• 62 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Birçoğumuz Alfred Hitchcock’un “Kuşlar” filmini duymuş ya da izlemişizdir ancak bu filmin bir kitaptan esinlenerek yapıldığını sanırım birçoğunuz benim gibi ilk kez öğreniyor. Bu kitap filmle aynı adı taşıyan Maurier’in kitabıdır. Bazı kitaplar kısadır ama çok şey anlatırlar, bu söz bence bu kitap için söylenmiş. Ortada çok basitmiş gibi görünen bir olayın altında pek çok anlam ve sır saklı. Bu yönüyle kitap bende daha da bir hayranlık uyandırdı. Kitaptaki olaylar ve anlatım gerçekten çok gerçekçi ve merak uyandırıcı. Yazar oluşturduğu çevreyle, bilinmezliklerle, korkuyla okuru germeyi fazlasıyla başarıyor.

    Olaylar küçük bir İngiliz sahil kasabasında, 2. Dünya Savaşından kısa bir süre sonra, Soğuk Savaştan önce, buz gibi bir havada, soğuk rüzgârların estiği, doğanın tümüyle kabuğuna çekildiği, kuşların kafayı yediği bir Aralık ayında geçiyor. Bir ailenin yanında çiftçi olarak çalışan Nat zamanının çoğunu yalnız başına kuşları seyrederek geçirir ve bir gün kuşlardaki garipliği sezinler, üstelik birtakım kuşların ufak çaptaki saldırılarına bile uğrar, bunun üzerine çiftlik sahiplerini uyarır, ancak etrafındaki hiç kimse bu uyarıları dikkate almaz. Zaten bu kuşbeyinli yaratıkların saldırılarını dikkate almayanlar ilk ölenler oluyor. Radyodaki haberlere kalırsa ortada henüz garip bir durum yoktur. Haberler onu yatıştırmaz, sanki bu doğal tehdidi dikkate alan bir tek kendisiymiş gibi hisseder. Olaylar ilerledikçe hükümet ve askeri yetkililer yapacak hiçbir şeyin olmadığını söyleyince bir savaş gazisi olan Nat ne yapacağını bilir ve kendini ve ailesini kuşlardan korumak için başının çaresine bakar ve hazırlıklar yapmaya başlar. Burada güçlünün hayatta kalması söz konusudur artık. Hikâye bu kadar basit işte. Zaten karakter yönüyle oldukça kısır. Yani tüm hikâye Nat’in hayatta kalmasına ve ailesini kurtarmasına dayanıyor. Ancak Nat ne kadar hazırlık yapsa da yine de doğanın saldırısı karşısında acizdir.

    Kitapta kısıtlı, sınırlı bir bakış açısı ve anlatım tekniği var. Nat ne görüyorsa ya da biliyorsa biz de onu görüyor ve biliyoruz. Her şeyden Nat’in haberdar olduğu ölçüde haberdar oluyoruz. Nat’in yaşam savaşı kitabın sonuna kadar sürüyor ve sonunda kara gün için sakladığı çok değerli purosunu yakması sanırım kaçınılmaz sonu, kuşlar tarafından öldürüleceğini kabul ettiğini gösteriyor. Kitap da burada bir anda bitiyor. Okuyucu sanki kitabın eksik kaldığı hissine kapılıyor.

    “Kuşlar” son derece metaforik bir yapıya sahip. Kuşları isteyen istediği şeye benzetebilir ama hiç kuşkusuz bu kitap akla savaşı çağrıştırıyor. Kuşların kamikaze tarzındaki saldırıları 2. Dünya Savaşı sırasında düşman uçaklarının Londra’yı hava bombardımanına tutmasını, masum ve çaresiz sivil halkın acımasızca katledilmesini akla getirmiyor mu sizce? Bunun yanında bu saldırılar kitle imha silahlarının dehşetini ve korkusunu da akla getiriyor desek yanlış söylemiş olmayız. Radyodaki haberlere göre bu felaket o kasabayla sınırlı değildir, şehirlerde durum çok daha vahimdir. Buradan bu felaketin yöresel değil çok büyük bir alanı kapladığı sonucuna varabiliriz. Kuşlar bir yandan nükleer savaşı da çağrıştırıyor diyebiliriz. Çünkü her yerdeler ve her an saldırıya hazırlar. Bacadan, pencereden, kapı altlarından her delikten girmeye çalışırlar. Ancak saldırı zamanları gel-git saatine göredir. Nat ister istemez yiyecek bulmak üzere evinden kuşların saldırılarının bittiği saatlerde çıkmak zorundadır. Çıktığında bütün kuşlar kendisine bakmaktadır. Kuşların hiçbir şey yapmadan onu izlemeleri ortada bir nükleer radyasyon tehdidini akla getiriyor. Başka bir yorum da kitapta kuşlardaki tuhaflığın doğru rüzgârıyla alakalı olduğu telaffuz ediliyor. Doğu rüzgârı kitapta sık sık geçiyor. Aslında ortada rüzgâr yoktur, komünizmin Batı Avrupa’da ve Amerika’daki olası tehdidi vardır. Kitabın çıktığı yıllarda komünizm Batılı demokrasiler için en büyük tehditti. Trigg ve ailesi kuşlardaki doğal olmayan bu davranışın sorumlusu olarak Rusya’yı gösterirler. Rusya o zamanlar komünizmin, soğuk savaş paranoyasının, kötü, sıra dışı ve tuhaf her şeyin kaynağı olarak gösteriyordu. Doğu rüzgârı kuşların gelişi ile ilişkilendiriliyor, yani doğu ideolojilerinin batıya sızmaya çalışması, komünist propaganda hep bununla ilgili. Son olarak kuşların saldırıları karşısında hükümetin insanların güvenliğini sağlamaması sanırım 2. Dünya Savaşı yıllardaki iktidara açık bir taşlama olsa gerek.

