• 268 syf.
    ·348 günde·Beğendi·10/10·
    Vee 2020'de bitirdiğim ilk kitap:
    "İnsan İnsana". Doğan Cüceloğlu'nun kaleminden düşen bu güzel eseri zihin tarlama ektiğim için oldukça verimli bir hasat zamanı geçireceğimin tahayyülü içerisindeyim.
    İnsan'ın insancıl (eşit, anlaşılır, doğal, çözümleyici, adil, özgür) bir şekilde iletişim becerilerini geliştirmesi üzerine kaleme alınmış bu kitabın içeriğinden bahsetmeden önce "neden bu kitabı okumalıyız?" sorusuna kitabın yazarından bir alıntı ile cevap vermek istiyorum: "Bir insanın ilişkilerinin niteliği, o insanın yaşamının kalitesini belirler. İlişki sorunları, gerçekte iletişim yani düşünce alışverişi sorunlarıdır ve yaşamın değişik yönlerinde kendini gösterir."(syf:14) Bu cümleye, kulak asmamak yerine kulak vermeyi denemekte oldukça fayda görüyorum. Çünkü bir insan, dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren devasa bir iletişim ağına düşmüştür. Ve doğumuyla beraber artık iletişim kaçınılmaz bir şeydir. Birey önce kendisiyle sağlıklı bir iletişim kurabilmelidir. Kendisini tam anlamıyla tanıyıp, kendisine dönük olan bakışını hem öznel hem de nesnel bir zeminde inceleyip kendisini değerlendirebilmelidir. Bu sayede benlik bilincini kazanmış bireyler kendilerini tanıdıkça, ne istediğini bildikçe kendinden emin bir şekilde harekete geçer ve isteklerini net bir zemine oturtabilir. Bu kitapta; iletişim kuran kişilerin kendi bildiğini, bildiği üslupla dile getirmesinden doğan "iletişim kazaları"nın nedenlerine dönük incelemeler yapılmıştır. İnsan insana'dan kasıt da sanıyorum ki, İletisime geçtiğimiz her insanla(anne-baba, çocuk, eş, arkadaş, patron, işçi, politikacı, vatandaş, memur vs.) her anlamda eşit, saygın, adil, özgür birer insan olarak etkileşim kurmamızdır.
    İletişimde 3 tür yaklaşımdan bahseder yazar. Bunlar; Kabullenme, Reddetme ve Umursamama. Üçüncüsünün yani Umursamama'nın verdiği hasar en kötüsüdür. Çünkü kabul ve red, karşıdakinin bir insan olarak varlığını kabul ettiğinin göstergesidir. "Seni sevmiyorum veya senden nefret ediyorum" (reddetme) cümlelerinin vermiş olduğu yıkım ile; cevap vermemek, görmezden gelmek, konuyu değiştirmek (umursamamak) gibi yaklaşımların vermiş olduğu yıkım bir olamaz. Çünkü ikincisi yani umursanmamak, yok sayılmak, muhatabın nezdinde yok sayılmak daha büyük hasar bırakır insanın benliğine.

    Yine kitapta ilgi merceğimi üzerine çeken şöyle bir tanımlama yapılmıştır: "Kaynak birimin gönderdiği mesajla, hedef birimin aldığı mesaj arasında bir fark varsa, bu farka "gürültü"adı verilir."(syf:78)
    Ardından 3 tür gürültü olduğundan bahseder Doğan hoca. Bunlar;
    1)Fiziksel Gürültü: Çevredeki gürültüden ötürü karşıdakini duymamak.
    2)Nörofizyolojik Gürültü: İşitme bozukluğundan kaynaklanan bir tür gürültü.
    3)Psikolojik Gürültü: Bu da insanın o an içinde bulunduğu duygu durumu, tutum, düşünce, yaşayış, kültür, değerlerin; karşıdakinin söylediklerinin olduğu gibi anlaşılmasına engel olduğu veya başka anlaşılmasına yol açtığı gürültü türüdür. Bu en tehlikeli gürültüdür. "İletişim kazaları"nın çoğunun mesnedi psikolojik gürültüdür. Biraz etrafımıza bakacak olursak ne çok psikolojik gürültü var değil mi?

    Yine bana göre kitapta dünyanın en değerli hazinelerinden daha değerli bir bilgi yer alır o da 'aktif dinleme'dir. Şöyle bahsi geçer: "Geri-iletim kullanarak dinlemenin, anlamaya o denli büyük katkısı vardır ki, bu tür davranışa, iletişim uzmanları bir terim bulmuşlardır: aktif dinleme."(syf:184) devamında aktif dinlemenin en önemli faydasından bahseder: "Bu yararlardan en büyüğü, kişinin yüzeysel ilişkiler yerine, daha derin ve doyurucu ilişkiler kurabilme olasılığının artmış olmasıdır."(syf:184)

    Kitabı okurken sonlara doğru geldiğimde bir bölüm var ki okumakta güçlük çektim. İçimde bir yerler sızladı ve sanki bir kor ateş içinize düşer de boğazınız düğümlendiği için onun dumanını dışarıya akıtamazsınız. Beni bu denli üzen şey; hakikatlerdir. Okurken rahatsız olduğum bölüm; "Özgürlükçü Çağdaş Anlayış" ile "Geleneksel Otoriter Kültürü"nün baskın gelen bazı temel boyutlarının karşılaştırıldığı kısım. Rahatsız olmamın sebebi Doğan hocanın tespitlerinin yanlış veya asılsız olduğunu düşünmem değil. Bilakis tespitlerin doğru oluşundan ötürü İslam dini adına üzüldüm. Geleneksel Otoriter Kültürünün, kendi ideolojilerinin, kendi kültürlerinin, kendi istek ve arzularının mesnedi olarak "İslam Dini"ni seçmeleri, bu dine yapılabilecek en kötü şeydir. Ne söylemek istediğimde buluşmamız gerekirse: Arap kültürü veya İslam'ın uğradığı her coğrafyadaki kültürleri toplayıp kendi içinde sentezlemek, Allah'ın indirmiş olduğu saf, katıksız İslam dini demek değildir. Maalesef geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlar, kendi düşünce dünyalarının meşruluğunu göstermek için dini(sadece islam dininde değil bütün dinlerde), düşüncelerine mesned olarak görmek için ilk hâlinden saptırıp yozlaştırabilmişlerdir.
    Aliya İzzet Begoviç'in sloganı ile kitap kritiğimi bitirmek isterim: "Hedefimiz, Müslümanların İslamlaşması."
    Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

