• Bir bardak kahvem olmalıydı şimdi
    Elimdede sevdiğim bir kitap
    Sonra manzarası olan bir cam kenarına çökmeliydim
    Güzel mor bir koltuğum olmalıydı
    Kulağımda kulaklıklarım
    Hoş bir müzik çalmalıydı
    O mavi gökyüzünde hayallere dalmalıydım
    Şimdi bakıyorumda kahvem bitmiş
    Kitaplarım tükenmiş
    Tuğla duvara bakan bir manzarada
    Bacakları kırık bir sandalye ile
    Sessizliğin hüküm sürdüğü bir cam kenarında, siyah gökyüzüne bakıyorum
    Bu rüya değil
    Hayalde değil
    Bu gerçek
    Gökyüzü gündüzleri dahi görünmüyor
    Çünkü gözler önüne siyah bir perde çekilmiş
    Çünkü herkes kör!
    E.O
  • o vakit sayfalar dolusu mektuplar yazarız. umudu anlatırız ve apaydınlık biten masalları. evet, evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım. ahşaptan olsun, ağaçların ruhu vardır derdi nenem. böylelikle posta kutumuzun da bir ruhu olur. maviye boyayalım. ama denizin değil, gökyüzünün mavisi olsun. çünkü ben sevdikçe gökyüzü oluyorum.. ya da oluyordum.. sait faik gibi sevmekten korkmaya başlamadan evvel. yıllarca yanılmışız sevginin zıttı olan duygu nefret değil, korkuymuş meğer. korkuyorum.. radyodan bir ses yükseliyor yine:
    'bağışlayın beni sevdalarım
    kendimi parçalara ayıramadım
    alın gidin korkularımı
    hiçbir ayrılık yeniden yaratmıyor beni..'
    neden kar yağmıyor bu şehir(d)e? hâlbuki aralık ayındayız. yine yağmur başlamış. . bir vakitler yağmura yakalanmayı ne çok severdim. yağmurla küçük bir çocuk gibi birikintilerin üstünde yaprak yüzdürmeyi, kendi etrafımda dönüp damlaları yakalamayı, ve salyangozları selamlamayı ne çok severdim.
    radyo dinlemek incitir mi?
    'aşk ağır yükler bindirdi
    küçülen omuzlarıma
    kalplerinizden kaçtım
    hep varıp gittim
    en karanlıklara
    yağmur ıslak mazeretler yükledi
    büyüyen yangınıma..'
    diyor radyodaki bey, inciniyorum...
    mutlaka evimiz(d)e bir posta kutusu yapalım ki inciten her şarkı için bir mektup yazalım. sahi, hangi ağaçtan olmalı kutumuz? çınar ya da leylak ağacından olsun yahut incir ya da zeytin ağacından. her bahar ezginin günlüğünden 'hişt'i söylerdim bağıra bağıra. 'leylaklar açmış gördün mü' derken mor leylakların kokusuyla başım dönerdi.. çocukluğumdan beri incirin kurusuna da yaşına da bayılırdım. çınar ve zeytin ise yüzlerce yıllık varoluşu ile ân'da olmayı başaranlar değil miydi? ân'da, yani geçmişin ve geleceğin keşistiği yerde. belki onlarla birlikte ben de ân'a teslim olabilirdim. aynı yıl iki psikiyatrist nasıl iki farklı tanı koymuştu: depresyon ve kaygı bozukluğu. birine göre geçmişe takılıp kalmıştım, diğerine göre ise kavgam gelecekle idi. hâlbuki ikisi de yanılmıştı..
    yıllar geçtikçe anlıyorum: siyah ya da beyaz değil dünya. griler de var.. değişiyorum.. bazı konularda ise değişmiyorum.
    mesela hâlâ göğe bakıyorum. sevinçli iken de, ruhum çaresizlik içinde kıvranır iken de bakıyorum göğe.. göklerden bir mucize gelir diye bekliyorum: kendimi bağışlamanın mucizesi
    ya da bazı geceler ağlıyorum, çok ağlıyorum.. içimdeki o çocuk için ve yeryüzündeki tüm çocuklar için..
    kalbim, beni bağışla yine hüzünlerle sarmaladım seni..