    Kitapta bence ön plana çıkan başka bir tema da insanoğlunun kibrine ve teknolojiye aşırı güvenmesinin doğa karşısında hiçbir artısı olmamasıdır. Teknolojinin doğa karşısındaki yetersizliğini de düşen uçaklardan anlıyoruz. Modern teknoloji, radyo, silahlar, telefon hepsi doğa karşısında yetersiz kalıyor. Etrafımızdaki dünyayı kontrol edebiliriz düşüncesi, insanın kendini doğa karşısında güçlü sanması burada geçerliliğini yitiriyor.

    İlginçtir ki yazar kuşların acımasız ve amansız saldırılarına dair hiçbir açıklamada bulunmuyor. Kuşların derdi insanlardır, kuşların çiftlik hayvanlarına bir kez bile saldırmamaları kuşların hedefinde sadece insanların olduğunun açık bir göstergesi. Komşular tarafından ortaya atılan iddialar ise son derece akıl dışıdır. Sanırım yazar bu konuda cevapları okurdan bekliyor. İnsanoğlunun mantığına aşırı güvenmesi onların gerçek karşısında gözünü kör ediyor. Bu gerçekten çok ciddi bir iddia. Bir anormallik karşısında hemen mantığımıza sığınır ve bu durum mantık dışıysa bunun gülünç ve ciddiye alınacak bir mesele olmadığına kanaat getiririz. Nat’in kendisine kuşların saldırdığını iddia etmesi ve çevresindekiler tarafından alaya alınması sanırım bunun en açık kanıtı.

    Düşen uçaklar, radyo sinyallerinin kaybolması, dış dünyadan hiçbir haber alamamaları okura sanki yeryüzünde son kalan insanların onlar olduğunu hissettiriyor. Yazarın da onları savunmasız ve yalnız göstermesi bu hissi daha da güçlendiriyor. Dış dünyadan iyice soyutlanmışlardır. Etraflarında hiç kimse kalmamıştır, tanıdıkları kim varsa ölmüştür. Kim bilir belki yeryüzünde kalan son insanlar onlardır!
  • 176 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitabı, dönemi açısından(1929) önemli ve öncelikli kılan çocuk gerçekliğini ele alan ilk roman oluşu ile öncü bir romandır.


    Romanda sigara ve içkiden bir hayli bahsetmiş. Bir çocuk kitabında bunlar çok rahatsız etti beni. O dönemin Almanya sını bilip kıyaslamak lazım ama çocuklarda heves ilgi oluşturabileceği için bu yazıyı çocuklara okuturken dikkatli olmak, açıklamalarda bulunmak gerek. Çocuğunuzda heves oluşacağını düşünüyorsanız buraları önceden karalayabilirsiniz. Tabi kitap sizinse.

    Onun haricinde kitabın verdiği çok güzel mesajlar var.
    Okumaya başladığınızda eğlenceli bir süreç sizi içine çekiyor. Bu kitapla kurduğunuz iletişim kolaylaştırır.

