• I

    Senin adını
    kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
    Malum ya, bulunduğum yerde
    ne sapı sedefli bir çakı var,
    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
    ne de başı bulutlarda bir çınar.
    Belki avluda bir ağaç bulunur ama
    gökyüzünü başımın üstünde görmek
    bana yasak...
    Burası benden başka kaç insanın evidir?
    Bilmiyorum.
    Ben bir başıma onlardan uzağım,
    hep birlikte onlar benden uzak.
    Bana kendimden başkasıyla konuşmak
    yasak.
    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
    şarkı söylüyorum karıcığım.
    Hem, ne dersin,
    o berbat, ayarsız sesim
    öyle bir dokunuyor ki içime
    yüreğim parçalanıyor.
    Ve tıpkı o eski
    acıklı hikâyelerdeki
    yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
    mavi gözleri ıslak
    kırmızı, küçücük burnunu çekerek
    senin bağrına sokulmak istiyor.
    Yüzümü kızartmıyor benim
    onun bu an
    böyle zayıf
    böyle hodbin
    böyle sadece insan
    oluşu.
    Belki bu hâlin
    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
    Belki de sebep buna
    bana aylardır
    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
    bu demirli pencere
    bu toprak testi
    bu dört duvardır...

    Saat beş, karıcığım.
    Dışarda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
    bir sakat ve sıska atıyla,
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.

    Bugün de apansız gece olacaktır.
    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
    bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
    yani bugün de mükellef bir daüssıla için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
    Ben,
    ben içerdeki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
    kafamın içinde duymak...

    II

    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
    Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
    suyu donmayan testi
    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
    Güneş,
    artık o her gün öğle vaktine kadar,
    bana yakın, benden uzak,
    sönerek, ışıldayarak
    yürür...
    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
    dışarda akşam olur,
    bulutsuz bir bahar akşamı...
    İşte içerde baharın en kötü saati budur asıl.
    Velhasıl
    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
    hürriyet denen ifrit...
    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
    bittecrübe sabit...

    III

    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben...
    Bahtiyarım...
  • Yarbay Mustafa Kemal;
    Kaçmakta olan askerlere “Niçin kaçıyorsunuz?” dedim. “Efendim düşman,” dediler ve karşı tepeyi gösterdiler. Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı karşı tepeye doğru serbestçe yürüyordu. Ben kuvvetlerimi dinlensinler diye geride bırakmıştım. Düşman, bana benim askerlerimden daha yakın durumdaydı. Ve bulunduğum yere gelirse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bir mantık yürütmeyle mi, içgüdüyle mi bilmiyorum, kaçak askere,
    “Düşmandan kaçılmaz,” dedim.
    “Cephanemiz kalmadı,” dediler.
    “Cephaneniz yoksa süngünüz var,” dedim ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Bunlar süngü takıp yere yatınca düşman askerleri de yere yattı. Ve arkadaki bölük yetişerek ateş açtı. Kazandığımız an bu andır.
    Can Dündar
    Can Yayınları
  • Lâ İlâhe İllallâhu Vahdehu Lâ Şerike Leh, Lehü’l-Mülkü
    ve Lehu’l-Hamdu ve Huve Alâ Kulli Şeyin Kadîr

    Subhânallâhi ve Bihamdihi Subhânallâhi’l-Azîm

    Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâh

    Allâhumme Salli Alâ Muhammed

    Estağfirullâhe Ve Etûbu İleyh

    Lâ ilâhe illallah.

    Sübhanallahi velhamdülillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber.

    Sübhanallah.

    Elhamdülillah.

    Allahu ekber.

    La ilahe illallahü halimül kerim la ilahe illallahül aliyyül azim

    (Kalbler, ancak Allahı zikretmekle itminana [sükûna, rahata] kavuşur) [Rad 28]

    Allâh (Celle Celâlühû)

    ''Sallallahu Aleyhi Ve Sellem''

    “Rabbini, kendi içinde (kalbinde), yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle, gece-gündüz zikret! Gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205)

    “...Allâh’ı zikretmek; elbette en büyük (ibâdet)’tir...” (el-Ankebût, 45)

    “(O gerçek akıl sâhibi) mü’minler, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerinde yatarken dâimâ Allâh’ı zikrederler...” (Âl-i İmrân, 191)

    “Ey îmân edenler! Allâh’ı çokça zikredin!” (el-Ahzâb, 41)

    “Beni zikrediniz, anınız ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin ve küfre sapmayın.” (Bakara Sûresi / 152)

    “Allah’ı çok zikret ve gece gündüz onu tesbih et.” (Âl-i İmran Sûresi / 41)

    “Allah’ı nefsinde, içinde huşû ve korku ile an, gece gündüz açık gizli onu zikret, sakın gâfillerden olma.” (Â’râf Sûresi / 205)

    “…Kalpleri, Allâh’ı zikretmek husûsunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte bunlar apaçık dalâlettedirler.” (ez-Zümer, 22)

    “İman edenlerin kalbleri ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur. Kalbler ancak Cenâb-ı Hakkı anmakla mutmain olurlar.” (Ra’d Sûresi / 28)

    “Namaz kılınız, muhakkak ki namaz, insanları kötülüklerden ve inkara sapmaktan korur. Allah’ı anmak en büyük ibâdettir.” (Ankebût Sûresi / 45)

    “Allah’ın azabından korkarak, Rabbının rahmetini umarak gecenin (ilerleyen) saatlerinde secdeye kapananlar, ayakta durur hâlde tâat ve ibâdet eden kimseler, Allah’ın rahmet ve mağfiretine nâil olurlar.” (Zümer Sûresi / 9)

    "Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191)

    "Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır." (Nisa Suresi, 103)

    "Ey iman edenler, bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklılık gösterin ve Allah'ı çokça zikredin. Ki kurtuluş (felah) bulasınız." (Enfal Suresi, 45)

    "Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde güzel bir örnek vardır." (Ahzab Suresi, 21)

    "Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin." (Ahzab Suresi, 41.)

