• Her bir erdem diğerini kıskanır ve kıskançlık korkunç bir şeydir. Erdemler de mahvolabilir kıskançlık yüzünden.
    Kıskançlık ateşinin ortasında kalan, sonunda kendine yöneltir zehirli iğnesini, tıpkı bir akrep gibi.
    Ah, kardeşim, hiç görmedin mi şimdiye kadar bir erdemin kendi kendine iftira edip, iğnesini kendine batırdığını?
    İnsan aşılması gereken bir şeydir: işte bu yüzden erdemlerini sevmelisin -çünkü onlarda yok olacaksın.-
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 31 - Hazlar ve Tutkular Üzerine
  • Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • 226 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hocamızın ikinci kitap serisinin ilki olan Firak 1 muhteşemdi.Yine harika bir konu ve anlatış tarzı var.Bayıldım ve yine ikinci kitabı sabırsızlıkla bekliyorum.Diğer okuduğum Gelincik serisi'nde kullanılan bazı esintilere burada da karşılaştım.Bu esintileri çok güzel bağlıyor hocamız.Gelelim özetimize:

    Kerem ile Er Serdar buz gibi bir günde varacakları karakola doğru yol alıyorlardı.Soğuktan artık elleri sızlıyordu ikisininde.Serdar arkada yavaş yavaş geliyor,Kerem ise beklemek zorunda kalıyordu.Serdar aşk konularında konuşmaya başlayınca Kerem tahammül edemiyor, susturmaya çalışıyordu Serdar'ı.Kerem bir sesler duydu etrafında çalılıklar ya da ağaçlar var gibi ama etrafta hiçbir şey yoktu.Silahları elindeydi.Kerem etrafta kimsenin olmadığını anlayınca elindeki silahı havaya doğru kaldırdı ama ucunda beyaz bir ışık gördü.O anda bilinci yerinde değil gibiydi.Gözlerinin önüne Serdar'ın kanlar içinde hâli geldi ve kendisi de Serdar diye bağırarak bayıldı.Gözlerini açtığında ise karşısında Levent komutanı vardı ve bir şey yapmazsa Serdar'ı görmesine izin vereceğini söyledi.Serdar'ı görünce ise büyük bir üzüntüye düştü çünkü Serdar'ı kendi vurmuştu ve hayalleri Kerem yüzünden yok olmuştu.Kerem böyle düşünüyor ve suçluyordu kendisini.Bir süre görevinden uzaklaştırıldı.Kendisini toplayıp geri dönmesi için Levent komutan sürekli teklifini yöneliyordu ama Kerem kabul etmiyordu.

    Meri Janan Alborz İranlı önemli ve zengin bir kişinin kızıydı.Yaptığı işler nedeniyle idam edilmiş,annesi ise yine öldürülmüştü.Oklar kendisine dönünce üvey abisi tarafından ülkeden kaçak olarak çıkarılıp Türkiye'ye Necla teyzesinin yanına gönderilmişti.Necla teyzesi ve eşi kızın mal varlığını duyunca iğrenç planlarını devreye soktular.Kıza el suyuna kattığı zehirle zehirleyip öldürecek,sonra da tüm mal varlığına el koyacaktı.Zorla kıza içirdi.Meri öldü sanıldı ve morga kondu ama otopsi yapılacağı sırada yaşam belirtileri gösterince hemen çıkardılar.Bu sefer de intihar etiketini yapıştırdılar ve kıza deli raporu aldılar.Meri bunları öğrenince kahroldu.Hastaneden kaçar bunun üzerine.Cebinde beş parasız kalır.Sonra otelde kalan bir bayanla tanışır.Bu kadının kaldığı yer aslında genelevdir ama bunu Meri'ye söylemez.Meri birgün tesadüf eseri bunu öğrenir ve kadın gizliden onun yaptıklarını dinleyince sinirlenir ve Erdal tarafından Kerem için ayarlanan randevu için Meri odada tutulur.Kerem gelir ve Meri'ye dokunmak isteyince Meri daha fazla bunlara dayanamaz ve kapıyı açtığı gibi kaçar.Neyse baya kaçar