    Dönemin sosyolojik gerçekliğine de tanıklık yapan bu romanda çocuk dünyası, o dönemin çocuk gerçekliğinden yola çıkarak vurgulanırken, onun (çocuğun) ilk kez bir romanda özneleşmesine imkân verir.
    Kaestner, bu romanında dönemin (2. Dünya Savaşı sonrası) çocuklarının hangi sorunlarla karşılaştığını, kendi yalnızlıklarının üstesinden gelmek için kendi aralarında nasıl örgütlendiğini ve bunun sokak çetelerinin (grupların) oluşmasına neden olduğunu, ama bu grupların dayanışma için, kendi aralarında destek ve paylaşım için, birbirlerini korumak için oluşturulduğunu anlatır. Bizde dönemsel olarak bu tür bir yaklaşımı Kemalettin Tuğcu’nun Köprü Altı Çocukları’nda görürüz. Ama Tuğcu olaylara duygusal yaklaşır ve gerçeklikten zaman zaman vazgeçer.
    Metin çocukları anlatırken olay örgüsünden yola çıkarak yetişkinlere de seslenir. Aslında doğrudan bir seslenme değildir bu. Böyle yaparak yazar kendini çocukların yanında gösterir ve onların gerçekliğini anladığını ve yetişkinlerin de anlamasının gerekli olduğunu onlarla paylaşır. Çocuklar, gerçeği anlayacak kadar yetenekli ve onu ortaya çıkaracak kadar becerikli ve güçlüdürler.
    Romanı ilginç kılan bir diğer özellik de erkek çocuklarla eşit bir yetenek ve zekâsıyla betimlenen ve ilk kez bu şekilde romana giren kız karakterle karşılaşırız. Bu, çocuk edebiyatında eşitlikçi yaklaşımın öncülüğünü yapması nedeniyle devrim niteliği taşıyan bir tavırdır. Kahramanımız kız çocuk, güzel olmasına güzeldir ama aynı zamanda çok akıllı, cesur ve erkeklerden hiç de aşağı kalan bir yanı yoktur. Kadın özellikleriyle vardır ve eşit görünümde betimlenmiştir.
    Toparlarsak kitap bir çocuğun çocukluğunu tanımlayan gerçekçi bir romandır. Bu bağlamda yayımlanan ilk kitap olmasıyla çocuk edebiyatı tarihinde önemli ve öncü bir yeri vardır. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan bir olayın tanıklığıdır roman.
    Romanın akışına bakarsak, Emil, sınıfının en iyisidir, çalışkan ve hırslıdır. Neustadt isimli küçük bir kasabada annesiyle birlikte yaşar. Babası beş yaşındayken ölmüştür. Annesi kuaförlük yaparak evin geçimini sağlamaktadır ve Emil de fırsat bulduğu her zaman annesine hem işinde hem de evde yardımcı olmak için elinden geleni yapmaktadır.
    Emil, çalışkan olmasına çalışkandır; ama o, aynı zamanda bir çocuktur ve zaman zaman diğer çocuklar gibi macera yaşamak onun da hoşuna gider. Bir keresinde meydanda bulunan Büyük Dük Karl anıtına gidip düke şapka takıp yüzüne bıyık ve kırmızı burun çizerler. Bunu Emil üstlenmiştir. Ancak Emil bunları yaparken Polis Yeschke gelmiş, polisi gören arkadaşları kaçmış ama Emil yakalanmıştır. Emil yalnız bırakılmış olmasına rağmen arkadaşlarını ele vermez.(rüyasında)
    Okul biter ve tatil başlar. Annesi Emil’i Berlin’de yaşayan teyzesinin yanına göndermeye karar verir. Orada büyükannesi ve çok sevdiği kuzeni Poni de vardır. Annesi büyükanneye vermek üzere Emil’e para verir.
    Yola çıkarken Emil’e yolda nasıl davranacağını tekrar tekrar anlatır ve dikkatli olması için sürekli uyarır. En önemlisi ona emanet edilen parayı kaybetmemesidir.
    Sonunda tren yolculuğu ve macera başlar. Birkaç durak sonra Emil’in bulunduğu kompartımana kendisini Bay Grundeis(Grundays) olarak tanıtan bir adam gelir ve bir süre sonra ikisi yalnız kalırlar.
    Adamın melon şapkası Emil’in dikkatini çeker. Görüntüsü hiç de sempatik değildir ve gizemli hali Emil’i huzursuz eder. Bunun üzerine Emil tuvalete gidip parayı güvenceye almak için ceket yakasından çıkardığı iğneyle iç cebine iğneler.
    Kompartımana döndüğünde, Bay Grundeis'ın uyuduğunu görür. Yerine oturur ve uyumamak için uzun süre çabalar ama sonunda uykuya yenik düşüp gözlerini kapar. Uykusunda kâbuslar görür. Bir süre sonra uyandığında melon şapkalı adamın yerinde olmadığını fark eder. Ama farkına vardığı başka bir şey daha vardır. Annesinin biriktirmek için büyük emekler sarf ettiği parası yerinde yoktur.
    Emil bir sonraki durakta trenin durduğunu duyar. Melon şapkalı adamı görmek için pencereden sarkar ve onun peronda yürümekte olduğunu görür. Hemen trenden iner ve adamı takip etmeye başlar.
    Ama bu arada Berlin tren istasyonunda büyükannesi ve Pony onu karşılamak için beklemektedirler. Emil trenden çıkmaz ve çaresiz eve dönerler. Emil’in annesini aramak için telefonları da yoktur.
    Emil takip sırasında Gustav adında bir çocukla tanışır. Gustav ilginç bir çocuktur, çünkü cebinde borazan taşır. Emil’den sorunu öğrenen Gustav ona yardım etmeye karar verir. Ardından olaya bir düzine çocuk katılır ve maceranın ikinci aşaması başlar.
    Uzun süren takibe bu arada yüze yakın çocuk katılmıştır. Hatta bu arada haberleştiği Pony bile bu eyleme katılır.
    Sonunda hırsız bankada yakalanır. Adam yaptığını inkâr etse de Emil’in çok iyi bir kanıtı vardır: Paradaki iğne delikleri.
    Emil poliste bütün olanları anlatır ve uzun zamandır aranan hırsızı yakalattığı için de ayrıca 1000 Mark ödül alır. Bu parayla annesine kalın bir ceket ve saç kurutma makinesi almaya karar verir.
    Olayı öğrenen annesi de Berlin’e gelmiştir ve mutlu sonu hep birlikte kutlarlar.
    (Bu incelemede istanbul üniversitesi çocuk gelişimi bölümü çocuk edebiyatı notlarımdan yararlandım)
  • 325 syf.
    ·41 günde·Beğendi·9/10
    Kitabı ilk gördüğümde hikâyenin bu denli derinlere ineceği hiç aklıma gelmemişti. Açıkçası, kitabın açıklaması bende büyük merak uyandırdı. Ve tabi ki kitabın ismini ben de sorguladım çoğu okur gibi. Neden Algernon’a Çiçekler? Tabi, bu sorunun cevabı kitabın içinde saklı!
    Öncelikle Algernon kobay bir fare ve aslında yapılan testlerde ana karakter Charlie’yi yenen ve ondan zekâ olarak daha üstün olan bir fare. Charlie, zekâ geriliği olan bir birey ama yaşadığı süre boyunca hep akıllı olmayı istiyor. Eh, bunda annesinin çocukken ona yaşattıklarının da büyük payı var. Charlie “normal” olma isteği doğrultusunda Algernon’a yapılan deneyin kendi üzerinde uygulanmasını kabul ediyor ve hikâyemiz başlıyor.
    Hikâye, Charlie’nin “ilerleme raporu” halinde yazdığı notlarla birlikte ilerliyor ve yazar, ilerleme raporlarını zekâ geriliği olan bir bireyin elinden çıkmışçasına tüm yazım ve dil bilgisi hatalarıyla gerçekçi bir şekilde okurla buluşturuyor. Açıkçası, bu özellik bana başta tuhaf gelse de alıştıktan sonra çok hoşuma gitti. Hatta arada ileri sayfalara bakıp Charlie düzeltebilmiş mi yazısını diye baktığım zamanlar oldu. Hikâyenin içeriği ile ilgili olarak ne desem az gelir gibi geliyor. Değinilecek o kadar çok nokta var ki! Okurken bazen içim çok acıdı, bazen kendimi sorguladım, empati kurmaya çalıştım. Çok ilginçtir ki insan zekâ geriliğine sahipken de üstün zekâya sahipken de yalnız kalıyor! Çünkü biz “normal” insanlar kendimiz gibi olmayanı çemberin dışına itiyoruz. Çemberin dışından bir hikâye okumak isterseniz bu kitabı kesinlikle öneriyorum. Keyifli okumalar!
  • 496 syf.
    Jack London, yazar olma sürecinin beni en çok etkileyen isimlerinden biridir. Sosyal tabaka olarak en alt seviyede olan ve eğitimini ilerletemeden okuldan ayrılıp ne bulursa o işte çalışmak zorunda kalan bir insandır. Hayat hikayesine biraz göz gezdirdiginizde tek kelimeyle Jack London demek 'mücadele' demek olduğunu görebilirsiniz. Yazarın hayatı hakkında daha detaylı bir okuma yapmak isterseniz de şu kitabı tavsiye ediyorum: Jack London