    "Allah, kimin göğsünü İslam'a açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur üzerinedir, (öyle) değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden (yana) kalpleri katılaşmış olanların vay haline. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer Suresi, 22)

    "Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?" (Kamer Suresi, 32)

    "Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel." (Müzzemmil Suresi, 8.)

    "Ve sabah, akşam Rabbinin adını zikret." (İnsan Suresi, 25. ayet)

    “Ey îmân edenler! Sakın mallarınız ve evlâtlarınız, sizi Allâh’ı zikretmekten alıkoymasın! Kim böyle yaparsa, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-Münâfikûn, 9)

    “Öyle erler vardır ki, onları ne ticaret ne de alışveriş Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) allak bullak olduğu bir günden (kıyâmetten) korkarlar.” (en-Nûr, 37)

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

    Allah (Azze ve Celle) : "Ben kulumun her zaman yanındayım. Beni zik­rederken de onunla beraberim. O beni gönlünden zikrederse, ben de onu nefsimde zikrederim. Beni bir cemaat içinde zikrederse; ben onu o cema­attan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım; bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim, buyuruyor.” (Muslim 48/21)

    Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Mekke'den Medine'ye hicret eden Müslümanların fakirleri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e gelerek şöyle dediler:

    – Varlıklı Müslümanlar cennetin en yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler. Bizim kıldığımız namazları onlar da kılıyorlar. Tuttuğumuz oruçları onlar da tutuyorlar. Fazla malları olduğu için hac ve umre yapıyorlar, cihad ediyorlar ve sadaka veriyorlar, biz veremiyoruz.

    Bunun üzerine Resûl–i Ekrem onlara:

    "Sizden önde gidenlere yetişebileceğiniz, sizden sonra gelenleri geçebileceğiniz, sizin yaptığınızı yapanlar dışında herkesten üstün olacağınız bir şeyi haber vereyim mi?" diye sordu.

    "Evet, söyle yâ Resûlallah!" dediler.

    Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    "Her namazın ardından otuz üçer defa Allah’ı tesbih eder, O’na hamdeder ve tekbir getirirsiniz.”

    Hadisi Ebû Hüreyre’den rivayet eden Ebû Sâlih’in söylediğine göre, sahâbîler bu zikirleri nasıl okuyacaklarını sorunca Resûl–i Ekrem şöyle buyurdu:

    “Her birinden otuz üçer defa olmak üzere sübhânallah, elhamdülillah, Allâhü ekber, dersiniz."[14]

    Müslim’in bir rivayetinde şu ilâve vardır:

    Birkaç gün sonra fakir muhâcirler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e tekrar gelerek:

    "Zengin kardeşlerimiz bizim yaptığımız zikirleri duymuşlar. Aynını onlar da yapıyorlar." dediler.

    Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    "Ne yapalım! Artık bu Allah'ın bir lütfudur, Allah lütfunu dilediğine verir." (Müslim, Mesâcid 142.)

    En Hayırlı En Değerli En Kazançlı Amel
    Ebü’d–Derdâ radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına:

    “Size en hayırlı, Allah katında en değerli, derecenizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıp da sizin onların boynunu vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu haber vereyim mi?” diye sordu. Onlar da:

    "Evet, söyle." dediler. Resûl–i Ekrem de:

    “Allah Teâlâ’yı zikretmektir.” buyurdu. (Tirmizî, Daavât 6. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 53.)

    Peygamberimizin Sahabiye Tavsiyesi
    Abdullah İbni Büsr radıyallahu anh şöyle dedi:

    Bir adam Resûl–i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e hitâben:

    "Yâ Resûlallah! İslâmiyet’in emirleri çoğaldı. Bana sıkı sıkıya yapışacağım bir şey söyle." dedi. O da:

    “Dilin hep Allah’ı zikretsin!” buyurdu. (Tirmizî, Daavât 4. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 53.)

    Kulun Allah'a En Yakın Olduğu Yer
    Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!” (Müslim, Salât 215. Ebû Dâvûd, Salât 148;)

    Rabbini Zikreden Ve Etmeyenin Farkı
    Ebû Mûsâ el–Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

    “Rabbini zikredenle etmeyenin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir.” (Buhârî, Daavât 66.)

    Müslim ise bu hadisi şöyle rivayet etmiştir:

    “İçinde Allah’ın anıldığı ev ile Allah’ın anılmadığı evin farkı, diriyle ölünün farkı gibidir." (Müslim, Müsâfirîn 211.)

    Zikreden Bir Kul Olmak İçin Okunacak Dualar
    “Ey Allahım! Bana seni zikretme, sana şükür ve güzelce ibadet etme konusunda yardımcı ol.” Hz. Peygamber (s.a.s) Muaz İbn Cebel’e her namazda veya her namazın sonunda bu duayı yapmasını tavsiye etmiştir. (A. İbn Hanbel, V, 247.)

    “Rabbim! Beni sana çokça şükreden, seni çokça zikreden, senin azabından çekinen, sana hakkıyla itaat eden, sadece senin için eğilen, daima sana yalvarıp yönelen bir kişi eyle! (İbn Mâce, Duâ, 2.)

    Namazda Allah'ı (c.c) Zikretmektir
    "Sizden biri uyku sebebiyle veya unutma yüzünden bir farz namazı kılmazsa, hatırladığı zaman onu hemen kılsın. Çünkü Allah Teâlâ; "Beni zikretmek için namaz kıl (Tâhâ, 20/14.)”, buyurmuştur.” (Müslim, Mesâcid, 316Tirmîzî, Salât, 16, Mâce, Salât, 10.)

