• 76 syf.
    ·8/10
    Genel olarak sevdiğim naif içerikli bir Murakami kitabıydı. Hızlıca okunan bir hızlı tüketim kitabı olduğundan sizi büyülemiyor ancak etkiliyor. Okunması gereken, normalden farklı bir yazım tarzı.

    Hikayenin başı sonu ya da bir anlamı yoktu. Çünkü bu hayattı ...
  • Hayat neydi? 
    Yaşamak neydi? 
    Özlemek miydi yaşamak.
    Bir yüreğin, sevdalısına çektiği özlem.
    Yoksa, hücredeki birinin, gökyüzüne çektiği özlem miydi? 
    Paslı demir ve yosun tutmuş taşların kokusu içinde; 
    Denizin, ormanın, fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusunu duyulan,
    özlem miydi yaşamak? ! 
    Yoksa kapanmak mıydı; Hani içine, sonsuza? 
    Kafasındaki soru işaretleriydi belkide, benliğin! 
    Anlık haykırışlar mıydı? 
    Yaşamak, Ay’ın Güneş’e çektiği hasret miydi yoksa? 
    Güneş’in bir kere daha doğabilmek için,
    ışığını Ay’a vermesi miydi? 
    Kuşların, sabaha kadar çıkardıkları çığlıklar neydi? 
    Hayat mı, Yaşam mı? 
    Vicdanını rahatlatmak için mi yapmasıydı inandıklarını,
    Yoksa inandıkları yaparken, uğrunda yanındakilerini,
    kaybetmeye başlaması mı insanın...? 
    Gerçekten yaşam, hayatın içine sıkışmış mıydı? 
    Direnmek miydi yaşam; Hayata? ! 
    Batan Güneş’e teslim, yalnızlığa inat...!
    Hangisi yaşamdı, hangisi hayat, tüm bunların...? 
    Özgürlüğü, katmadık daha işin içine! 
    Öyle bir tutsaklık var mıydı, düşüncelerden öte? 
    Düşünmüyorsak yok muyduk, yaşamıyor muyduk? 
    Özlemin her türlüsünü tatdık.
    Güneş’e ve Ay’a çok uzaktık.
    Yıldızlardı erişilmez olanı! 
    Denizler kadar aşılmaz, ormanlar kadar kardeş olamazdık.
    Teklikten ve Hürriyetten hiç bahsetmiyelim! 
    Sürüdeki koyunduk, pembesini bulamadık.
    Mutluluğu hiç aramayalım! 
    Anlık hazlarda bulduk kendimizi; Haykırışlarda değil! ! ! 
    Tüm değerleri hiçe saydık.
    Umursamıyorduk, değerleri de insanları da.
    Hayattaydık ve yaşıyorduk...
    Yaşamak, birazda sevmek ti; Çok sevmek...! 
    Sevmenin tanımı çoktu, bir tane daha eklendi! 
    Kabullenmek ti sevmek.
    Düşünmeden, çirkinliği yada güzelliği! 
    Sadece kabul etmek...
    Sevmek ti çünkü adı; Çok sevmek! 
    Yaşamak, öğrenmek ti birde.
    Herşeyi öğrenmek; Kendini öğrenmek...!
    Yaşamak, hayattı; Hayat, yaşamak.
    İnsanlarda vardı.
    Bezdiğin, nefret ettiğin...! 
    İçiçeydi, ayıramazdık.
    Sevmeliydik, her türlüsüyle sevmenin.
    Kabul etmeliydik! ?
    Yaşamak, sevmekti; Çok sevmek.
    Ölmekti, yaşamak; Kendi içinde...! 
    ’O’na rağmen, hissettirmemekti.
    Sevmekti; Çok sevmek...!
    Hayat, kahpeydi, pislikti, çekilmezdi çoğu zaman.
    Yaşamaksa, çok güzeldi. (eskiden) 
    Güzelse, (eskiden de olsa) sevmekti; Çoksevmek,
    Ve her şeyi kabullenmek...! ? 
    Kaderdi azıcıkta; kabullenmek zorunda olduğun için.
    Anlatılamaz şeyler vardır; 
    Söylenemeyecek şeyler, olduğu gibi,
    Kendine bile...! 
    Hayat ve yaşam olguları da böyledir işte; 
    Anlatılamaz, söylenilemez! 
    Sadece –Yaşayarak- öğrenirsin...! ? 
    Her şey, sevmektir; Çok sevmek...
    Her şey, ölmektir; Kendi içinde! 
    Sevmektir; Çok sevmek! 
    Kabullenmek...! ?
    Çok ağırdı –bu hayatta yaşamak-
    Güzelleştirileceği inancıyla, kandırılan masum değerlerin,
    hiçe sayılarak harcanılmasını görmek, çok ağırdı...! 
    Göz yaşı dökmek; Her doğan yeni bir yüreğe...! 
    Güzelleşmeyecek olan her şeye bakmak, çok ağırdı.
    Bu –hayatta yaşamak- ta öyle...! 
    Kaderdi; Kabullenmek zorunda olduğumuz için? ! 
    Ve her şeye rağmen sevmekti; Çok sevmek...! 
    Güzelleşmeyecek olanı, kandırılmış olmayı, kabullenmek.
    Özgürlüktü, yaşamak! 
    Özgürlüğü bulabilmek; Öyle ki basit değildi bu! 
    ‘O’nun tutsaklığını yaşayabilmek...! 
    Sevmekti; Yaşamakta, Hayatta! 
    Sadece sevmek, her şeye rağmen çok sevmek.
    Ölmekti; Kendi içinde, hissettirmeden.
    Oynamaktı, yaşamak.
    Güzellik adına, iki yüzlüce, çirkince.
    Perdede, arkasında, önünde, hayatın tam içinde.
    Çirkinliğini sadece, senin görebildiğin bir oyun! 
    Yorulamazsın, sıkılamazsın ve asla çıkamazsın! 
    Ebede sensin, saklananda.
    Körsün aynı zamanda, durmadan koşarsın; 
    Yakalayamazsın pembe koyunu.
    Böyle bir oyundur; Severek oynamalısın! 
    Çünkü sevmektir hayat ve yaşamak.
    Kabullenmek,sevdiğin için, çok sevdiğin için

    Her şeye hayır deyip, isyan etmektir belkide...? 
    Gün gelip, başını öne eğip, utanarak çıkacağını karşısına düşünmeden,
    İsyan etmek...! 
    Ama sevmektir ya Hayat ve Yaşam; 
    Kabullenmektir, o yüzden; ÇOK SEVDİĞİN İÇİN...
    Sevmelisin, birkere ve çok....!
  • İnsanın bu dünyada yaşadığı hiçbir mutluluk veya acının ilk andaki ateşli hâlini korumadığı, o ateşin zamanla soğuduğu veya üzerinin küllendiği kabul edilir genellikle. Bu bir bakıma doğrudur elbette, kabul edilebilir bir tarafı vardır ve iyi ki de bu böyledir. Düşünsenize, yaşadığınız bir mutluluğun meydana getirdiği o ilk çılgınlık derecesindeki coşkunluk hâlinizin başka hiçbir ahval ve şart gözetmeksizin biteviye devam ettiğini ya da sizi yese boğan, üzüntüye gark eden o meşum hadisenin ruhunuzda meydana getirdiği o kahredici tükenmişlik hissinin ilelebet sürüp gittiğini... Ben bu durumun genellikle insanın unutmak özelliğine atıfla izah edildiğine tanık oldum bu zamana kadar. Farklı bir izah da duymadım açıkçası, varsa da bilmiyorum. Edindiğim bu bilginin doğruluğu hususunda da bugüne kadar hiç tereddüt etmedim; doğrusu bunun farklı bir izahı olabilir mi gibi bir sorunun peşine de düşmedim. Ama bugün fark ettim ki, insanın bazı şeyleri doğru ve layıkıyla idrak edebilmesi için ilmel yakin değil hakkal yakin bilmesi gerekiyormuş. “Ateş”in varlığını okuyarak ya da görerek bilmekle onun içinde “yanarak” bilmek apayrı şeylermiş. Meğer insan ruhuna kıvılcımı düşen bir ateş, velev ki bu birbirine zıt sebepler vesilesiyle zıt minvalde olsun, alevlerini kaybetse bile etki özelliğini hiç yitirmezmiş. Ortalıkta görünen bir kül olmasa bile, o ateş, ruhuna düştüğü insanın son nefesine kadar kaderine etki etmeye devam edermiş.