    Kübra Değirmenci
  • Entelektüel Sözcükler

    abesle iştigal: Yersiz, yararsız işlerle vakit öldürmek
    absorbe: (Enerji, kuvvet vb. için) Soğurma, yutma, içine alma, yutma.
    adaptasyon: Uyarlama
    adapte: Uyum
    afaki: Belli bir konu üzerine olmayan, dereden tepeden (konuşma)
    ajitasyon: Duygu sömürüsü yapma
    ajite: Duygu sömürüsü, kışkırtmak, körüklemek
    akabinde: Arkasından, hemen arkadan
    akustik: Yankı bilimi.
    aktivite: Etkinlik, faaliyet
    aktüalite: Güncellik. Günün olayı veya konusu
    aktüel: Güncel
    aleyhtar: Karşıtçı, karşı görüşlü
    alicenap: Cömert, onurlu, şerefli
    almanak: Yıllık.
    ambiyans: Durum, ortam, çevre, atmosfer, hava.
    amorf: Biçimsiz.
    anbean: Her an, zaman ilerledikçe
    anekdot: Kısa öykü, hikayecik. Olağanüstü olaylarla ilgili anlatı
    angaje: Bağlamak
    angaje etmek: Bağlanmak
    anomali: Belli bir ölçüye, belli kurala uymama durumu.
    antipatik : Sevimsiz, itici, soğuk.
    antrparantez: Söz arasında, sırası gelmişken. Ayrıca.
    araf: Cennet ile cehennem arasında bir yer. Mecazi olarak "ara"
    arafta kalmak: Arada kalmak
    aranje: Düzenlemek.
    arena: Alan. Siyasi çekişmelerin geçtiği yer
    argüman: Delil, kanıt, tez, iddia, sav
    arketip: İlk (kök) örnek, ilk ve özgün biçim
    aroma: Hoş koku
    arz etmek: Sunmak, saygı ile bildirmek
    asimile: Benzeşmek, kendine uydurmak
    asparagas: Uydurma
    atıf: Gönderme, ilişkili bulma, bağlantı
    avangart: Öncü, yenilikçi
    ayrışmak: Birbirinden ayrılmak, birliği bozulmak
    ayrıyeten:
    aysberg: Buz dağı
    badire: Birdenbire ortaya çıkan tehlikeli durum
    bağlam: Herhangi bir olguda olaylar, durumlar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı
    bendeniz: Alçak gönüllülük ile "ben" anlamında kullanılır
    betik: Yazılı olan şey, kitap, yapıt
    beyanat: Demeç, bildiri
    beyhude: Yararsız, anlamsız, boşuna
    beynelmilel: Herkes tarafından kabul edilen
    bienal: İki yılda bir yapılan, yılaşırı.
    bilahare: Sonra, sonradan, daha sonra
    bilakis: Tam tersine, aksine
    bilhassa: Özellikle
    bilmukabele: Birinin söylediği söze karşılık söylenen "ben de, size de, sizlere de" anlamında kullanılan bir söz
    binaen: Dayanarak, -den ötürü, -den dolayı
    binaenaleyh: Bundan dolayı
    bu bağlamda:
    bundan mütevellit: Bundan meydana gelmiş, ileri gelmiş
    çağrışım: Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
    çıkarım: Belli önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluklarından ya da yanlışlıklarından, başka önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluk ya da yanlışlıklarını çıkarmak.
    data: Veri.
    defaatle: Defalarca, tekrar tekrar
    defakto: Bilfiil, fiilen, hakikatte, gerçekte veya pratikte
    defans: Savunma
    defaten: Defalarca
    dejenerasyon: Bozulma
    dejenere: Bozulmuş, soysuzlaşmış
    deklarasyon: Bildiri
    deklare: Bildirmek
    demagoji: Laf ebeliği, lafazanlık
    demo: Tanıtım için olan
    departman: Bölüm
    desise: Aldatma, oyun, düzen, hile
    despot: Buyurgan, zorba.
    destinasyon: Gidilecek yer.
    determinist: Bir olgunun aynı koşullar ve aynı bileşenler dahilinde her zaman aynı sonucu vereceğini ve bu durumun her zaman öngörülebileceğini söyleyen görüş, belirlenimcilik.
    detone: Ses kayması, ses tonunu bulamama
    devinim: Zaman içinde durum değiştirme. Hareket
    deyim yerindeyse: Söylenen sözün uygun olması umuduyla
    dezenformasyon: Yanıltma, bilgi çarpıtma.
    diaspora: Azınlıklar ve bunların yaşadıkları yer veya yurt.
    dikte: Birine isteklerini zorla kabul ettirmek. Bir başkasına söyleyerek yazdırma ve yazdırılan yazı
    dogma: Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi.
    doğaçlama: Önceden düşünüp hazırlanmadan içe doğduğu gibi söyleme veya bir şey yapma
    doktrin: Öğreti
    doküman: Belge
    donatı: Teçhizat, araç gereç
    done: Veri, bilgi.
    duayen: Alanının uzmanı, işinin erbabı
    duyumsamak: Duyular aracılığıyla bir şeyi algılamak
    edinim: Kazanma, kazanç
    efor: Çaba, gayret, güç
    efsun: Büyü
    egale: "Bir rekoru yinelemek" anlamındaki egale etmek sözünde geçer
    ego: Ben.
    egoist : Bencil.
    egzotik: Yabancı bir ülkeden gelme, bulunduğu yörede bulunmayan, yabancıl
    ehemmiyet: Önem anlamında, ehemmiyetli önemli olarak da kullanılabilir
    ekarte: Saf dışı etmek, konu dışında tutmak
    ekoloji : Çevre bilimi.
    ekipman: Donanım
    eklektik: Her sistemin sunduğunun en iyisini almak denilebilir felsefi olarak. Seçmeci
    ekseriyet: Çoğunluk, çokluk
    ekstrem: Aşırı, uç, sıradışı.
    elimine: Eleme
    elzem: Zorunlu
    empati: Aynı duyguları paylaşma, duygudaşlık
    empoze: Dayatmak
    enformasyon: Bilgilendirme, danışma, tanıtma. Haber alma, haber verme, haberleşme
    enstantane: Anlık. Bir fotoğrafın çekildiği kısa süre.
    enstrüman: Çalgı. Mali belge.
    entegre: Bütünleşmiş
    entrika: Bir işi sağlamak veya bozmak için girişilen gizli çalışma,
    entropi: Enerjinin tesadüfen, düzensiz ve geriye dönüşümsüz olarak dağılması
    epik: Destansı
    ergonomik: Kullanışlı
    esasen: Zaten
    esasında: Aslında demenin farklı bir yolu
    estetik: Güzellik duygusuna uygun olan, sanatsal.
    etik: Ahlaki, ahlakla ilgili
    etnik: Bir topluluğun oluşturduğu, kültürel gruba özgü her türlü özellik
    ezoterik: Gizemli. Yalnızca sınırlı, dar bir çevreye aktarılan (her türlü bilgi, öğreti).
    farazi: Varsayımsal
    farkındalık:
    fenomen: Olağanüstü şey, harika
    fikstür: Yarışma veya karşılaşmaların zamanını ve sırasını belirleyen çizelge
    filhakika: Gerçekten, doğrusu, hakikaten
    fizibilite: Herhangi bir yatırımın sağlayacağı kazanca değer olup olmadığının saptanması için yapılan çalışmalardır
    flora: Bitki örtüsü.
    fonetik: Ses bilgisi
    format: Biçim
    fraksiyon: Parti içi karşıt grup, parça.
    fütursuzca: Önemsemeyerek, aldırmayarak
    fütürist: Gelecekçi.
    garantör: Güvence veren
    gark olmak: Gömülmek, batmak, boğulmak
    gayri ihtiyari: İstemeyerek, düşünmeden, elinde olmayarak
    gayri tabii: Olağan dışı
    gelgelelim: Ne var ki
    gıyabi: Bir kimse bulunmadığı sırada yapılan, verilen. Uzaktan, görüşmeden olan
    global: Küresel, dünya çapında
    haddizatında: Aslında
    hakikaten: Gerçekten
    handikap: Engel
    harikulade: Eşi görülmemiş, şaşkınlık oluşturan, olağanüstü
    hiç şüphesiz:
    hinterlant: İç bölge, arkabahçe.
    hipotez: Varsayım
    hiyerarşi: Aşama sırası. Sıralanım. Makam sırası, basamak, derece düzeni, aşama sırası
    husus: Konu
    hülasa: Özetle, kısacası
    içselleştirme: Etrafta olan biteni kabullenmek, yadırgamamaya başlamak; çıkan sonuçları yorumlayıp, içe aktarmak anlamında kullanılır
    idol: Kayıtsız şartsız bağlanılan ve sevilen şey.
    ilinti: İki şey arasında ilgi, ilişki, bağ.
    ilintilemek: Bir şeyle ilgili kılmak, bağ ve alaka kurmak.
    illüstrasyon: Resimleme.
    imaj: Görüntü
    imge: Düş, hayal. Genel görünüş, izlenim, imaj
    imitasyon: Taklit
    inisiyatif: Öncelik, üstünlük
    inovasyon: Yenilik
    ironi: Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme
    ironik: İroniye dayalı
    irrite: "Sinirlendirmek, rahatsız etmek" ve tıp alanında "tahriş etmek, kaşındırmak" anlamında irrite etmek birleşik fiilinde kullanılan bir söz
    ismi ile müsemma: İsminin içerdiği manayı karakter olarak bulundurma hali
    istinaden: Bir görüşe, bir düşünceye dayanarak. Bir söyleme göre
    jakoben: Demokrasi yanlısı. Tepeden inmeci
    jakuzi: Yıkanma havuzu.
    jaluzi: Şeritlerden oluşan perde.
    jargon: Belli bir zümreye veya meslek grubuna özgü günlük konuşmada kullanılan kelimeler bütünü, ağız
    jenerasyon: Kuşak, nesil
    jenerik: Tanıtma adı ya da yazısı.
    kadim: Eski zamanlara ait
    kadirşinas: Değerbilir.
    kampüs: Yerleşke
    kalibrasyon: Ölçümleme.
    kalifikasyon: Ustalık kazanma, vasıflı nitelikli olma.
    kanalize olmak: Tek bir hedefe kilitlenmek, odaklanmak
    kanıksamak: Çok tekrarlama sebebiyle etkilenmez olmak, alışmak
    kaos: Karışıklık
    kaotik: Kaos, karmaşık olma durumu, kargaşa hali.
    kapı aralamak: Bir konuya giriş yapmak, karşısındakini hazırlamak
    karakteristik: Bir kimse veya nesneye özgü olan (ayırıcı nitelik), tipik.
    kariyer: Meslek, uzmanlaşma
    karizma: Büyüleyici özellik
    karşın:
    keza: Nitelenecek herhangi iki ayrı şeyde nitelemenin tekrarlanmaması için ilk şey nitelendikten sonra ikincinin niteliğinin de aynı olduğunu belirtmek için "oda öyle, aynı biçimde" anlamlarında kullanılır
    kırılma noktası: Bir olay veya gelişmenin ulaştığı en duyarlı an, değişmeye en müsait olduğu durum
    klasifikasyon: Sınıflandırma
    klon: Kopya.
    kombinasyon: Birleştirme.
    kompanse: Dengelenmiş
    kompetan: Uzman, yetkili.
    kompleks: Karmaşık
    komplike: Karmaşık, çözülmesi ve anlaşılması güç
    konfirmasyon: Doğrulama, geçerleme, onaylama
    konjonktür: Bir ülkenin ekonomik ve siyasi durumunu ifade eden bir kelime
    konsantrasyon: Yoğunlaşma
    konsensüs: Görüş birliği, bir noktada anlaşma, uzlaşı
    konsept: Kavram. Tarz. Anlayış, görüş
    konsültasyon: Doktorların fikir alışverişi, danışım.
    kontrast: Karşıt, karşıtlık
    koordinasyon: Eşgüdüm, uyum
    koordine: Çeşitli işler arasında bağlantı, uyum ve düzen sağlama, eş güdüm
    kozmik: Evrensel
    kozmopolit: Farklı etnik kökenlerden insanları içinde bulunduran
    kripto: Gizli, saklı, şifreli.
    kriter: Ölçüt, kıstas
    kuvvetle muhtemel: Büyük bir ihtimal
    kümülatif: Toplam
    lakırdı: Laf, söz. http://www.lafsozluk.com
    lakin: Ama, ancak
    lanse etmek: Öne sürmek, sunmak
    lansman: Tanıtım.
    literatür: Edebiyat, kaynak, yazın
    makro: Büyük, geniş
    malayani: Boş ve yararsız, saçma
    mamafih: Ama, ancak
    mantalite: Anlayış, zihniyet
    marjinal: Aykırı, sıra dışı
    markaj: Tutma, gölgeleme.
    maruzat: Mevki, makam veya yaş bakımından büyük birine sunulan, bildirilen dilek veya bilgi, sunuş
    mecmua: Dergi
    menfi: Olumsuz, negatif
    mental: Zihinsel
    meta: Mal, ticaret malı, sermaye
    metafor: Mecaz. Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar
    metamorfoz: Başkalaşma.
    metropol: Büyükşehir, anakent
    mevzubahis: Söz konusu ile benzer anlamda
    mezkur: Adı geçen, sözü edilen
    mikro: Küçük, dar
    milenyum: Binyıl.
    minval: Biçim, yol, tarz
    misyon: Özel görev
    monoton: Tekdüze, sıkıcı
    motivasyon: İsteklendirme, güdüleme
    motive: İstek
    motto: Slogan, özdeyiş
    mönü: Menü
    muallak: Asılı, sonuca bağlanmamış, sürüncemede kalmış
    muamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen şey, bilmece
    muazzam: Çok büyük, çok iri, koskoca
    muğlak: Anlaşılması güç
    muhammen: Oranlanan, tahmin edilen
    mutedil: Ilımlı
    mutlak: Kendi başına var olan, hiçbir şeye bağlı olmayan, bağımsız, saltık, salt, arı
    mübalağa: Abartma
    mükellef: Sorumlu, vergi yükümlüsü
    mülahaza: Düşünce
    mülemma: Alaca renkli, renk renk. Bulaşmış, sıvanmış
    müspet: Olumlu, pozitif
    müsterih: Bütün kaygılardan kurtulup gönlü rahata kavuşan, içi rahat olan
    müstesna: Dışında, ayrı, hariç tutularak
    mütebessim: Gülümseyen güleç
    mütedeyyin: Dindar
    müteessir: Üzüntülü
    mütemadiyen: Ara vermeden, sürekli olarak
    naçizane: Önemsiz, değersiz
    namütenahi: Sonsuz, ucu bucağı olmayan bir biçimde
    natürel: Doğal
    ne var ki:
    nitekim: Sonuç olarak
    norm: Kural olarak benimsenmiş
    nüans: İnce ayrım, ayırtı
    nükte: İnce anlamlı söz, düşündürücü espri
    objektif: Nesnel, tarafsız
    obsesif: Takıntılı.
    ofansif: Atak yapmaya dayalı.
    olgu: Birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıa
    oportünist: Fırsatçı.
    opsiyonel: Seçmeli, isteğe bağlı
    optimist: İyimser
    optimizasyon: En iyi duruma getirmek
    optimum: En elverişli, en iyi olan.
    orijin: Köken, başlangıç, kaynak, soy, sop
    oryantasyon: Yönlendirme. Uyumlanma. Eğitme.
    otantik: Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan
    otokritik: Öz (kendini) eleştiri
    öngörü: Bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme.
    öykünmek: Birinin yaptığı gibi yapmak, birine veya bir şeye benzemeye çalışmak, taklit etmek
    özgün: Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan, orijinal.
    paradigma: Değerler dizisi, dizi
    paradoks: Çelişki, aykırı düşünce
    parametre: Değişken
    partikül: Parçacık
    pejmürde: Eski püskü, dağınık, perişan
    pek tabi:
    periyodik: Süreli, dönemli
    periyot: Süreli
    perküsyon: Vurmalı çalgı.
    perspektif: Bakış açısı
    plankton: Sularda yaşayan mikroskobik canlılar.
    platform: Alan
    plaza: İş merkezi
    polemik: Tartışma
    potansiyel: Gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan, gizil. Gelecekte oluşması, gelişmesi mümkün olan
    pragmatik: Yararcı, faydacı, çıkarcı, menfaatçi.
    prensip: İlke
    prezantabl: Sunulabilir durumda olan. Derli toplu, düzenli. Olumlu özellikleri bir arada bulunduran
    prezantasyon: Sunum, tanıtma, takdim etme
    profil: Kimlik
    prosedür: İşlem. Yöntem
    proses: Süreç
    prototip: İlk örnek
    provoke: Kışkırtma
    prömiyer: İlk gösteri
    rantabl: Gelir getiren, kâr sağlayan, verimli, getirimli.
    rasyonel: Akılcı
    reaksiyon: Tepkime
    realite: Gerçeklik
    reel: Gerçek
    referans: Kaynak, kaynak gösterme.
    rekreasyon: Eğlence ve spor amacıyla yapılan etkinlik, bu etkinliklerin yapılması için hazırlanan yer.
    retorik: Güzel söz söyleme, hitabet sanatı.
    retrospektif: Geriye dönük, geçmişi ele alan.
    reverans: Sahnede selam vermek için dizleri kırarak yapılan hareket
    revize: Yenileme, düzeltme
    rezidans: Konut
    rezonans: Frekansların ya da titreşimlerin başka frekans ve titreşimi etkileyerek kendine benzetmesi, frekansların uyumu.
    rutin: Alışılagelen, sıradan, sıradanlık.
    safsata: Gereksiz söz
    salık vermek: Tavsiye etmek, önermek
    salt: İçinde yabancı bir öğe bulunmayan, yabancı bir şey karışmamış, arı, mutlak
    sansasyonel: Çarpıcı
    sarkastik: Acıtıcı bir şekilde alay eden, ironik.
    sav: İleri sürülerek savunulan düşünce.
    seans: Oturum
    segment: Bölüm
    seleksiyon: 1. Seçim. 2. Ayıklanma. Doğal seleksiyon vb.
    semantik: Anlamları inceleyen bilim, anlambilim
    sempozyum: Belli bir konuda çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen bilimsel ağırlıklı toplantı, bilgi şöleni
    semptom: Bulgu, belirti
    senkron: Eş zamanlı, aynı anda, aynı şekilde hareketle
    sentez: Düşüncenin ayrı öğelerini, ya da ayrı düşünce veya ideolojileri mantıksal bir tarzda bir araya getirme işlemi
    sentezleme: Bir araya getirme, birleştirme
    serzeniş: Yakınma.
    sığ: Ayrıntıya inmeyen, yeterli olmayan, yüzeyde kalan.
    simya: Elementleri altına çevirmek isteyen bir öğreti alanı.
    sinerji: Görevdaşlık, eş etkime, birliktelik. Birkaç insanın bir araya gelip herhangi bir konuda fikir yürütmeleri
    skala: Gösterge çizelgesi.
    skolastik: 1. Düşünmeyi ve düşünerek ortaya çıkan özgür düşünceleri reddederek sadece belli bir kesimin dediklerinin doğru olduğunu kabul eden düşünce sistemi. 2. Orta Çağ yöntemlerine uygun, eski
    slayt: Sunu
    sofistike: Karmaşık, yapmacık, yanıltıcı
    son tahlilde: Sonuç olarak
    söylem: Kalıplaşmış, klişeleşmiş söz, ifade, söyleyiş, telaffuz
    söz konusu: Bahse konu, konu edilen
    spekülatif: Kurgusal, saptırıcı, yanıltıcı
    spesifik: Özellikli, yalnız bir türe özgü olan
    spesiyal: Özel
    sponsor: Destekleyici
    spontane: Anlık. Kendiliğinden. Doğaçlama
    stabil: İstikrarlı, sabit
    stabilize: İstikrarlı. Kararlı bir duruma getirmek, sağlamlaştırmak
    statüko: Süregelen düzenin korunması durumu. Yürürlükteki antlaşmaya göre olması gereken veya süregelen durum
    stokastik: Değişken, rastlantısal.
    suistimal: Görev, yetki vb.ni kötüye kullanma
    sularında: Saat gibi kelimelerle birlikte yaklaşık zaman bildiren bir söz, raddelerinde, civarında.
    sübjektif: Bireyin düşünce ve duygularına dayanan, öznel
    sübvanse: Para yardımı yapmak, desteklemek
    süje: Konu, özne.
    sürrealite: Gerçeküstü
    sürrealizm: Gerçeküstücülük
    sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    şayet: Eğer
    şerh: Açma, ayırma
    şöyle ki: Açıklama cümlesi başlangıcında söylenir
    takdire şayan: Takdir edilmeyi hak eden
    temaşa: Hoşlanarak bakma, seyretme. Seyredilecek görüntü, görülmeye değer şey
    tenzih: Kusur kondurmama
    teori: Kuram, nazariye
    terminoloji: Terimler dizgesi, terim bilimi
    tevatür: Bir haberin ağızdan ağıza yayılması, yaygın söylenti
    teveccüh: Bir yana doğru yönelme, yüzünü, çevirme. Güler yüz gösterme, yakınlık duyma, hoşlanma
    tezat: Çelişki, karşıtlık.
    tını: Söyleniş biçimi, ses özelliği, vurgu
    trajedi: Facia. Acıklı sonuçlarla bağlanan bir tür tiyatro eseri, ağlatı
    trajikomik: Hem acıklı hem güldürücü özelliği olan olay ya da durum
    trend: Eğilim
    türbülans: Bir sıvının ya da gazın hareket halindeki düzensizliği, çalkantı
    ütopik: Ütopyaya dayanan, imkansız
    ütopya: Gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce.
    varyasyon: Değişim biçim, değişim, çeşitleme
    veciz: Kısa ve etkili söz
    veçhe: Yön
    velev ki: İster, isterse, olsa da, kaldı ki, hatta, "-hadi diyelim öyle oldu" anlamlarında kullanılır
    vesselam: "İşte o kadar, son söz şudur, kısacası" anlamlarında kullanılan bir söz
    yadsımak: İlgili, bağlı bulunduğu bir şeye yabancı kalmak
    yakamoz: Denizdeki parıltı.
    yaşanmışlık:
    yazın: Edebiyat
    yordam: 1. Yatkınlık, alışkanlık, yeti, yetenek, meleke 2. Kılavuz, yöntem, bir şeyin aracılığı. El yordamıyla vb.
    zaruret: Zorunluluk, gereklilik
    zikretme: Adını söylemek, anmak
  • Merdan YANARDAĞ: Dar-ül Harp, İslam’ın egemen olmadığı ve İslam için savaşılan yer demek, öyle değil mi?