    Melekler Zikir Meclislerinde Ne Yapıyorlar
    Peygamber (s.a.v)' naklen rivayet etti. Şöyle buyurmuşlar :

    Şüphesiz ki : Allah Tebareke ve Teâla'ntn bir takım seyyar fazla me­lekleri vardır. Bunlar zikir meclislerini araştırırlar. İçerisinde zikir olan bir meclis buldular mı onlarla beraber otururlar. Ve kanatlarıyla birbirlerini kuşatırlar. Ta ki kendileriyle alt semanın arası dolar. Cemaat dağıldıkları vakit yükselir ve gökyüzüne çıkarlar.

    Allah (Azze ve Ce'le) onları bildiği halde kendilerine : "Nereden geldiniz?" diye sorar.

    Onlar da : Senin yer­yüzündeki bazı kullarının yanından (geldik), onlar sana teşbih ediyor, tek­bîr, tehlilde bulunuyor, sana hamdediyor ve senden istiyorlar, cevabını ve­rirler.

    Teâla Hazretleri : Benden ne istiyorlar? diye sorar : "Senden cenne­tini istiyorlar, derler. Onlar benim cennetimi gördü mü? der. Hayır yâ Rab-bî! cevabını verirler. Acaba cennetimi görmüş olsalar ne yaparlar? der.

    Melekler : Senden eman dilerler, derler. Benden neden eman dilerler? Diye sorar. Senin cehenneminden yâ Rabbi! diye cevap verirler. Onlar benim cehennemimi görmüşler mi? der. Hayır! cevabını verirler. Acaba cehennerıimi görmüş olsalar ne yaparlar? der. Senden mağfiret dilerler, derler. O da : Ben onları mağfiret ettim, ne diledilerse kendilerine verdim. Ve on­ları eman diledikleri şeyden kurtardım, buyurur.

    Bunun üzerine melekler : Ya Rabbİ! İçlerinde filân var, günahı çok bir kul. O ancak oradan geçer­ken onlarla beraber oturdu, derler.

    Teâla Hazretleri : Onu da affettim. On­lar öyle bîr cemaat ki, onlarla düşüp kalkan şakı'olmaz, buyurur.»(Müslim 2689/25)

    Peygamberimiz (s.a.v) Hutbede Sesleniyor!
    “Ey insanlar!

    Ölmeden önce tevbe edin; fırsat elde iken sâlih ameller işlemeye bakın! Gizli-açık bolca sadaka vermek ve Allâh’ı çok çok zikretmekle Rabbinizle aranızı düzeltin! Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görür ve kaçırmış olduğunuz şeyleri elde edersiniz." (İbn-i Hişâm, I, 118-119, Beyhakî,Delâil, II, 524)

    Tüm Mahlûkat Allah'ı (c.c) Zikrediyor
    “Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” buyurdu. (Ahmed, III,439)

    Kalplerin Cilâsı Nedir?
    Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz:

    “–Kalpler, demirin paslandığı gibi paslanır.” buyurmuştu.

    Sahâbe-i kirâm:

    “–Onun cilâsı nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordular.

    Allah Rasûlü (s.a.v):

    “–Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh’ı çok çok zikretmektir.” cevâbını verdi. (Ali el-Müttakî, II, 241)

    Cennet Ehli Dünyada Neye Hasret Duyar?
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefât etmiş olan sâlih mü’minlerin duyduğu hasret ve pişmanlığı şöyle ifâde buyururlar:

    “Cennet ehli, başka hiçbir şeye değil, sâdece, dünyâda Allâh’ı zikretmeksizin geçirmiş oldukları anlara hasret ve nedâmet duyarlar!” (Heysemî, X, 73- 74)

    Allah (c.c) İçin Biraraya Gelenlerin Mükafatı
    “Bir topluluk Allâh’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını kuşatır. Allâh’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allâh Tealâ onları yanında bulunanlar arasında zikreder.” (Müslim, Zikir,39)

    Allah'ı (c.c) Sevmenin Alameti

    Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurur:

    “Allâh’ı sevmenin alâmeti, Allâh’ı zikretmeyi sevmektir.” (Süyûtî, II, 52)

    Dünyada Kıymetli Olan Üç Şey
    Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

    “Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allâh’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen talebe bundan müstesnâdır.” (Tirmizî, Zühd, 14)

    Her İbadetten Daha Üstündür
    "Allâh’ı zikir, zikirsiz olan her ibadetten üstündür.” (İhyâ, I, 847)

    Sırf dil ile zikretmek kolaydır. Lâkin Rabbimiz’in biz kullarından asıl murâdı; zikrin feyziyle dolarak dâimâ Allah ile beraberliğin şuur ve idrâki içinde bulunan, rakik, hassas ve ârif bir kalptir.

    1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.

    2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.

    3- Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.

    4- El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.

    5- El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.

    6- Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.

    7- El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.

    8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.

    9- El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.

    10- El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.

    11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.

    12- El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.

    13- El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.

    14- El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.

    15- El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.

    16- El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.

    17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.

    18- Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

    19- El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.

    20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.

    21- El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.

    22- El-Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.

    23- El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.

    24- Er-Râfi: Şeref verip yükselten.

    25- El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.

    26- El-Müzil: Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden.

    27- Es-Semi: Her şeyi en iyi işiten, duaları kabul eden.

    28- El-Basîr: Gizli açık, her şeyi en iyi gören.

    29- El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmet sahibi.

    30- El-Adl: Mutlak adil, yerli yerinde yapan.

    31- El-Latîf: Her şeye vakıf, lütuf ve ihsan sahibi olan.

    32- El-Habîr: Her şeyden haberdar. Her şeyin gizli taraflarından haberi olan.

    33- El-Halîm: Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan, hilm sahibi.

    34- El-Azîm: Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.

    35- El-Gafûr: Affı, mağfireti bol.

    36- Eş-Şekûr: Az amele, çok sevap veren.

    37- El-Aliyy: Yüceler yücesi, çok yüce.

    38- El-Kebîr: Büyüklükte benzeri yok, pek büyük.

    39- El-Hafîz: Her şeyi koruyucu olan.