    İki yıl önce tam da bu saatlerde, o gün için sonunun ne olduğu asla kestiremediğim, tahmin bile edemediğim ama her hâliyle insanı huzursuz eden bir telaşın, bir endişenin, bir korkunun içindeydik. Aslında günün gündüzünde her şey sıradandı. Memleketten birkaç gün önce dönmüş, yeni bir dönemin hazırlığının telaşına düşmüştük. Herkes gibi ben de kendi işimle meşguldüm. Bilgisayarımın başına oturmuş yapmam gereken işlere konsantre olmuştum. Öğle vakti yaklaşmak üzereydi. Birden, içine benim de dahil olduğum şu teknolojinin moda iletişim araçlarından olan Whats’App’tan art arda mesajlar düşmeye başlayınca, her bir mesajla yinelenen elektronik ses, bütün dikkatimin dağılmasına ve mecburen işimi bırakıp kendisine yönelmeme yetmişti de artmıştı bile. Mesajlar daha iki gün önce ayrıldığımız ablamdandı, birlikte geçirdiğimiz o değeri kıyas kabul etmez bir iki günü anı olarak kayda geçirmek için çektiği fotoğrafları gönderiyordu birer birer. Sonrasında konuştuk biraz, konuştuk dediysem yazıştık. Hâl hatır sorduk birbirimize. Ben ona ev halkının haberlerini iletirken o da bana kendilerinden haberler vermişti. Bir gün önce Konya’daki akrabalarının düğününe gitmişlerdi, gelirken kızlarını da getirmişlerdi, şimdi evde okumasını yeni öğrettiği enişteme Kur’an okutuyordu. Çok iyilerdi, sıkıntı yoktu. Bu şekilde sıradan konuşmalarla ve ev halkına gönderdiğimiz selamlarla tamamlamıştık yazışmamızı, meğer saat tam 12.30 itibariyle ilelebet nihayete erdirmişiz konuşmamızı.

    Öğle vakti yaklaşmıştı, ama biraz daha devam etmeliydim çalışmama. Nitekim de ettim. Bu arada öğle vakti oldu, hatta biraz da geçti, namaz kılınmalıydı, öğle yemeği için sofra kurulmalıydı. Ama benim kalkıp harekete geçmek gibi bir niyetim yoktu, bir anda üstüme büyük bir ağırlığın çöktüğünü hissetmiştim. Çareyi, kendimi önünde seyyar masamın, üzerinde de bir sürü kitabımın olduğu biraz da dağınık olan kanepeden alıp bomboş olan karşı kanepeye atmakta bulmuştum.

    Sahi insan nedir, nasıl bir varlıktır? Fiziksel olarak hiçbir değişimin gözlemlenmediği bir insanın ruh dünyasında bir anda nasıl fırtınalar kopar, ortalığı nasıl bir anda kasvet kaplar? Kısacık bir an diliminde bu değişme nasıl başlar? Bana bir şeyler oluyordu, tamam da bana ne oluyordu? Değişen neydi de kendi evimde, kendi odamda, kendi kanepemin üzerinde, kısacası gayet güvenlikli bir ortamda güvenle oturur olduğum hâlde neden birden kendimi sanki çok uzaklardaymışım, dünyanın hiç bilmediğim bir köşesindeymişim, üstelik kimim kimsem yokmuş da yapayalnız kalmışım gibi hissetmeye başlamış, sanki bütün bunlar gerçekmiş gibi bir de bir türlü kendisine hükmedemediğim göz yaşlarımın akmasına engel olamamıştım. Bir anda odaya giriveren oğlumdan, ona izahını yapamayacağım gözyaşlarımdan dolayı sıkılmış, fark ettirmemek için alelacele elime aldığım kitabın üzerine başımı eğmiş, güya kendimi gizlemeye çalışmıştım. Sonra “Yok, bu böyle olmayacak, en iyisi mutfağa gidip sofrayı kurmak.” demiş kalkmış soluğu mutfakta almıştım.

    Sofra hazır olmak üzereydi, ama habire kulağıma eşimin telefonunun sesleri geliyordu. İlkinde her ne kadar “Alo!” deyişini duymuşsam da sonrakilerde duyduğum sadece telefonun ve kapanan kapıların sesiydi. Eşimin hiç böyle âdeti yoktu, o hiçbir zaman kapalı kapılar ardında konuşma gereği duymazdı. Üstelik ben bu kadar sık gelen telefonların ne için olduğunu anlamak isteğiyle onun yanına gittiğim her seferinde eşim tavizsiz o odadan çıkıyor, başka bir odaya geçiyordu. Neden böyle yapıyordu? Sorduğum zaman da -bugün hiçbir şey hatırlamadığıma göre mutlaka öyle olmuş olmalı- geçiştirerek cevap veriyordu. Ben bir taraftan onun peşinde dolanıyor bir taraftan mutfaktaki hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Nihayet sofra hazırdı, ama eşime gelen telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Yine telefonu çalıyordu, eşim telefonu aldığı gibi yatak odasına geçti, ben de arkasından gittim, niyet etmiştim, kapıdan dinleyecektim, ama bir anda “N’apıyorum ben?” dedim, “Bu bana yakışmaz, belki konuşulanları duymamam duymamdan daha hayırlıdır, belki duyduğum takdirde üzüleceğim bir mevzudur, belki öğrenmekle kaldıramayacağım bir yükü yükleneceğimdir…” Merak içinde olduğum hâlde geri döndüm, biraz sonra da o geldi, durgundu. Sordum tabi ki, arayan kimdi, ne diye aramıştı? Zorluyorum hafızamı, ama yine ne bir tek cümle ne bir tek kelime hatırlamıyorum bana cevap sadedinde söylediklerinden. Demek ki, ikna edici değildi, inandırıcı da değildi sözleri, bendeki sessizlik ise zannederim “Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.” kabilinden bir teslimiyetti.

    Zaman ilerliyor, eşimin, bulunduğu odadan bir diğer odaya geçerek yaptığı telefon konuşmaları da devam ediyordu. Nihayet benimle konuşmaya karar verdiğini anlamamı sağlayacak bir tavırla yanıma geldi, önce sakin olmamı, korkmamamı telkin etti. Ablamın kalp krizi geçirdiğinden bahsediyordu. Şaka yapıyor olamazdı, gayet ciddiydi. Ama kalp krizi de nereden çıkmıştı? Daha sayılı dakikalar öncesinde konuşmuştuk ablamla, çok iyi olduklarını söylemişti, üstelik onun kalple ilgili hiçbir sorunu yoktu! Olağanüstü bir şey mi olmuştu acaba, onu korkunç bir şekilde üzen… Eniştemle aralarında bir tatsızlığın olması ihtimal dahilinde bile olamazdı. Çünkü şayet ikinci evliliklere “ikinci bahar” gibi bir yakıştırma yapılıyorsa bunu en çok onların evlilikleri hak ediyordu. Eniştemin geçmişini bilemem, ama ablamın baba evinden telli duvaklı çıktığı ilk günden eşinden ayrıldığı vakte kadar kader onun payına hep imtihanın en çetin olanını reva görmüştü. Katlanılması zor bir hayattı onunkisi. Ama o her birimizin aklını, izanını zorlamayı göze alarak; emsalsiz sabrıyla, bitip tükenmek bilmeyen tahammül gücüyle yıllarca zor olanı başarmayı becermişti. Nihayetinde Rabbim, onun bunca yıl göstermiş olduğu sabrı karşılıksız bırakmamış, daha dünyada iken mükâfatını vermeye başlamış, dünyanın çeşitli lezzetlerinden ona da tattırmıştı. Şimdi çok mutlu olduğu yuvasında, sevdiği ve kendisini seven eşiyle birlikte hayatın yükünü omuzluyorlardı. Dolayısıyla ortada kavga gürültü gibi bir neden olamazdı. Nitekim olmamıştı da.