    Nurettin VEREN: Yani İslam için yapılabilecek mücadele, harp alanı... Ve harpte hile mübahtır. Hile yapmak, aldatmak yasak ve günah değildir. Hiçbir kayıt tanınmaz. Her türlü hile yapılır.
  • İKİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
    Türk Ülküsü'nün bu ikinci basımı, birincisine göre oldukça değisiktir. İlk basımdaki tarihe ve kalem
    mücadelesine ait yazılar bırakılmış, doğrudan doğruya ülkünün türlü konularını ilgilendiren yazılar alınmış
    ve bunlara yine ülkü ile ilgili yeni yazılar eklenmiştir. İlk basımda bulunup da ikinci basımda bulunmayan
    Türkolojiye ve kalem mücadelesine ait yazılar, yine yenilerinin de eklenmesiyle ayrı kitaplar olarak
    basılacaktır.
    Burada toplanan 21 yazının da üzerinde düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltmelerin bir kısmı dile aittir. Bir kısmı
    da yazıların ilk yayınlandığı zamana ait olup, simdi lüzumu, hatta anlamı kalmayan parçaların çıkarılması
    veya değiştirilmesi seklinde olmuştur.
    Böylelikle kitap kısa bir zamana değil, uzun bir zamana seslenebilecek bir ülkü dergisi durumuna
    gelmektedir.
    Maltepe, 1 Ocak 1966
    Atsız


