• Günümüzde Atatürk'e yöneltilen eleştiriler üç ana başlık altında toplanıyor: demokratik bir hükümet kurmamak; laiklik politika­sıyla Türk toplumunu bölmek ve yönetenlerle yönetilenleri birbi­rinden ayırmak; etnik farklılıkları sindirmek ve özellikle, geniş yer­li Kürt topluluğunun haklarını yadsımak.

    Birinci eleştiriyi yanıtlamak en kolayıdır. Parlamenter demokra­si, yönetenlerin özgür bir oylama ile seçildiği bir toplum ve devlet yapısı üzerindeki temel noktalarda fikir birliğine varılmasını gerek­tirir. Böyle bir fikir birliğinin yokluğunda, parti politikaları birbiriy­le çelişen etnik, dinsel ve yöresel grupların, aşiretlerin ve kabileIe­rin çatışma alanı biçimini alır. Atatürk'ün döneminde temel nokta­lar üzerinde bir anlaşma yoktu. Dahası, iki dünya savaşı arasında­ki sürede daha zengin ve daha iyi eğitimli toplumlarda bile demok­rasi sürdürülememişti. Atatürk'ün aydın otoriterliği, özgür özel ya­şam biçimleri için yeterli bir boş alan ayırmıştı. Onun yaşadığı yıl­larda bundan fazlası beklenemezdi.

    Atatürk'ün laiklik anlayışını eleştirenler, cumhuriyetin yönetiminde İslam'a da yer vermiş olması gerektiğini öne sürüyorlar. Ama günü­müzde, kısa süre önce yaşanan deneyimler siyasal İslam'ın taleple­rinde kapsayıcı olduğunu gösterdi. Mısır, İslam'ı resmi din kabul et­mekle köktendincilerin terörünü önleyemedi. Elbette Atatürk'ün bir yandan laiklik üzerindeki taleplerini reddederken, örgütlü İslam'a da­ha fazla saygı göstermiş olması gerektiği öne sürülebilir. Din adamla­rına şiddetle karşı olduğu, hocalardan hiç hoşlanmadığı açıkça bilini­yordu. Ama işin içinde duygular olmayınca, bir kültür devrimi de ol­maz. Bir kimsenin Atatürk'ü değerlendirmesi, en nihayetinde, o kim­senin Avrupa'nın Aydınlanma çağında, geniş ölçüde din adamlarına karşı olanların şekillendirdiği çağdaş uygarlığı nasıl değerlendirdiğine bağlıdır. Atatürk de onlar gibi hissediyordu.

    Türkiye'deki Kürtler ve diğer etnik gruplara gelince, Atatürk re­formcu Türk milliyetçileriyle aynı görüşü paylaşıyordu. Gençlik yıl­larinda Mustafa Kemal'e esin kaynağı olan 'özgürlük şairi' Namık Kemal 1878 gibi çok erken bir tarihte, "Ülkemizde Türkçe dışında­ki bütün dileri yok etmeye çalışmalıyız... Ulusal birliğe karşı dil, belki de dinden daha sağlam bir engel oluştunır..." diye yazmıştı. İstiklal Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Kürtlerden ayrıca söz et­miş, ama hep kaderleri Türklerden kesinlikle ayrılamayacak 'kar­deşler' olduklarını söylemişti. Genel anlamda, yerel bir kendini­yönetim sistemi içinde Kürtlere özerklik tanıma görüşünü de dile getirmişti. Ama savaş kazanıldıktan sonra 1924 yılında, yeni cumhuriyet anayasası merkezi bir devlet öngörmüş ve her vatandaşın Türkçe konuşması için baskı yapılmaya başlamıştı