    Kitaba yani Martin Eden karakterine gelecek olursak, bu karakterin London'in hayatından çokça izler barındırdığını görüyoruz. Martin'in doğduğu sosyal sınıf, denizciligi, işçi hayatı, kütüphanede okuyarak çokça geçirilen zamanlar, yazar olma arzusu, felsefe ve evrim ile ilgili fikirleri... Okuduğum biyografide Ruth benzeri Jack London'in tutkuyla aşık olduğu birinden bahsedilmedi diye animsiyorum. Aksine uzun süre dost olduğu ve hatta dostluktan öte aşk ilişkisinin de aralarında olabileceği yorumları yapılan bir erkek arkadaşı varmış. Ne kadar doğru muamma tabiki.

    Martin Eden özelinde aslında toplumun kişiye değil o kişinin tanınmışliğına, sosyal statudeki yerine ve gücüne değer verdiğini görüyoruz. Martin çevresine özellikle sırılsıklam aşık olduğu Ruth'a, ısrarla yazar olacağını, hayatını yazarliktan kazanabileceģini ifade etmesine karşın kendisine güven duyulmaz ve ciddiye alınmaz. Ruth buna ek olarak ısrarla Martin'i değiştirmeye çalışır. Burada iki noktaya egilmek gerekiyor:

    1. Aslında buna biraz degindim ama bir örnek vermek gerekirse: İşsizken veya işinizin toplum içindeki 'değeri'ne göre fikirlerinize aileniz, akrabalariniz ve çevrenizdeki diğer insanlar değer verir veya vermez. Yani değer verme derecelerini aslında çoğu zaman sizin fikirleriniz değil toplumsal statüdeki yeriniz, kazanciniz belirler. Martin de bunu yaşar ve bu durum onun kafasını karıştırır ve sonunda de kendisini değersiz hissettirir. Ben başta da yani param yokken yazdım bu yazıları ama o zaman bunlara bakıp değer vermeyen, beni küçümseyen sizler; ben birden ünlü olunca bu aynı kitaplara bakıp beni göklere çıkarıyorsunuz. O zaman göklere çıkardığınız ben miyim gerçekten, hayır ben değilim başarı kazanmam ve toplumsal statümdeki yükselmemdir. O halde siz benim fikirlerime değer vermemekle beraber aslında onları anlamiyorsunuz da der gibidir. Eğer bir insan anlaşılmamasina karşın övgü aliyorsa bunun ne kadar değeri olabilir ki? Yani bir nevi Martin'in bu anda yaşadığı duygu şuna benziyor; Bir partide herkes size ilgi duyuyor ve bir anda bunları düşünürken işin aslını fark ediyorsunuz ve herkes kararıyor ve karanlıkta sadece siz kalıyorsunuz. Sesler geliyor sadece ve sonra siz konuşuyorsunuz ama daha ilk kelime ağzınizdan çıkınca hemen sizi alkışlamaya başlıyorlar, sonra bu şekilde devam ediyor ve sinirleniyor, bu kalabalığa ağız dolusu küfür savuruyorsunuz ama hala sizi alkışliyorlar. En sonunda yere çöküp saçlarınızi yolmaya başlıyorsunuz.