    Hazırlanmıştık, ablamın yanına gidecektik. Ama o kalp krizi geçirmemişti. Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenmişti. Bulduklarında kalbi durmuştu. İlkyardım ekiplerinin müdahalesiyle kalbi yeniden çalışmaya başlayan ablam apar topar bulunduğu yerden Konya'ya getirilmişti. Hayat tecrübesi ne kadar farklı ve önemli bir şeymiş. Ben o vakte kadar ne yakınlarımdaki ne de çevremdeki herhangi bir kimsede hiçbir zehirlenme hikâyesine tanık olmamıştım. Bu sebeple soluğu hastanede aldığımızda orada bana ne söylenmişse saf gibi hepsine inanmıştım. Oksijen veriliyordu ablama, üstelik serum da takılmıştı. Vücudun bunları kabul ediyor olması hayra alâmetti. İnşallah iyileşecek, kısa zamanda kendine gelecekti. İnanmıştım, çünkü bana öyle denmişti. Yoğun bakım ünitesinde yanına vardığımda her tarafında kablolar bağlıydı. Sanki çok fazla yaklaşırsam oradaki düzeneklerden herhangi birine zarar veririm endişesiyle çok yaklaşamamıştım yanına. Geriden seyrediyor, bir taraftan da yarın kendine geldiğinde bizi telaşa düşürdüğü için ne kadar üzüleceğini tahayyül ediyordum. Çünkü onun en büyük korkularından biriydi, kendisi sebebiyle bir başkasının üzülmesi, zahmete girmesi, endişe etmesi. Hemencecik gülüveren yüzüyle nasıl da sanki suç işlemiş de affettirmek istermiş gibi bizim gönlümüzü almaya çalışacağını düşünüyordum. Bilemezdim, o kısacık sürede gördüğüm ablamın, onun nefes alırken gördüğüm son hâli olduğunu, onu son kez görüyor olduğumu... Yoksa öyle geriden bakar mıydım, koşup sarılmadan, öpüp koklamadan durur muydum?

    Ben hakikaten ne kadar safmışım! Doktorlar hastaneye birikmiş yığınla insanı "Sizin yapacak bir şeyiniz yok!" diye artık evlerine gönderdiklerinde biz de ağabeyimin evine gitmiştik. Annem de babam da çok üzgündü. Ama biz babamın değil her zaman annemin üzülmesinden çok korkardık. O sebeple annemin teselli edilmesi görevini de ben üstlenmiştim âdeta. Ama zor olmamıştı annemi teselli etmek, çünkü ben o kadar gönülden inanıyor ve konuşuyordum ki, ablamın neredeyse sabaha sapasağlam bir şekilde ayağa kalkacağını sanıyordum, annemi de ikna ediyordum.

    Ama öyle olmadı. Gecenin bir vaktinde ben, ablamın eski hâline kavuşacağı inancıyla onu orada öylece bırakarak evime, Aksaray'a döndüm. Çocuklar evde, dedim; sabah okulları başlıyor, dedim; ablam iyi olacak inşallah, dedim; şu an yapacağımız tek şey dua, dedim; dedim ve yola revan olduğumuz arabamızın içinde kendimi gecenin karanlığına ve sessizliğine teslim ettim.

    Eve geldiğimizde saat 2:30 civarındaydı. Oyalanmadan telefonumun alarmını namaz vaktini gözeterek ayarlamış, dua ve niyaz içerisinde ama kesinlikle huzurlu bir hâlde uykuya dalmıştım. Sabah ben alarm sesine uyandığımı sanacak, eşim gelen telefonlara bakacak, tekrar Konya'ya gitmemiz gerektiğinden bahsedecek, ben "Allah Allah, n'oldu acaba, ablamın kalp atışları mı zayıfladı yoksa!" diyecek, aklıma yine ablamın ölüm ihtimalini asla getirmeyecek, sakin bir hâlde çocuklara kahvaltı hazırlayacak, ortalıkta ivedi davranmayı gerektiren hiçbir durum yokmuş gibi onların karınlarını doyurması için elimden geleni yapacak, yola çıkmak için son hazırlıkları da tamamlayıp mantomu giyerken, tam da aynanın karşısındayken, eşimin çok cılız ve çok üzgün çıkan "Selma!" deyişini duyacak, ama dünden beri ilk kez, duyduğum bu ses sebebiyle yüreğime büyük bir korku hissi dolup bu sesi asla duymak istemeyecek, fakat ikinci Selma hitabından sonra acı gerçekle yüzleşecek ve maalesef ablamın vefat haberini öğrenecektim.

    Ben bilmezdim, kısacık bir âyetin gün gelip de belimin ipliğinin koptuğu bir anda dizlerime derman, gönlüme ferman olup beni ayakta tutacağını. Şimdi yazarken bile buz kesen elim titriyor ama yine imanla, aynı teslimiyetle dillendiriyorum; inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.

    Mekânın cennet olsun, makamın âlî olsun canım ablacığım... Vefatının üzerinden tam iki yıl geçti, ama inan içimize zerk olan acı(n)ıdanhiçbir şey eksilmedi. Seni her daim hayırla anıyor, hayırla yâd ediyoruz. Sana kavuşacağımızı umuyor, o günü hasretle bekliyoruz...
  • "Dayanamıyorum..."
    Yaklaşık olarak on dakikadan beri söylediği tek kelimeyi onlarca yıllık ömrünü özetleyecek kadar güçlü bir şekilde, vurgulayarak söyledi. Şu koca dünyada kaç insan böyle ilginç bir kelimeyle konuşmaya başlar bilinmez. Fakat, şöyle bir gerçek var ki henüz bir saat öncesine kadar onun için dünyadaki yedi milyar insandan herhangi biri olmama rağmen şimdi karşıma geçmiş tüm hayatını en içten şekilde ortaya dökmek için seçilebilecek en iyi kelimelerden, kelimelerden de öte, cümlelerden en inandırıcı olanıyla konuşmayı tercih etti. Bu, dünyanın en ilginç girişi beni en deruni yerimden, tam göğsümün sol parçasından vurdu. Bir adam vardı, dayanamıyordu ve bunu titrek sesiyle, kalbi titrerken itiraf etti. Fakat bir adam dayanamadığını itiraf ediyorsa dayanamıyor demekti, dayanamamaktan öte kırılmış demekti. Ve şu an karşımda duran sade giyimli, hatta bu sadeliğin ötesinde rüzgarın bel kırdığı bir şehirde bu kadar cesur, açık, giyinen bir adamı neyin yıktığını merak etmemek için mistik güçlere sahip olmak gerekirdi, adamın neler yaşadığını o konuşmaya başlamadan anlayabilmeliydi insan.