    40- El-Mukît: Rızıkları yaratan.

    41- El-Hasîb: Kulların hesabını en iyi gören.

    42- El-Celîl: Celal ve azamet sahibi olan.

    43- El-Kerîm: Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden.

    44- Er-Rakîb: Her varlığı, her işi her an gözeten. Bütün işleri murakabesi altında bulunduran.

    45- El-Mucîb: Duaları, istekleri kabul eden.

    46- El-Vâsi: Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.

    47- El-Hakîm: Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan.

    48- El-Vedûd: İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan.

    49- El-Mecîd: Nimeti, ihsanı sonsuz, şerefi çok üstün, her türlü övgüye layık bulunan.

    50- El-Bâis: Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.

    51- Eş-Şehîd: Zamansız, mekansız hiçbir yerde olmayarak her zaman her yerde hazır ve nazır olan.

    52- El-Hak: Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran.

    53- El-Vekîl: Kulların işlerini bitiren. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran.

    54- El-Kaviyy: Kudreti en üstün ve hiç azalmaz.

    55- El-Metîn: Kuvvet ve kudret menbaı, pek güçlü.

    56- El-Veliyy: Müslümanların dostu, onları sevip yardım eden.

    57- El-Hamîd: Her türlü hamd ve senaya layık olan.

    58- El-Muhsî: Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen.

    59- El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan.

    60- El-Muîd: Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.

    61- El-Muhyî: İhya eden, yarattıklarına can veren.

    62- El-Mümît: Her canlıya ölümü tattıran.

    63- El-Hayy: Ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan.

    64- El-Kayyûm: Mahlukları varlıkta durduran, zatı ile kaim olan.

    65- El-Vâcid: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan.

    66- El-Mâcid: Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsanı bol olan.

    67- El-Vâhid: Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.

    68- Es-Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.

    69- El-Kâdir: Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan.

    70- El-Muktedir: Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi.

    71- El-Mukaddim: Dilediğini yükselten, öne geçiren, öne alan.

    72- El-Muahhir: Dilediğini alçaltan, sona, geriye bırakan.

    73- El-Evvel: Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan.

    74- El-Âhir: Ebedi olan, varlığının sonu olmayan.

    75- Ez-Zâhir: Yarattıkları ile varlığı açık, aşikâr olan, kesin delillerle bilinen.

    76- El-Bâtın: Aklın tasavvurundan gizli olan.

    77- El-Vâlî: Bütün kâinatı idare eden, onların işlerini yoluna koyan.

    78- El-Müteâlî: Son derece yüce olan.

    79- El-Berr: İyilik ve ihsanı bol olan.

    80- Et-Tevvâb: Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan.

    81- El-Müntekım: Asilerin, zalimlerin cezasını veren.

    82- El-Afüvv: Affı çok olan, günahları mağfiret eden.

    83- Er-Raûf: Çok merhametli, pek şefkatli.

    84- Mâlik-ül Mülk: Mülkün, her varlığın sahibi.

    85- Zül-Celâli vel İkrâm: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.

    86- El-Muksit: Mazlumların hakkını alan, adaletle hükmeden, her işi birbirine uygun yapan.

    87- El-Câmi: İki zıttı bir arada bulunduran. Kıyamette her mahlûkatı bir araya toplayan.

    88- El-Ganiyy: İhtiyaçsız, muhtaç olmayan, her şey Ona muhtaç olan.

    89- El-Mugnî: Müstağni kılan. İhtiyaç gideren, zengin eden.

    90- El-Mâni: Dilemediği şeye mani olan, engelleyen.

    91- Ed-Dârr: Elem, zarar verenleri yaratan.

    92- En-Nâfi: Fayda veren şeyleri yaratan.

    93- En-Nûr: Âlemleri nurlandıran, dilediğine nur veren.

    94- El-Hâdî: Hidayet veren.

    95- El-Bedî: Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).

    96- El-Bâkî: Varlığının sonu olmayan, ebedi olan.

    97- El-Vâris: Her şeyin asıl sahibi olan.

    98- Er-Reşîd: İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren.

    99- Es-Sabûr: Ceza vermede, acele etmeyen.
  • Bilmiyorum. Tek bildiğim bütün varlığım, körlemesine, son sürat korkunç ve hareketsiz bir şeye koşar gibiydi, beyaz kadın tenimdeki o siyah, engelleyen, çekinmeyen ele duyulan basit bir hayret ve öfkeden çok daha yakın ve ani bir şok darbesine koşar gibi. Çünkü tenin tene temasında öyle bir şey vardır ki incelikli dayatmaların dolambaçlı çetrefil kanallarını fesheder, kestirmeden hedefe ulaşır, aşıklar kadar düşmanların da bildiği bir şeydir bu, çünkü insanı hem aşık hem düşman eder; - temas, merkezi Ben'in şahsi mülkünün surlarıdır: ruh değil, can değil; akışkan ve bağlantısız zihin bu dünya malikanesinin her karanlık koridoruna sokulmaya müsaittir. Ama tene tenle dokunuldu mu sınıfın, hatta rengin yumurta kabuğu parolası dağılır gider.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    1,2. Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.

    3,4,5,6,7. Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.

    8. Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!(1)

    (1) Bu âyet, "Defterleri sağ tarafından verilenler var ya, ne mutlu kimselerdir amel defterleri sağ tarafından verilenler", şeklinde de tercüme edilebilir.

    9. Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!(2)

    (2) Bu âyet, "Amel defterleri soldan verilenler var ya, ne mutsuz kimselerdir amel defterleri soldan verilenler!" şeklinde de tercüme edilebilir.

    10,11. (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.

    12. Onlar, Naîm cennetlerindedirler.

    13,14. Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.

    15,16. Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

    17,18,19,20,21. Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.

    22,23. Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.

    24. (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)

    25. Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.

    26. Sadece "selâm!", "selâm!" sözünü işitirler.

    27. Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!(3)

    (3) Bu âyet, "Amel defterleri sağdan verilenler var ya, amel defterleri sağdan verilenler ne mutlu kimselerdir!" şeklinde de tercüme edilebilir.

