebilir miydi? Köyden çıkarken, kaygılar, şüphelerle yanıp tutuşurken, tek arzusu vardı: Çocuğunu sağ olarak görsün de nasıl görürse görsün. İster mankurt olsun, ister her şeyi, bütün geçmişi unutmuş olsun, yeter ki sağ olsun, yaşıyor olsun.. Bu kadarına da razıydı. Ama şimdi, Sarı-Özek bozkırında, aradığı çobanı bulabileceği yere yaklaştıkça, beyinsiz, deli bir yaratıkla karşılaşmaktan korkmaya, rastlayacağı böyle bir çobanın kendi oğlu olmaması, başka bir zavallı olması için Tanrı’ya dua etmeye hazırdı. Şimdi bu mankurtu, gözleriyle görüp, oğlunun yaşadığı şüphesini kafasından atmak istiyordu. Onu kendi gözleriyle gördükten sonra evine dönecek, bir daha kendine işkence etmeyecek, ömrünün geri kalan bölümünü, kaderine razı olarak sessizce geçirecekti... Sonra, birdenbire yine oğlunu görmek özlemiyle yanıyor, ne olursa olsun, o mankurtun bir başkası değil, kendi oğlu olmasını istiyordu.

    İşte, bu çelişkili duygularla ilerlerken, alçak bir tepeyi aşınca, birdenbire büyük bir deve sürüsüyle karşılaştı! Geniş vadiye yayılan semirmeye bırakılmış develer, bodur otların ve dikenlerin uçlarını kopara kopara dolaşıyorlardı. Nayman Ana, Akmaya’yı hızlandırdı, iyice koşturdu. Önce büyük bir sevince kapılmıştı, hemen sonra da mankurt yapılmış bir oğulla karşılaşacağı korkusu düştü içine. Korkudan ürperdi. Ama, nasıl olduğunu anlamadan, yine bir sevince kapıldı. Böylesine karışık, çelişkili duygular içinde ne yapacağını bilemiyor ve Akmaya’yı sürüyor, sürüyordu.

    Aradığı sürü işte karşısındaydı. Ya çoban? Nerede çoban? Uzaklarda olamazdı. Ha, evet, oradaydı işte. Vadinin karşı yamacında. Uzaktan yüz hatları pek belli değildi. Uzun bir sopa vardı elinde. Semerli ve onun eşyalarıyla yüklü bir deveyi yedeğinde tutuyor, gözlerine kadar indirdiği şapkasının siperi altından sakin sakin ona bakıyordu.

    Nayman Ana, iyice yaklaşınca oğlunu tanıdı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini yerde buldu. Daha sonra oğlunu görünce deveden indiğini değil düştüğünü hatırlayacaktı. Ama şimdi bunu düşünecek durumda değildi. İkisini birbirinden ayıran çalılıklar arasından atılarak bağırdı:

    - Oğlum! Oğul balam benim! Her yerde seni arıyorum. Ben senin annenim!

    Ama ayni anda da acı gerçeği anlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tepiniyor, acı gözyaşları döküyordu. Düşmemek için oğlunun omuzlarına asılmıştı. Toparlanmaya, titreyen dudaklarını büzüp susmaya çalıştı ama tutamadı kendini. Oğlu, öylece, kayıtsız duruyordu. Nice zamandır yüreğinden pençesini çekemeyen acılar şimdi onu yere sermişti. Tutamadığı gözyaşları arasından, gözlerine düşen ağarmış ıslak saçlarının arasından, gözyaşlarından çamurlaşmış yolun tozunu yüzüne buladığı titrek parmakları arasından, oğlunun yüzüne, görüp tanıdığı yüz hatlarına bakıyordu. Bir an göz göze gelince onun kendisini tanıyacağını umuyor, bunu bekliyordu. Bir oğulun öz anasını tanımasından daha kolay ne vardı?