    Cumhuriyetin bütün vatandaşlariı Türk olarak görme politika­sı, etnik geçmişleri özel yaşam alanının içine itmeyi başarırken, yalnızca sayılan çok az olan Hıristiyan azınlıklar ve etnik kimlikle­rine sımsıkı baglı kalan milyonlarca Kürt bunun dışında kalmıştı. Kürt sorunun sürüp gitmesi, Türk milliyetçiliginin Atatürk'ün pay­laştıgı, ama başlatmadıgı hatalı bir yaklaşımırun sonucudur. Daha sonraları onun tarih kuramları, özümleme politikasına yapay bir haklılık getirmişti. Belki önce söz verdigi gibi özerklik tanıyabilirdi, ama Kürtler o dönemde (ve hala) kendi aralarında bölündügü ve dış denetimlere gösterdikleri direniş kadar büyük bir hırsla birbir­leriyle savaştıklan için, özerkligin yasa ve düzenle bagdaşabilir olacagı kuşkuludur. Üstelik, çagdaşlaştırma yolundaki reformlann ülkenin dört bir köşesine götürülmesini de muhakkak ki engelle­yebilirdi. Kendisinden önceki Fransız devrimcileri gibi Atatürk de, bir merkezden zorlanan çagdaşlık ile yasa ve düzen sistemini seç­mişti. Yine de nedeni ne olursa olsun, Kürt sorununun çözümünü kendisinden sonra gelenlere bırakmıştır.
  • Türklüğün, bunca gecikerek de olsa yeni ve çağdaş bir "ulus dev­let" ve kimliğinin bilincine varnuş köklü bir "milet" olarak tarih sahnesinde yerini almasındaki öncü ve önder Mustafa Kemal Ata­tück'ten; gelmiş geçmiş bütün Türklerin en yücesi olan bu, benzeri görülmemiş insandan başkası değildir. Güneş gibi parlak bu gerçe­ği göremeyenler ya da görmezden gelerek unuttunnaya çalışan art niyetli nankörlerin sayısı ülkemizde az değildir ve ne yazık ki sürek­li artmaktadır. Büere.k karanlığa itilmiş cahil kesimlerin küçük he­saplan ve aymazlığı yüzünden bunlar hiç de yakışmadıkları yerlere çıknuşlardır ve ülkeyi, hızla bir uçuruma sürüklemektedirler. Peki, Atatürk'ün olağanüstü dehasının gelişip olgunlaşmasına katkıda bulunanlar, ona esin kaynağı olanlar kimlerdir? Ülke dışın­dan, eserlerini özenle değerlendirdiğini bildiğimiz Montesquieu, Je­an-Jacques Rousseau ve Voltaire gibi büyük düşünürler. Kendi ülke­sinden ise, çocuk zihninde "vatan", "milet" ve "hürriyet" kavrarnla­rının oluşup yerleşmesini sağlayan Namık Kemal (1840-1888) var. Onu, "Türk .Aydınlanması"nın ilk ışıklarını yakan ve bir şürinde ken­disini "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim" diye tarif eden Tevfik Fikret (1867-1915) izliyor. Bir de tabü, gencecik bir öğrenciy­ken "cuma tatili" törenlerinde herkes gibi "Padişahım çok yaşa! .. " diye bağırınayı reddedip sesinin çıktığı kadar "Milletim çok yaşa! .. " diye haykırdığı için daha o zamanlar "Yıldız"a jurnal edilen Ziya Gö­kalp (1876-1924) var.
  • 416 syf.
    ·118 günde·Beğendi·10/10
    Şehrimin, evimin, işimin, çevremin değiştiği, elimin kitaplara değemediği şu son 1 ayda, iki elimin kanda olmasına aldırmadan Nutuk'u bırakmadığım için kendimi tebrik ediyorum.
    2019'u da Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşaa diye bağırarak ugurladık çok şükür.
  • 456 syf.
    ·8 günde·Beğendi
    Benim için Türk eğitim sisteminde Köy Enstitülerinin ve bu enstitülerde yetişen aydınların apayrı bir yeri vardır. Edebiyat alanında ise Kemal Tahir'in gönlümdeki yeri ieise zaten tartışılmaz. Ee bu iki güzel değer, bir paydada buluşmuşsa, bu eseri okumanın önüne geçmek benim için pek mümkün değildi.

    Ülkemizin bu güzel iki kıymetini harmanlayarak birkaç satır karalamak istiyorum. Önce biraz enstitülerin tarihinden bahsedip, ardından bu radikal kitap hakkında birkaç satır yazmak isterim.