    1. ALINTI
    TÜRK ÜLKÜSÜ
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar

    çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız. İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savasmıştır.

    Savaşmak, yasamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıstığı davaları bitirmek için, savastan baska

    çare bulunamamıstır. Milletleri savasa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik"

    diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

    Uzun tarih göstermistir ki, esit maddi kuvvetler arasındaki çarpısmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi

    kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun

    bozgun demektir.

    Ruhi kuvvet nedir?

    Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün

    yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü,

    yüzyıllardan beri prensip haline gelmis, uğrunda çarpısılmıs, birkaç kere gerçeklesmis bir düsüncedir. Ona

    hayal diyenler, hayal içinde gevseyip tembellesmis olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçeklesir

    miydi?

    Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmus, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıstır. Bu

    bakımdan da Türk ülküsünün gerçeklesmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve

    Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyilesiyor Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savasmak ne güzel seydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

    Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savası göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

    Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıstı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi.

    Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almıs olan milli ülkü, insanları sürükleyen,

    güçlendiren ve asillestiren bu duygu ve düsüncedir.

    Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmıs, biraz küllenmis gibi görünüyor. Maddecilik

    hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu

    milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle basa çakamayan Batı'nın içine sinmis düsmanlığı ve hıncı

    karsısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

    Arab'ı, Acem'i, Hind'i, Çin'i yenilirken, tek basına Avrupa'ya dalan ve yüzyıllarca tek basına bütün Avrupa

    milletlerine karsı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmıslar, fakat

    sonra sıçrayıp sahlanmıslardır.

    Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler

    nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

    Bir sair:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim..

    Fakat bilelim.

    Diyor. Güzel bir düsünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu siiri biraz değistirerek söyleyeceğiz:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim.

    Ne düsünelim, ne de bilelim!

    10 Kasım 1955



    2. ALINTI

    KIZILELMA

    Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kisileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök

    birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karsı içten sözlesmis gibidirler.

    Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, suuraltında, hayallerinde doğar ve kendini

    önce destanlarda gösterir. Sonra suura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük

    kahramanlar, onu gerçeklestirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet,

    kahramanlar ardından gönül isteği ile kosar. Bütün bu uğrasmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlasır, erginlesir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavusmaktır. Asağı yukarı, her millet, aynı sekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavusmak!

    Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demistir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve

    tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün

    aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir. Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip sekillenmis ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmistir. Bu büyük düsünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlasmıs döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teskilat ve medeniyet saheserini yaratamazdı.

    Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü

    olaylara bakmak yeter:

    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teskilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap

    Birliği düsüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin isinde

    İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve

    değerleri artmıstır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan su olay, Arapların itibarını göstermesi

    bakımından manalıdır: Birlesmis Milletler teskilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin besi “Amerika, İngiltere,

    Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük

    bir geçmisi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmıs bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy

    alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz isgalinden henüz kurtulamamıs olan ordusuz, donanmasız Mısır,

    45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birlesmis Milletler teskilatına dahil bulunan 50

    devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüstü. 1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düsmanlarının bile saygısını kazanmıstır. Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpısıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağıslanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine seref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savası göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapısmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmisledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karsı bir sey yapamıyor. Tabaasında bir tek kisinin hapse atılmasını savas sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuslarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi

    değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

    Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düsünmelidirler.

    Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmıs olan

    İbrani dilini diriltip bir konusma dili haline getirmek uğrundaki çalısmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

    Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmıs görünürken, bir yandan da kendimizi

    baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik.

    Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermistir ki, kimseden bir sey istememek, herkesle hos geçinmek,

    ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil,

    yasamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmus bir topluluk” olmayı

    kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek

    milli ülkünün pesine düsmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek

    gafletinden çekinmeliyiz.

    Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düsünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi

    mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememistir. Fakat yüz milyonlarca insan ona

    inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaslar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve

    keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat

    bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli

    akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar

    adına baltalamasının önüne geçmektir.

    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlastığını görürsünüz. Ortak düsüncesi olmayan

    toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düsünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket

    kalmaz. Bencillik, kabalık, rüsvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddilesmis bir insan vatan

    için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile isbirliği

    yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar

    yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de

    “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el

    uzatıyor.

    Fakat artık bu devir kapanmıstır. Gittikçe uyanan milli suur karsısında gaafiller ve hainler, Türk milletini

    daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

    Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

    Demez tas, kaya

    Yürürüz yaya...

    Türküz, gideriz

    Kızılelmaya.

    ( Kızılelma, 1. Sayı, 31 Ekim 1947 )



    3.ALINTI

    BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ

    Sahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düsünce insanidir. Bu insani düsünce,

    toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler

    birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından kosan milletlerin ülküsü

    vardır. Bir Nepal'in, bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı,

    nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliğini tasımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteği,

    milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.

    Büyüklük davası, yani ülkü, savasla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük savasçıların,

    kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmustur. Savaslar, kahramanlık ruhunu beslemis,

    erdemli insanların yetismesine sebep olmus, destani edebiyatı yaratmıstır. Yirminci Yüzyıla doğru

    yaklastıkça savaslar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir sey onun ahlaki karsılığı olmamıstır ve

    uzun zamandır savasmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın basladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela

    İsveç'te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün bulunduğu

    halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoğalan yozlasma, düsündürücü bir durum almaktadır.

    Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin

    yasa ile tanınması, çocuk yetistirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun'i nikahla çocuk sahibi olmak

    gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduğunu gösteriyor. İsveç, iki

    yüzyıldan beri savasmamıstır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık hiçbir büyüklük emelinin

    kalmayısı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savasına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi

    güç göstermesine rağmen, manevi kuvvetlerden yoksunluğu, bu sonuçları hazırlamıstır. Soysuzlasma

    durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolsevikliğin ağına

    düsüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.

    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Su kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli

    ülkelerde, bunun bas sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuslarıdır. İktisadi

    yoksulluk, siyasi buhran isin dıs tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür. Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yasar. Hayvanlasmıs toplumlar refah ve dıstan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...

    Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından

    kosmus, birlik ve fetih savasları yapmış ve Birinci Dünya Savası'nın sonuna kadar da daima bir büyük

    devletin sahibi olmustur. Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birlesme" veya "birlesip büyümek istiyorum" demektir. Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından kosar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla asağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

    ( Büyük Türkeli, 2. Sayı, 25 Nisan 1962 )



    3.alıntı

    ÜLKÜLER SALDIRICIDIR

    Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir.

    Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden baska cinslerin

    mukavemetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden

    "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yapılıp çoğalıyor; bazı soylar ise

    yeryüzünden büsbütün kalkıyor. Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri suurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken baska milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savas baslar. Sonunda güçlüler kazanır. İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir suur mertebesine eristikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan suurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki millî ülkü, milletin tahtessuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevkitabiisinin baskanlar ve kılavuzlar tarafından suurlandırılıp sistemlendirilmis seklidir. Ülküye kılavuzluk veya baskanlık eden sahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin basarısında birinci derecede âmildir. Millî ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.