    Gel gör ki, onun karşısına dikilmesi, bu hâli, oğlunun üzerinde en küçük bir etki, bir tepki yaratmadı. Sanki her zaman burada yaşıyor, ya da her gün onu görmeye geliyordu. Çoban ona kim olduğunu, niçin ağladığını bile sormadı. Bir süre öyle durduktan sonra kadının elini kendi omuzundan çekip itti, yanından hiç ayırmadığı yüklü binek devesini yedeğine alıp, oyuna dalan köşeklerin (deve yavrularının) uzaklaşıp uzaklaşmadığına bakmak için sürünün öbür başına doğru yürüyüp gitti.

    Nayman Ana çöktü kaldı oracıkta. Ellerini yüzüne götürdü ve başını yerden kaldırmadan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Neden sonra biraz toparlandı, kalkıp yine oğlunun yanına gitti. Çoban onun geldiğini görüyor, başına sımsıkı geçirdiği şapkasının altından ona, hiçbir şey olmamış gibi anlamsız, kayıtsız bakıyordu. Ama, güneşin, rüzgârın kavurduğu zayıf yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı sanki. Yüzü gülümsüyor gibiydi ama gözleri bomboş, pek ilgisizdi.

    Oğlunun yanına gelen Nayman Ana derin bir ah çekerek:

    - Gel şuraya otur da biraz konuşalım, dedi.

    Yere oturdular.

    - Beni tanıdın mı?

    Mankurt ‘hayır’ anlamında başını salladı.

    - Adın ne senin?

    - Mankurt.

    - Bu senin şimdiki adın. Eski adın neydi? Asıl adını hatırlamaya çalış bakalım.

    Mankurt sustu. Hiç konuşmuyordu. Ama, iki kaşının arasında ter tanelerinin birikmesinden, gözlerinin bir sis perdesi ardında kalmış gibi görünmesinden hatırlamaya çalıştığı belliydi. Hatırlamasını engelleyen kalın bir duvarı aşamadığı da anlaşılıyordu...

    - Peki, babanı hatırlıyor musun? Babanın adı neydi? Kimsin, kimlerdensin? Hiç olmazsa doğduğun yeri, memleketini hatırla..

    Hayır, mankurt hiçbir şey bilmiyor, hiçbir şey hatırlamıyordu.

    - Vah yavrum, ne yapmışlar sana!

    Böyle diyen Nayman Ana’nın dudakları acı ve hiddetten titredi, kendini tutamayıp yine hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ama mankurt yine öyle kayıtsız duruyordu.

    - Bir insanın elinden malı-mülkü, bütün zenginliği hatta hayatı bile alınabilir, diye söylendi, ama insanın hafızasını almak gibi bir cinayet işlenir mi? Ey rızık veren Tanrı! Eğer varsan, insanların aklına böyle bir şeyi nasıl getirirsin? Yeryüzünde zulüm, kötülük az mı ki!

    Böyle diyen Nayman Ana, gözlerini mankurt oğlundan ayırmadan, Sarı-Özek’te söylenen o meşhur ağıta başladı. Bu, Sarı-Özek tarihini, kültürünü bilen kişilerin çok iyi hatırlayacağı bir ağıttı. Talihsiz, dertli ananın, Güneşle, Tanrı ile ve kendisiyle ilgili olarak söylediği yakınmalardı. Geleneklere bağlı olanlar onu ezbere bilir ve bugün bile söylerler. Bu ağıtın başlangıç sözleri şöyleydi:

    Men, batası ölgen boz maya
    Tulıbın kelip iskegen...

    Uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının ortasında, dertli ana, gönül avutmaz, dert söndürmez ağıtlarını hıçkırıklar arasında söylemeye devam etti.

    Heyhat, mankurtun kılı bile kıpırdamıyordu.

    Nayman Ana oğluna kim olduğunu hatırlatarak değil, söyleyerek, tekrar ederek bildirmeye karar verdi:

    - Senin adın Colamandır[12]. İşitiyor musun? Sen Colamansın. Babanın adı Dönenbay idi. Babanı da hatırlamıyor musun? Küçüklüğünde ok atmayı sana o öğretti. Ben ise senin ananım, sen de benim oğlumsun. Naymanlar kabilesindensin. Anlıyor musun? Sen bir Nayman’sın...