    Saniye farkla kaçırdığım 06.20 treninden sonra karşılaştım bu adamla. Gerilmiş çene altlarından duygularını dışa vurmamak için direndiği belli oluyordu. Boynu dik bir şekilde yanımdan geçti ve on iki adım ötedeki banklara bıraktı bedenini. Aradaki mesafeyi bir-iki adım arkasından yürürken ölçtüm ve hemen onun yanına aynı şekilde bıraktım kendimi. "Sen de mi treni kaçırdın?" diye sordum yüzünü gizliden incelerken. Duymamış gibi yaptı ya da gerçekten duymadı ne dediğimi. Çünkü aynı soruyu defalarca sormama rağmen hiçbirinde en ufak bir cevap dahi alamadım. Ne başını salladı ne de kirpikleri oynadı. Daha dünyaya gelmeden göstermiş olduğum sabırsızlığımı burada da gösterip içimden, "Ne halin varsa gör," diyerek ayağa kalktım ve az önce yanan biletimin yerine gidip yeni bir bilet aldım. Bilet almak için kalkarken başka yere oturacağımdan emin olduğum için gözlerimle kendime yer aramıştım. Buna rağmen ayaklarım beni yavaşça bu esrarlı adamın yanına çekti yeniden. Ama bu adamın konuşmayacağından emindim, belki dilsiz belki de bir deliydi. Pek irdelemedim.

    Yeniden bu adamın yanına oturalı bir iki dakika olmamıştı ki bir ses kulaklarımla dokundu. Sesin nereden geldiğini anlamak için bakışlarımı etrafta dolaştırdım. Ancak bir kuşkum kalmamıştı, "Treni mi kaçırdın?" diye yeniden sordu yanımdaki. Bu adamdan tek kelime etmesini dahi beklemediğimden şaşkınlıkla yüzüne bakıp "E-evet!" dedim kekeleyerek. "Yanan biletinin parasını verebilirim," dedi. "Neden bunu yapasın ki?" Durgun dudakları gerilir gibi oldu. "Çünkü... Çünkü bu seni mutsuz etti." dedi. Sustum. Şu ana kadar parayı vermek için herhangi bir girişimde bulunmadı ama beni mutlu etmeyi başardı. Ne de olsa, beni anlayan birini bulmak büyük bir şeydi. Yan tarafıma dönüp ona sarılmamak için kendimi zor tuttum. Son paramı biletçiye vermediğim düşüncesiyle gülümsemekten kendimi alıkoyamazken  "Peki sen neden mutsuzsun?" diye sordum. Bu soru tarzım pekala hoş değildi ama trenden inince beş parasız kalmayacağım düşüncesi mutlu olmaktan başka bir şey yapmama engel oluyordu. İleriye, karşısında ölüm varmış gibi bakan adamın boynu büküldü. Soğuk bakan gözleri iyice donuklaştı ve öylece birkaç dakika zemine bakar halde durdu. Bir an, ellerini gözlerine siper edip bekledi. Sonra yeniden doğruldu ve önüne bakmaya devam etti. Yanılmıyorsam, bu hareketiyle dikkati soğuk yüzüne çekmeye çalıştı ama benim aptallığım, pantolonunu silen ellerine bakma cürretini gösterdi. İşte o an, adamın gerçekten de yaşamadığının farkına vardım. Buna hayat denemezdi, kesinlikle böyle bir hayatta yaşayamazdı bu adam. Kırmışlardı onu, parçalamışlardı, yıkıp dökmüşlerdi. Ve adam... Kendi kendini asmayı akıl etmişti büyük bir cesaretle.

    Sonra konuşmaya başladı. Ne kadar dertli ve yorgun olduğunu anlattı uzun uzun. Ne kadar acı çektiğini ve bu acılarla nasıl her gün aynı yatağa girdiğini. Geçmişini, o kadar derinden anlattı ki ağlamamak için zor tuttum kendimi. Hayır, olmaz. Bugün ıslatmayacağım gözlerimi. Bu adamı dinlemeliyim. Onu hiç rahatsız etmeden hayatına kenardan bakan bir çocuk gibi bu adamı seyreylemeliyim. Çünkü, insan ancak bir çocuğun gözlerinden rahatsızlık duymazdı. Bir insanı anlayabilecek en iyi dost bir çocuktu.

    Adam anlattı, ben dinledim. Henüz ben var olmadan önceki zamanlardan anlattığı hikayelerle kalbimi yerden yere vurdu. Benim yaşadıklarımla bu adamın yaşadıklarını kıyaslayacak oldum, ama yapamadım. Bu iki hayatı kıyaslamak bir isyan olurdu. Bu iki hayat birbirini tamamlayan bir hayattı. Evet, tek bir hayattı. Hayatlarımızın yarısını birbirimize ödünç versek bu dünyadan hiç ayrılmak istemeyebilirdik. Ama Allah böyle yazmadı. İkimizi farklı yerlerde sürükleyip durdu ama şu an bu istasyonda karşılaştırdı. İşte hayat bu kadar garip bir şey. Bu bir tesadüf mü? Değil elbette. Sadece, böyle istendiği için bu haldeyiz.

    Bineceğimiz tren bir kaç düdük sesinden sonra uğultularıyla birlikte istasyona giriş yaptı. Bir müddet önceki yolcuların inmesini bekledik ve sonra ayağa kalkıp sadece ikimizin olduğu kompartımana gittik. Az önce, duygularını tüm içtenlikle anlatan adamla aynı kompartımanda oturmak, yine anlatılacak hikayelerin olduğunun kanıtıydı. Sevindim. Kaçtır üzülmem gereken yere seviniyordum ve adam da bunun farkındaydı. 'Ama üzgünüm bayım, düşen insanlara gülmeyi öğrettiler küçükken. Bu yüzden bu haldeyiz insanlar olarak.'

    Trene bindikten sonra koyu bir sessizlik kapladı ortalığı. Adam az önceki davranışımdan alınmış olmalıydı. Ama benim de öyle bir yapım var ki: kırılmış biri gibi görünürüm, ancak kırılmış birini gördüğümde kafesine sığmayan aslan kesilirim. Bu davranışlarımdan nefret ediyorum. Hep yarın daha iyi biri olarak kalkacağım diyorum ama dünden değişen tek şey tarih oluyor. Bu yüzden 'yine üzgünüm bayım, düzelmek istiyorum ama insanlar bugünün işini yarına bırakınca bana da susmak düşüyor'

    Ve halen susmaktayız. Konuşulacak çok şey var ama insanlık adına susuyoruz. Çünkü dışarıda konuşan o kadar insan var ki, onların konuşmalarının tınısı kulağımızı geçtiğinde, birazdan yapacağımız olan sohbetin gereksiz kelimelerle dolmalarından ve yine normal birer insan olmaktan korkuyoruz. Ancak bizi anormalliğimizle baş başa bırakın. Sizden farklı olduğumuz için insanız nasıl olsa! Siz de bizden farklı olduğunuz için...

    Bir ses bekliyor kulaklarım. Yaklaştığını hissediyor ama o susmaya devam ediyor. Elbet konuşacak bu adam. O kadar konuştunuz ki, bakın yine taşması gerekiyor:

    "Dayanamıyorum..." Ve yine sustu. Bunların hepsi sizin yüzünüzden. Bunca yıldır konuştuğunuz yetmedi mi? Bırakın da konuşmak isteyenler değil de konuşmaya ihtiyacı olanlar konuşsun biraz da. Siz yorgunluk nedir bilmez misiniz? Aşık oldum dersiniz ya, işte o aşkınızı temsil eden organa inancınızın kalmayışıdır. Asıl yorgunluk budur. Peki, siz ölüm nedir, bilir misiniz? Kalbin sizin varlığınızı inkar etmesidir. Bu yüzden aşık olduğunuz birine senin için ölürüm dersiniz. Şimdi ben yorgun, o da bir ölü. Cenazeye saygınız olsun bari. Gömülecek bir yaşanmışlık var.

    Devamı gelecek... (Yorumlarınızı bekliyorum.)..
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Selam hepimizin için de öldürmediği çocuk "Zeze"

    Şeker Portakalı ile hepimiz tanıdık seni.
    Mutsuz ve hep Ağlamakla geçen çocukluğunun devamı olan

    "Güneşi Uyandıralım"

    Kitabında Zeze büyüyor. Daha 5 yaşındayken hayatı öyle sorgulayan bir çocuğun büyüdüğünde hayata dair sahip olacağı bakış açısı, nasıl da merak uyandırıyor.