    Millî ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmıs olanlar

    da bunu muhafaza edip sağlamlastırmak düsüncesi ardında kosarlar. İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğrasıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere'nin elinden istiklâllerini zorla söküp attılar. Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savasından sonra

    ülkelerine kavusmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için simdi içerde ve dısarda

    azimle çalısıyorlar. Eskiden müstakil olup 150 yıl önce istiklâllerini kaybetmis olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savası sonunda istiklâllerini kazanmıslardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler.

    Fakat sanki hiçbir sey olmamıs, o kadar felâketi onlar yasamamıs gibi yeniden istiklâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaslarıyla millî ruhu ayakta tutmaya çalısırken bir yandan da dısardaki

    teskilatları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar. Hindistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavustular.

    İstiklâl uğrundaki savasın en tipik örneğini Yahudiler vermistir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her

    tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin

    tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.

    Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için millî ülkünün bu ilk merhalesi ardında kosan milletler azdır.

    Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında tek devlet hâline

    gelmesidir. İstiklâlini kazanmıs olan her milletin ilk isi yabancı hâkimiyet altında kalmıs olan uruktaslarını

    kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet hâlinde siyaseten müstakilse bunların

    birlesmesi için siyâsî ve askerî faaliyette bulunmaktır. On dördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükûmetle idare olunuyordu. Birlesme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıstılar. 1051'te birliği tamamladılar.



    İtalya da aynı sekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savasında İtalya'nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yasayan birkaç yüz bir İtalyan'ı kurtarmak içindi. İkinci cihan savasında Fransa ve Yugoslavya ile yaptığı savaslarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı. Ayrı müstakil evletler hâlinde yasayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atısla siyasî birliklerini

    anaçizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de baslayan bir seri hamleler daha yaptılar.

    Gerçi bu büyük isi basaramadılar. Fakat basarmalarına ramak kalmıstı. Bugün Avusturya ayrılmıs ve

    Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüs olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında kostukları

    görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu ile birlesmek konusu üzerine sözler söylenirken bazı

    milletvekilleri Avusturya ile de birlesmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır. Romen Birliği, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birlesmesiyle baslamıs ve Romanya bundan uruktaslarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaslarına girmistir. Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya'nın yanında savasa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiyayı kuracaklardır.

    Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini

    vukuat pek açık olarak göstermistir. Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok asağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan asağı yukarı 10-12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davâlıdır. Pakistan sınırları içinde yasayan ve Pesto yani Afgan dili konusan uruktaslarını istiyor. Yanında müttefikleri olduğu hâlde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere'den Sudan'ı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kisi bile olmayan Ürdün Beyliği, Suriye ve Filistin'in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habesistan, Eritreyi istemektedir. Yahudiler ise millî birlik için Irak ve Yemen'deki yüz bine yakın Yahudiyi uçaklarla İsrail'e tasıdılar.

    Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü millî birliğini tamamlamıs olan milletler kendi soylarını

    yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istilâ ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hattâ bir millet bazen

    kendi millî birliğini tamamlamadan önce de fütuhata baslayabilir. Meselâ Osmanlılar Türkiye'deki Türk

    birliğini tamamlamadan önce Avrupa'da genis fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da millî birlik isi

    bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkısmıslardır. Fakat böyle tek istisnâlar umumî kaideyi bozmaz.

    Üçüncü Cihan Savası, millî birliklerini tamamlamıs olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü

    merhaleye varmak gayretlerinden baska bir sey değildir. Simdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve

    tabiî bir sonuç olarak baskalarının mukavemeti ile karsılasıyor. Baska millî ülkülerin muzaffer olusu da

    yakında Rusya'yı çökertecektir... Görülüyor ki ülküler taarruzîdir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzî bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamıs olan millet bu birliği elde etmek için uruktaslarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpısacak, onlardan toprak alacaktır. Millî birliğini kurmus olanlar ise fütuhat yapmak için baskalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzîdir. Acaba tedafüî [savunmacı] ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yasayıp refaha kavusmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düsüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karısık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutusmus millet fertlerini heyecan içinde yasatan kutlu ve tatlı düsüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüsle, millî kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz irâdeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve sehitler ister. Geçmiste birlik kurmus, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğrasırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan seyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyâsî ve insanî düsünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamıs, gönül vermis milletlerin tarihî düsmanları vardır. O düsmanlar mutlaka tepelenecektir. O düsman milletlerle dostluk andlasmaları yapılmıs olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur. Tarihî düsmanlar ancak dısişleri bakanlarının dostudur. Milletin

    asla!... Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barıs ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemiyen

    millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırırlar. (Yurtta barıs, cihanda barıs) yahut (kimsenin bir karıs toprağında gözümüz yok) gibi s filane bir siyasî umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmus Almanya'ya savas açarak Türk tarihinde asla görülmemis bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgaristan ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmısken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç süphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yasatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek istiyen devsirmelerdi. Hayat bir savasken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken millî ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasî nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler; yani öğretmenler, sairler, gazeteciler, yazıcılar bize barıs afyonu yutturmak isterlerse onların secerelerini ve evlerindeki gizli evrâkı arastırmak tarihin, bilhassa Türk tarihinin değismez hakikatını bir defa daha teyid

    edecektir. ( Orhun, 14. Sayı, 1 Subat 1944 )



    TÜRKÇÜLÜK

    Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık

    gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde

    kullanılmıstır. Baska milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten baska

    milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere

    isarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten baskası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karısmasından doğmus olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yasama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkeli'nde, Türk uruğunun kayıtsız sartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmiste, birkaç kere gerçeklesmisti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetisen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coskun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve

    düsüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

    1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun suuraltında yüzyıllardan beri yasayan milliyetçilik;

    2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını

    isteyen milliyetçilik hareketi;

    3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

    4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

    Bu dört kaynaktan gelen düsünceler birbiriyle kaynasıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıstır.

    Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini tasımazsa, kendine güveni olmazsa, baskalarını taklitten baska bir sey yapamazsa, geçmisiyle övünmezse, baskalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savastan korkarsa, o millet içinden çürümüs demektir.

    Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yasıyoruz. Geçmis haklara dayanılarak davaların öne atıldığı hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç sakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıstıklarını görebiliyoruz. Geçmisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

    İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklasıyor.

    Bu gidisle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi

    kadar sağlam olmak yetismiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da

    bizim için birinci sartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapısmaktır. Sasıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih

    bağıslamıyor.

    Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini

    yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik isini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye

    devam ederse, doktor her seyden önce yurttaslarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her seyden önce

    dersini bellemeye çalısırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteris, ne dalkavukluk, ne

    de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, asağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler

    de asağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karsılıklı işlerde, görüsme ve konusmalarda ne

    ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği sey yapılmıs

    olur.

    Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen

    de Türkçü olamaz.

    Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlasır. Türklük güçlenir.

    Türkçülerin ilk isi, görevlerini, arınmıs gönül ve inanmıs yürek ile yapmaktır.

    ( Orhun, 10. Sayı, 1 Ekim 1943 )



    DISARIDAN GELMEMİS OLAN TEK DÜSÜNCE

    Türkçülük düsüncesi, bu fikrin düsmanları veya her seyle alay etmek alıskanlığında olan prensipsizler

    tarafından saldırıya uğrarken, yapılan satasmaların baslıcaları sunlar olmustur:

    1-Bunlardan biri “Türkçülük” kelimesine olan itirazdır. İtirazcılar söyle demektedirler: “Türkçülük de ne

    demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan

    demektir. Böyle saçma bir düsünce olur mu?” Bu itirazın hiçbir ciddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü

    kelimelerin sonuna gelen “ci, cı, cü, cu, çi, çı, çü, çu” ekleri, yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez; türlü

    türlü manalara da gelir. En yaygın ve genis anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmesidir. Nitekim

    “cumhuriyetçi” ve “kralcı” kelimeleri cumhuriyeti ve kralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık

    eden demektir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türkü seven”, “Türke taraftar olan” anlamına gelir.

    2-İkinci ve pek olumsuz bir itiraz, Türkçülüğün, memleketteki baska unsurları gücendireceği fikridir. Bunun

    da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanın

    kendi düsüncelerini ve çıkarlarını açıkça ileri sürmekten alıkonmak istemesi görülmüs değildir. Bundan

    baska bir memleket, yalnız bir milletindin ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o

    ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek sartıyla adalet içinde yasamak hakkına

    maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli sartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl

    sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmis olurlar.

    Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalısmak, adeta,

    yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düsüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur.

    Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

    3-Üçüncü ve makul gibi gözüken bir itiraz; Türkçülüğün, bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından

    hayli, bos, hatta maceracı ve tehlikeli olması düsüncesidir. Bu da yanlıstır. “Hayali” demek, asla gerçeklesmeyecek ve gerçeklesmemis demekse, Türkçülük hayali değildir. Türkçülük, Türklüğün geçmisteki haklarının mirasını istemek bakımından haklı, mesru ve tarihi bir davadır. Türkçülüğün istekleri, geçmiste birkaç kere gerçek olduğu için, “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Büyük milli ülkülerin hiçbirisi, gerçeklesmesi kolay işlerden değildir. Fakat hepsi birer birer gerçek olmaktadır. Hindistan ve İndonezya kaç yüzyıl sonra milli dileklerine kavustular? Otuz yıl önce yalnız birkaç aydının kafasındaki hayal olan İndonezya bağımsızlığı nasıl gerçeklesti? Sekiz yüzyıllık bir tutsaklıktan, hatta dilini kaybettikten sonra, İrlandalılar, nasıl kurtulup, kitaplarda kalan milli dillerini diriltmeye koyuldular? Ya hele, dilleriyle anavatanlarını da kaybedip dünyanın her tarafına dağılan Yahudiler, 2000 yıl sonra Filistin’de milli devletlerini kurup milli dillerini milli yazıları ile yazmaya baslamadılar mı? Bütün bunların yanında Türkçülük ülküsü ne kadar yumusaktır? Türkçülüğün, maceracı olduğu hakkındaki iddia da hiçbir tarihi olaya dayanmamaktadır. Türkçülük, simdiye kadar is basına gelmis değildir ki, maceracı olduğu denenmis olsun. Sınırdısı ırkdaslarını düsünmek, onların bizimle birlesmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. Dünyanın bütün milletleri, hatta pek yeni devlet kuranları bile ilki is olarak sınırdısı ırkdaslarımızı düsünmek ve hele insan hakları beyannamesinden sonra, onların da insan haklarından faydalanması için tesebbüslere girismekle yükümlüyüz. Soydaslarımızı, sistemli bir sekilde yok edenlere savasa hazırlanmak maceracılık değildir. Milletimizin ve insanlığın en kutlu hakları uğrunda Kore savasına katılmak nasıl maceracılık değilse; Türklüğün, insanlığın, medeniyetin, mukaddesatın düsmanı olan Moskoflarla hesaplasmayı düsünmek de öylece maceracılık değildir. Kore’de nasıl Türkiye savunulduysa, kendi sınırlarımızda da Türkiye, Türklük ve bütün insanlık korunacaktır.

    4-Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dısardan gelme bir fikir olduğudur. Güya bunu

    Almanlar icad ederek Türkiye’ye sokmuşlar” Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından

    alınma imis!

    Yalnız Yahudilere karsı güdülen Alman ırkçılığı ile, her millete karsı bir korunma ilkesi olarak ileri sürülen

    Türk ırkçılığı arasında bir bağlantı bulunmadığı ve Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu

    belgelerle meydandadır. Bir milli ülkünün, yabancı bir millet tarafından Türklere asılandığı yolundaki bu

    itiraz, üzerinde durmaya değmeyecek kadar çürüktür.

    *********

    Gerçekte ise, bugün, Türkiye’de fikir akımları arasında yerli ve mili olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya

    zararlı olsun, ötekilerin hepsi dısardan gelmistir: Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmıs ve bir vatan ihaneti

    halini almıstır. Milletlerarası Yahudi aleti olan Masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmistir. Bugün

    itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve

    devletçilik de yabancı köklüdür. Bir zamanlar gazetelerde ve Meclis içinde taraftarları görülen Fasizm,

    İtalya ve Almanya’da doğmustur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmis bulunan

    müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.

    Türk köklü tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da milli suurumuzun gelismesi nisbetinde

    büyüyecek, güçlenecek ve atılıslar yapacaktır.

    ( Orkun, 2. Sayı, 13 Ekim 1950 )



    TÜRKÇÜ KİMDİR?

    Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmıs olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa,

    hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmis zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten

    erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yasamakta, belirecek imkan ve fırsat

    aramaktadır Türkçü, milli çıkarları sahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmise saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savasta korkusuz bir insandır. Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yasamaktan hoslanır ve en büyük sertliği de nefsine karsı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağıslamaz ve bunları bağıslayanları düsman sayar

    Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karsılığını beklemek veya

    takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken,

    bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan sehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir. Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartısmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartısılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır Türkçüler, dayanısmalı yasamaya mecburdur. Dayanısma, az kuvvetle çok is görmenin tek ve değismez çaresidir. Dayanısma olmayan yerde, için için bir çekisme var demektir. Türkçü, ülküdasları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir. Türkçü hiç süphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün sartlarına uyması lazımdır. Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da bas sartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini asılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barısmaz düsmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her sekilde savasacaklardır. Kısacası, Türkçüler, XX. yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.

    ( Orkun, 3. Sayı, 20 Ekim 1950 )



    TÜRK BİRLİĞİ

    Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )





    TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ

    Uzmanlar yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat

    insanların tarih sahnesine girmesi dört bes bin yıllık bir meseledir. İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmis, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karısmasından bugünkü ırklar doğmus, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir. Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir. İnsan zekâsının gelismesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmus, zamanla kelimelerden baska kelimeler türemis, bazı kelimeler anlamını değistirmis, bazıları unutulmus veya bırakılmıs, yerine yenileri alınmıs veya bulunmustur. İnsan olgunlasmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teskilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar. Son zamanlarda solculardan baslayarak yavas yavas herkese, hattâ resmî sahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Asırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Semseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beseriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "asağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yasayan insanlar anlasılacağı gibi "halktan yetisme" tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetisme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten yetisme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan baska "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma suurunun" da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı siddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıstır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalısıp kazanan, suraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmis yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı

    olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savasa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından baska bir sey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmıslardı. Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir seklidir. Çünkü halk suursuzdur. Bastaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım basarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinlestirilir ve

    bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez. Millet ise suurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler islediği için savasta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak atese atılır. Yaratılıstan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez. Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dıs işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmis olanlar kadar Türklesmis kimselerden meydana gelen topluluktur.

    Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konusan, anadili Türkçe olan insanlardır.

    Suuraltında veya duygularının gizli yönünde baska biri ırkın suur ve özleyisini tasımayan kimselerdir. Türkçülere yedi, hatta yirmi kusak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve arastırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve baska düsmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıstır veya çıkarabilir? İstiklâl Marsı sairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demistir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karısan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karsı hayranlık baslayınca her sey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde

    yasayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist

    olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, isçi haline

    geleceğini düsünemeyecek kadar ahmaklasır. Millet olmanın sonuçlarından biri de baska milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyis ve ayrılıs maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konusma sekline, sevdiği ve sevmediği seylere, davranıslarına kadar bir çok seyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve saskınlığın ifadesi bile her millette baska baskadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der. Milletler binlerce yılın gelistirip sekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardes yapmak, birlestirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakısır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birlesme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birlesme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atıs bu birlesme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir. Simdi, insanlığın son merhalesi olan suurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine suursuz, her kalıba girmeye elverisli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?

    Bu sözlerimize karsı hemen Atatürk kalkanıyla karsımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye

    ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz. Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlasılmamıstı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmis, milletin geri kalmıs tabakalarını düsünmüstü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmisti. Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüstürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan genis dünyada yasayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değistirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değistirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt baslı sancak altında birlestirir, değisen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten bosaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmısı en ileri ve en üstün seviyeye ulastırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçeklestirir.

    ( Ötüken, 61. Sayı, Ocak 1969 )



    SAĞCI KİMDİR?

    Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karsısında olanlara da “sağcı” demek âdet

    olmustur. İktisadî bakısla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıs. Sol taraf çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmistir. Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her sey gibi bu tâbirler de müptezel olmus, sağ ve sol birbirine karısmıstır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, asırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüstür. Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birlestikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düsünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir. Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî suur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

    Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan

    biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna

    ölenlerdir” demis. Simdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayıs kıtlığı, hem de

    gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüse göre sosyal adalet düsüncesi bugün hemen herkes

    tarafından beninmis olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüse göre sıralamak asla doğru

    değildir. Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara

    gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve

    İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıstı.

    Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmıs ve iktidara

    geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düsmanlık güttüğünü ispat

    emisti. Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi

    olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

    Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı

    yahut düsmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî

    ümmetçiler, İslâm beynelmileli düsüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına

    kapılmıs olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar. Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlıs, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düsünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih suurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılıs hâsılasıdır. Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var olusu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vurusu yalnız millî

    karakteriyle mümkün olabilmistir. Türklüğün büyüklüğünü veya var olusunu Türklüğün dısındaki su veya

    bu faktöre bağlamak asla doğru değildir. Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolasan “asırı sağ” deyimi yanlıs olarak kullanılmaktadır. Çünkü asırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi seriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmıs ve baslarında bir Arap bulunan bir grup “asır
  • Takvâ sözcüğünün anlamında “korku” ve “korkmak” unsurları bulunmasına rağmen,takvâ’nın sadece “korku” olarak anlaşılması doğru değildir. Fakat ne yazık ki, birçok meal ve tefsir, takvâ ve ittikâ sözcüklerini sadece “korkmak” anlamıyla açıklamıştır. Takvâ veittikâ sözcüklerinin ifade ettiği korunma ve sakınmanın Arapça’da havf, mehâfet, rehbet gibi sözcüklerle ifade edilen “basit korku” sebebiyle korunmak ve sakınmak ile aynı anlama gelmediği yukarıda görülen İnsan/10, 11. ayetlerden de açıkça anlaşılmaktadır.

    Takvâ, içerdiği “korku” unsuru da belirtilerek “Kişinin korktuğu şeylerden kendini korumasıdır” şeklinde de tanımlanabilir. Ancak bu önemli kavramın basitçe “Allah korkusu” olarak ifade edilip geçiştirilmesi bize göre son derece yanlıştır.

    Çünkü Rabbimiz, “Allah korkusu” anlamına gelen haşyet sözcüğü ile ittikâ [takvâlı davranış] sözcüğünü aynı âyet içinde zikretmek sûretiyle, bu sözcüklerin farklı anlamlara geldiğini bizlere göstermiştir:

    52.Ve kim Allah’a ve Elçisi’ne itaat eder, Allah’a saygı, sevgi ve bilgiyle ürperti duyar ve O’nun koruması altına girerse, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir.