    Mankurt, kadının söylediklerini en küçük bir tepki göstermeden ve umursamadan dinliyordu. Sanki o sözlerinin hiçbir anlamı yoktu. Otlar arasında cırlayıp duran çekirgelerin sesini de böyle dinliyordu.

    Nayman Ana mankurt oğluna sordu:

    - Sen buraya gelmeden önce neler oldu?

    - Hiçbir şey olmadı.

    - Gece miydi, gündüz müydü?

    - Hiçbir şey değildi.

    - Kiminle konuşmak isterdin?

    - Ay ile konuşmak isterim. Ama birbirimizi işitmiyoruz. Orda oturan biri var.

    - Başka ne isterdin?

    - Efendiminki gibi örgülü saçımın olmasını.

    Nayman Ana elini mankurtun başına uzatarak:

    - Uzat başını da sana ne yaptıklarını göreyim.. dedi.

    Mankurt birden geri çekildi. Şapkasını iyice bastırdı. Başını öbür tarafa çevirmiş, annesinin yüzüne bile bakmıyordu. Nayman Ana o zaman ona asla başından söz etmemek gerektiğini anladı.

    Bu sırada uzaktan, deveye binmiş bir adamın onlara doğru geldiği görüldü.

    - Kim bu gelen? dedi Nayman Ana.

    - Bana yiyecek getiriyor.

    Nayman Ana telâşlandı. Böyle bir anda birdenbire ortaya çıkan Juan-Juan’a görünmemek için devesini ıhtırdı ve üzerine bindi. Oradan ayrılırken:

    - Ona bir şey söyleme, dedi, ben az sonra yine gelirim.

    Oğlu bir cevap vermedi. Hiçbir şey umurunda değildi zaten.

    Nayman Ana, yayılan sürünün arasından devesine binerek gitmekle büyük hata ettiğini anladı. Yaklaşan Juan-Juan, onu Akmaya’nın üzerinde kolayca görebilirdi. Akmaya’yı yedeğine alıp develerin arasından yürüyerek gitseydi görünmeden uzaklaşabilirdi. Ama artık geç kalmıştı bunu yapmak için.

    Otlaktan epeyce uzaklaştıktan sonra, yamaçlarında öbek öbek pelinlerin bulunduğu derin bir vadiye girdi. Orada devesinden indi ve hayvanı görünmesin diye ıhtırılmış olarak bıraktı. Sonra da sinip gözetlemeye başladı. Yanılmıştı. Juan-Juan görmüştü onu. Devesini mahmuzlaya mahmuzlaya koşturuyordu. Telâşlıydı. Elinde uzun bir kargı, omuzunda yay ve oklar vardı. Nayman Ana’yı otlakta gördüğü yerde dolanmaya başladı. Belli ki Nayman Ana’nın ne yana gittiğini anlayamamıştı. Bir o yana bir bu yana dolandıktan sonra Nayman Ana’nın saklandığı derenin yakınından geçti. İyi ki Nayman Ana yazmasıyla Akmaya’nın çenesini bağlamayı da akıl etmişti. Yoksa hayvan ses çıkarır, yerini belli edebilirdi. Gizlendiği pelinlerin arasından Juan-Juan’ı iyice yakından gördü. Uzun tüylü bir deveye binmişti. Şişik, gergin yüzlüydü. Kenarları yukarı doğru kıvrılmış, kayığa benzeyen kara bir şapkası vardı. Ensesinden çift örgülü saçları sarkıyordu. Üzengide doğrulup, şimşek gibi çakan gözleriyle sağa sola bakıyor, kargısını da hazır tutuyordu. Nayman Ana, Sarı-Özek’i istilâ eden, birçok Nayman’ı tutsak alan ve ailesine bunca felâketler getiren Juan-Juanlar’ın bir savaşçısıyla karşı karşıya idi şimdi. Ama, silahsız bir kadın vahşi bir Juan-Juan savaşçısına karşı ne yapabilirdi ki? Kendi kendine de soruyordu: Bu insanlar hangi şartlar altında, nasıl bir hayat yaşıyorlardı ki böylesine vahşi, barbar olabiliyorlar? Esir ettiklerinin hafızasını da bu kadar acımasız yok edebiliyorlar?