    Roman, küçük Zeze'nin oldukça yoksul olan ailesinin O'nu, eğitimine devam etmesi ve iyi bir yaşam sürmesi amacıyla; maddi imkanları gayet iyi olan bir aileye evlatlık verilir.

    Ve Zeze büyüyor, ergenliğe adım atmaya hazır 11 yaşında ki, çocuk hala mutsuz.
    Bu kitapta Zeze’nin yoldaşı bir kurbağa. Adı Adam.

    “Hüzünlenmekteyken Adam öğüt vermişti: Zeze, Zeze, güneşe bak!”

    Adam, Zeze’ye güneşi öğretiyor. Yani “yüreğimizden doğan güneşten, umutlarımızın güneşinden.Hayallerimizden, düşlerimizi de uyandırmak için göğsümüzde uyandırdığımız güneşten” bahsediyor Zeze’ye. Ama, Zeze hala aradığı mutluluğu bulamamış.

    Zeze burda aşkı da tadıyor.Zeze artık bir deli kanlıdır ve yola dostları ve sevdikleri olmadan devam etmek zorundadır.

    Şeker portakalı kadar etkilemedi beni ama, okunmaya değer 1 kitap. Hayattı hep mutsuzlukla geçen Zeze için, üzüldüm. Içimizdeki çocuğun ölmemesi duasıyla.
    Çünkü, içimizdeki çocuk ölürse merhametimizi kaybederiz...

    "Pencereden bak, Zeze. Hava ne güzel, gökyüzü masmavi, bulutlar küçük bir koyunu andırıyor. Tam göğsündeki küçük kuşu özgürlüğe kavuşturduğun günkü gibi.”

    José Mauro De Vasconcelos

    Kesinlikle ilk önce şeker portakalını okumanızı tavsiye ediyorum. Serinin 2. Kitabı olan güneşi uyandıralım mı daha iyi anlayabilmek için...
  • AVCI DİZİ HİKAYESİ KANALDAN GEÇMEDİĞİNİ ÖĞRENİRSEM HİKAYENİN TAMAMINI PAYLAŞACAĞIM


    1 BÖLÜM

    Aksam karanlığı çökmek üzereydi, Tunç her zamanki gibi sokakta kendini oyuna kaptırmıştı. Yerde bilye oynuyorlardı. Her renkten olan bilyeleri sırayla uzağa dizip kim en başından vurursa ganimeti o topluyordu. Gökkuşağını andıran bilyeler tamamını farklı her birini bir insan gibi görmekte mümkündü. Evin girişinden bir ses duyuldu annesi ona seslenmişti. O kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki bu sesi duymamıştı. Bu onun için büyük bir bela demekti. Günün ganimetini toplamakla meşgul olan Tunç sevinç içerisindeydi. Üstü çok kirlenmişti bilye oynarken yere değen dizleri pantolonunun içler acısı hali dışarıdan belli oluyordu. Şehir merkezine yakın bir köyde yaşayan çocuklar sık ağaçlarla çevrili ormanda da oyun oynarlardı. Saat biraz geç olduğu için bugünlük gitmemeye karar vermişlerdi. Uzaktan tehlike yavaş yavaş geldi ensesinden tutup havaya kaldırdı. Hızlıca onu yere fırlattı, acı içerisinde yere kapaklandı. Kafalarını kaldırdıklarında Tunç'un üvey babası Zaim başlarında duruyordu. Yerde duran bilyelere hızlıca tekme attı. Ona sinirle bakan arkadaşları Tunç'un üvey babasına küfür etmek istiyorlardı. Kendilerinden yaşça büyük olduğundan bu cesareti kendilerinde bulamıyordu. Korkarak Tunç evin yolunu tuttu. Çocuklara aşırı sinirlenip küfür edip yoluna devam etti. Hiç kimse bu adamı sevmiyordu. Herhangi birinin sevdiklerinden bile emin değildi.

    Eve hızlıca giren Tunç korkudan rengi solmuştu. Öylesine ondan korkuyordu ona herhangi birinin zarar verebileceğini düşünmüyordu. Kapının arkasına saklandı derin derin soluyordu. Annesi onu görünce çok üzülüyordu. Elinden herhangi bir şey gelmiyordu. Çok can sıkıcı bir durumdu, hayat onlar için çekilmez bir hal almıştı. Böyle bir hatayı nasıl yaptığını düşünüyordu. Onunla evlenmese hayatın nasıl olacağını düşündü, hem nasıl geçineceklerdi. İçeriye ünlü homurdanmasıyla babaları girmişti. Her tarafa çemkirerek giriyor ve özellikle üvey oğlunu bir güzel pataklamak istiyordu. Onun olduğu odaya doğru yöneldi. Çocuğun annesi oğlunu korumak için içeriye girmişti. Babadan hiçbir beklenmeyecek bir şey oldu ve bu sefer onu dövmeyeceğini belirtti. Dinlenip gücünü toplayıp öyle döveceğini belirtti.

    Okulda başı büyük belada olan Tunç, bir yandan öğretmenin verdiği sınav kağıtlarını ve devamsızlığını bildiren kağıtları babasına imzalatmak zorundaydı. Olmayacak işler yine başına gelmişti. İki saat önce daha dayaktan yeni kurtulmuştu. Mutfakta meyve tabağı hazırlayan annesinin yanına gitti. Önce annesinin daha yarısına gelen beline sarıldı. Bir terslik olduğunu hemen annesi bakar bakmaz anladı. Oğlunun yüzüne baktı ve bir korku olduğunu anladı. Israrla annesi soruyor ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Eğer kağıtları vermezse bu sefer öğretmen evlerine geleceğini belirtmişti. Mecbur kalarak kağıtları annesi Asiyeye verdi. Sınav ve devamsızlık kağıtlarına bakan annesi ne yapacağını bilmiyordu. Kağıtları göstermezse başı daha büyük belaya girebilirdi. Odanın yolunu tuttu kocasına seslenerek korkarak kağıtları uzattı. Adam bir hışımla kalktığı gibi yerden Tunç'un odasının yolunu tuttu. Önünü kesen annesini Tuttuğu gibi kenara attı. Girer girmez odaya kemerini çıkarttı. Arkasından kimsenin gelmesi için kapıyı kilitledi. Üvey oğlunu bir kum torbası gibi koltuğun üzerine fırlattı. Vurmaya başladı defalarca canı çok yanan oğlunu öyle bir eğitmiştiki ona canı yansan bile ses çıkarmamayı öğretmişti. On beş dakika süren bu dayaktan sonra baba üvey kızının eve girdiğini duydu. Çocuğu bir kenara bırakan baba hemen odadan çıktı. Üniversitede okuyan büyük kızına başka türlü gözükmek istiyordu. Elif çok farklı bir kızdı ela gözleri zayıf bedeni beline kadar gelen uzun saçlarıyla tam bir güzellik abidesiydi. Babaları ona her ne kadar iyi davransa da bunun yapmacık olduğunu biliyor. Ailesine ne kadar kötü davrandığını biliyordu. Burnuna farklı kokular geliyordu. Çoğu zaman annesine boşanmasını söylemiş ama annesi bunu bir türlü kabul etmemişti.