    28,29,30,31,32,33,34. . (Onlar), dikensiz sidir ağaçları(4) ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.

    (4) "Sidr" Arabistan kirazı diye bilinen dikenli bir meyve ağacıdır. Kur'an, cennetteki sidrin dikenli olmadığını açıklamaktadır.

    35. Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.

    36,37,38. Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.

    39,40. Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.

    41. Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!

    42,43,44. Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.

    45. Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.

    46. Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

    47. Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"

    48. "Evvelki atalarımız da mı?"

    49,50. De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."

    51,52. Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.

    53. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

    54. Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.

    55. Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

    56. İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.

    57. Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?

    58. Attığınız o meniye ne dersiniz?!

    59. Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

    60,61. Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.

    62. Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!

    63. Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!

    64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

    65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:

    66. "Muhakkak biz çok ziyandayız!"

    67. "Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"

    68. İçtiğiniz suya ne dersiniz?!

    69. Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

    70. Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.

    71. Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!

    72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

    73. Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.

    74. O hâlde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).

    75,76. Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-

    77. O, elbette değerli bir Kur'an'dır.

    78. Korunmuş bir kitaptadır.

    79. Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

    80. Âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.

    81,82. Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?

    83. Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!

    84. Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.

    85. Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.

    86,87. Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!

    88,89. Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

    90,91. Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.

    92,93. Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

    94. Bir de cehenneme atılma vardır.

    95. Şüphesiz bu, kesin gerçektir.

    96. Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.
  • 209 syf.
    ·18 günde·Beğendi
    Yıldız Cıbıroğlu’nun Kadın Saçı kitabını “Ocak Ayı Feminist Kitaplık Okuması” etkinliği kapsamında okudum. Etkinliği düzenleyen oblomov_klonu’na teşekkür ederim.

    Kitapta yazdığınıza göre “türban” sözcüğü, “tülbent” sözcüğünden türemiştir. Britannica World Language Dictionary’de türban şöyle açıklanmış:

    Tur-ban, 1. Doğulu birinin başındaki kepin etrafında kuşağın ya da şalın çevrilmesiyle oluşur. 2. Ona benzer herhangi bir başlık. 3. Kenarsız bir şapkanın çevresini çocuklar ve kadınlar için süsle çevirmek. Bu açıklamadan sonra paranzet içinde, Türkçe’de kullanılan tülbent sözcüğünün Fransızca’ya turban olarak geçtiği belirtilmiş.

    Başörtüsünün neden erkeklerin bu kadar
    ilgisini çektiğini hep çok merak etmişimdir. Neden bu şey sadece kadınlara takılıyor? Erkeklerin buna yüklediği anlam nedir? Neden erkekler kadınların saçının gözükmeksinden hoşlanmıyor? Biliyorsunuz ki İran’da başörtüsü takmadığı için ya da “yanlış” taktığı için pek çok kadın sokak ortalarında şiddete uğruyor, bu saldırılar genelde kadınların yüzüne kezzap atılarak gerçekleşiyor. Acaba sorun kadınların güzelliği mi? Ülkemizde, Cumhuriyet Dönemine geçişle birlikte artık kadınlara zorunlukuk olmaktan çıkan peçe ve çarşaflar atılıyor. Bu bazı erkeklerin oldukça gücüne gidiyor ve kadınları caydırmak için örgütlenip kadınları sokak ortalarında taciz etmeye, tecavüz etmeye başlıyorlar. Bu Cumhuriyet’e bir tepki değil, yanlış anlaşılmasın, direkt kadınlara bir tepki. Çünkü Osmanlı kadınlarının aktardıklarına göre, biraz süslü giyinen, çarşafı “düzgün” olmayan kadınlar da hem devlet görevlileri tarafından hem de örgütlü erkekler tarafından aynı davranışlara maruz kalıyorlar. Başörtüsü ve çarşafın tarihine baktığımda merakım daha da artıyordu.

    Mesela bir sene öncesine kadar Avrupalı bir arkadaşımla konuşurken, kendisi bana Türk kadınlarının taktığı başörtüsünün onları çok çekici yaptığını söylemişti. Çok şaşırmıştım çünkü kadınlar zaten bunu erkeklerin ilgisini çekmemek, onlardan uzaklaşmak için takıyordu. Youtube’dan birkaç yabancı vlogger’ın İstanbul seyehatini izlemiştim. İslami kültürün hakim olduğu yerlerde çarşaflı ve başörtülü kadınlar için yine “çekici”, “seksi”, “gizemli” gibi ifadeler kullanıyorlardı bu erkekler. Özellikle başörtüsünün ve peçenin günümüzde bir pornografik unsur olarak kullanılması oldukça dikkat çekici. Doğulu, Batılı farketmeksizin pornolarda kullanılan peçe, çarşaf ve başörtüsü erkeklerin hoşuna gidiyor. Artı olarak, sosyal medyada kadınlar tarafından paylaşılan ve yardım istenen bazı ifadeler keşfetmiştim: bazı kadınlar, kocaları tarafından cinsel ilişki sırasında başörtü takmaya zorlanıyordu. Başörtülü kadınlar için peçe propagandası yapılan blogları incelediğimde de benzer ifadelerle karşılaşıyordum: kadınlar için, peçenin onları nasıl daha feminen yapacağını; erkekler için, eşlerini aslında peçeli görmek istediklerini ancak bunu onlara söyleyemediklerini yazıyorlardı, tıpkı bir fetiş gibi. Acaba bu “alçakgönüllü giyiniş tarzı” bir erkek fantezisi olabilir miydi? Sosyal medyada gördüğüm şeyler, erkeklerin kullandığı ifadeler bu savı güçlendiriyordu benim için.

