• Biz her şeyimizi veriyoruz da, neden hiç kimse bize bir şey vermiyor?
  • Yazar: Necip G.
    Hikaye Adı : Mutfak
    Link: #32154078
    Ressam : Chagall

    Değirmenci ailesinin mutfağı evde devam eden bir yaşam olduğuna dair tek kanıttı. Fevzi bey, her sabah olduğu gibi, elindeki gazeteye dalmış, okuduğu sayfayı resmi ilanlarına kadar hatmettikten sonra onun yaşındaki insanlara has çevik bir el hareketiyle arka sayfaya geçmiş ve kahvaltı sonrası yaktığı ilk sigarasını yine küllükte unutmuştu. Şükran hanım ise her zaman oturduğu koltuğunda burnunun ucuna düşen yakın gözlüğünün üzerinden kullanmaya bir türlü alışamadığı yeni akıllı telefonunu dikkatle kurcalıyor, sanki biriyle gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi kendi kendine mırıldanıyordu. Bu sabah rutininin olağan sessizliğini ilk bozan Fevzi bey oldu;

    - Şükran bir dilim ekmek daha uzatsana, şu Ayvacık'tan aldığımız portakal reçelini bitireyim bari. Bozulacak yoksa o reçel. Benden başka kimse yemiyor.
    - Fevzicim şu ekmeği bırak artık. Karatay'ı hiç mi dinlemiyorsun? Zehir diyor kadın, ha beyaz ekmek yemişsin ha zehir yemişsin aynı şey diyor... Reçeli de bitireceğim diye uğraşma. Kimbilir nasıl şekerle yapıyorlar o reçeli... Karatay şeker kesinlikle yasak diyor. Artık dikkat et kendine biraz...
    - Yahu bir dilim ekmek istedik başladın yine sabah sabah Karatay da Karatay... İçim şişti, şu kadının adını söyleme artık, yeter!
    - Vallahi sen bilirsin Fevzi, bak kadın o yaşa gelmiş seni beni cebinden çıkarır. Keyfine konuşmuyor ya canım! Bol bol zeytin tüketeceksiniz diyor. Bak sen hiç zeytin yemiyorsun, reçel yiyeceğine şu zeytinlerden ye birkaç tane...
    - Tamam Şükran, Allah aşkına sus sabah sabah... Şurada yarına çıkacağım belli değil, senin ettiğin lafa bak. Yetmiş bir sene o ekmeği yedim ben. Bu saatten sonra mı öldürecekmiş Allah'ın nimeti? Varsın öldürsün o zaman ne diyeyim ben şimdi sana...
    - Sus Allah gecinden versin Fevzi... Al bu dilimi de ye ama daha yeme artık. Çayını tazeleyim mi?
    - Kendine yapacaksan benimkini de tazele...

    Çayını alan Fevzi bey, şimdi gazetesini bir kenara bırakmış; Şükran hanımın da içeriye gitmesini fırsat bilerek bir sigara daha yakıp son günlerde sık sık yaptığı gibi anılarına doğru günlük gezintisine çıkmıştı... Ne zaman yalnız kalsa hemen kendini bir hatıranın kucağına bırakıyordu artık. Bu eve taşındıkları ilk gün geldi aklına... Tam yirmi dört sene geçmişti aradan... İyice emin olmak için aklından kısa bir parmak hesabı yaptı. Bir yandan da sağlama yerine geçebilecek şu cümleler çıktı ağzından;

    "Tansu Çiller'in devalüasyon yaptığı yıl 93 müydü 94 müydü? 94 olması lazım... Allah razı olsun o kadından. Onun sayesinde biriktirdiğimiz marklar fırladı da kriz mriz ayağına bu ev nasip oldu bize... Yoksa başka türlü nasıl alacan koca evi?"

    İşte o gün bugündür hiç ayrılmadılar o evden. Büyük kızları Şebnem, üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gitti. Sonra da evlenip oraya yerleşti. En fazla üç yıl yaşadı bu evde... Şebnem'den iki yaş küçük Pınar ise ablasına nazaran daha fazla oturdu evde ama o da sonunda evlenip kendi evine gitti. Koca ev yıllardır Fevzi beyle Şükran hanıma kaldı böylelikle...