    2. Aşk unsuru: Ne Martin'in Ruth'a duyduğu ne de Ruth'un Martin'e duyduğu gerçek bir manada aşktır. Ya da daha doğrusu sevgiye dönüşmesinin imkanı olmayan bir aşktır onlarinki. Çünkü ikisi de birbirlerini Martin olduğu için veya Ruth olduğu için sevmiyordur; birbirlerini hayallerindeki kalıba göre yontabilecek bir potansiyel olarak gördükleri için 'seviyorlar'dir. Aslında günümüzde de yaşanılan ilişkilerin çoğunluğu bu şekildedir.

    Gelelim benim açımdan kitapta beklentimin altında kalan noktaya: Bende açıkçası kitaba başlarken 10/10 verebileceğim bir kitap beklentisi hakimdi. Ancak sayfalar ilerledikçe bu düştü düştü ve biraz da Jack London'in takdir edilesi yazarlık seruveninden dolayi 7/10'da durdu. Bunda en büyük etken, Amerikan hayat tarzının veya modern hayat tarzının bir noktada, bizi hızlı yaşamaya yonlendirmesi ve bu durumun da romana yansimasidir. Martin'in serüvenini hızlı hızlı birbiri ardına eklenmesiyle karşı karşıyayiz ancak Martin'in bu serüven esnasındaki psikolojisini tam manasıyla okuyamiyoruz. Adeta bir filmin hızlandırılmis gösterimi gibi bir durum söz konusudur. Avrupa ve özellikle Rus romanciliginda ise bunun tam tersi söz konusudur, tabi genel olarak. Bunda da işte Avrupa kültürü yani geleneksel anlayış ile Amerikan 'kültürü' yani modern anlayış etkili diye düşünüyorum. Benzer hisleri daha az olmak koşuluyla John Steinbeck'te de alıyorum. Bu etmene ek olarak hayatta yaşanmış veya hala yaşanıyor olabilmesine karşılık klişe bir konu haline gelmiş olan 'zengin kiz- fakir oğlan' temasının tüm 'nayır nolamazlık'lariyla karşımızda olması açıkçası okurken sıkılmama neden oldu. Eğer Martin'in hayat seruveninin kendisine yansımaları psikolojik açıdan biraz daha yoğun yansitilabilse nayır nolamazliklar bu kadar gözüme batmazdi. Bir nevi terazideki denge alt üst oldu diyebilirim benim adima. Mesela yakın zamanda okuduğum Masumiyet Müzesi'nde de benzer konu vardı. Ancak orada hikaye edebi manada çok daha doyurucuydu ve daha gercekciydi. Yani gerçekçi hissi daha iyi alabiliyordum. Hem de Martin Eden'in Jack London'in gerçek hayatından izler barindirmasini bilmeme rağmen. Ve ayrıca Masumiyet Müzesi'nde hikayeyi zenginlestiren orjinal bir unsur vardı ve buna ek olarak da bir toplumun değişiminin arka planda anlatılması ve karakterlere de yansımaları vardı. Haliyle de nayır nolamaz unsuru terazide çok başarılı şekilde dengelenmisti.

    Sözün kısası beni pek etkilemeyen bir kitaptı. Bunun nedenlerini de ifade ettiğimi düşünüyorum. Belki geçmişte okusam daha çok etkileyebilirdi. Tabi bunlar sonuçta benim fikirlerim.