    Juan-Juan devesini o yana bu yana koşturarak çevreye göz attıktan sonra sürüsünün yanına gitti.

    Artık akşam olmuştu. Batmakta olan güneşin son ışınları bozkır ufkunu yangın kızıllığına çevirmişti. Ama az sonra, hava birden karardı, gecenin suskun karanlığı çöktü.

    Nayman Ana, o geceyi, bozkırın ortasında tek başına geçirdi. Zavallı oğlunun yakınındaydı ama, Juan-Juan’ın sürünün başından ayrılmamış olacağını düşünmüş ve oğlunun yanına gitmekten korkmuştu.

    O gece düşünüp taşınan Nayman Ana, oğlunu buralarda köle olarak bırakmamaya karar verdi. Varsın bir mankurt olsun, varsın hiçbir şeyi anlamasın, yine de kendi ülkesinde, kendi soydaşlarının arasında bulunması, Sarı-Özek bozkırında Juan-Juanlar’a çobanlık etmekten daha iyi olurdu. Ana yüreği ona böyle düşündürüyordu. Başkaları gibi oğlunun başına gelenlere, bir şey yapmadan katlanamaz, kendi canından, kendi kanından olan oğlunu kölelikte bırakıp gidemezdi. Belki oğlu doğduğu yere dönünce aklı başına gelir, çocukluk günlerini hatırlayabilirdi...

    Sabah olunca Nayman Ana, Akmaya’ya bindi. Uzaktan, kenardan dolanarak, geceleyin bir hayli dağılmış sürünün yanına sokuldu. İyice sokulmadan önce Juan-Juan’ın hâlâ orada olup olmadığını anlamak için dikkatle baktı etrafına. Onun orada olmadığına, gittiğine karar verince de oğluna asıl adıyla seslendi:

    - Colaman! Selam Colaman!

    Oğlu dönüp baktı ve kadın bir sevinç çığlığı attı. Fakat, çocuğun onu tanıdığı, adını hatırladığı için değil, sadece bir ses duyduğu için dönüp baktığını hemen anladı. Yine de, onun silinmiş hafızasını canlandırmak, uyandırmak için devam etti konuşmaya:

    - Adını hatırlıyor musun? Hatırlamaya çalış oğlum... diye yalvardı.

    - Hatırla yavrum, babanın adı Dönenbay idi. Unuttun mu? Senin adın da mankurt değil. Colaman senin adın.. Colaman! Sana bu adı verdik, çünkü sen yolda, Naymanlar’ın büyük bir göçü sırasında doğdun. Doğduğun yerde üç gün konakladık, üç gün şenlik yaptık.

    Bütün bu sözler Mankurt’a hiçbir şey hatırlatmıyor, ona hiçbir etki yapmıyordu. Ama Nayman Ana anlatmaya, oğlunun karanlık bilincinde bir şeyler uyandırabilme umuduyla konuşmaya devam ediyordu. Tekrar tekrar konuşuyor, sımsıkı kapalı bir kapıyı döver gibi, ısrarla ayni soruları soruyordu:

    - Adını hatırlıyor musun? Babanın adı Dönenbay idi!

    Bundan sonra, getirdiği yiyeceklerle oğlunun karnını doyurdu, içeceklerden içirdi ve ona ninniler söyledi.

    Mankurt ninniden çok hoşlanmıştı. Rüzgârın sertleştirdiği, güneşin kavurup kararttığı yüzünde tatlı bir yumuşama, bir hoşlanma dalgası görüldü. Onun yüzündeki bu değişmeyi gören ana sevindi, umutlandı ve buraları, Juan-Juanlar’ı terkedip kendisiyle köylerine, doğup büyüdüğü yere gelmesini istedi ondan. Ama Mankurt’un aklı almıyordu bunu. Buralardan çekip giderse sürü ne olacaktı? Efendisi ona hayvanların yanından ayrılmamasını emretmişti. Efendisi ne söylerse o olurdu sürüden asla uzaklaşamazdı...