    Yıldız Cıbıroğlu ise başörtüsünü sadece bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı, başörtüsünün çıkış noktası arkaik döneme bakarak yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nitekim araştırması da tarihe, Paganizm’deki büyülere, arkaik dönemde yapılan idollere, kil tabletlere işlenen resimlere, mitolojiye, edebiyata ve Jung’un kalıtımsal imge psikolojisine dayanıyor. Ben de kendisine katılıyorum. Ataerkiyi ve çıkış noktasını anlayabilmemiz için arkaik döneme bakmamız gerekiyor.

    Yerleşik hayata geçmede en önemli unsur kadınların tarımı bulmuş olmasıdır. Avcı ve toplayıcılar (kadın ya da erkek) avlanmada
    her zaman başarılı olamıyorlardı, bazen leş yiyorlardı, bazen aç kalıyorlardı. Ancak tarımı bulan kadınların her daim yemeği oluyordu. İdollerde kadınların memesinin, kalçalarının ön plana çıkmasının bir nedeni de budur: Kadın, bereketle özdeşleştiriliyor. Diğer bir neden de kadının üretgenliğinin bir sembolü olarak doğurganlık. Meninin ne işe yaradığını bilmeyen insanlar, kadın bedeninin insanı yarattığını düşünüyor. Bu yüzden de çizilen resim ve yapılan idollerde kadınların kalçaları, memeleri büyük ve sarkık. Hatta sırf bu yüzden tarımı kadınlar yapıyor ki toprak-ana daha çok bereketlesin, ürün versin. Zaten ataerkil kültürün, tarımın erkek egemen olmasıyla baskın geldiği düşünülüyor.

    Kadınlar sadece tarımı bulmamışlardı, kadınların ip, sepet örme, bira, dokuma, çömlekçilik, deri işçiliği, ahşap işçiliği vb. şeyleri de buldukları kültür tarihçileri tarafından kabul görüyor. Yani üretimi kadınlar başlatmışlardı.

    Hal böyle olunca da insanlar ilk başta kadın tanrılara (tanrıçalara) tapmaya başladılar. Bolluk ve bereket veren, yaşamı ve ölümü veren tanrıçaydı.

    Kadınların bolluk ve bereket verdiğine istinaden kadınlar ve tanrıçalar, başlarına -aynen profil fotoğrafımdaki pagan bir kadın gibi- büyük ve alımlı şapkalar takıyorlardı. Ancak ilk önce kendi yaptıkları sepetleri kendi başlarına takıyorlardı. Sonradan bunlar bir tür sarığa dönüşecek. Aynı şekilde kadın saçı da bereketle, yaşam gücüyle, yeniden dirilmeyle, hastalık, sıkıntı ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden de idollerde kadınların saçları kıvırcık olarak önplandadır.

    Kadınların yaptıkları sepetleri başlarına geçirdikleri gibi daha sonradan türban da takmışlardır. Ama türban diyince bugünün taşıdığı anlam gelmesin gözünüzün önüne. Tanrıçalar ve kadınlar bunu saçlarını örtmek için değil bir büyü tılsımı olarak takıyorlar.

    Anaerkil dönemde başörtüsü ilk olarak Sümer’de karşımıza çıkıyor. Erkeklere cinsellik öğreten, tanrıça tapımında hizmetli rahibeler takıyor başörtüsünü. Daha sonra ataerkil dönemde bu rahibeler birer “kutsal fahişe”ye dönüşüyor (tıpkı geyşalar gibi). Bu ataerkil dönemde erkekler örgütlenerek dini, eğitimi ele geçiriyor. Anaerkil kültüre başkaldıran mitolojik kadarkter Gılgameş’tir aslında. Kitapta Gılgameş destanının bir incelemesi de bulunuyor.

    “Kadın başının bir örtüyle kapatılması erkek egemen zihnin, devletin, ordunun güçlendiği dönemlerde (Tunç Çağı’nda) gerçekleşiyor. Ancak bir ara dönem var: Tarihsel dönemde kutsal ve soylu olmak şartıyla iki cinsin de yüzünü duvakla, peçetle kapattığı oluyor. Bunun içinden de, daha sonra, ataerkil etkilerle değişime uğrayarak “yalnızca kadınların örtünmesi geleneği” çıkıyor.”

    Başörtüsü ilk olarak fahişeleri diğer kadınlardan ayırmak için kullanılıyor: fahişe kadınlar peçe, çarşaf, başörtüsü takarken diğer kadınlar takmıyor. Bunu ilk olarak Sümer’de daha sonra Babil ve İbraniler’de görüyoruz.

    Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.”

    Tunç Çağı’nda ise kadınlardan gördükleri başörtüsü, peçe gibi kıyafetleri erkekler de takıyor. Mesela Campbell’in İlkel Mitoloji kitabında, insanların taptıkları Ay ve Güneş’in ışınlarının onlara zarar vermemesi için ve gölgelerin Ay’ı örtüp açmasını canlandırmak için kralların ve kraliçelerin de peçe ve duvak taktığı yazıyor.

    Daha sonraları da çarşaf, peçe , başötüsü fahişe olmayan kadınları fahişelerden ayrıt etmek için kullanılıyor: fahişe olmayan kadınlar bunları giyiniyor ve kadın bedeni erkekler tarafından pornografik unsur yapılıyor. Bunu ilk Asur kanunlaştırıyor. “Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.”

    Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınlarının da başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır.” (Serenti.org)

    Peki neden erkekler topluma egemen olunca böyle bir şey yapmıştır? Arkaik dönemde kadın saçı ne anlama geliyordu?