    İyi okumalar.
  • 208 syf.
    ·Puan vermedi
    Bazen mutluluk gibi aldatılmak da geriye dönük bir algıdır. Aldatılıyorum demeyiz çoğu zaman. Aldatıl’mış’ım deriz. Tıpkı mutluy’muş’um ya da aşık’mış’ım dediğimiz gibi. Geriye dönüp baktığımızda anlarız kandırıldığımızı; ince ayrıntılar gelir çöreklenir kafamıza da sonra kafamız dank eder. Elbette bu bir genelleme değil farkında olduğumuz anlar da vardır. Bunu da bilerek kabul ederiz. Aldatılmayı mesela. Anne babamızın ya da sevdiğimiz eş dost ve bilimum akrabamızın beyaz diye nitelendirdiği yalanlarını görmezden geliriz. Ya da gelmeyip uzaklaşırız tümünden. Öfke anında da çıkabilir pat diye söyleriz içimizden geleni; daha sonra da çıkabilir sessizce terk ederiz sevdiğimizi.
    Geriye dönük düşünüp anları yeniden konuştuğumuzda ya da hatırlamaya çalıştığımızda kimsenin anlattığı kimseninkine uymaz. Çünkü olayın sende ki izi ile karşındakinde oluşturduğu iz aynı değildir. Aynı anı yaşayan iki insan içinde durum değişmez. Bu yüzden kriminal bir olayda ki en zayıf halka görgü tanığıdır. Gerçekliğin titreşen dünyasında herkesin frekansı aynı değildir. (Sicim Teorisi). Hukuksal süreçler bu noktada çok zorlanır ve adaleti sağlamak daha bir karmaşık hale gelir. Bu yüzden görüntü ses ve fiziksel kanıtlar olayları değerlendirip anlamada insan faktörünün önüne geçmiştir. Bir şeyi daha kabul etmek gerekir ki insanlar yalan söyler veya söyleyebilir. Sanırım yalan söyleyebilen ya da mış gibi davranabilen tek canlı da insan.
    Bir de geriye dönüp bakmak adını koyamadığımız duygularımızı adlandırmak veya adını değiştirmek için ideal anlardır. Sevmiyor’muş’ tam tersi nefret ediyor’muş’um demek mümkündür veya dostum değil aşkım’mış’ demek mümkün. Bazen de adını koymayı o an istemediğimiz bir gerçeğin farkına varırız da bir aydınlanma yaşadığımızı düşünürüz. Bir sürü küçük ayrıntı yeniden organize edilir kafamızda ve o ana başka bir isim vermemiz gerekir.
    Roman yazarın ilk okuduğum kitabı ama örgüsünü kurgusunu sevdim doğrusu. Ayrıntıları yazarken daha gerçekçi ve bana yakın yazmış. Gerçekçiden kastım şudur ki daha az kaygı duymuş yazarken örnek olmak kaygısı taşımamış. İdealist de yaklaşmamış. Herkesin içinden geçenleri olduğu gibi kağıda dökmüş. Ama davranışa değil. Yani kahraman size okuyucuya döküyor içini de romanda rol kesmeye devam ediyor tıpkı bizim gibi. Gerçek hayat gibi. İçimizden geçeni yansıtmamak adına ne çok tebessüm edip ne çok susuyoruz düşünsenize. Roman birinci tekil şahıs üzerinden yazıldığı için bu ikili dünyayı daha iyi aktarmış yazar. Biraz yeraltı edebiyatı esintileri olsa da daha çok dedektiflik romanına yakın. Çünkü yazarın kendi tabiri ile “çorap söküğü gibi kolay gelmiyor gerisi”. İnce ince hesaplamış yazar ayrıntıları yazarken tıpkı (romandaki) kahraman gibi sizde güç bela ayrımına varıyorsunuz yaşananların. Geriye dönüp baktığınızda mış gibi geçtiğini zamanın anlıyorsunuz. Empati kurduğunuzda öfkeleniyor kendinizi intikam planı hazırlarken veya yüzleşme isterken buluyorsunuz. Yazarın anlatım dili sade ve fakat etkili kısa cümleler kurmuş. Ama tiyatro yazarı özellikle radyo oyunları yazarı olma yanının ne kadar güçlü olduğunu betimlemeleri ile size gösteriyor. Ve bence en önemlisi sıradan bir olayın veya anın her insanda farklı tecelli ettiğini çok güzel betimliyor. Bir başka şekilde de yaşanıyor bu olay dedirtti bana. Bakış açısını değiştirirsek olaylar farklı olur dedi yazar bana her satırda. Roman bir zaman dilimi içinde bir sıradan kadının tüm yaşamını gözden geçirdiği bir hesaplaşma içeriyor.
    Keyifli okumalar!

    NOT: Kitabın elbette bende ki yansımalarını yazdım. Sevdiğim kitaplar hakında yazmayı sevdiğim doğru bu yüzden heyecanlı bir dayatma olabiliyor yazdıklarım. Oysa söylediğim gibi olayları algılama şeklimiz tamamen farklı. Benim beğendiğim bir sürü ayrıntı başkalarına sıkıcı gelebilir. Yazdıklarımı bu adamın penceresi diye okursanız sevinirim. Sonuçta bir incelemeden çok bir tortunun bana kalan tortunun size aktardığım kısmıdır yazdıklarım. İnceleme yazmak ise beni aşar. Saygılar. Kitapla kalın.
  • 592 syf.
    Orhan Pamuk'un "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum," cümlesi ile başlayıp ve yine bu cümle ile akıllara kazınan aşk romanı Masumiyet Müzesi'ni salt aşk romanı olarak tanımlamak bence yanlış olacaktır. Çünkü kitabın kahramanı Kemal'in Füsun'a olan takıntılı aşk hikayesini okurken 1950'lilerin Türkiye'sinden günümüze doğru ülkenin uğradığı değişime arka planda tanık olmaktayiz. Bununla birlikte toplumun dünden bugüne değişmeyen sorunlarına da...

    Değişmeyen sorunlarından başında bekaret konusu gelmektedir. Günümüzde belki geçmişe nazaran bu konuya toplumun bakışının olumlu yönde biraz değiştiğini düşünsek de aslında fazla da değişen bir şey olmadığı aşikardır. Yaşadığımız ailenin hayata bakışı ve çevremizin sosyo-kulturel yapısına göre konuya olan yaklaşımımizin skalasi kendi aramızda degisiklik gösterse de tam anlamıyla bu tabuyu kırmış değiliz. Hâlâ erkeğin evlenmeden yaşadığı cinsel 'ilişkiler', onun hanesine 'erkekligini' gösterdiği yönde olumlu olarak ekleniyor fikri hakimken; kadının evlenmeden yaşayacağı cinsel 'ilişki', onun 'evlenilmeyecek' bir kadın olduğu yönünde hanesine olumsuz olarak ekleniyor fikri hakimdir. Bu durumu özetleyen toplum içinde herkesin bildiği kötü bir sınıflama da mevcuttur: Evlenilecek kadınlar ve eğlenilecek kadınlar şeklinde.