    Nayman Ana yitik hafızanın kapısını, bir daha, bir daha zorladı:

    - Kim olduğunu hatırlıyor musun? Adın neydi? Babanın adı Dönenbay!..

    Kadının çabası boşunaydı. O sımsıkı kapanmış kapıyı aralamak için uğraşırken vaktin geçtiğini farketmedi. Tam da o sırada, sürünün öbür başında bir Juan-Juan’ın yaklaştığını gördü. Bu defa çok daha yakındı ve bindiği deveyi daha hızlı sürüyordu. Nayman Ana hemen kalktı, kendi devesine bindi ve aksi yönden giderek uzaklaşmak istedi oradan. Ama ikinci bir Juan-Juan yolunu kesti. Bunun üzerine Nayman Ana, Akmaya’yı ikisinin arasından sürdü, olanca hızıyla koşturmaya başladı. İki Juan-Juan da kargılarını sallayarak düştüler peşine. Bereket versin dişi deve Akmaya çok hızlı koşan bir deveydi ve kısa zamanda arayı açıp uzaklaştırdı Nayman Ana’yı. Juan-Juanlar’ın uzun kıllı develeri Akmaya’ya yetişebilir miydi hiç! Sarı-Özek bozkırında inanılmaz bir hızla koşup uzaklaşıyordu Akmaya.

    Juan-Juanlar kadına yetişemeyeceklerini anlayınca kovalamaktan vazgeçtiler. Onların, sürünün başına döndüklerinde mankurtu ölesiye dövdüklerini zavallı ana bilemezdi. Adamlar onu döve döve o yabancının kim olduğunu, niçin geldiğini soruyor, ama hep ayni cevabı alıyorlardı mankurttan.

    - Bilmiyorum, annem olduğunu söylüyor.

    - Hayır, annen değil, senin annen yok! Onun buraya niçin geldiğini biliyor musun? O kadın senin şapkanı çıkarıp başını buğulamak istiyor! Onun için geldi buraya!

    Bu sözleri duyan zavallı mankurtun yüzü korkudan sapsarı oldu. Boynunu omuzlarına çekti, şapkasını iki eliyle tutup başına bastırdı. Ürkmüş yabani bir hayvan gibi etrafına bakındı.

    Juan-Juanlar’dan yaşlı olanı:

    - Hadi artık korkma! Al bakalım şunları! dedi.

    Böyle derken mankurtun eline bir yay ve birkaç ok tutuşturdu. Daha genç olan Juan-Juan da şapkasını havaya fırlatarak:

    - Haydi, iyi nişan al! Vur bakalım!

    Ve ok, havaya fırlatılan şapkayı delip geçti.

    - Gördün mü? dedi şapkanın sahibi. Başındaki hafızasını yitirmiş ama elinin hafızasını yitirmemiş.

    Nayman Ana, yuvasından ürkütülmüş bir kuş gibi, Sarı-Özek bozkırında oradan oraya koşturuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Juan-Juanlar sürüyü alıp başka bir yere götürmüşlerse? Çocuğunu da alıp gitmişlerse? Gittikleri yer kendi obalarına çok yakınsa? Ya sürüyü bırakıp onu bulmak için iz sürmeye başlamışlarsa?