    https://youtu.be/NLW_-_jbBSY
  • Açık, bulutsuz bir gündüz vakti gökyüzü mavidir çünkü havadaki moleküller güneşten yansıyarak kırmızıdan çok mavi ışık saçarlar.
  • “İntihar, akla düşen bir damla asittir. Onunla yıkanmasını bilmeyen delik deşik olur ve erir. Bu yüzden intiharın eşiğinden dönen yoktur. Oraya varan orada yaşar. Oraya varan orada ölür. Şimdi sen de o eşiktesin. O eşiğin altında. Ölene kadar. Korkma, sağlamdır yerin. Üstüne gökyüzü çökse, yıkılmaz zihnin.Çünkü durduğun yerde, umursamayacaksın insanlığı. Ama unutma, tırnağın kırılsa mermiyle dolduracaksın ağzını.”
  • Sabah 5 gibiydi. Güneş henüz doğmamıştı. Sadece kuş sesleri çalınıyordu kulağıma. Gökyüzü mavi ile kızılın keskin çizgisini üstünden atmış,renkler birbirine yol veriyordu geçmek için. Toprakla buluşmuştum yine o sabah, bi süredir olduğu gibi, yine ve aynı şekilde... Veda vakti gelmişti yine toprakla ,gitme vakti gelmişti yine.. Gitmeye hazırlanırken bi çiçek birikintisi gördüm,beyaz ve yeşiller içinde.
    Yazın o sıcağına inat hala canlı ve güzeldiler, kokuları da çok güzeldi. Öyle yaza direniyor diye kendinden kısmamıştı, çok güzel kokuyordu hatta . Almak istedim ,uzandım ama elim dikenlerle merabalaşmıştı. Yine uzandım yine dikenler yol vermemişti...
    Aldım...
    Azıcık zor olmuştu ama kavuşmuştum. İmdadıma yetişmişti pamuk yürekli küçüğüm çünkü. Abla dur ben keseyim senin için demişti ama bilememişti ki benim için değildi o beyazlar ve bilemeyecekti. Rüzgardan nasıl korumaya çalıştığımı ,eve nasıl varmak istediğimi bir ben biliyorum,bir ben unutamıyorum. Varmıştım ama verememiştim. Yine almıştım yine verememiştim, yine,yine ,yine... Defalarca almış ama verememiştim ve veremeden gitmiştim ordan. Öylece kuruyup gittiler kitaplarımın arasında, üstünde....

    Belki başka yaza..... Pek ümitli olmasamda...





    https://youtu.be/qAEQ_30pIug
  • "(yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. Bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin...)
    Ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle... varsam, buradaysam belki de onlar için... Yüzün için belki de, yüzün nerede?
    Birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? Bu koşuşturmada, bin telaşla! Herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha! bütün düşleri yakıyor günler.
    Yaşam yanıltmanın, insanlar yanılmanın ustası oldukça yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar...
    İşte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. düş gidiyor, peşisıra şarkı da. bir de(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin. Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar... Şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.
    /İnsan, insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/
    bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. Sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! önce kuşları vurdular orada, paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da! Ben soluk soluğa dışarıdayım, seni buldum... Seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni!
    Her şey sürdü yine, her şey! Baktım daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya; baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda. oysa seni vurmuşlardı, seni, orada!
    Sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda... yüzünü özledim, yüzünü, anlasana!
    “Anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. Saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu.
    yüzünü aradım...
    Yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. insanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.
    Uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte!
    Yüzünü aradım gökyüzünde...
    Yüzünü aradım: sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler. günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında!
    Kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde... sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde...
    Yüzünü aradım, geçtim...
    Geçtim: şarkıları paramparça görmekten, bu satırları yazmaktan geçtim! oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istediklerim vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim... Çalışma masamdan kalkarak elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten geçtim!
    Geçtim: sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykularını alamamış köpeklerin korkularından; siyah ışıklardan, çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan...
    “İyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan!
    Hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim...
    Geçtim: sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memurlarından... Ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan...
    Sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! Sisleri yarıp geçtim... Yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim... Bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim!
    Gökyüzü tümünü de ağır ağız izledi; gökyüzünün renginden geçtim...
    Sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. Bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?
    Üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! Bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına... Bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara. Coşkular deprem, sevinçler sıtma...
    Söyle senin yüzün nerede, yüzün?
    Nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? Nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen!
    Nerede, yüzün nerede?
    Sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor...
    Bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? Ya da işgâlciler kurtarıcı?” Sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum... Hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin. Sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin... Karacadağ'lı bir çocuğun kan çıbanının, Şemdinli'li bir ağıdın, Kasrik’ten esen poyrazın, Peru’da bir balıkçının ve Botan’da yakılan köy evlerinin...
    Öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! Kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! Unutma düşüncesini bile unutmak!
    yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü... Hükümsüze hükümlü bir aşkı Unutmak istiyorum... Sonra asker çocukları, mapus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocukları...
    Uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde. İhtilalleri tutun çocuklar erken yaşlanmasınlar!
    Yarayı tutun, yarayı! Güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün! Ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum!
    Eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak! Unutmasam, ben de kalemimi kendim için kıracağım!
    Biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede, ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar...
    örtülüşünü
    usulca
    aklığımızın
    unutmak istiyorum...
    İşte bundan, coşkuyu sevmiyorum artık öyle kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi...
    Yalnızdım, üşüyordum ey özlem! Beni bir gün belki bu özlem öldürecekti. Ölecektim bir gün erken, belki kederden. Yakın o gün! beni yakın! Savrulup aksın küllerim Dicle nehrinden...
    Akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey!
    /ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba.../
    Artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laar! Her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım!
    Ya kuşlar?
    Sahi, ne demek ister kalan kuşlar?"

    Yılmaz Odabaşı