    Gece olduğunda herkes odalarına çekilmişti. Babalarıysa evin çatısında içki içiyordu. Kafası çok bozuktu bir eşine bakıyor. Artık ona yaşlanmış geliyordu. Gözü sadece üvey kızından başkasını görmüyordu. O gece çok içmişti kızının ona kötü davranmasını gururuna yediremiyordu. Ne kadar şirinlik yapsada kızının bunu görmeyeceğini fark etti. Yerinden kalktı kızının olduğu odanın kapısına geldi. Yavaşça eğildi kızını kapının aralık kısmında ona bakmaya başlamıştı. Koridorun kapısı yavaşça açıldı. Dışarıya küçük oğulları çıkmıştı. Babalarının kardeşini gözetlediğini fark etti. Düşünen Tunç işin içinden çıkamıyordu. Babasının kafasına bir şeyler vurup öldürmek istedi. İlk defa ona korkmadan böyle hissetmişti. Babası onu fark etti zorla onu odasına yolladı. Mecburen odasına dönen Tunç biraz bekledikten sonra tekrar koridora çıktı. Ama kimse yoktu ablasının odasına gitti. Garip boğuşma sesleri duydu. Annesini uyandırırsa babalarının onları öldüreceğini biliyordu. Korku o kadar içine işlemiştiki hiçbir şey yapamadı. Bekledikten sonra babası odadan çıktı. Ona içeriye girmesini emretti. Mecburen girdi ondan onu öldürecek kadar nefret emişti. Ablasını merak ediyordu. Tekrar ablasının odasına yöneldi. Adamını attığı anda onu o kadar berbat halde bulduki ona sarıldı. Ağlaya ağlaya gözleri kan çanağına dönmüştü. Durumuna çok üzüldü beraber ağladılar. O gece bir karar verdi. Ne olursa olsun artık ailesinden kimsesinin üzülmesine izin vermeyecekti.

    Sabah olduğunda Üvey babası işe gitmek için yola çıktı. Annesiyse kızının okula gitmemesine şaşırdı. Kapısını çokça çaldı. Çok meraklanan Annesi bir şeyler olduğundan şüphelenmeye başladı. Kapı açıldı annesi kızını gördü. Kızı tok bir ses tonuyla Annesine iyi olduğunu bugün okul olmadığını söyledi. Pek inanmasa da inanmış gibi yaptı. Oğlu okula gitmek için evden çıktı. Okula felan gitmeye niyetleri yoktu. En samimi dört arkadaşıyla buluşup okulu ektiler. Cem Kalyon sarı saçları mavi gözleri içlerindeki en güçlüsü oydu. Arkadaşı Zeki Menen diğerlerinden daha akıllıydı. İçlerinde en küçük boylu olan Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. İleride hakim olmak istiyordu. Salih Atmaca en küçük boylu olan ve en atiğiydi. Bir hırsızdı ama henüz yakalanmamıştı. Oda ileride yakalanmazsa polis olmak istiyordu. Hepsinin farklı farklı yetenekleri vardı. Her zaman gittikleri ormana gittiler. Başına gelenleri arkadaşlarına anlatmaya karar verdi. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Artık yaşları gereği neyin ne olduğuna karar veriyorlardı. Hepsi orta okul son sınıfa gidiyor ama hepsi de cin gibiydi. Yavaş yavaş arkadaşlarına anlattı olup biteni hepsi korkmuş ve şaşırmış bir şekilde ona baktı. Üzerlerinden şoku attıktan sonra hepsi nefret dolu gözlerle baktılar. Tunç'un ne yapacağını sordular. Kesin bir ifadeyle öldüreceğini söyledi. Hepsi ona haklı olduğunu söyledi. Kendi başlarına böyle bir durum gelirse aynı tepkiyi vereceklerini biliyordu. Ona gücünün yetmeyeceğini de biliyorlardı. Sağlam bir plana ihtiyaçları vardı. İçlerinden Zeki cesur bir karar aldı." Onu beraber daha rahat öldürürüz" Dedi

    Şaşkın bir ifadeyle bakan Tunç ona minnettar bir gözle baktı. Kabul edemeyeceğini bildirdi. Zekiyse bunu bir cevap olarak kabul etmiyordu. Diğer arkadaşları da onunla olduklarını beraber öldüreceklerini beyan ettiler. Hepsine şaşırıp böyle arkadaşları olduğu için tanrıya şükür ediyordu. Birlikte plan yapmaya başladılar. Onu öldürmenin en iyi yolunun Ormana çekmek olduğuna karar verdiler. Kimse böylece onları görmezdi. Bir sorun vardı. Hiçbir güç onu buraya getiremezdi. Çok akıllı bir çocuk olan Zeki onu çekmenin çok kolay olduğunu belirtti. Arkadaşları onu anlayamıyordu. İnsanların tek zaaf noktasının para olduğunu belirtti. Ormanda para ve altın bulduğumuzu söylersek rahatça onu buraya çekeceklerini söyledi. Mükemmel bir plandı çünkü insanlar aç gözlüydü ve işe yarayacağını düşünüyorlardı. Planları işe yararsa hep birlikte birer darbeyle işini sonsuza kadar bitireceklerdi. . Evden bıçak almak istediler. Fakat Zeki bunun hata olduğunu evlerinde cinayet aleti tutamayacaklarını belirtti. Haklı olduğu arkadaşları tarafından anlaşıldı. Bütün arkadaşlar cebinden bütün haftalıkları dışarıya çıkarttılar. Paraları birleştirip dört tane bıçak almaya karar verdiler. İçlerinden Salih çarşıya gitmek için harekete geçti. Yakalanmaması çok önemliydi. Eğer görülürse ileride polisler anlayabilirdi. Akşama kadar bekleyen arkadaşlar. Ormanda stresi oyun oynayarak atmaya çalıştılar.

    Saat ilerlemeye başladı. Arkadaşlar gerilmiş bir halde Salihi beklemeye başladılar. İleriden bir silüet belirdi. Gelen arkadaşlarıydı ellerinde bir poşet vardı. Yanına geldiklerinde poşete baktılar. Dört tane gazete kağıdına sarılmış bıçak gördüler. Hepsi birer tane yanlarına aldılar. Geriye sadece Tuncu gönderip onu buraya getirmesini beklediler.

    Yola çıkan Tunç artık hiç korkmadığını fark etti. Korkacak bir durumu olmadığını anladı. Ablasını korkunç duruma düşüren o iğrenç adamı öldürmek artık bütün bedeninin istediğini biliyordu. Ormandan çıkarken karanlığın çökmesine yaklaşık dört saat vardı. Yaz olduğu için saat artık 9 gibi felan kararıyordu. Ağaçlardan çıktıktan sonra köy yoluna girdi. Evlerine artık adım adım yaklaşıyordu. Üvey babası sinirden deliriyor olmalıydı. Son saatlerine doğru yaklaşan babasını düşündükçe istediği gibi delirmesinde bir sıkıntı yoktu. İsterse kendisini bile dövmesinde bir sakınca görmüyordu. Köye yaklaştı içeriye girdi. Her gün köyün sokaklarında oynayan çocuklarını düşününce bugün etraf pek bir sakindi. Evler köyde dağınık bir şekilde yapılmıştı. Yolda giderken köyde oturan halası seslendi ama onu duyacak durumda değildi. Cinayete yavaş yavaş yaklaşıyordu. Nihayet eve yaklaşmıştı.

    Eve girdiğinde annesinin yemek yaptığını gördü. Herkes oturmuş yemeğe başlamıştı. Üvey babası ona biraz hönkürdü ama pek oralı olmadı. Sofrada bir tek ablası eksikti. Annesi kızını yemeğe çağırdı ama ablası tok olduğunu belirtti. Onun durumuna çok üzülüyordu. Zor bir durumdu ve içinde bugün değil de dün ona saldırması gerektiğini düşündü. Başlarına daha kötü bir olay gelmeden durumu düzeltmenin onun boynunun borcu olduğunu biliyordu. Salondan annesi hayvanlara bakmak için dışarıya ahıra doğru gittiğini gördü. Yemek yedikten sonra üvey babasına yaklaştı. Ormanda altın bulduğunu söyledi. Üvey babasının gözleri açıldı ve onu dinlemeye başladı. Nerede olduğunu sorduğunda onu oraya götüreceğini belirtti. O kadar sevinmiştiki ilk defa üvey oğlunun başını okşadı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı başına neler geleceğini henüz bilmiyordu. Köyden uzaklaşmışlardı ormanın girişine doğru yürüdüler. Üvey babası çok sevinçliydi. Başına talih kuşu konduğunu düşünüyordu. Saat biraz daha ilerlerken babası acele etmelerini emretti. Karanlıkta bir şey göremeyeceğini ikisi de biliyordu. Ama durum Tunç'un lehine işliyordu. Nihayet ormana varmışlardı. Gece ormanda olmak çok tehlikeli bir durumdu ve babası da bunu biliyordu. Ormanın derinliklerine girdiklerinde babası iyice homurdanmaya ve arsızlaşmaya başladı. Çok geçmeden varacakları yere gelmişlerdi. Durdular babası altınların yerini merakla sordu. Çevresini arkadaşları sardı ellerinde bıçakları gören baba ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arkadaşları altın olmadığını belirttiler. Tunç'un babasına mahkemedeymiş gibi sorgulamaya başladılar.

