Bir evin yuva olup olmadığı mutfağından anlaşılır derdi annem. Çay, çorba, ıhlamur, artık ne olursa, ocakta muhakkak bir şey kaynamalı, buğusu davlumbazda pıt pıt tomurcuklanmalıymış. Evin şifası da, selameti de mutfaktan yayılırmış.
Agnes'ın çocuğu, kızı, minicik doğan bebeği bir sandalyeye oturmuş. Agnes buna hâlâ inanamıyor. Judith'in yüzü solgun ama gözleri canlı ve tetikte. Zayıf ve güçsüz ama et suyuna çorba içmek
"Çorba, çorba! Kafamın içini düzene sokmalıyım. Onlar dilimi keseli beri, neyin nesiyse bir başka dildir işleyip duruyor kafatasımın içinde, bir şey ya da biri konuşuyor, birden susuyor, sonra her şey yeniden başlıyor, of! Çok fazla şey işitiyorum, oysa kendim söylemiyorum bunları, çorba ki çorba!
Geçtikten sonra gitmişsin ne kıymeti var? Hani hastayken gideceksin, bir çorba kaynatacaksın, sırtını ovacaksın, terleyince üstünü değiştireceksin, ne bileyim suyunu vereceksin… O zaman gel geçmiş olsuna. Geçip iyileştikten sonra ben ne yapayım seni?
"Bizi hiçbir zaman kabul edemediler."
"Biz?"
"Yani annem hayattayken."
"Ne oldu ona?" Dik dik Rose'a baktım.
"Bazı şeylerden söz etmesem, daha iyi." Çorba kaşığını tutan elim Grace'in gözüne çarptı.
"Titriyor."
"Ayrıca masada oturuyor," dedi Rose. "Burada yokmuş gibi konuşmasana."
Sonra gözleri yine bana çevrildi.
"Seni üzmek istemezdim."