    Şükran hanım misafir ağırlamayı çok sevmezdi. Geleni gideni de fazla yoktu. Salondaki takımın üzerini örtülerle kapatıp ayda yılda bir açılmak üzere o odanın evle bağlantısını kesti. Kızların odasını ise oturma odası yaptı. Hülâsa, zaman içinde karı-koca yaşam alanlarını evin mutfağına taşıdılar. Orada yiyip içtiler, orada sohbet edip, en önemli kararlarını orada aldılar...

    Fevzi bey, hesap kitap işlerini tamamlayıp ilk taşındıkları zamanın üzerinden 24 yıl geçtiğine emin olduktan sonra küçük bir mola verdiği anısına geri döndü. O yıllarda emekli olmamıştı henüz. Akşam eve geldiğinde mis gibi yemek kokuları karşılardı onu. Kızlar bir yanda, Şükran hanım bir yanda telaşlı bir hareketlilik içinde sofrayı hazır etmek için koştururlardı. Sanki biraz geç kalsalar, o akşam yemek yemeyeceklermiş gibi sürekli saate bakarlardı. Akşam yemeği saati diye özel olarak kimsenin belirlemediği ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu gizli bir vakit vardı. O vakit geldiğinde sofraya beraber oturulur, çatal kaşık seslerinin ahenginde beraber yemek yenirdi. Yemek bittiğinde, sıra kimdeyse, kızlardan biri Fevzi bey ve Şükran hanımın kahvelerini yapar ve odalarına çekilirlerdi.

    Ah ne de güzeldi o yemeklerin lezzeti... Ne de güzeldi o kahvenin kokusu... Fevzi beyin içini öylesine bir özlem kapladı ki, arayıp iki kızını da eve davet etmek geldi içinden. Sonra o kısa zaman diliminde Şebnem'in Ankara'da olduğu aklına gelince kovdu bu düşünceyi kafasından hemen...

    Telefonla konuşan Şükran hanımın mutfağa girmesiyle birlikte Fevzi bey birden oturduğu koltukta irkiliverdi. Şimdi geçmişe dair o görüntüler bir anda dağılmış, yerini Şükran hanımın telefonda karşı tarafa duyurmaya çalıştığı sese bırakmıştı;

    "Ay biliyorum Aytencim ben o kadını... Derya Baykal'a çıkmıştı birkaç kere. Ben o işlemeli örtülerden iki tane yapıp birini Şebnem'e diğerini de Pınar'a verdim. Şebnem pek bi beğendi, 'ay annecim ellerine sağlık çok güzel işlemişsin ama ben bunu sermeye kıyamam ki' dedi... 'Ayol nolacak kirlenirse bozulursa yenisini yaparım kızım' dedim..."

    Mutfağa yaptığı kısa ziyaretin ardından Şükran hanım tekrar dışarı çıktı ve ses de onunla birlikte yavaş yavaş uzaklaştı... Fevzi bey uyandığı anılarına tekrar dönmeyi denedi ama bu kez başarılı olamadı... Aklına Şükran hanımın bahsettiği örtülerin görüntüsü geliyor, bu örtülerin hangi örtüler olduğu, Şükran hanımın bunları hangi ara işlediği gibi lüzumsuz sorular kafasını kurcalıyordu. Sonra sabah yarım bıraktığı gazeteyi kaldığı yerden okumaya niyetlenirken bulmaca eki ilişti gözüne. Gazeteden vazgeçip biraz oyalanırım düşüncesiyle bulmaca ekini açtı masanın üzerine... Açmasıyla söylenmesi bir oldu;

    "Resimdeki sanatçı kimdir... Yahu bin çeşit adam çıktı sanatçı diye, artık hiçbirini tanımıyorum ki. Bunları bulmadıkça da bulmaca ilerlemiyor. Kim ki bu kadın? Dur, Şükran bilir belki... Şükraaaannnn!!! Şükraaaannn az baksana..."