    Annesinin evden dışarıya çıktığını fark eden Elif mutfağa gitti. Raflardan bir ekmek bıçağı alan Elif odasının yolunu tuttu. Evde çok büyük terslikler olduğunu anlayan anne ne olup bittiğini anlamıyordu. Kızıysa soğukkanlı bir şekilde kendini ölüme hazırlıyordu. Ölümü artık bir kurtuluş olarak algılıyordu. Maalesef bu durumu çanak tutan bir annesi vardı. Onları korumakla görevli olan annesi çocukları yerine bir tercih yapmıştı. Odasına giren Elif geride bir mektup bıraktı. Olan her şeyi anlatan Elif mektubu başının yanına koydu. Bıçağın sivri tarafına tutan Elif onları bastırarak bileklerini kesti. Yerdeki kilim ve Elif'in yatağı kısa süre içinde kan gölüne döndü. Yavaş yavaş ölümün geldiğini hisseden Elif yavaş yavaş gözlerini kapadı.

    Ormanda kapana kısılan üvey babaysa çocuklara sinirle azarlamaya başladı. Çocuklar durumu bildiklerinden ondan hesap sormaya başladılar. Hepsinin elinde bir bıçak vardı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeyen baba şaşkınlık içindeydi. Kendisini öldürmek için gelen bu dört arkadaştan korkmuyordu. Sadece olanı biteni açıklamalarından korkuyordu. Hepsini alt edeceğinden çok emindi. Dünkü işlediğin suçun üstüne dört cinayet demek ömür boyu hapis cezası demekti. Çocuklar onlar birer katil değildi. Sonuçta onları bu noktaya getirende hayattı ve artık geri dönüşün olmadığını iki tarafta biliyordu. Akıllıca bir hamle yapan çocuklar ikişer metre mesafeyle babadan uzaklaştılar. Bu mesafe ne çok uzak nede yakındı. Avlarına bakar gibi olan çocuklar babanın hamle yapmasını beklediler. Çok geçmeden hamle geldi. Tunç'un üzerine hamle yapan babanın hatası çok büyüktü. Sırtı açıkta kalmıştı. Üç arkadaş aynı anda babaya sırtından bıçakları savurmaya başladılar. Altı yedi yerinden bıçaklanan baba sırtından kanlar geliyordu. Önündeki tek hamleyle tuncu yere yıkan baba arkadaki çocuklara saldırmaya yöneldi. Çok cesur bir çocuk olan Tunç babasını ayağından yakaladı. Bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yanına düşen bıçağı alıp sol bacağına sapladı. Hemen yerden kalkan Tunç arkadaşlarının yanına geçti. Son gücünü toplamaya çalışan baba çocuklara karşı atağa geçmeye çalışacaktı. Artık eskisi gibi korkutucu görünmüyordu. Zavallı seken bir adama dönmüştü. Çocuklar tekrardan babanın etrafını sardı. Tekrar hamle yapan baba Zekiye saldırmaya çalıştı. Aynısı tekrardan yaşandı üç arkadaş aynı anda arkadan saldırdı. Tek tek bıçak darbesini babaya karşı savurdular. Son nefesini vermek üzere olan baba yere yığıldı. Orada son nefesini verdi. Üstlerinin kirleneceğini düşünen çocuklar bunun çok kolay bir ölüm olduğunu anladılar. Artık daha büyük bir sorun vardı. Cesedi ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Önemli olanın öldürmek değil, yakalanmamak olduğunu anladılar.

    Arkadaşlar oturup cesedin başında ne karar vereceklerini düşünüyorlardı. Hepsi de yakalanırlarsa ceza evine gönderileceklerini biliyordu. Artık çok temkinli olmaları gerekiyordu. Önce suç aletlerinden kurtulmaya karar verdiler. Bıçakları arkadaşı Salihe veren arkadaşlar onları ormana gömmesini söylediler. Ormanı içlerinde en iyi bilen oydu. Hiç kimse bunları bulamamalıydı. Kendisi dahil bulmamalıydı. Bıçakların hepsi aynı çeşitti. Ağaçların arasından ormanın derinliklerine girdi ve gözden kayboldu. Diğer arkadaşlarsa ailelerinin merak edeceğini düşünerek eve gitmeye karar verdiler. Böylece kimse şüphelenmeyecek gece olunca da cesedi gömeceklerdi. Evlerine dönmeye başlayan çocuklar tamda istedikleri gibi hava kararmadan ormandan çıkmışlardı.

    2 BÖLÜM

    Kızı Elif'in odadan hiç çıkmamasına çok şaşıran anne bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Oturduğu koltuktan doğrulup kızının odasına doğru yürüdü. Önce kapıyı çalan anne içeriden ses çıkmasına şaşırıp kapıyı açtı. İçeriye ilk baktığında şaşıran anne koşarak kızının başına geldi. Ama yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu. Hemen komşulardan yardım istedi. Koşarak gelen komşulardan birkaç kişi öldüğünü doğruladı. O an annenin bütün dünyası başına yıkılmıştı. Artık yaşayan bütün hayalleri kızıyla birlikte ölmüştü. Yerde yatan kızın başında bulunan notu okuyan muhtar buranın bir suç mahalli olduğunu anladı. Hemen polislere haber verdiler. Çok vakit geçmeden olay yerine polisler geldi.

    Köye doğru giren arkadaşlar etrafta polis olduğunu anladılar. Çok telaşlandılar bu kadar çabuk mu? Duyulmuştu. Bu soruyu kendilerine sordular. Ama kendileri için gelemeyeceğini başka bir şey için geldiklerini çok geçmeden anladılar. Tunç'un evleri sarı polis şeritleriye kaplıydı. İçeriye girmekse kesinlikle yasaktı. Yanlış bir şeyler olduğunu fark eden Tunç koşarak olay yerine geldi. Annesi bir taşın başında oturmuş ağlıyordu. İlk defa annesini böyle görmek onu derinden yaralamıştı. Etrafına baktı ablası yoktu başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir kenara çekilip oda ağlamaya başladı. Ablası yaşadığı acıya dayanamayarak İntahar etmişti. İçinden keşke o adamın canını dün alsaydı diye iç geçirdi. Elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyordu.