    Bu düşüncelerle kaygılanıyor, kimseye görünmemeye çalışarak ve dört tarafına bakınarak dolanıp duruyordu çölün ortasında. Sonra birden, iki Juan-Juan’ın sürüyü bırakıp gitmekte olduklarını gördü. Yanyana gidiyor, geriye dönüp bakmıyorlardı bile. Buna çok sevindi. Juan-Juanlar iyice uzaklaşınca tekrar oğlunun yanına dönmeye karar verdi. Bu defa ne olursa olsun çocuğunu kaçırıp götürmek istiyordu. Çocuğun başına ne geldiyse gelmişti ama bu onun suçu değildi. Düşmanlar yok etmişti onun bilincini, hafızasını. Kaderi böyleymiş. Ne olursa olsun, anası onu köle olarak bırakamazdı. Onu Naymanlar’ın arasına götürecek ve barbar Juan-Juanlar’ın tutsak ettikleri Nayman yiğitlerine neler yaptıklarını herkese gösterecekti. Bunu görüp silaha sarılırlardı. Mesele toprak değildi. Herkese yetecek kadar toprak vardı buralarda. Mesele, Juan-Juanlar’ın dayanılmaz kötülüğünde idi. Uzak bir komşu olarak da tahammül edilmezdi onlara!

    Nayman Ana bu düşüncelerle oğlunun bulunduğu yere doğru ilerledi. Bir yandan, onu hemen bu gece kendisiyle gelmeye nasıl razı edeceğini düşünüyordu.

    Engin Sarı-Özek bozkırında akşam oluyor, derelerin, tepelerin arasında hava kararıyordu. Batmakta olan güneşin kızıl ışınlarıyla, geçmiş ve gelecek sayısız gecelerden biri daha yavaş yavaş iniyordu bozkırın üzerine. Beyaz deve Akmaya binicisini, hafif, serbest bir yürüyüşle deve sürüsünün bulunduğu yere götürüyor, batan güneşin kızıl ışınları Nayman Ana’nın yüzüne vuruyor, net bir görüntü veriyordu. Nayman Ana dikkatli, kaygılı, yüzü sararmış, hatları iyice gerilmişti. Ağarmış saçları, kırışıkları alnına ve gözlerine nakşedilen düşünceleri, Sarı-Özek’in alacakaranlığı gibi, dinmeyen yürek acılarının yüzüne yansımasından başka bir şey değildi.

    Nihayet deve sürüsünün yanına geldi ama develerin arasında boş yere dolandı bakışları. Onun öteberisini taşıyan devesi, yularını yerde sürüyerek dolaşıp duruyordu kendi başına. Çoban yoktu! Neler olmuştu? Nerelere gitmişti?

    - Colaman! Colaman! Neredesin oğlum? diye bağırdı Nayman Ana.

    Cevap veren olmadı, görünen yoktu.

    - Colaman! Neredesin? Ben geldim, ben, annen! Neredesin?

    Nayman Ana merakla her tarafa göz gezdirirken, mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurtun gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

    Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise seslenmeye devam etti:

    - Colaman! Oğlum!

    Nayman Ana birden eyerin üzerinde döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

    - Dur! Atma!

    Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

    Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

    İşte o gün bugün, Dönenbay kuşu, Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş.

    Sarı-Özek’te Nayman Ana’nın gömüldüğü yere Ana- Beyit (Ana’nın yattığı yer) diyorlar. Mezarlığın adı bundan geliyor...

    Ak deve Akmaya’nın soyundan gelen develer üreyip çoğalmış. Onun soyundan gelen bütün dişi develer tıpkı onun gibi ak başlı imişler. Yine onun soyundan gelen erkek develer ise, tıpkı Karanar gibi kara renkli, iri ve çok güçlü olurlarmış...

    Şimdi Ana-Beyit’e gömmek üzere götürdükleri merhum Kazangap, Boranlı Karanar’ın, Nayman Ana’nın ölümünden sonra Sarı-Özek bozkırında kalan ünlü ak deve Akmaya’nın soyundan geldiğini anlatırdı.