    Fevzi beyin bulmaca çözdüğünü gören Şükran hanım daha mutfağa girerken neden çağrıldığını tahmin ediyordu;

    - Yine kimi soracaksın Fevzi bey?
    - Şu kadını tanıyor musun sen? Ben hiçbirini bilmiyorum bunların, hepsi yenilerden...

    Şükran hanım bilirkişi edasıyla göğsünün üzerinde sallanan yakın gözlüğünü hızlıca gözüne yerleştirdi;

    - Ya bu şey değil mi? Muhteşem'de oynuyor ya hani... Neydi adı bu kızcağızın?
    - Hangisini diyorsun Şükran, ben çıkartamadım?
    - Ya Kanuni'nin karısını oynayan kız işte. Ağzını yaya yaya konuşan var ya...
    - Hürrem Sultan'ı mı diyorsun?
    - Evet evet, adı aklıma gelmez ki şimdi böyle düşününce. Dur, Ayten'i arayım da ona sorayım. Çatlarım ben şimdi bulamazsam...
    - Ara bakalım, kimmiş bir öğren...
    - Alo, Aytencim rahatsız ettim kusura bakma. Fevzi bulmaca çözüyor da, resimdeki kadının adı aklımıza takıldı sana soralım dedik. Şu Muhteşem'de Hürrem'i oynayan kimdi?
    ..........
    - Hah tamam, ay Allah iyiliğini versin, hadi öpüyorum canım seni...
    - Kimmiş Şükran?
    - Meryem Uzerli. Bak bakalım sığıyor mu?
    - Mer-yem U-zer-li... Tamam sığdı...

    Değirmenci ailesinin mutfağı, şehrin bir köşesine saklanmış, irili ufaklı anılarla, lezzetli yemek kokularıyla, çatal kaşık sesleriyle, kahvaltı sonrası içilen kahvenin 40 yıllık hatrıyla dekore edilmiş küçük bir sığınaktı... Fevzi Bey ve Şükran hanım, yaşamları boyunca bu küçük sığınağı korumaya ve yaşatmaya devam ettiler...

    Çünkü mutfak demek, aile demekti...

    Hikayeye ilham veren resim;
    http://hizliresim.com/zMJDNY
  • Değirmenci ailesinin mutfağı evde devam eden bir yaşam olduğuna dair tek kanıttı. Fevzi bey, her sabah olduğu gibi, elindeki gazeteye dalmış, okuduğu sayfayı resmi ilanlarına kadar hatmettikten sonra onun yaşındaki insanlara has çevik bir el hareketiyle arka sayfaya geçmiş ve kahvaltı sonrası yaktığı ilk sigarasını yine küllükte unutmuştu. Şükran hanım ise her zaman oturduğu koltuğunda burnunun ucuna düşen yakın gözlüğünün üzerinden kullanmaya bir türlü alışamadığı yeni akıllı telefonunu dikkatle kurcalıyor, sanki biriyle gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi kendi kendine mırıldanıyordu. Bu sabah rutininin olağan sessizliğini ilk bozan Fevzi bey oldu;

    - Şükran bir dilim ekmek daha uzatsana, şu Ayvacık'tan aldığımız portakal reçelini bitireyim bari. Bozulacak yoksa o reçel. Benden başka kimse yemiyor.
    - Fevzicim şu ekmeği bırak artık. Karatay'ı hiç mi dinlemiyorsun? Zehir diyor kadın, ha beyaz ekmek yemişsin ha zehir yemişsin aynı şey diyor... Reçeli de bitireceğim diye uğraşma. Kimbilir nasıl şekerle yapıyorlar o reçeli... Karatay şeker kesinlikle yasak diyor. Artık dikkat et kendine biraz...
    - Yahu bir dilim ekmek istedik başladın yine sabah sabah Karatay da Karatay... İçim şişti, şu kadının adını söyleme artık, yeter!
    - Vallahi sen bilirsin Fevzi, bak kadın o yaşa gelmiş seni beni cebinden çıkarır. Keyfine konuşmuyor ya canım! Bol bol zeytin tüketeceksiniz diyor. Bak sen hiç zeytin yemiyorsun, reçel yiyeceğine şu zeytinlerden ye birkaç tane...
    - Tamam Şükran, Allah aşkına sus sabah sabah... Şurada yarına çıkacağım belli değil, senin ettiğin lafa bak. Yetmiş bir sene o ekmeği yedim ben. Bu saatten sonra mı öldürecekmiş Allah'ın nimeti? Varsın öldürsün o zaman ne diyeyim ben şimdi sana...
    - Sus Allah gecinden versin Fevzi... Al bu dilimi de ye ama daha yeme artık. Çayını tazeleyim mi?
    - Kendine yapacaksan benimkini de tazele...