    En kısa ifadesiyle, Köy Enstitüleri dönemi , Anadolu'da ateşlenen bir eğitim meşalesinin, bir efsaneye dönüşmesi sürecidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, nüfusunun yüzde sekseni köylerde yaşayan ve neredeyse tamamına yakını okuma yazma bilmeyen, kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması 134 Dolar olan halkımızın refah içinde yaşayabilmesi ve kalkınması için, devrim niteliğinde bir eylem şarttı. 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da gerçekleştirilen Maarif Kongresi'nde, Mustafa Kemal bu konuya değinerek, şunları söyler: "Bu yurdun gerçek sahibi ve toplumumuzun büyük çoğunluğu köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar bilgi ışığından yoksun bırakılmıştır. Bundan ötürü bizim izleyeceğimiz milli eğitim politikasının temeli önce bilgisizliği gidermektir. Bir yandan bilgisizliği gidermeye çalışırken, öte yandan da yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılmak için gerekli olan bilgileri uygulayarak öğretme yöntemi, ulusal eğitimimiz temelini oluşturmalıdır. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve herşeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir. "

    Bu doğrultuda atılan ilk adım, Cumhuriyetimizin kurucularından Muallimler Birliği Başkanı Mustafa Necati'nin 20 Aralık 1925 te Eğitim Bakanlığı'na getirilmesiydi. Necati, göreve başlar başlamaz, üst düzey bir yönetim kadrosu oluşturdu. Bu yeni kadronun en dikkat çeken ismi 11 Mart 1926 da Bakanlık Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğüne atanan İsmail Hakkı Tonguç' tu. Mustafa Necati'nin 1929 yılındaki ani ölümüne kadar, sürdürülen çabalar hâlâ bir sonuç vermemişti,eğitim ve öğretim köylerimize hâlâ ulaşmamıştı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 14 Mart 1934 te CHP parti grubunda yaptığı bir konuşma sırasında yine bu konuyu gündeme getirir ve bunun üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Saffet Arıkan'ı Eğitim bakanı olarak atar.Çünkü Arıkan, köylücülük, Anadoluculuk ve ırkçılık gibi ideolojileri bakanlıktan uzak tutacak bir isimdi. Saffet Arıkan da ilk iş olarak İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Genel Müdürlüğüne getirir. Derhal Eskişehir Mahmudiye' de ilk eğitmen kursu açılır. Zamanla yaygınlaşan bu eğitim kurslarında yetişen eğitmenler sayesinde, binlerce köylü çocuğu ilkokulun üç sınıfını başarı ile bitirmişlerdir.
    3 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu da olmak üzere ilk iki Köy öğretmen okulu açılır. Arşivlere enstitü olarak geçmeyen bu isim sizi şaşırtmasın, zira o dönemde henüz gerekli yasa yürürlüğe girmediği için, enstitü ismi resmi olarak kullanılamadı.

    Mustafa Kemal'in ölümü ile oldukça sarsılan ve göreve devam edemeyeceğini belirten Arıkan istifa eder. Artık yeni cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, yeni Milli Eğitim Bakanımız ise Hasan Ali Yücel'dir. Yücel, devrimsel boyutta yenilik ve çalışmalara imza atmış, 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasasını çıkarmış ve Tonguç ile işbirliği içerisinde 21 enstitünün kuruluşuna öncülük etmiştir. Amma velakin 2.Dünya Savaşının akabinde başlatılan karalama kampanyaları neticesinde Yücel'in faaliyetlerine ket vurulmuş ve rızası dışında Enstitülerin içeriklerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu baskılara dayanamayan Yücel 1946 yılında bakanlık görevinden ayrılmıştır.

    Türk eğitim tarihimizde Saffet Arıkan ve Hasan Ali Yücel'den sonrası ise ne yazık ki yok. Yücel’in yerine getirilen Reşat Şemsettin Sirar ve 1951 de başlayan Demokrat Parti dönemi ile birlikte laiklik karşıtı görüşler hep ön plana geçmiş, dini unsurlar artmış ve Atatürk Cumhuriyetinden ödünler verilmiştir. Demokrasi adına verilen ilk kurban ise ne yazık ki Köy Enstitüleri olmuştur.