    Yedigey, Kazangap’ın devesi için anlattıklarına inanırdı. Niçin inanmayacaktı? Boranlı Karanar buna lâyıktı.. İyi günlerde, kötü günlerde birçok sınavdan geçmiş, sahibini hiçbir zaman darda, çaresiz bırakmamıştı. Yalnız, kızışma zamanında çok azgınlaşırdı. Kızışması da hep kara kışa rastlardı. O zaman iyice azgınlaşır, kara kış gibi dayanılmaz, zaptedilmez olurdu. Yedigey, hem kara kış, hem devesi ile uğraşmak zorunda kaldığı için, ayni anda iki kışı birden yaşardı. Bir keresinde Karanar ona öyle bir iş yapmış, öyle eziyet çektirmişti ki, anasından emdiği süt burnundan geldi. Eğer o bir hayvan değil de, bilinci, mantığı olan ama insan olmayan bir yaratık olsaydı, Yedigey onu asla bağışlamazdı. Ama, çiftleşme zamanında azmasın da ne yapsın! Aslında mesele o da değil. Bazıları hayvanı suçlu, sorumlu sayar. Oysa hayvanın yaradılışı, kaderi öyledir. Kazangap bunu çok iyi biliyordu ve Yedigey’in yanlış bir şey yapmasını engellemişti. Yoksa Karanar’ın sonu kimbilir ne olurdu...
  • @gulunkitapligi

    Kitap güzel ve eğlenceliydi, romantik komedi tarzındaydı, eleştirdiğim bir iki yer var tabi hatta kafamı karıştıran, ama geneline bakınca sevdim.

    İlkim, kafasını kitaplarından ve makalelerinden kaldırmayan derslerinden başka hiç bir şey düşünmeyen ve Stanford'da okuma hayali kuran bir Bilim kadını adayı.

    Böyle bir kızın karşısına, sürekli öfkeli, her olayda eli belindeki silaha giden, vurmaya kırmaya meraklı bir Mağara ( pardon mafya) adamı çıkarsa ne olur , işte Asude neler olduğunu muhteşem kalemiyle yazmış,

    Kitabı o kurken bir ayağınız Türkiye'de diğer Amerika'da iki ülkede de olaylar hiç hızını azaltmıyor bu ikilinin didişmelerini, birbirlerine aşık olmalarını, yanlış anlaşılmaları ve bundan doğan çılgınlıkları keyifle okuyacaksınız :)

    Aslında bu kitapta İlkim ve Martin dışında harika bir çift daha var, Martin'in kız kardeşi Maryson ve boşandığı eşi Seth, eski eşi diyecektim vazgeçtim, zira ikisi de birbirleri için hiçte eskimiş değiller, üstelik onları birbirine bağlayan zeki ve tatlımı tatlı kızları janet var ..

    Maryson ve Seth hala birbirlerine aşık ve tutkuyla bağlılar, onların tanışmaları çocukluklarına dayanıyor, Maryson'ın sevdiği ve birlikte olduğu ilk ve tek adam Seth, her ne kadar yıllar önce boşanmış olsalar da dediğim gibi hala birbirlerine deli gibi aşık bir çift.

    Maryson inatçı, güzel ve çetin ceviz bir avukat Seth ise en az genç kadın kadar gururlu ve mağrur asla ilk adımı atmamaya kesin kararlı , bir araba tamirhanesi var daha başka şeyleri de var, asilik yakışıklılık ve karizma...

    Onların anlatıldığı satırları çok seveceksiniz ,bence bu ikiliden bir kitap harika olurdu keşke olsaydı : (

    Dikkat Aşk Çıkabilir yazarın okuduğum ikinci kitabı , daha önce Gül ve Avcı kitabını okumuştum ona da bayılmıştım :)


    Not: Tekin Soyönder'in kitabını sabırsızlıkla bekliyorum :)
  • Suyun döngüsü

    4.5 milyar yıldır olduğu gibi dünya eğik (boynu bükük) ekseni etrafındaki alışıldık dönüşünü yapıyordu. Greenwich meridyeninde tan ağarmıştı. Güneşten gelen ışınlar ile dünyanın bu yüzünde, atmosferdeki atomların enerjileri artmış ve göğe yükselmeye başlamışlardı. Hidrojen (H) ve Oksijen (O) atomları troposferin hudutlarına tırmanırken adeta yarış içerisindeydiler. Etrafta salınan Oksijen ve Hidrojen atomları kendilerine bir eş bulup kovalent bağ yaparak, kararlı hale geçme mücadelesindeydiler.