    Romanda da 30 yaşında, Türkiye'nin o zamanlar sayılı zengin ailelerinden Basmacı'ların oğlu Kemal'in, uzak akrabası ve ekonomik olarak alt kademeden olan 18 yaşındaki genç Füsun'un arasında yaşanan aşkın belirleyici baş etkenlerinden birisi bekaret gelmektedir. Kemal nişanlı olmasına karşın Füsun'a ilk görüşte aşık olup onunla Merhamet Apartmani'ndaki dairesinde birlikte olmuştur. İlk birlikteliklerinde bizlere, sanki Füsun ile Kemal için bekaretin önemli olmadığı izlenimi geçse de ilerleyen sayfalarda gerek Kemal'in kıskançlıklarinda, gerek bu ikilinin aşkının seyrinde ve gerekse sosyete içinde ne kadar önemli görüldüğüne tanık oluyoruz.

    Zengin erkek- fakir kız duzleminde geçtiği için klişe Yeşilçam filmleri akla gelecektir doğal olarak ve kitaba karşı bir soğuma da oluşabilir. Aslında aşk romanları okumayı sevmeyen biri olarak ben de aynı sogumayi yaşayabilirdim. Orhan Pamuk bence, okuduklarım arasında tabiki, en iyi Türk yazardır. Onun kaleminde bir aşk romanı hem de klişe konulu bir aşk hikayesi bile orjinal unsurlarla zenginleserek insanın okumaktan sıkılmayacağı, aksine haz alacağı bir esere dönüşüyor. Yanlış da anlaşılmasın Pamuk'un amacı klişe bir aşk romanı yazmak da değil, aksine kitapta önemli miktardaki ilgili pasajlardan da anlıyoruz ki yazar, bu klişe konuyu hep aynı şekilde ve bayağı bir şekilde ele alan Yeşilçam'a eleştiriler getirmektedir. Aynı zamanda Kemal'in kurduğu Limon Film ile birlikte Türkiye'de o zamanlar varolan sansür kurumunu, film piyasasının işleyişini ve devletin kurumlarında halledilmesi gerekilen işlerde rüşvetin önemini okuyoruz.

    Pamuk'un her romanında olduğu gibi bu kitabında da Türk toplumunun Batılılaşma yönündeki atılımının etkilerini görüyoruz. Bu sefer sosyete arasında daha sık dolanarak aslında bu kesimin de bu süreç içinde ekonomik olarak daha alt katmandaki insanlardan çok farklı olmadıklarına şahit oluyoruz.

    Kitabın merkezindeki aşk unsuruna değinecek olursak; Kemal'in aşkı aynı kendi sosyo-kulturel konumunun arada kalmışlığı gibi olduğunu söyleyebilirim. Kemal büyük çoğunluğu fakir olan bir toplumda az sayıda zengin aileye mensup bir birey ve bu bireyden beklenen adı konmamış yükümlülülerin altında kalan bir insan izlenimi veriyor. Füsun'a bu kadar bağlanmasinin altında bir etkenin de bu olduğunu düşünüyorum. Zira hem Füsun'a yakın olmak hem de ileride onunla evlenebilmek adına Keskin'lere uzun zaman boyunca gitmesi, o aileden gibi olması ve burada geçirdiği zamanlardan, sosyetede olduğu zamanlardan daha çok haz alması Füsun'a duyduğu aşka olduğu kadar az önce altını çizdiğim husustan dolayi da olabilir. Füsun'un aşkı ise gençlik hevesi ile başlayıp hayatın gerçekleri ile yüzleşince soguyarak bence yok olan bir aşktır. Bir süre sonra yaşamaktan memnun olmadığı hayattan kurtulmak için gençlik aşkına yeniden tutunup onu kullanma şeklinde ilerlemektedir. Bu da aslında anlaşılabilir bir durumdur. Tekrar Kemal'e gelecek olursak, Kemal'in Füsun'a olan durumunu aşk mi takıntı mi arasında kararsız bir tablo olarak resmedebiliriz ve bence takıntıya daha yaklaşık bir durum söz konusudur. Zaten her aşk içinde takinti unsurunu çokça barındırmaz mi? Özellikle de kavusulamayan bir aşkın takıntıya hatta daha ileri bir duruma gitmesi sık rastlanilan bir durumdur. Eğer Orhan Pamuk kitabı bu kadar gerçekçi bir şekilde kaleme almış olmasaydi, çokça abartılı bir durum da diyebilirdim Kemal'in aşkı için belki de.

    Orhan Pamuk'un benzer zaman duzleminde geçen romanlarında hep olduğu gibi bu romanında da diğer kitaplarindaki kahramanları, hikayenin doğal bir üyesi olarak görmekteyiz. Özellikle Kemal ile Sibel'in nişanında hepsi birer birer karşımıza çıkmaktadır: Cevdet Bey ve oğulları, şair Ka, ünlü köşe yazarı Celal Salik... Hatta kitabın başka pasajlarinda Alaaddin'in dükkanınin önünden de sık sık gecmekteyiz. Bu durum, Pamuk'un romanları arasında organik bir bağ kuruyor diye düşünüyorum. Sanki şair Ka, Kars'in sokaklarında dolanirken diğer tarafta Cevdet Bey ve oğulları yaşamına devam ediyor; Celal Salik çok okunulan ve hurufilik öğeleri ile sarılı yazılarını kaleme alırken Rüya ortadan kaybolmadan bir gün önce son kez Alaaddin'in dükkanından ucuz polisiyelerden alıyor, öte yanda ise Kemal Füsun ile Merhamet Apartmani'ndaki dairesinde sokaktaki çocukların birbirlerine bağırıslari, küfürlesmeleri eşliğinde ilk kez birlikte oluyorlar.