    Çayını alan Fevzi bey, şimdi gazetesini bir kenara bırakmış; Şükran hanımın da içeriye gitmesini fırsat bilerek bir sigara daha yakıp son günlerde sık sık yaptığı gibi anılarına doğru günlük gezintisine çıkmıştı... Ne zaman yalnız kalsa hemen kendini bir hatıranın kucağına bırakıyordu artık. Bu eve taşındıkları ilk gün geldi aklına... Tam yirmi dört sene geçmişti aradan... İyice emin olmak için aklından kısa bir parmak hesabı yaptı. Bir yandan da sağlama yerine geçebilecek şu cümleler çıktı ağzından;

    "Tansu Çiller'in devalüasyon yaptığı yıl 93 müydü 94 müydü? 94 olması lazım... Allah razı olsun o kadından. Onun sayesinde biriktirdiğimiz marklar fırladı da kriz mriz ayağına bu ev nasip oldu bize... Yoksa başka türlü nasıl alacan koca evi?"

    İşte o gün bugündür hiç ayrılmadılar o evden. Büyük kızları Şebnem, üniversiteyi kazanıp Ankara'ya gitti. Sonra da evlenip oraya yerleşti. En fazla üç yıl yaşadı bu evde... Şebnem'den iki yaş küçük Pınar ise ablasına nazaran daha fazla oturdu evde ama o da sonunda evlenip kendi evine gitti. Koca ev yıllardır Fevzi beyle Şükran hanıma kaldı böylelikle...

    Şükran hanım misafir ağırlamayı çok sevmezdi. Geleni gideni de fazla yoktu. Salondaki takımın üzerini örtülerle kapatıp ayda yılda bir açılmak üzere o odanın evle bağlantısını kesti. Kızların odasını ise oturma odası yaptı. Hülâsa, zaman içinde karı-koca yaşam alanlarını evin mutfağına taşıdılar. Orada yiyip içtiler, orada sohbet edip, en önemli kararlarını orada aldılar...

    Fevzi bey, hesap kitap işlerini tamamlayıp ilk taşındıkları zamanın üzerinden 24 yıl geçtiğine emin olduktan sonra küçük bir mola verdiği anısına geri döndü. O yıllarda emekli olmamıştı henüz. Akşam eve geldiğinde mis gibi yemek kokuları karşılardı onu. Kızlar bir yanda, Şükran hanım bir yanda telaşlı bir hareketlilik içinde sofrayı hazır etmek için koştururlardı. Sanki biraz geç kalsalar, o akşam yemek yemeyeceklermiş gibi sürekli saate bakarlardı. Akşam yemeği saati diye özel olarak kimsenin belirlemediği ama herkesin üzerinde hemfikir olduğu gizli bir vakit vardı. O vakit geldiğinde sofraya beraber oturulur, çatal kaşık seslerinin ahenginde beraber yemek yenirdi. Yemek bittiğinde, sıra kimdeyse, kızlardan biri Fevzi bey ve Şükran hanımın kahvelerini yapar ve odalarına çekilirlerdi.

    Ah ne de güzeldi o yemeklerin lezzeti... Ne de güzeldi o kahvenin kokusu... Fevzi beyin içini öylesine bir özlem kapladı ki, arayıp iki kızını da eve davet etmek geldi içinden. Sonra o kısa zaman diliminde Şebnem'in Ankara'da olduğu aklına gelince kovdu bu düşünceyi kafasından hemen...