    İlk önce yerli Amerikalı bir kabilenin efsanesiyle başlamak istiyorum:

    “Amerika’daki Tierea del Fuego Onaları’nda temeli erkek ideası olan Hain efsanesi vardır. Yerli halkların efsanelerini araştıran Lucas Bridges’e göre bu, erkeklerin kadınları öldürmelerine gerekçe olarak yaratılmış bir öyküdür: Efsaneye göre kabilenin erkekleri kadınları büyücü oldukları gerekçesiyle öldürür; yalnızca küçük kızları bırakırlar. Onlar, erkeklerin, kadınları katletmelerinden önceki yaşam biçiminden başlayarak efsanede şöyle anlatır:

    Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi, öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlike olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü, öyle ki erkekler kansız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi?” Efsanenin devamında, erkeklerin kurduğu Hain derneği kadınların evlerini yakmaya devam eder. Kadınları korkutmak için çeşitli mitler uydururlar. Kadınlara, uydurdukları varlıkların onları öldürmek istediklerini söylerler. Bundan dolayı kadınlar erkeklerin sözünden dışarı çıkmamalıdır. Uydurulmuş varlıklar (cin gibi bir şey) her çığlık attığında ve kendini gösterdiğinde kadınlar eve kapanmalı, çocuklarıyla birlikte yüzü koyun yere yatmalı ve örtüleriyle başlarını örtmelidirler. Bugün bile aynı şey başımıza gelmiyor mu? “Başını örtmezsen evine melek girmez”, “Başını örtmezsen melekler sana lanet okur” diye erkekler tarafından korkutulmaya çalışılmıyor muyuz?

    Üstte de bahsettiğim gibi kadın saçı bolluk, bereket, ölüm vb. gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Mesela Prof. Kuch-Grünberg bir yazısında Güney Amerika’da, bir kuttörende tanrıça kıyafeti içerisindeki bir kızın saçının, ülkeye bolluk getirmesi için tanrıçaya kurban edilişini anlatır. Bu tarz kuttörenler pek çok kültürde mevcutmuş. Bildiğimiz gibi, Paganizm çağında kadınlar büyü yapıyor, büyücülük bir kadın mesleği. Kadın saçı ise erkekleri bağlama gibi büyülerde kullanılıyor. Bu tarz büyüler kitapta verilmiş. Bunun haricinde, kadın saçı yine bağlama büyülerinde kullanılan ip ve yılanla özdeşleşmiş. Bu büyüler bugün bile kullanılıyor. Eski çağlardan kalma idoller, heykellerde görebileceğimiz gibi tanrıçalar hep yılanlarla ve iplerle birlikte resmedilmiş. Bu semboller her yerde var. Mesela geçenlerde Avrupa Yakası’nı tekrardan izliyordum, orada Makbule, Burhan’ı kendisine aşık etmek için kapı paspasının altına medyum bir kadından aldığı bağlanmış bir ip koyuyordu. Bugün bile bu semboller her yerde.

    Büyü, eski çağlarda bir silah olarak kullanıldığı için oldukça tehlikeli. Erkek örgütlenmesi sonrası, büyücülük kadınlara yasaklanıyor. Sümer’de büyücü kadınlar sınır dışı ediliyor. Eski şaman Türklerde ise aslen bir kadın geleneği olan şamanlık, kadınların doğum sürecini etkilediği gerekçesiyle kadınlara yasaklanıyor. Eski Türk şaman davullarında bile yutpaların (şeritler), kadınların saçlarını temsil ettiğini; davulların üzerindeki yılanların, yeraltı canavarlarını (kadınları) temsil ettiğini söylüyor Yıldız Cıbıroğlu. İbraniler de “büyücü kadını yakın” diyor. Kadınların büyücülükten koparılması sonrasında büyücülük de erkek egemen oluyor. Ancak hiçbir kutsal kitapta erkek büyücüler için bir hüküm göremezsiniz, yalnızca büyücü kadınların büyü yapmaması gerektiği, eğer yaparsa da ağır cezalara çarptırılacakları belirtilir. Böylelikle, bağlayıcılık artık erkekleri temsil ediyor, kutsal kitaplarda maskülen tanrılar, kendilerinin “bağlayıcı tanrı” olduklarından söz ediyor. Erkekler bağlayıcı büyüleri kadınlar için kullanıyor. Ama onların büyüleri saçla yapılmıyor. Genellikle hayvan pisliğiyle yapılıyor. Cıbıroğlu, kitabında Osmanlı şeyh ve hocalarının yazdığı büyülerden örnekler vermiş mesela, oldukça ilginçtiler. Bu bağlama büyüleri genellikle “cariyelerin ve eşlerin sahibini aldatmaması” ve “cariyeleri evlenmeye ikna etme” ile alakalı büyüler.

    Neden kadınların bağlama büyüleri kadın saçıyla yapılıyor da erkeklerinkisi saçla yapılmıyor diye sorarsanız da Cıbıroğlu, kadın saçının erkek saçından üstün olduğunu, çünkü erkek saçının döküldüğünü söylüyor. Bu yüzden de erkek örgütlenmesi sonrası erkeğin sakalı önplana çıkarılıyor. Kadın düşmanlığıyla bilinen Eski Yunan ve İbraniler hep sakal bırakıyor.

    Başörtüsü, çarşaf da burada devreye giriyor. Bunlar, artık kadınların kontrol altına alındığının somut bir göstergesi oluyor. Kadındaki özgür düşünme yetisi sembolik olarak bağlanmış oluyor. Kadın, artık erkek otoritesi altına girmiş oluyor. Pandora’nın Kutusu gibi kadın saçı artık “kötülük saçmasın” diye erkekler tarafından örtülüyor. Arkaik çağda kadın cinsel organının erkeği soğurduğunu düşünüp korkan, tanrıça uğruna toprak-anayı döllesin diye erkekliğini kurban eden, vajinayı bir dişli olarak resmeden erkekler artık kadın cinselliğini de denetlemiş oluyor.