    (Nûr/52)

    Kur’ân’daki bu açık belirlemeye rağmen takvâ sözcüğü ve tüm türevleri “korkmak” anlamında anlaşılarak Müslümanlar arasında tam bir korku furyası oluşturulmuştur. Bunun sonucu olarak da, Allah ile kul arasındaki ilişkiler sevgi, saygı ve rahmetten çok korku üzerine kurulmuş, ortaya birçok yanlış ve olumsuz anlayış ve davranışlar çıkmıştır. Oysa ne takvâ ve ittikâ “haşyet” [Allah korkusu] demektir, ne de haşyet “havf”, “mehâfet”, “rehbet” gibi sözcüklerle ifade edilen basit “korku” anlamındadır.

    Konunun önemine binaen bu bahsi ayrı bir başlık altında ayrıntılı olarak tahlil etmeyi uygun buluyoruz.

    KORKU ve ALLAH KORKUSU: “Korku” insanın fıtratında olan bir duygudur. Bu nedenledir ki insan, karşısında aciz kaldığı her şeyden korkma eğilimindedir. Buna karşılık “ümit” de fıtrattandır ve korkuyu dengeleyen bir duygudur. İnsanın “korku” ve “ümit” duyguları arasında bir denge kurabilmesi, insanı hayata bağlayan, ona huzur ve güven veren bir durumdur. Eğer insan bu fıtrî duygularını iyi yönlendirmez de korkularını giderecek ümitten ya da ümidin vereceği gevşekliği önleyecek korkulardan uzak kalırsa, hayatı gereği gibi denge içinde götürebilecek ruhsal donanımdan mahrum kalmış olur. Ancak bu duyguların birbiriyle dengelenmesi kadar, nelerden korkulup nelerin ümit edilmesi gerektiğini doğru bilmek de önemlidir. Çünkü yanlış ve batıl korkular da, temelsiz ve boş ümitler de insanı hüsrana götürür. İnsan asıl korkulması gerekli olandan gerektiği gibi korkmaz ve asıl sığınılması gerekli olana gerektiği gibi yönelmezse, hayatındaki dengeler alt üst olur ve bir sürü sahte otoritenin önünde boyun eğer hâle gelir. Nitekim insan, tarih boyunca lüzumsuz korkular yüzünden sayısız tanrı edinmiştir: Doğa güçlerinden korkmuş; ateşi, gökleri, karanlıkları ilâh edinmiştir. Firavunlardan, diktatörlerden korkmuş; onları ilâh edinmiştir. Açlıktan korkmuş; ekmek ve maaş verenleri ilâh edinmiştir. Yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş; putları veya başka şeyleri ilâh edinmiştir. Kısacası insanoğlu boş ve temelsiz korkuları yüzünden sığınacak güvenli kucaklar aramış, umutla sarıldığı kucaklar çoğu zaman onu daha da tehlikeli ve acınası durumlara düşürmüştür.

    İnsanın bariz şekilde zararına yol açan korkular, aslında ona dayatılan korkulardır. Bu dayatma, insan hayatında çok önemli olan iki konuda yapılmaktadır: Eğitim ve din.

    EĞİTİMDE KORKU: Eğitim uzmanları tarafından kabul edilen evrensel gerçek şudur ki, baskı ve korku ile ne verimli bir eğitim yapılabilir, ne de yararlı bir disiplin sağlanabilir. Çünkü baskı ve korku sonucu ancak ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist bireyler meydana gelebilir. Baskıcı ve korkutucu ana-babanın çocukları, baskıcı ve korkutucu öğretmenin öğrencileri, baskıcı ve korkutucu işverenin işçileri, baskıcı ve korkutucu devletin yurttaşları hep ikiyüzlü, samimiyetsiz, tutarsız, çıkarcı, âsi ve anarşist yapıdadırlar. Böyle bir insan tipi amaçlanamayacağına göre, salt baskı ve ceza korkusu altında yapılan bir eğitimin verimsiz neticeler elde etmekle sonuçlanacağı iyi bilinmelidir. Baskı ve korku ile hiçbir yere varılmadığı gibi, disiplin de sağlanamaz. Baskı ve korku ile sağlanmış gibi gözüken bir disiplin asla kalıcı değildir. Bireyler üzerindeki baskı ve korkunun biraz gevşediği ya da bireyler tarafından kanıksandığı an, ortaya telâfi edilmesi mümkün olmayan zararlı sonuçların çıkması kaçınılmazdır.

    Bilimsel gerçek bu olmasına rağmen ne yazık ki toplumumuz korku ile disiplin sağlama yolunu seçmiş ve bu seçiminin en bariz göstergesi olarak “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Öğretmenin vurduğu yerde gül biter”, “Dayak cennetten çıkmadır” gibi baskıyı ve şiddeti olumlayan birçok ifadeyi “atasözü” hâline getirmiştir.

    DİNDE KORKU: İnsan fıtratında var olan “korku” ve “ümit” dengesi, diğer konularda olduğu gibi “inanç” konusunda da insan davranışlarını yönlendirmektedir. Bu konuda da insanlara sadece korku aşılamak, yani ümitlerin bağlanması gereken yegâne varlık olan Allah’a karşı sevgi yerine korku beslemeye yol açacak telkinlerde bulunmak çok yanlış bir tutumdur. Hele hele aklı gelişmemiş, reşit olup mümeyyiz duruma gelmemiş, henüz sabî çağındaki çocukların eğitmenleri [ister ana-babaları, ister öğretmenleri] tarafından “Allah seni taş yapar”, “Allah senin gözünü kör eder”, “Allah seni cehennemde yakar”, “Allah seni çarpar” şeklindeki ifadelerle terbiye edilmeye çalışılması son derece zararlı bir davranıştır. Çünkü din ve iman sorumluluğunu üstlenmek erişkin ve yetişkin kimselerin işidir. Yüce Allah çocukları hiçbir konuda mükellef tutmamaktadır. Eğer çocuklara Allah tanıtılmak isteniyorsa, doğru olan tanıtma O’nu celâl [kâfirleri kahreden, cezalandıran] sıfatları ile değil, cemal [kullarını seven, koruyan, affeden] sıfatları ile tanıtmaktır.

    Rabbimiz, evrendeki her şey gibi insanın da programlayıcısıdır. Yaratılış özelliklerini çok iyi bildiğinden dolayı insanı en uygun yaşayış tarzına yönlendirmiş, indirdiği hidâyet rehberi Kur’ân’da da ona en uygun bir kulluk programı hazırlamıştır. Gerçekten de Kur’ân’da insandaki korku ve ümit duyguları fıtrata en uygun biçimde değerlendirilerek lüzumsuz korkuları ayıklanmış, insanın kimden ve niçin korkması gerektiği ile kimden ve neyi ümit etmesi gerektiği açıkça ortaya konmuştur.

    İnanç eğitimini Kur’ân’dan alan müminler, tabiatlarından gelen sıradan korku ve ümit duygularının çerçevesini Kur’ân’ın verdiği bilgilerle doğru olarak belirlemeli, belirledikleri bu duyguları Kur’ân’ın önerdiği şekilde geliştirip derinleştirmeli, bu fıtrî duyguları yerli yerinde kullanmayı öğrenerek onları manevî yücelmenin yolunu açan birer anahtar hâline dönüştürmelidirler. Bunu başarmak, bazılarının bilgisizce “korku” diye tanımladığıtakvâ denen manevî donanımı kazanmak demektir. Takvâ sıradan bir korku değil, korku duygusunu da içine alan bir saygı, çekinme ve korunma güdüsünü bir ahlâk olarak yaşanan hayata aktarma özenidir. Korku duygusu, takvâ sahibi bir insanda başka nitelikler kazanmış, yaratılıştaki ham halini kaybederek bir korunma ahlâkı, bir sorumluluk bilinci hâline gelmiştir. Doğru yönlendirilmiş ümit duygusu ise takvâ sahibi insanın sadece Allah’a yönelen ve sadece O’na sığınan bir insan olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla, insanın yaratılışında en basit şekliyle var olan bu duygular, takvâ sahibi insanda övülen sıfatlar hâline dönüşmüş, bu da o insana yücelme faaliyetinin kapılarını açmıştır.

    İslâm dininde خوف/havf veمخافة /mehâfet sözcükleriyle ifade edilen basit korku anlamında bir “Allah korkusu” kavramı yoktur. Kur’ân’da bu sözcüklerle ifade edilen korkuların hiçbiri kesinlikle “Allah korkusu” ile ilgili değildir. Böyle olmasına rağmen, sözcüklerin anlam farklılıkları göz ardı edilmek sûretiyle havf veya mehâfet denilen basit anlamdaki korku, “Allah korkusu” olarak Müslümanların dinî terminolojisine de girmiştir. Hatta bu konuda رأس الحكمة مخافة الله [re’sü’l-hikmeti mehâfetullâh=Hikmetin başı Allah korkusudur] diye Peygamberimizin ağzından bir de hadis uydurulmuştur. Bu rivayet öylesine meşhur olmuştur ki, hat sanatlarının icra edildiği değişik tablolar hâlinde resmedilerek camilerin iç duvarlarına asılmış, dindar evlerinin salonlarına kadar girmiştir. Oysa bu ifade, araştırmak isteyenlerin kolayca bulabilecekleri gibi, Kitab-ı Mukaddes’in Süleymân’ın Meselleri’ndeki 1:7 cümlesidir.