    Telefonla konuşan Şükran hanımın mutfağa girmesiyle birlikte Fevzi bey birden oturduğu koltukta irkiliverdi. Şimdi geçmişe dair o görüntüler bir anda dağılmış, yerini Şükran hanımın telefonda karşı tarafa duyurmaya çalıştığı sese bırakmıştı;

    "Ay biliyorum Aytencim ben o kadını... Derya Baykal'a çıkmıştı birkaç kere. Ben o işlemeli örtülerden iki tane yapıp birini Şebnem'e diğerini de Pınar'a verdim. Şebnem pek bi beğendi, 'ay annecim ellerine sağlık çok güzel işlemişsin ama ben bunu sermeye kıyamam ki' dedi... 'Ayol nolacak kirlenirse bozulursa yenisini yaparım kızım' dedim..."

    Mutfağa yaptığı kısa ziyaretin ardından Şükran hanım tekrar dışarı çıktı ve ses de onunla birlikte yavaş yavaş uzaklaştı... Fevzi bey uyandığı anılarına tekrar dönmeyi denedi ama bu kez başarılı olamadı... Aklına Şükran hanımın bahsettiği örtülerin görüntüsü geliyor, bu örtülerin hangi örtüler olduğu, Şükran hanımın bunları hangi ara işlediği gibi lüzumsuz sorular kafasını kurcalıyordu. Sonra sabah yarım bıraktığı gazeteyi kaldığı yerden okumaya niyetlenirken bulmaca eki ilişti gözüne. Gazeteden vazgeçip biraz oyalanırım düşüncesiyle bulmaca ekini açtı masanın üzerine... Açmasıyla söylenmesi bir oldu;

    "Resimdeki sanatçı kimdir... Yahu bin çeşit adam çıktı sanatçı diye, artık hiçbirini tanımıyorum ki. Bunları bulmadıkça da bulmaca ilerlemiyor. Kim ki bu kadın? Dur, Şükran bilir belki... Şükraaaannnn!!! Şükraaaannn az baksana..."

    Fevzi beyin bulmaca çözdüğünü gören Şükran hanım daha mutfağa girerken neden çağrıldığını tahmin ediyordu;

    - Yine kimi soracaksın Fevzi bey?
    - Şu kadını tanıyor musun sen? Ben hiçbirini bilmiyorum bunların, hepsi yenilerden...

    Şükran hanım bilirkişi edasıyla göğsünün üzerinde sallanan yakın gözlüğünü hızlıca gözüne yerleştirdi;

    - Ya bu şey değil mi? Muhteşem'de oynuyor ya hani... Neydi adı bu kızcağızın?
    - Hangisini diyorsun Şükran, ben çıkartamadım?
    - Ya Kanuni'nin karısını oynayan kız işte. Ağzını yaya yaya konuşan var ya...
    - Hürrem Sultan'ı mı diyorsun?
    - Evet evet, adı aklıma gelmez ki şimdi böyle düşününce. Dur, Ayten'i arayım da ona sorayım. Çatlarım ben şimdi bulamazsam...
    - Ara bakalım, kimmiş bir öğren...
    - Alo, Aytencim rahatsız ettim kusura bakma. Fevzi bulmaca çözüyor da, resimdeki kadının adı aklımıza takıldı sana soralım dedik. Şu Muhteşem'de Hürrem'i oynayan kimdi?
    ..........
    - Hah tamam, ay Allah iyiliğini versin, hadi öpüyorum canım seni...
    - Kimmiş Şükran?
    - Meryem Uzerli. Bak bakalım sığıyor mu?
    - Mer-yem U-zer-li... Tamam sığdı...

    Değirmenci ailesinin mutfağı, şehrin bir köşesine saklanmış, irili ufaklı anılarla, lezzetli yemek kokularıyla, çatal kaşık sesleriyle, kahvaltı sonrası içilen kahvenin 40 yıllık hatrıyla dekore edilmiş küçük bir sığınaktı... Fevzi Bey ve Şükran hanım, yaşamları boyunca bu küçük sığınağı korumaya ve yaşatmaya devam ettiler...

    Çünkü mutfak demek, aile demekti...

    -------------------------

    Bu kısa öykü denemesi Ağustos Ayı Hikaye/Deneme Etkinliği için #31906110 yazıldı.

    Hikayeye ilham veren resim;
    http://hizliresim.com/zMJDNY

    Keyifli okumalar dilerim...