    *Mesela şu resim önemli: bakınız kadın çarşaflar içerisinde, yüzü, vücudu belli değil, varlığıyla yokluğu belli değil. Ama erkeklere baktığımızda tüm ihtişamıyla bedenleri sergileniyor. Kasları ve sakalları oldukça belirgin. Artık kadının saçı değil, erkeğin saçı abartılı kıvırcık. (Resmi yorumlarda görebilirsiniz)

    “İster Arap Yarımadası’nda, isterse Eski Yunan’da olsun, erkek fantazisi hep aynıdır: Kadının, erkeğin kendi eliyle biçimlendirip can verdiği, yani özgür iradeden ve öznellikten yoksun, tümüyle erkek denetimi altındaki bir Galatea olması!” diyor, Fatmagül Berktay

    Youtube’da tebliğ dağıtan Hristiyan, Musevi hacı, hocaları dinlediğimde, kadınların neden örtünmesi gerektiğini şöyle açıklıyorlardı:
    1. Kadının güzelliği saklanmalıdır
    2. Kadının bir erkek otoritesi altında olduğu belli olmalıdır. (Bildiğim kadarıyla Yahudilerde kadınlar ancak evlendikten sonra başlarını örter. O yüzden buradaki erkek otorite kocadır. Ortodoks Hristiyanlarda ise çocukların bile başı örtülebiliyor. Buradaki erkek otoritesi hem baba hem kocadır.)

    “Kadın-erkek ilişkisinin, toplumdaki otorite ilişkisini simgeleyip örneklediği kültürlerde, cinsel olanla siyasal olanın birbirine sıkıca bağlantılı olduğunu biliyoruz. Böylesi toplumlarda erkeğin gücü ve kimliği, Kadını denetleme gücüyle eşdeğerdir ve bu denetim, en yoğun ve simgesel ifadesini, kadının peçelenmeye ve örtünmeye zorlanmasında bulur.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

    Kadın saçından sadece başörtüsünü zorunlu kılarak değil, onu kazıtarak da kurtulmaya çalışmışlardır. Mesela bazı ultra ortodoks Yahudi kadınları hala başlarını kazıtırlarmış. Bugün bile gerek toplum linçlerinde gerek devlet elitle yapılan işkencelerde psikolojik baskı oluşturması için kadınların saçları kazınır. Mesela Malena adlı filmde, muhafazakâr giyinmeyen kadın başkarakter Katolik erkeklerin ilgisini çeker, diğer Muhafazakâr kadınlar bundan rahatsız olarak başkaraktere iftira atmaya başlar. En sonunda muhafazakâr kadınlar, başkarakteri sokak ortasında linç eder, bütün kıyafetlerini yırtarlar ve saçını kazırlar. Kadınlarının saçını örten, ancak saçını örtmeyen kadına ilgi duyan erkekler ise bu linci sinema izler gibi izler.

    Kadın düşmanlığı öyle bir boyuta geliyor ki kadınlar dinden tamamen uzaklaştırılıyorlar, birer nesne haline geliyorlar, bedenleri ve cinsellikleri denetlenmeye başlıyor, eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılıyorlar ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için ancak bir erkekle evlenmeleri gerekiyor. Erkeklerin koyduğu kanunlara ve ahlak kurallarına uymayan kadınlar yakılarak, taşlanarak öldürülüyor ya da sakat bırakılıyor.

    Başta anlattığım gibi, bazı erkeklerin başörtüsünü bir fetiş haline getirmesi de belki kadınlar üzerinde otorite sahibi olduklarını, bu şekilde aşağıladıklarını düşünmeleriyle alakalı olabilir. Tıpkı bdsm kültüründeki gibi bir sahip-köle ilşkisi içerisinde olduklarını düşünüyor olabilirler. Ama aradaki fark kadının bundan haberinin olmaması.

    “Çok eski karanlık çağlardan, insanlığın bir bütün olan zihninin arkaplanından gelen psikolojik yasalar vardır. Arketip kuramına göre bazı kişiler bilinçaltındaki bir ilk örneğe takılıp o evrede (bizim konumuzda kadın saçından korkulan evre) yaşamaktadırlar: Bilinçaltında kadın saçı ağ, yılan, büyülü bağdır; zarar vermemesi için erkek gözünden uzak olmalıdır.” (s. 199) diyor, Jung’un kalıtımsal imge piskolojisine dayanarak Cıbıroğlu.

    Jung, bilinçaltını iki bölüme ayırıyor. Biri kişisel bilinçaltı, diğeri ortaklaşa bilinçaltı.
    “Yalnızca bir kişiye ait değillerdir. (...) bütün ulusa hatta bütün insanlığa aittirler. Bunun içeriği bireysel yaşam süresiyle ilgili değildir, doğuştan ve içgüdüsel biçimlerin ürünüdür. Çocuğun doğuştan gelen düşünceleri olmamasına karşın gene de oldukça belirli biçimde çalışan fazlasıyla gelişmiş bir beyni vardır. Bu beyin atalarından kalıtımsal olarak gelmektedir; bütün insan ırkının ruhsal işleyişinin deposudur. Çocuk dolayısıyla insan tarihi boyunca işleyiş biçimi taşıyan hazır bir organa sahip olmaktadır. Beyinde içgüdüler ve insan düşüncesinin temeli olan ilk imgeler oluşmuş durumdadır- mitolojik motiflerin büyük hazinesi.” ve “Ruhun daha derin tabakaları, karanlığa doğru insikçe bireysel tekilliğini yitirir. Aşağı doğru indikçe otonom işlev gösteren sistemlerle karşılaşılır; bunlar artan oranda kolektifleşirler ve sonunda gövdenin maddiyatı yani kimyasal özü içinde evrenselleşip yok olurlar. Gövdenin karbonu basitçe karbondur. Dolayısıyla ‘dipte’ ruh basitçe dünyadır” diyerek ortaklaşa bilinçaltını açıklamaya çalışır. (Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji)

    Kalıtımsal imge ile aktarılan ‘kadın saçı korkusu’ bazı erkekleri hala ölesiyle korkutmakta ve bu uğurda sokak ortalarında kadınları tekmelemekte, aşağılamakta, hapse attırmakta ve kadınların yüzünü eritmektedir.
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)