    Manş denizinden yükselen bir “O” ile Thames nehrinden yükselen “H2”, birbirlerini Stratosfer ile Troposfer sınırında gördüklerinde adeta birbirleri için yaratıldıkları hissine kapıldılar. İlk görüşte aşktı bu ve hiç vakit kaybetmeden, elektronlarını ortaklaşa kullanarak kovalent bağ ile bağlandılar birbirlerine. Artık hayatın sefasını el ele sürecek cefasına sırt sırta katlanacaklardı. Onlar gibi milyonlarca, milyarlarca çift bir araya gelerek öbek oluşturuyordu İngiltere semalarında. Çiçeği burnunda milyarlarca çiftin birlikteliği bembeyaz bir bulut oluşturmuş, sıcak Mayıs ayında Hyde park ve çevresinde tatlı bir serinlik oluşturacak gölge hediye ediyordu yeryüzündeki varlıklara.

    Bulutun içerisinde öylesine çok sayıda çift toplanmıştı ki artık oluşturdukları kütle yer çekimine karşı koyamaz olmuştu. Yer çekimine yenik düşen kütleleri çiftleri yağmur damlaları olarak yeryüzüne düşürüyordu birer birer. Yağmur damlaları gökyüzünde süzülürken güneşten gelen ışınlar içlerinden geçerek kırınıyor ve bakmaya doyamayacağınız bir gökkuşağı oluşturuyordu. Sokaklarda gezen insanlar gökkuşağını seyre dalmış haldeydiler. Yüzeye ulaşan yağmur damlalarından kimisi yürüyüşe çıkmış bir çift sevgilinin eline düşüyor ve bahar serinliğini hissettiriyordu, kimisi bir meşe ağacının geniş yaprağında emiliyor, kimisi bir kedinin su kabına doluyor ve hayat veriyordu.

    Bizim taze âşıkların oluşturduğu yağmur damlası diğerleri kadar şanslı değildi, uzunca bir vakit süzüldükten sonra rögar kapağından içeri düşerek kanalizasyon sistemine karıştılar. Yüzeye varana kadar sefasını birlikte sürdükleri hayatın cefalı kısımları başlamıştı onlar adına. Amonyak, metan ve benzeri diğer kimyasalları bağlarına katmamak için her zamankinden daha sıkı bağlandılar birbirlerine. Bu uzun, karanlık ve farelerle dolu yolculuğu dayanışma içinde bitirdiklerinde güzel günler onları bekliyordu. Yer altındaki zorlu yolculuğun ardından kanalizasyonun ucu Kelt denizine açılmıştı ve denize karışmak üzereydiler.

    Deniz suları ile karıştıklarında çok sevindirici bir olay gerçekleşti, bağlarına bir tuz katılmıştı, yüzüne bakmaya doyamayacakları, hayatlarının sonuna kadar onu koruyup kollayacakları nur topu gibi bir tuzları olmuştu. Akıntılar ile birlikte önce Biskay körfezine sürüklenmiş, ardından Atlantik okyanusuna seyir etmişlerdi. Yolculukları boyunca nice yunuslar, balinalar görmüş, çocuklarını doğuran bir erkek denizatına rastladıklarında çok şaşırmışlardı. Petrol sızıntısı yapan bir Aframax hayatlarını tehlikeye atmış olsa da aile bu olaydan da sağ salim kurtulmuştu.

    Okyanuslardaki maceraları son sürat devam ediyordu ki bizim tuzlu su molekülü akıntılar sonucu yüzeye tırmandılar. Güneşten gelen kavurucu ışınlar, oksijen ve hidrojen arasındaki bağı koparacak güçteydi. Kopan bağlarının ardından Hidrojen ve Oksijen adeta reenkarne olup tekrar göğe yükselmeye başladılar, arkalarında yetişkin bir tuz (NaCl) molekülü bırakarak.

    Yok satan Nihilist