    Etraf sakinleştiğinde polisler incelemeyi bırakmış, artık sorular sormaya başlamıştı. Önce annesini sorguya çekmeye başladı. Korkarak polislere bütün bildiğini anlatan annesi üvey babasının nerede olduğunu bilmediğini söyledi. Yaklaşık 7 saat önce kendisiyle birlikte çıktığını kimse görmemişti. Artık yakalansa da bir önemi yoktu. Sadece arkadaşları için endişelenmeye başlamıştı. Sokağın başında beklerken arkadaşlarını gördü. Ellerinde kazma küreklerle işi halletmiş gibi duruyorlardı. İçlerinden Zeki arkadaşına kafalarını sallayarak rahat olmasını söylediler. Annenin yanında duran baş komiser arkadaşların gecenin bir vakti ellerinde kazma kürek görünce şaşırdı. Gecenin bir vakti ne yaptıklarını düşündü. Onun için önemsiz bir detaydı ve artık yakalaması gereken bir suçlu olduğunu biliyordu. Tunç durumun verdiği rahatlıkla artık ceset için endişelenmemesi gerektiğini biliyordu. Yanına yaklaşan polisler ona da soru sormak istiyorlardı. İçlerinden ismini daha sonra Yasin Ateş olduğunu öğrendiği, genç bıyıklı yakışıklı olan Baş komiser yanına geldi. Sorular sormaya başladı. Ne cevap verdiysem daha fazlasını bildiğimi fark ediyor. Ama bunun için üzerime gelmiyordu. Tek dertleri üvey babam olacak adamı bulup bir an önce içeriye tıkmaktı. Fakat artık çok geçti. Soğuk toprağın altında yatan bir cesetti ve bu kendinde bir memnuniyet yaratıyordu.

    Geceyi evde geçiremeyeceğini anlayan anne oğlunu alıp aynı köydeki kız kardeşinin yanına gitmeye karar verdi. Zor durumda kaldıklarını bilen kız kardeşi onlara evlerini seve seve açmıştı. Tam bir felaket yaşanıyordu. Herkesin aklında böyle bir düşünce vardı. Hiç kimse bir kıza böyle bir kötülük yapmamalı diye düşünüyordu. Eve girdiklerinde sanki herkes onlara acıyormuş gibi bakıyordu. Çok geçmeden teyzesi evin salonuna yataklarını kurdu. Bu dünyada tek sığınağı kalan oğluyla beraber yattı. Zaman geçiyordu saat gece dört gibiydi annesinin ağladığını gördü. Hemen ayağa kalktı onu teskin etmeye çalıştı. Sessiz kimsenin duyamayacağı bir tonda annesine" onu öldürdüm" dedi

    Şaşırmış bir ifadeyle bakan annesi ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu. Tekrar sordu" Kimi öldürdün"

    "Kız kardeşime o iğrenç şeyleri yapan adamı öldürdüm" Annesi şaşırmıştı ama aynı zamanda kendisinin yapması gereken şeyi küçük oğlunun yaptığını duyunca içi burkuldu ve ona sıkı sıkı sarıldı. Artık endişelenmesi gereken bir oğlu olduğunu hatırladı.

    Polisler tüm köyü sorguya çekmeye karar vermişlerdi. Tek bir yanlışları vardı. Oda bu köyde onu kimsenin sevmediği gerçeğiydi. Bütün polisler üvey babalarının bir anda nereye gittiğini araştırıyorlardı. Bazı polisler iş yerini arkadaşlarına sorular sorarken bazıları hala köyde sorular sormaktaydı. Birkaç gün daha gelip gitmişlerdi. Hiçbir netice alamıyorlardı. Artık babalarının durumu bildiği ve kaçtığı kanaatine vardılar.

    Ortalık sakinlemişti annesi ve Tunç eve dönmüşlerdi. Ablasını toprağa vermişlerdi. Evleri artık daha bir sessizdi. Akşam beraber yemek yedikten sonra oğluyla ilk defa yalnız başına konuşma fırsatı buldu. Koltukta oturuyorlar anne oğluna üvey babasını nasıl öldürdüğünü sordu. Ablasının başına gelenleri bilip bilmediğini öğrenmek istiyordu. Oğlu annesinin sorduklarına tek tek cevap verdi. Asıl öğrenmek istediği ablasının başına gelenleri bilip bilmediğiydi, bu onun daha çok sinirlerini bozuyordu. Dürüstçe annesine bildiğini söylemesiyle küçük oğluna bir tokat atan anne tekrardan ağlamaya başladı. Kendisinin bu durumu nasıl öğrenemediğini merak ediyordu. Hatasını tekrardan anlayan Tunç annesine korktuğunu söylüyordu. Ama annesi onu dinleyecek durumda değildi. Biraz sakinleşmişti annesi cesedi ne yaptığını sordu. Küçük oğlunun cezaevine girmesine müsaade edemezdi. Kendisi de giremezdi, ona sonuçta kimin bakacağını düşündü. Düşündükten sonra Tunç cesedi arkadaşlarıyla gömdüğünü belirtince iyice şaşırdı. Koca bir adamı tek başına öldüremezdi sonuçta ve annesi arkadaşlarının kimler olduğunu sordu. Soğuk bir ses tonunda annesine Zeki, Salih ve Cem'in isimlerini verdi. İyice meraklanan anne oğluna onu cesedin yanına götürmesini istedi. Böylece iyi gömüp gömmediklerine karar verecekti. İyice karanlık çöküp gece olmasını, böylece kimsenin görmeyeceğini düşündü.

    Gece çöktüğünde evlerinden ayrılıp doğruca ormana doğru yürümeye başladılar. Saat yaklaşık bir civarıydı kimsenin onları görmesini istemiyordu. Köyden çıkarken ellerinde el fenerleriyle köy yolundan çıktılar. Ormanın girişine doğru yaklaşıyorlardı. Annesi gece yaban domuzu kurtların olduğunu biliyordu. Oğlunun bunlardan korkmamasına şaşırıyordu. Hele bir cinayet belki de tüm hayatı bitebilir şeklinde düşünüyordu. Onda artık bir farklılık olduğunu seziyordu. Bir cesaret patlaması artık bir çocuk olmadığını biliyor fakat bunu kendisine söyleyecek cesareti bulamıyordu. Orman girdiler yaklaşık yarım saat hızla içine doğru yol aldılar. Nihayet cesedin gömülü olduğu alana geldiler. Annesi burasımı diye sordu. Oda kafasını salladı. Toprağa baktı hiçbir çıkıntı göremiyordu. Cesedin burada olduğunu kimsenin anlamayacağını belirtti. Neler yaşadıklarını bundan sonra başlarına neler gelebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. İleriden ağaçların arasından bir ses geldi. Kendilerini birinin gördüğünü düşündüler. İki tane insan gölgesi görür gibi oldular. Etraflarına baktılar korkunun eşiğine geldiler. İleriye sesin geldiği yöne gittiler. Çevrelerinde kimse yoktu, rahat bir nefes aldılar. Tekrardan geri cesedin gömüldüğü alana geldiler. Son bir kez baktı cesedin gömülü olduğu alana ve üstüne tükürdü. Hızlıca oradan uzaklaştılar.

    İki adam karanlık tipli adam bir anne ve oğlunun gece gece ormanda ne işi olur diye düşündüler. Onların ayrılmasından sonra cesedin olduğu alana geldiler. Toprağa baktılar yeni kazılmış olduğunu fark ettiler. Ne saklanmış olacağını düşünmeye başladılar. İçlerinden sakallı, orta boylu olan, üzerinde avcı montu giyen Zekai bastıkları toprakta bir şey gömülü olduğunu anladı. İçinde iri yapılı olan kazım hiç açmamaları konusunda arkadaşını ikna etmeye çalışıyordu. İkisi bu konuda kısa bir tartışma yaşadılar. Arkadaşı ormanın derinliklerine gömdükleri esrar ağaçlarının yakalanacağını, daha kötüsü kendilerinin yakalanacağını belirtti. Zekai hiç oralı olmuyordu. İçinden bir ses para altın bulmayı ümit ediyordu. İki arkadaş el ele verip kazmaya başladılar. Kazdıkça gerilim artıyor, ne bulacakları konusunda şüpheleri artıyordu. Biraz derine indikten sonra o kadarda derine gömmediklerini fark ettiler. Sert bir şeye çarpmışlardı. Elleriyle üzerindeki toprağı attıklarında bir cesetle karşılaşmışlardı. Ayaklandılar o anne ve oğlunun hiç normal olmadığını anladılar. Tekrar geriye cesedi gömdüler. Geriye bakmadan uzaklaşmaya başladılar.