İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği, bir küçük nefis çavdar ekmeği! Hem yürüyor, hem de bu en iyisinden çavdar ekmeğini hayal ediyordum; şimdi yemesi ne hoş olurdu! Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bitip tükenmek bilmiyordu!
Yürüyordum; açlıktan barsaklarım, içimde, kurtlar gibi dertop oluyordu. Gün sona ermeden biraz olsun yiyecek bulacağım hiçbir yere yazılmamıştı. Bu iş böyle uzadıkça kafaca, vücutca o oranda boşalıyor, dürüistlükten her gün biraz daha uzaklaşıyordum. Utanmadan yalan söylüyor, fakir fukaranın kirasını iç ediyor, hatta başkalarının battaniyelerine sahip çıkmak gibi alçakça düşüncelere kapılıyor, bütün bunları bir pişmanlık, bir vicdan azabı duymadan yapıyordum. İçimi çürük lekeleri kaplıyor, gittikçe genişleyen siyah mantarlar sarıyordu. Ve yukarıda, gökte Tanrı oturuyor, beni gözaltında bulunduruyor, göçüşümün konulu kurallara uygun, yavaş ve sürekli, zaman ölçüsünü hiç bozmadan olacağını önceden biliyordu. Ama, cehennemin dibinde azgın zebaniler dolaşıyor, sabırsız homurdanıyorlar, çünkü büyük bir günah, Tanrı`nın beni, insaf ve hakkaniyetinden yoksun edeceği bağışlanmaz bir günah işlemem uzun sürüyordu.
Her şeyi oluruna, kendimi şen sabaha bırakıyor, mutlu insanlar içinde ben de kaygısız, öne arkaya sallanıyordum. Bulutsuz, berraktı gökyüzü; benim de gönlüm gölgesiz.