akşam olur.Açıkır ve bir fırından ekmek ister adam azarlar gibi kovunca yanlışlıkla ekmek sepetini düşürür ve herkes peşine takılır hırsız diye.Tam o sırada zaten sabahtan beri Meri'yi arayan Kerem onunla karşılaşır ve alır evine götürür.Evinde bir sürü olay geçer ve sonunda Meri'nin o yolda olan bir kız olmadığını anlar.Gerçekleri öğrenir ve Meri'nin eve dönmesi için söz verir.Ama Kerem ve Meri arasında dayanılmaz bir aşk ve tutku olur.Tabi henüz anlayamazlar.Kerem bu konuyu Levent komutanına anlatır,gelir kızın ifadesi alır gizli bir şekilde tabiki.Olaylar böyle devam eder.Sonra Meri babasının avukatına mail atmıştır ve o da onun üzerine hemen Türkiye'ye gelir.Meri ile büyük bir sevinçle kucaklaşırlar.Tam o sırada Kerem gelir ve bu durumu görür.Tabi kıskançlık krizine girer.Hemen yanlarına gider ve neler olduğunu anlamaya çalışır.Meri'yi gitmeyip yanında kalması için ikna etmeye çalışır.Tam ikna olmuştur ki birden özel kuvvetlerden, polislerden oluşan bir grup Kerem'in etrafını sarar ve teslim olmasını ister.Çünkü biri tarafından Meri'nin Necla teyzesi öldürülmüş, parçalara ayrılmış ve her parçası ayrı ayrı çöplere atılmış.Bu durum bazı sebeplerden dolayı Kerem'i işaret ediyordur.Ve Kerem tutuklanıp arabay bindirilir.O sırada mı ? O sırada Meri ile Kerem arasında aşk tavan yapar ve çaresizlik içinde çırpınırlar.Gerisi ve diğer olaylar sizde canlar

    Devamını sabırsızlıkla bekliyorum hocam.Emeğinize,yüreğinize sağlık
  • “ Hasetten de uzak ol. Çünkü haksız yere dökülen ilk kan, haset (kıskançlık) yüzündendir. Hz. Adem’in oğlu Kâbil, kardeşi Hâbil’i kıskançlık yüzünden öldürmüştür.”
  • Arzularımızın iyi, karşıtlarının kötü olduğunu düşündüren şey nedir? Bütün insanlar varlıklarının yükseltme amacındadır; o, yoğunlaştığı zaman, neşe hisseder, diğer türlü üzüntü içinde olacaktır. Neşe, daha az yetkinlikten, daha fazlasına geçiştir. Neşe, kendi içinde yetkinlik değildir; eğer bir kişi yetkin olarak doğmuşsa, o neşe duygusuna sahip olmayacaktır, insanoğlu neşe duygusunu ortaya koyma ve üzüntüden kendisini arındırma arayışı içindedir, içimizdeki neşe kaynaklarını severiz, bizi inciten nedenlerden ise nefret ederiz. Umut ya da korku, gelecekte haz ya da acı beklentisi ile ortaya çıkmaktadır. Birey, kendi ediminin kaynağı olduğuna inanır çünkü hoşnut iken tatmin duygusu, acılı iken ise üzüntü hisseder. Ne kadar etkin isek duygularımız o denli hoşnuttur ve güç duyumumuz daha fazladır. Kıskançlık ve acıma bizim için kötüdür çünkü onlar güç duyumumuzun daha düşük seviyesindedir.
  • Bir kral ve kraliçenin üç kızı olur. En küçüğü olan Psykhe öyle güzeldir ki Venüs ondan kaygı duyar. Oğlu Amor’a genç kızı erkeklerin en kötüsüne âşık etmesini emreder. Gerçekte ise genç kız güzelliğinin hiç mi hiç yararını görmemektedir; zira herkes ona hayransa da kimse evlenme teklifinde bulunmaz. Babası, Apollon’un kehanetine danışmış ve kızına eş konusunda şu haberi almıştır:
    ... acımasız bir canavar, kanatlı, engerek benzeri.
    Yine de Psykhe kadere boyun eğer. Ne ki, kehanetin bildirdiği yerde görkemli bir saray bulur, ama kimsecikler yok! Gece olunca kocası gelir ve ondan kendisini görmeye asla kalkışmamasını ister.