    Köy Enstitülerinde öğrencilerin yazlık toplam tatil süreleri 45 gündü ki isteyen öğrenci bu süreyi kullanmadan derslere devam edebilirdi. Zira enstitülerden, yaz kış demeden eğitimci eksik edilmezdi. İlkokuldan sonra 5 yıl süreyle eğitim verilen enstitülerde haftalık ders saati 44 tü. Bu 44 saatin 22 saati genel kültür ve meslek dersleri, 11 saati tarım faaliyetleri ve 11 saati de iş teknik derslerini kapsamaktaydı. Diplomalarda öğretmenlik mesleği ibaresinin yanısıra, bir iş (inşaat, onarım, bakırcılık, demircilik vb.) ve bir de tarım ustalığı (küçükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, sığır yetiştiriciliği, botanik vb.) ibaresi ekliydi.

    İşte böyle güzelliklerden sonra "nerden nereye" demekten alıkoyamıyor insan kendini...

    Büyük üstad Kemal Tahir de'' Bozkırdaki Çekirdek"adlı eserinde, Köy Enstitülerini iyisiyle kötüsüyle yatırmış masaya. Enstitüler hakkında doğrudan bilgiler sunmuyor bize lakin Çankırı, Çorum, Kastamonu üçgeninde kurulan bir Enstitüde, öğrenciler, öğretmenler ve müfettişler arasında geçen diyaloglar aracılığı ile herşeyi yansıtıyor bize. Her zamanki gibi yine keskin , net ve cesur bir şekilde tavrını ortaya koyuyor Tahir. Bir Anadolu çocuğu olmamasına rağmen, eserlerindeki muhteşem şive kullanımını ise yıllarca mahpuslarda yatmışlığına ve Anadolu insanıyla can ciğer dost, kardeş olmasına bağlıyor Kemal Tahir.

    Köylülerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için enstitülerden önce kurulu düzenin değiştirilmesi gerektiğini söylüyor yazar. Mesela romanımızda bir köy ağamız var, Zeynel Ağa... O ve yandaşları, gençlerin enstitüler yerine hafızlık okullarına gitmelerini savunuyor. Enstitülerin dinsiz imansız gavur icadı olduğunu, eğitmen Emine Hanım'ın ise erkek gibi pantolon giyen ahlaksız bir musibet olduğunu haykırıyor ve "Gavur Esdüdü" tabirini tüm köylüye aşılamaya çabalıyor. Zeynel Ağa kim derseniz ;köyde bir dediği iki edilmeyen, bütün işi gücü cinci hocalara cinsel güç arttırıcı muskalar yaptırmak olan bir uyuşturucu kaçakçısı... Ama olsundu, Zeynel Ağa abdestinde namazındaydı, ağzından Allah kelimesi düşmüyordu !

    Ha bir de köyün dervişi var tabi Emine Hoca'ya tutulan...Tecavüz etmek maksadıyla kaçırıyor Hoca Hanımı. Çünkü olası bir tecavüzün ardından, mahkeme namus gerekçesi ile Emine ile Derviş'in evlenmesine karar verecektir, zira bu çok yaşanmış ve gerçekleşmesi kesin bir hükümdür.

    1965 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş olan bu roman, diğer tüm Kemal Tahir romanları gibi yakın geçmişimiz hakkında fikir sahibi olmak isteyen okurlar için bulunmaz bir nimet.
    Tek partili hayat,köy,köylü,din istismarı,bürokrasi ,eğitim gibi konuları ele alan romanımızda ,dönemin toplumsal yapısına ciddi derecede eleştiri de söz konusu...

    Kalemine, yüreğine, canına sağlık Kemal Tahir...

    ️Seni bilmem ama ben usandım mucizeler memleketi vatandaşı olarak yaşamaktan. Hem mucizeden mucizeye hopluyoruz hem kıçımızda donumuz yok.
    ️Toprağın üstünde ne var ne yoksa silip süpürmüşüz. Ormanlarını kül edip yele vermiş, derisinin yeşilini, ayrıklarına kadar, sömürmüş, suyunu tüketmişiz! Şimdi sıra; en ince damardaki son kan damlalarına gelmiş. Buraları, böyle bozkır yapan bizdik. Son kan damlası da tükenince, toprağı yiyeceğiz, gücümüz yetmediği için, yalnız yalçın kayaları bırakacağız! Evet, tarihte hiç bir insan, hiç bir toprak parçasına böyle düşmanlık etmemiştir.
    ️Kurtuluş savaşı aslında Yunanı değil, Milletin ters bahtını yenmişti. Biz, bilgisizliği, geriliği mi yenemeyecektik.
    ️Anadolu insanının hürlüğünün hiç aşınmayan iki ana dayanağı vardır: Çile çekme gücü... Azla yetinebilme alışkanlığı... Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı, hiçbir oyunda kaybedemez. Geleceğimizin umudu bu iki zenginliğe bağlıdır.
    ️Her köyde bir Mustafa Kemal... Nerde o mutlu günler?
  • ... Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz, belki herkesten çok beni kaygılandırmaktadır. Yalnız, ben, ordumuzun varlığını ve gücünü paramızla orantılı bulundurmak kuramını kabul edenlerden değilim. “Paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağılsın...” Benim için böyle bir sorun yoktur. Baylar, para vardır, ya da yoktur; ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımı da canlandırayım. Ben ilk kez bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen bir takım kişiler bana sordular: “Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?” “Yoktur” dedim. O zaman. “Öyleyse ne yapacaksın?” dediler. “Para olacak, ordu olacak ve bu Ulus bağımsızlığını kurtaracaktır!” dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.
    Bir takım Baylar da: “Başkomutan Ulus’a parasız zorla iş yaptırıyor; oysa yasalar ülkede parasız zorla iş yaptırmayı yasaklamıştır” demişler. Bu doğrudur Baylar; ama gerekseme, tehlike, bize her şeyi tüzeye uygun göstermektedir. Ordunun eksikleri, Ulus’a parasız zorla iş yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru yasa, budur. Ulus’un ve ordunun yenilmemesi için, “yasa buna engeldir” diye, gerekli gördüğüm önlemi almakta duraksamayacağım.
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 319 - Cumhuriyet Kitapları; 45. Baskı: Haziran 2005
  • Harf Devrimi ve Etrüksler Üzerine

    Latin alfabesi diye bilinen alfabe Etrüks Runik yazısından türemiş bir alfabedir. Etrüks Runik yazısı ise Göktürk Runik yazısı ile akrabadır. Yani bizim 'Latin harfleri' diye aldığımız harfler aslında Göktürk harfleriyle aynı kökenden gelmedir. 2004 yılında Etrüks Yazıtları Göktürkçe ile okunabilinmişti. Yani bu harfler öz be öz Türklere aittir. Zamanında Troyalılar ve İskitler(Saka Türkler) İtalya Coğrafyasına göç etmiş ve Roma Medeniyetini kurmuştur. Evet yanlış duymadınız Büyük Roma Medeniyetini kuranlar yani Etrüksler Türklerdir. Etrükslerin Alfabesi (Latin Alfabesi) de Türk Alfabesidir. Mustafa Kemal Atatürk Tarih, Filoloji, Arkeoloji ve Antropoloji'yi çok iyi biliyordu. Bu donanımlar sayesinde Batının Tarih Tezine karşı Türk Tarih Tezi ile başkaldırıyordu. Hatta bir gemiye Etrüks ismi bile koymuştu. 1 Kasım 1928'de de Harf Devrimi yaparak Türkleri Arap alfabesinden kurtarıp Türk Alfabesi ile buluşturmuştur. Ve günümüze gelindiğinde 2006 yılında İtalya'da Ferrara Üniversitesi'nin yaptığı araştırmalar sonucu Etrüksler ile Türklerin Dna yapısı %97 oranında eşleşti ve Etrükslerin genetik yapısının İtalyanlardan çok Türk’e benzediği ortaya çıktı. Uzmanlar, özellikle Etrüsklerin Murlo kasabasındaki torunlarının genetik yapısının, birebir Türklerin genetik yapısıyla örtüştüğünü vurguladı.

    Yaşa Varol Atatürk!
    #HarfDevrimi