    Elbette ki en geniş ve kapsamlı koruma, rahmet sıfatına sahip olan ve bütün yaratılmışları koruyan Allah’ın korumasıdır. Bu nedenle inanan insan, kendisine zarar verecek şeylerden korunmak için Allah’a yönelir ve işlediği kötü fiillerden dolayı da sadece kendisini koruyabileceğine inandığı Allah’tan korkar. Ancak buradaki korunma isteği, işlenen kötü fiillerin sonuçlarından dolayı duyulan korkudan kaynaklanır. Bu korku “ceza korkusu”dur. Nitekim Kur’ân’a bakıldığında, birçok yerde havf sözcüğü kullanılarak insanlara korkmaları ihtar edilmiştir. Ancak bu ifadelerin hepsi de Allah’ın kendisinden değil, “suç işlendiği takdirde Allah’ın azabından, Allah’ın vaîdinden korkulması gerektiği” yönündedir.

    27-29.Onlara iki Âdemoğlunun haberini de hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. O: “Seni kesinlikle öldüreceğim” dedi. Diğeri: “Allah, yalnız Kendisinin koruması altına girmiş kişilerden kabul eder. Sen, beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben, elimi, seni öldürmek için uzatacak değilim [ben, elimi seni etkisiz kılmak için uzatırım]. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabb’i Allah’tan korkarım. Şüphesiz ben, isterim ki sen, beni öldürmen nedeniyle oluşacak günahı ve kendi günahını yüklenip de Ateş’in ashâbından olasın! Şirk koşarak, küfrederek yanlış; kendi zararlarına iş yapanların da cezası budur!” dedi.

    (Mâide/28)

    15.De ki: “Ben kesinlikle, eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım.”

    (En’âm/15)

    13,14.Ve kâfirler; Allah’ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddedenkimseler, elçilerine: “Ya sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkaracağız, ya da kesinlikle bizim dinimize/ yaşam tarzımıza döneceksiniz!” dediler. Rableri de elçilerine: “Biz şirk koşarak yanlış; kendi zararlarına iş yapanları kesinlikle değişime/ yıkıma uğratacağız ve onlardan sonra sizi kesinlikle o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyetti.

    (İbrâhîm/14)

    175.Şüphesiz ki o şeytan/kötü niyetli insan, kendi yakınlarını korkutur. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz Benden korkun.

    (Âl-i İmrân/175)

    Bu konu için ayrıca; Hûd/3, 26, 84, 103; Rahmân/46; Nâziât/40; Mâide/64, 69, 94; En’âm/48; A’râf/35, 54; Enfâl/48; Yûnus/15, 62; Meryem/45; Zümer/13; Ahkâf/13, 21; Haşr/16; Âl-i İmrân/170; Kâf/45; Müddessir/53; İnsan/7,10; Nahl/49-50; İsrâ/57; Nûr/37; Zâriyât/37;Bakara/37, 62, 112, 262, 274, 277; Zuhruf/68′e de bakılabilir.

    Görüldüğü gibi, Kur’ân’da havf sözcüğü ile dile getirilmiş olan “korku”, “Allah korkusu” değil, Allah’ın adaleti gereği âhirette suçlulara vereceği “ceza korkusu”dur. Allah’ın adaletinden, yani suça karşı vereceği cezadan korkma konusu, birçok âyette de yine mutlak basit korku anlamını ifade eden rehb sözcüğü ile dile getirilmiştir. Rehbsözcüğünün Kur’ân’da bu anlamda kullanıldığını görmek isteyenler A’râf/116, 154; Bakara/40; Nahl/51; Enfâl/60; Kasas/32; Haşr/13; Enbiyâ/90′a bakabilirler.

    Havf sözcüğü ile “ceza korkusu”nu ifade eden Rabbimiz, iman eden, sâlihâtı işleyen ve Allah’ı Rabb edinip istikâmetini düzenleyenlerin, yani Allah’ın yakını ve yardımcısı olanların Allah’tan korkmalarına hiç gerek olmadığını da yine havf sözcüğü ile ifade etmiştir:

    262.Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen şu kimselerin mükâfâtları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    (Bakara/262)

    277.Şüphesiz iman eden ve düzeltmeye yönelik işler yapan, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan] ve zekâtı/vergiyi veren kişilerin Rableri katında mükâfâtları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

    (Bakara/277)

    62,63.Açın gözünüzü! Allah’ın yakınlarına, yardımcılarına –ki onlar inanan ve Allah’ın koruması altına girmiş kimselerdir– kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

    (Yûnus/62)

    13.Şüphesiz işte şu: “Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru olan kişiler üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.

    (Ahkâf/13)

    Bu konudaki diğer âyetler şunlardır: Bakara/62, 112, 274; Mâide/69; En’âm/48; A’râf/35; Fussılet/30.

    İslâm dininde, خشية [haşyet] vardır, خشية الله [haşyetullâh] vardır. Haşyet; bilgi, idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusudur. Bu sözcüğü, yukarıda açıkladığımız basit “korku” anlamındaki havf sözcüğü ile eş anlamlı olarak Türkçeye çevirenler büyük bir yanlış içindedirler.

    Çünkü haşyet ile havf sözcüklerinin farklı anlamlara geldiği, bizzat Rabbimiz tarafından aynı âyet içinde kullanılmak sûretiyle bildirilmiştir:

    19-24.Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

    Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

    Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

    Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

    Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

    salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

    kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

    ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

    (Ra’d/21)

    Âyetin ifadesinden kolayca anlaşıldığı gibi, havf ile haşyet sözcükleri aynı anlama gelmez, birbirlerinden farklıdırlar. İnsanlar her zaman ve zeminde, suç işlediklerinde veya suçsuzken de Allah’a haşyet duyarlar ve ittikâ ederler. Allah’ın adaletinden [suçlulara vereceği cezadan] ise sadece suçlular havf ederler; zaten etmelidirler de…

    Basit korku [havf] duygusu yaratılıştan herkeste var olmasına rağmen, haşyet herkeste olmaz. “Havf” denen basit korkuya [kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ, ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbiri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından veya vahşî hayvanlardan korkan kimse de onlarla karşılaşmamaya çalışır. Korku duygusu insanı kesinlikle korktuklarından kaçınmaya iter. Ancak haşyet hissi basit korkuya benzer bir his olmadığı gibi, haşyet sahibi de korktuğundan kaçınan ve uzaklaşan biri değildir. Tam tersine, haşyet sahibi kimse haşyet duyduğuyla hep beraber olmayı arzular. Onun asıl korktuğu, haşyet duyduğundan uzak kalmaktır; çünkü ona derin bir sevgi ve saygı duyar, onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder, kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.

    Kısaca ifade etmek gerekirse, haşyet hissi “havf” gibi fıtrî bir duygu değildir. İnsanda sonradan oluşur, bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrakle doğru orantılıdır:

    28.İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperirler. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır.

    (Fâtır/28)

    Âyette de vurgulandığı gibi, bilginler, bilgileri sayesinde Allah’ı bilgisizlerden daha iyi tanırlar ve O’na sonsuz bir saygı ve hayranlık duyarlar. Gerçekten de sıradan bir kimse ile atomun içini bilen bir fizik bilgininin veya hücrenin yapısındaki DNA ve RNA yapılarını gören bir tıp bilgininin Allah hakkındaki saygı ve hayranlık hisleri aynı değildir. Bu bilginler, Allah’ın sonsuz gücünü ve evreni programlama [Rabb olma] özelliğini gözleriyle görürler ve bunları bilmeyenlere nazaran Allah’ı daha iyi tanırlar. Bu tanımanın sonucu olarak hem Allah’a karşı çok daha fazla saygı ve hayranlık duyarlar, hem de Allah’a uzak kalmaktan ve O’na saygısızlık etmekten korkarlar [haşyet duyarlar]. Haşyet konusu ile ilgili olarak şu âyetlere bakılabilir: Yâ-Sîn/11; Nâziât/45; Tâ-Hâ/3, 44; A’lâ/10; Enbiyâ/49; Fâtır/18; Kâf/33; Mâide/44, 52; Tevbe/18; Nûr/52; Beyyine/8; Zümer/23; Ahzâb/37; Bakara/74 ve Haşr/21.

    Allah’a duyulan saygı ve hayranlıkta en önde olanlar resuller ve meleklerdir. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri herkesten daha ileri düzeydedir:

    38,39.Allah’ın kendisine farz kıldığı şeyde Peygamber üzerine, daha önce gelip geçen kimselerde; Allah’ın verdiği elçilik görevini tebliğ eden, O’na saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve Allah’tan başka kimseye saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duymayan kimselerle ilgili Allah’ın uygulaması olarak bir güçlük yoktur. Allah’ın emri, ayarlanmış, belirlenmiş bir kaderdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    (Ahzâb/39)

    57-61.Şüphesiz Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan tir tir titreyen şu kimseler, Rablerinin âyetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve iyilikler için önde gidenlerdir.

    (Müminûn/57)

    26-28.Ve onlar: “Rahmân [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah], çocuk edindi” dediler. Rahmân, bundan arınıktır. Aksine onlar armağanlar verilmiş kullardır. Onlar, O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, Rahmân’ın çocukları saydıkları şeylerin önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına yardımda/destekte bulunmazlar. Bununla birlikte onlar O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan tir tir titrerler.

    (Enbiyâ/28)

    İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir.