• Bu yürek 
    Seni seveceğini biliyordu herhalde 
    Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir 
    Bire bin veren buğday 
    Elmadaki mayhoşluk 
    Hukuki beşer 
    Çınçınlı hamam 
    Çizmedeki kedi 
    Sanki elleriyle koymuşlar gibi 
    İkimizden bir işmar 

    Seni sevmemiş olsam , sözlerim yarı yarıya 
    Gözlerim yarım 
    Ellerim çolak hüseyin eli 
    Seni sevmesem , nefes almayı beceremem ki 
    Bugün günlerden ne ? 
    Cumartesi 
    Seni sevdiğim için , Cumartesi elbet 
    Seni sevdiğim için , bak temmuz ayındayız 
    Ayşe onbaşı , pir sultan abdal , büsbütün sevdalıyım sana 
    Bu gemiler nereye gidiyor , seni sevdiğim için 
    Seni sevdiğimden , suyun akası geliyor 
    Bacaların tütesi 
    Nurhayat’ın halleri , seni sevdiğim için güzel 
    İbrahim’in dilleri 
    İnsan seni sevince , tutsaklığa kızar tabi 
    Savaşın adı geçse , cinifrit olur 
    Ereğli’nin kömürünü düşünür , ne kömür o be 
    Raman’ı düşünür , Çukurova’yı düşünür 
    Seni sevdiği için , Haliç’te bir uğultu 
    Marmara’da bir deniz 
    Isparta bahçesinde güller 
    Seni sevdiği için goncalanıyor 

    Seni sevdiğim için , kilim dokuyor Avşar’da 
    Yarın sabahlar , seni sevdiğim için icat edildi 
    Penisilin , halk şiiri , canlı sinema 
    Mapushaneler , yedi düvel , harbi ispanyol nezlesi 
    Sultan Hamid , don civani 
    Ne bilsinler seni sevdiğimi 
    Başaklanmayan yulafa söylemeli 
    Cılk yumurtaya 
    Paslı demire 
    Kulağını bükmeli kurtlu kirazın 
    Hoşnut değilllerse bu gidaşattan 
    Akıl etsinler seni sevdiğimi , 

    Yeşille turuncunun kafa barıştırması , bu sevdadan ötürü 
    Tepemizdeki o göçmez tavan 
    Sulardaki yakamoz , ortancadaki pembe 
    Ben seni sevdim diye 

    Bingöl vilayetinde , kamyondan inince 
    Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum 
    Siz nerenin bulutlarısınız böyle ? 
    Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız 
    Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın 
    1953 kışları içinde 
    Karnı tok , sırtı pekse hısım akrabanın 
    Konu-komşu , dirlik düzenlik içindeyse 
    Birbirimizi daha çok sevelim diye 

    İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor 
    Şair oluyor mesela 
    Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri 
    Caysın be güzel 
    Caysın be iyi 
    Tütünü bırakıyor , tütün neyime zarar 
    Keseme zarar , ciğerime zarar, sevdama zarar 
    Seni sevince adamın papuçları eskimiyor 
    Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi 

    Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen 
    Saçları zencefilli 
    Erkencecik evine dönmek istiyor canı 
    Zembilinde karpuzlar hürriyetler duvaklar
    Annesinin elini öpüyor ilkten
    Yeğenine çukulata almış onu veriyor
    Bakıyorsun -Güzin karanfil çiçeğini sever ya-
    Güzinde bir demet kırmızısından almış
    Sırf seni sevdiği için ya, başka neden?


    Hep seni düşün 
    Hep seni yaşat 
    Hep seni yıka 
    Seni doyur üç öğün 
    Seni bir kanım uyut , sonra uyandır 
    Lokman hekim , seni sev diyor bana 

    Seni sevmeseydim , ilkbaharı kodunsa bul gayrı 
    İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde 
    Umut diye bir şey yoktu ki , seni sevmeseydim 
    Hak , hukuk , bereket diye 
    Eşitlik , kardeşlik , hürriyet diye 

    Yüreğime sağlık ne iyi ettim..!

    Metin Eloğlu
  • Diljîn Kovexî'yi bu sitede buldum. Sonra o yürekte iz bırakan birçok şiirini de.

    Şimdi size Diljîn Kovexî kimdir biraz bahsetmek istiyorum.
    DİLJÎN KOVEXÎ

    26 Ekim 1977 yılında Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Kovex köyünde doğmuştur. Dokuz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen şairin asıl ismi Mehmet Şefik Arslan’dır. Okul hayatına Derecik Köyü okulunda başlar dönemin zor şartları ve özellikle ilerleyen yıllarda yaşadığı bölgenin koşulları ve sonrasında meydana gelen siyasi olaylar, eğitiminin aksaklığa uğramasına sebep olmuştur. 1994 yılında köyü devlet tarafından yakılarak boşaltılmıştır. Bu tarihte göç etmek zorunda kalan şair ailesi ile birlikte Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Misis beldesine yerleşmiştir. Eğitim hayatı, daha sonra yaşadığı bir kaza sebebiyle yürüme yetisini kaybetmesine bağlı olarak yeniden aksaklığa uğramış ve artık devam etmemiştir. Uzun yıllar yaşamını Misis kasabasında geçirmiş okuma ve yazma yolculuğu da burada başlamıştır. Yazmaya Kürtçe ile başlayarak uzun bir dönem Kürtçe yazmıştır. 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde Diljin Kovexi ismi ile yazmaya başlamıştır. Dergilerde Kürtçe makale, öykü ve şiirleri yayımlamıştır. Sonraları Türk ve dünya edebiyatına yoğunlaşan şair ilerleyen yıllarda Türkçe şiir ve öyküler yazmaya başlamıştır. 2009 yılında öykü ve şiirlerini sosyal medya aracılığıyla okurlarla paylaşmaya başlamış kısa sürede büyük ilgi almıştır. 2013 yılında memleketi İdil’e tekrar yerleşmiştir. İlk şiir kitabı Epilya 2017 yılında Sokak kitapları yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuş, kitabının yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra 16 Haziran 2017 tarihinde mide rahatsızlığı sebebiyle kaldırıldığı İdil Devlet Hastanesinde hayata gözlerini yummuştur. İdil Şex Hesen Mezarlığında toprağa verilmiştir. Arkasında basılmamış yüzlerce eserini bırakmıştır. söz konusu eserlerinin kısa süre içinde tek tek kitaplaştırılması planlanmaktadır.

    Diljin KOVEXî , şairin kendine verdiği isimdir.Diljin Kürtçe'de ‘yürekteki yaşam’ manasına gelmektedir. Kelimeyi oluşturan "dil" yürek "jîn" ise yaşam demektir. Kovex şairin doğduğu ve çocukluğunun geçtiği köyün ismidir. Kovexî kelimesinin Türkçe karşılığı ise ‘Kovex köyünden’ anlamına gelmektedir. Bu soyadını kullanma sebebi köyünün tarihinde yaşanan olaylardır. Kovex köyü tarihte Süryani köyüdür ve kelime Süryanice bir kelimedir. Köy devlet tarafından zorla boşaltılıp Süryaniler köyden sürgün edilince şairin dedeleri bu köye yerleştirilmiştir. Süryanilere yaşatılan bu sürgün onun açısından kabul edilemezdi, şairin bu soy ismi kullanmak istemesinin sebebi kendi ifadesiyle "Süryanilerin itibarını yaşatmaktır" Şiirleriyle beraber bu gayesi Soyisminde yaşayacaktır....

    Diljin’i anlatmaya ‘coğrafya kaderdir’ sözü ile başlanabilir ve Diljin, her daim mücadele olan yaşantısıyla, kadere yön verilebilir veyahut kader değiştirilebilir düşüncesiyle de anlatılabilir. Coğrafya kaderdir onun için çünkü doğduğu toprakların zorluklarını birebir yakından yaşamıştır. Fakat yazdıklarıyla bu gerçeklikleri yansıtacak ve bu uğurda bir mücadele yolu olarak kalemini konuşturacak ve aynı zamanda daha şimdiden edebiyat dünyasında farklılığıyla yer edinmeye başlayan ve belki de ilerleyen dönemlerde birçok kişiyi etkileyecek, kendine özgü olan yazın dünyasını yaratacak donanıma ve iradeye sahip olmuştur.
    Eğitim hayatına başlaması için, nüfusta dayısının adına kaydedilmişti kim’liğin en çok sorgulandığı coğrafyasında durmadan geri istenecek bir kimliği olsun diye. Yaşadığı yerin koşulları da okumasına müsaade etmemiştir. Sonraki yıllar Süryanilerin kaderiyle başlayan köyünün tarihi de, devlet tarafından yakılması ile yeni bir sürgüne tanıklık ederek devam edecektir. Henüz çocuk yaşta köyünden Çukuru ova’ya başlayan yolculuğu karanlık bir tünel olarak adlandırmış ve bu göçü hep 'ülkeden sürgün' olarak ifade etmiştir. 
    Cumartesi annelerinin sesi olmaya çalışan sesi bir Cumartesi kardeşi olarak kendi içinde yankılanmıştır. Yazmak insanın kendi içine seslenmesiydi biraz da ona göre. Yazma süreci şüphesiz uzun bir okuma süreci ile başlamıştı onun için ve her ikisinin hevesi de ‘bu hayatta en değer verdiğim insan olan’ diye tanımladığı abisinin öğretisi olarak kalmıştı ona.

    ............

    O zamanlar babam mahkumdu hep,
    askerlerden kaçıyordu, bir aşiret kavgasından dolayı
    ve annem beni,
    dayım adına kaydetmişti okumam için.
    Okumadım tabii,
    ben bir aylak gibi evden kaçardım sürekli 
    Charlie Chaplin’i görmek için...(Epilya/taşların kalbi şiiri)

    ……………….
    Ne olur parola sorma bana
    Çantamda, tifo hastalığına yakalanan
    hüviyette ismim Şefik, suya okunan bir dua gibi onu da 
    telaffuz hatası say! (basılmamış şiirlerinden)
    ………………….

    Abimle aramda annemin tek bir sancısı vardı, 
    benden yalnızca bir dakika önce doğmuştu 
    ve ben hep ona yetişmeye çalıştım, 
    oysa yetiştiğim hep gölgesi oluyordu,
    sonra her gölgesi üzerine bir taş bıraktım,
    her taşa bir isim verdim 
    ve her ismin başına bir ağaç diktim,
    ağaçlar büyüdükçe 
    bir orman hızla yüzüme çarpıyordu 
    ve sevdiğim tüm atlar hasta düşüyorlardı kollarımda,
    sonra hep koştum. (basılmamış şiirlerinden)
    ……..

    artık hiç bir tanrıça saçını uzatmıyor,
    hiç bir anne çocuk doğurmuyor bu topraklarda,
    ben hak dedim
    hain oldum,
    tutanaksız bir ölüyüm.
    tarih ki ninovadan beri hiç uğramadı buralara,
    şimdi
    istikamet toplu mezarlara,
    gaz kuyulara
    ve DNA testlerine,
    sen yinede uzat ellerini sevgilim
    ben karanlıktan çok korkuyorum,
    daha önce ölmek gibiydi oysa şimdi.?
    aranızda adımı bilen var mı...?
    ........

    Okumaya Kürtçe eserlerle başlamıştı Ehmed Hüseyni, Arjen Ari, Berken Bereh ,Ahmede Xané, Melaye Ciziri ve Cigerxwin gibi edebiyatçılar en çok ilgisini çekenlerdi. Yazma süreci de Kürtçe ile başlamış ve ilerleyen dönemlerde Kürtçe yazdıkları 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde yayımlanmıştır.
    ……….
    Tu nîqaşên min ê şikeva mayî difiroşî
    U zikê xeyalên hilatî didirînî
    Di şevên nêr û mê de
    Dema tu çuyî, di sewtêna kemença
    Mitriban de reqs tevizî 
    Şev li stêr qedexe bû 
    Û kemana baskên awazên xwe xwarin 
    Rondikan xelekên narincokên xwe
    Dikişandin
    Di bêdebarîya ji te peydabûyî de..( Nuza dergisi/2004. Nîqaşén Şikeva Şiiri)

    Sonraları Türk ve Dünya edebiyatına yoğunlaşmış ve Türkçe yazmaya başlamıştır. Dünya devrimleri, ezilen halkların mücadeleleri, mitolojik öğeler ve aşk ilgisini çeken konulardır öyle ki şiirlerinde de çokça işlediği konular olmuşlardır. Mayakovski, Lorca ,Neruda, Füruğ Ferruhzad, Dostoyevski ve Bukowski gibi şair ve yazarlar sık sık şiirlerinde geçen isimler olmuştur. Türk edebiyatında ise en çok Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmed Arif, Arkadaş Zekai Özger, Murathan Mungan, Can Yücel,Umay Umay ve Küçük İskender ‘i okumuştur.
    Türkçe şiirleri daha sonra edebiyatçılar tarafından belki de olgunluk dönemi diye anılacak Epilya ve Jose şiirlerinin yanında, devrim tarihlerini, kendi toplumunun sesini, mitolojik öğeleri ve kadının ezilmişliğini konu alan şiirler olmuştur. Kadının yaradılışı ve kadın bedeni her zaman doğayı çağrıştıran kendine özgü ve çokça mitolojk desenli bir öğe olarak anlam ifade etmiştir onun için. Epilya kendi yarattığı ütopya ve isimdir; kendi dünyasını yaratan güçlü aşk kadını anlamını vermiş ve ‘Epilya benim şiirde kanayan aklımdır’ şeklinde ifade etmişti.

    ...........

    Bildiğim tüm şarkılar,
    şarkın
    şah damarlarını tehdit altında tutuyor
    arkasında hiç şahit bırakmadan
    ney'in kanına girerek,
    huzuruna çıkmaya hazırlanan aşk
    kortejde yer bulmadı.
    Ve emrivaki gelen bir maktul
    Mayakovski’nin son mektubunu okuyor kulaklarıma.( Epilya/ Kulaklarım şiiri)
    ………………….

    Sonra,
    sokaklar panzerin altında kaldı.
    Ayaklarıma sarılan anılar
    ahşap evlere kapanan bir çığlığın eteğine
    kırmızı papatyalar iliştirdi itinayla...
    İlahi duaların tümü,
    peş peşe atladılar öfkeye batmış
    keskin bir kılıcın üzerine.
    Cemal Süreyya silueti,
    sürgün edildi Dersim’in alnından.
    Ve kayıp kızlar
    kutsanmış kan ritüeline rivayet
    yazıldı devletin bekası için...(Epilya/vagon şiiri)
    …………..

    Kadın,kına ve kan.
    bu coğrafyada hiç değişmeyen tarihsel bir üçlem...
    …………….

    Şayet emeğin dini varsa,
    tanrısı da kadın olmalı...
    ……………..

    dışarıda korkunç ağlayan kitaplar 
    ve kaos 
    ve ben hangi tarafa baksam
    çırılçıplak şehvet kokan büstler,
    dışarıda kavgaya soyunan güzel çocuklar,
    çirkin çocuklar,
    dışarıda içini kusan obez köpekler
    ve dışarıda kendini unutan bir ben.
    Adını versem ölürüm,
    adımı veriyorum senin yerine Epilya... (Epilya/Çığlık şiiri)
    ......

    ‘Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu sanat eseri’ sözü, Diljin’in yazdıkları için yanına,…ve herkesin kendinden bir şeyler bulmak istediği eserler sözünü de almaktadır sanırım, bu da kişiliği ve yaşantısının da bir sanat yapıtı halini almasından kaynaklıdır ondan bahsedilince en çok güçlü bir irade ve soylu savaşçıların hikayeleri hatırlanmalı. Yaşamı ve kalemi hep mücadele olmuştur. Bu mücadele gerek yaşadığı toprakların zulmünü duyurmak için ve gerek edebiyatın bilhassa şiirin hak ettiği değere ulaşması için verilmiştir. Kendisi bunu şöyle ifade etmiştir. ‘ Şiir, insanın kendine varma arayışının yanı sıra toplumcu gerçekleri aydınlatmaya yönelikte en soylu erdemdir aynı zamanda ve yaşadığımız kirli ya da berbat çağda şiirin savaşçısı olmak şiir yazmaktan daha soylu bir duygudur.’ Ticari gayelerle yapmacık duygu krizleri ile yazan ve yaşantısıyla yazdıkları arasında uçurum olan yazarların satış sıralamalarında ilk sıralarda yer almasının korkunç bir durum olduğunu ifade etmiştir. Türk Edebiyatında şiirin ikinci yenilerden bu yana bir çıkmaz içerisinde olduğu ve bu çıkmazı aşan birkaç isim dışında bu uğurda kayda değer bir çabanın olmadığını düşünmekteydi.
    2013 yılında memleketine geri dönmüş ve idil ilçe merkezine yaşamaya başlamıştı. Çocukluğunda başlayan karanlık tünelin uzun yolculuğu sona ermiştir. Bu dönüşü de hep ‘ülkeye dönüş’ olarak adlandırmıştır. 2017 Şubat ayında kitabının hazırlıkları başlamış, Epilya kitabı Sokak Kitapları Yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuştur. Kitap çıkarma gayesi hiçbir zaman olmamıştı yazdıkları da asla ‘insanların maneviyatını birer hastalıklı popülist basamak gibi kullanmaya yönelik ajitasyon ve duygu sömürüsüne dayalı’ ezilmişlik duygusunu barındırmamıştır, okurlarının ve yakınlarının ısrarı ile ilk kitabını çıkarmış ve bu yolla, somut olarak edebiyat dünyasına henüz adım atmıştı. Kitabı ve diğer eserleri hakkında kendisini anlatacak ayrıca edebiyat üzerine konuşacak çok fazla cümlesi yarıda kaldı mütevaziliğinden kendisini ne kadar anlatırdı bilinmez ama edebiyata ve şiire dair söyleyecek çok şeyi vardı. Onu anlamak ve anlatmak isteyenler için geride yazdıkları kaldı.

    Ne olur
    beni yormayın!
    Ve
    hüzne peşkeş çekmeyin,
    ben
    penisler mezarlığında
    salavat getiren hiç bir
    kadın arkasında ağlamadım,
    acil servislerde açık kalmış
    yaralarıma refakatcı oldum
    hep
    seruma bağlanmış taşak
    sancılarım için,
    elmacık kemiklerimin altında
    ihtişam sonrası
    ayrılıklardan kalmış
    sevdiğim
    kadınların resimlerinden
    oluşan bir müze gizliyorum
    hala,
    ne olur beni arzularınıza
    peşkeş çekmeyin!
    Beni tecavüz sonrası göt
    deliklerinde ahlak izini arayan
    pezevenklere benzetmeyin.
    sizden hiç merhamet dilemedim
    hasta yatağıma da
    bir tek uygarlığı evlat edindim
    yalnızlığıma,
    sevdiğim ilk kadınla kan
    grubumuz uyuşmadı
    ve
    beni ilk yardım öncesinde
    erteledi,
    sevdiğim son kadın ise
    henüz...? (basılmamış şiirlerinden).

    Kitaplarını bulmak biraz zor olabilir ama okumak için geç kalmayın!
  • #pulbibermahallesi ni de okuyarak cok sevdigim şairin tüm kitaplarını okumuş oldum. Gecen cumartesi #sylviaplath ı yad etmiştim bu hafta da #didemmadak ı. Iki sevdigim sairi pes pese okumaksa guzel bi tesadüf oldu. Plath'in oğlunun intihar ettiğini (2009) öğrendikten sonra ona ithafen şiir (Nicholas'in Ölümü) yazacak kadar Sylvia Plath etkisinde oldugunu bilmiyordum Madak'in. Ve o siiri yirtip attigini da yeni öğrendim. Annesi Fusun'un erken kaybi Madak'ta kapanmaz yaralar acar tipki 8 yasindayken babasini kaybeden Plath gibi... benzerlikler cok. Aci degil midir zaten bu guzelim kadınları şair yapan... Hayata hep bi mesafeli hep bi küs. Buruk, üzgün, melonkoliktir siirleri Madak'in bu yuzden ama #pulbibermahallesi diger 2 siir kitabindan biraz farkli. Daha disa donuk. Kelimenin tam anlamiyla bir mahalleyi gozler onune sermistir Madak, dolaysiz. Her cesit insan vardir. Ama kurgu ama gercek...
    "Içimde durmadan bölünen şiirler
    Birlikte yok olacagimiz siirler
    Birlikte unutulacagimiz şiirler
    Hiç borcu olmamış şiirler
    Ve bu yuzden cok acıyan şiirler."
  • (Bu inceleme kitabın içeriğine dair bilgi içerir!)

    FUJİYAMA'DA KENDİNİ KEŞFETMEK
    İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı "Fujiyama" adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

    Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen "Fujiyama", ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı "Sokrat’ı Anma Gecesi"dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep "Sokrat’ı Anma Gecesi" için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
    "Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

    Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
    "Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

    Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

    Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

    Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

    Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

    Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

    Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

    Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

    Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

    Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
    "Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

    Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
    "Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

    Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
    "Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

    Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

    Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Ayşe Ablanın ölümünü zerre kadar umursamazlar. Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

    Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı yaşlı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

    Gülcan  eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
    "Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

    "Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.
  • "Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

    "12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

    Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

    Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
    Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
    Oturmuş yazarım bu şiiri

    Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
    Lodos titretiyor ağaçları
    Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

    Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
    Ardından baharın geçti koca bir yaz
    Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

    Avlunun dört yanı dikenli teller
    Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
    Kapanır uykusuzluktan gözleri

    On gündür çocuk sesi duymadım
    Özledim “baba” deyişini kızımın
    Özledim beni görünceki sevincini...

    Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
    Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
    İçim burada da pırıl pırıl şimdi

    Geçer, güzelim, bu günler de geçer
    Sökülüp atılır dikenli teller
    Koparır halk bir gün zincirlerini...

    Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

    Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

    "Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

    Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

    "Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

    "Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

    Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip Gerboğa .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

    Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

    https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4
  • ''Başka havalar getir bana.
    İçinde biraz bahar olsun,
    biraz sen,
    biraz da cumartesi...''