    Gece geceyi kovalar, kocası hep karanlıkta gelir ve büyük bir mutluluğu paylaşırlar. Ne var ki, sarayda yalnız olduğundan Psykhe için günler geçmek bilmez. Bu nedenle, bir gün kız kardeşlerinin, yerini öğrenmiş oldukları sarayın yakınlarında seslendiklerini duyunca çok mutlu olur. Kocası ona, kendisini görmeye çalışmayacağı hakkındaki andını hatırlatmış, ayrıca hamile olduğunu da bildirmiştir. Eğer aralarındaki gizi saklayabilirse çocuk bir tanrı olacaktır!
    Fakat Psykhe’nin kız kardeşlerinin içini kıskançlık kemirmektedir. Ona kocasını hiç görmediğini söyletir ve sinsice onu bu canavarı öldürmeye ikna ederler. Ertesi gece Psykhe bir bıçak edinir; kandil ışığında Amor’u doğrudan görünce titreyerek yaklaşır ve kandilinden tanrının omuzuna kızgın bir yağ damlası düşer. Derin acılar içinde tanrı, onun güzelliğine kapılarak kendi annesinin emirlerini dinlemediğini ona açıklar. Ama, işte, Psykhe yıkımlarına yol açmıştır. Ve, Amor uçup gider...
    Psykhe kendine geldiğinde saray yok olmuştur. Amor’u bulmak için dünyanın her yanını dolaşmaya başlar. Bütün tanrıçalara yakarır ama, Venüs’ün düşmanlığından çekindikleri için hiçbiri yakarışlarını dinlemez. Nihayet genç kadın doğruca Venüs’e yalvarır, Venüs onu köle olarak hizmetine alır.
    Venüs ondan bir gün içinde koca bir tahıl yığınını ayıklamasını ister. Kırlardan karıncalar yardıma geliverirler; buğday, arpa, mercimek ve darı akşamdan iyice ayıklanıp yığın edilir. Tanrıça ertesi gün Psykhe’ye Ölüler Ülkesi kraliçesine götürmesi için bir kutu verir ve şöyle demesini tembihler:
    Venüs, sahibim, kendisine güzelliğinizden bir miktar göndermenizi rica ediyor, çünkü oğlunun bakımını yaparken kendisininkini biraz kaybetmiştir.
    Psykhe sonunun geldiğini sanır. Ancak, bir kulenin yanından geçerken Ölüler Ülkesi girişinin nasıl bulunacağını kendisine açıklayan bir ses duyar. Nihayet, Proserpina dolu kutuyu Psykhe’ye geri verir! ... Psykhe merakından kutuyu açar, kutu boştur! ... Üzerine ölümcül bir bitkinlik çöker ve derin bir uykuya dalar.
    Amor, yarası iyileştiğinden, annesinin sarayından uzaklaşmayı başarır. Karısını bulur, oklarından birisini ona (hafif hafif!) batırır, onu azıcık azarlar ve kutuyu Venüs’e götürmesini söyler. Bu arada hakkını Jüpiter’in huzurunda savunmak için kendisi de Olympos’a çıkar. Tanrıların ve insanların babası onların evlenmesine izin verir, der ki:
    Boğa ya da kuğu biçimine girmemi gerektiren haksızlıktan bir kez daha bana söz etsen bile... Sana nasıl hayır denir?
    Venüs duyarsız kalmaz. Mercurius, Psykhe’i yerden alıp tanrıların sarayına bırakır. Orada Psykhe ölümsüzlük kazanır, sonsuza dek Amor’la birlikte olsun diye.
  • Kıskançlık ve iftirayla akıllarınızı çelenlerle, ki içlerinden bazıları söyledikleri yalanlara kendileri bile inanmıştır, baş etmesi çok güçtür ; çünkü onları yargıç önüne çıkarıp sorgulayamaz, söylediklerini çürütemezsiniz. Kendinizi savunabilmek için gölgelere karşı mücadele etmek, karşınızda cevap verecek biri olmadan sorular sormak zorunda kalırsınız.
    Platon
    Sayfa 12 - Panama