    Bunlarla beraber Kemal ile Sibel'in nişanı sırasında Orhan Pamuk'un kendisini de görüyoruz romanda hem de Füsun ile dans ederken ve romanın ilerleyen sayfalarında sayın Orhan Pamuk yine karşımıza çıkıyor. Orhan Pamuk, kendisini de bu birbirleri ile bağlı romanları içinde bir karakter olarak ustaca yerleştirmis oluyor böylelikle. Adeta romanları gerçeklik ile kurgusal dünyası arasında bir köprü vazifesi görüyor ve Orhan Pamuk da köprünün bir orasında bir burasında veya tam köprünün üstünde duruyor. En azından Orhan Pamuk'un romanlarını okurken bu hissi alıyorum ve onun romanlarını kaleme alırken bu veya buna benzer bir his içinde olduğunu düşünüyorum.

    Son olarak Orhan Pamuk'un kitabı için uzun zaman uğraşıp yaptığı Masumiyet Müzesi'nden de herkesin haberi olduğunu düşünüyorum. Ben gitmedim, internetten bir iki videosuna baktım. Gördüğüm kadarıyla oldukça güzel ve emek sarf edilmiş bir müzeye benziyor. İstanbul'a yolum düşünce uğramak isteyeceğim bir yer olarak aklımın bir köşesinde bulunuyor.


    İyi okumalar.
  • 358 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamlar olsun sizlere Çorumlu "Nicca" Neneler ve Yozgatlı Shogunlar.. Gördüğünüz üzre keyfim gıcır .. Niye ? Niyesi var mı ? Bütün bir yaz boyunca çalışaYAZDIM .. O resmi tatil senin , bu dini bayram benim demedim iznimi birleştirdim .. Hal böyle olunca , sıçanın sidiği değirmene kardır diyerekten , dereler geçip , tepeler aşaraktan "5", yazıyla beş gün izin arttırdım .. İzin dilekçemi yazıp , "domates biber - BABA gider!" dediğim anda başladı neşeli günler.. Karıncalar kırmızı sakallı da olsa kusura bakmasınlar .. Bizim fikrimiz de zikrimiz de budur caniko !! Her daim İŞSİZLİK !! Ağustos böceği ekolünden devam edeceğiz yaşamaya , nefes aldığımız müddetçe .. Neyse.. Çalışanlara selam olsun diyip hemen girizgah yapalım .. (BEN Mİ ÇALIŞAYIM ?!?! =))) )

    Pek kıymetli tarhanalı jelibonlar ... Burdan sonra okuyacaklarınız esasen bir inceleme değil .. Sizler kitabı merak edesiniz , alıp okumak isteyesiniz diye bu sefer bambaşka bir yoldan gideceğiz .. Yer yer yine goy goyumuzu yapıcaz .. İşsizlik limitleri yine zorlanacak kısmen de olsa .. Ama müsade ederseniz ben size yaşanmış bir olayı öykü babında aktarıcam ilkin..

    Gecenin kör karanlığı .. Simsiyah bir yorgan örtülmüş tüm evlerin üstüne .. Gri gri , cansız fersiz dumanlar tütüyor bacalardan.. Sinik , solgun ,varla yok arası bulgur aşının kokusu çalınıyor ara ara burnuma.. Yemeğimi yiyeli çok oldu gerçi.. Sobam usul usul yanıyor .. Çay koydum üstüne ki içim ısınsın .. Hemen bir bardak döktüm kendime ..Sardım ellerimi ince beline bardağın.. İçim ısınsın derken ellerimizden olmanın "nüzumu" yok .. Abone olduğum dergilerden daha önce gelmişleri aldım yine önüme .. Döndür allah döndür okuyorum evin içinde.. Diğer sayıların gelmesine daha koca bir ay var çünkü ..Sırtımı az şöyle sobaya vereyim..Kemiğim ısınsın.. Bugün çok yoruldum .. Yoruldum diyorsam sanma ki bir serzeniş bu .. Mutlu bir hayat benimkisi.. Hem benim yorulmak gibi bir lüksüm de olamaz ..Kavacık'ta köy öğretmeniyim ben .. 110 tane çocuğum var ..Boy boy .. Çeşit çeşit.. Devamsızlık yok çok şükür .. Nalbant ' ın kızını bile kazandırdım okula .. Göndermemiş babası onu okula 16 yaşına kadar .. Okuma yazma öğrettim neyse ki çarçabuk ..Şimdi üçe gidiyor .. Şu an böylesine mutluyum onu okutabildiğim için ama bu Nalbant' ın sonrasında köylere bakan jandarma komutanı ile bir olup başıma türlü türlü belalar açacağından haberdar değilim henüz.. İsmim öğretmen ama muhtardan sonra en çok kapısı çalınan adam yine benim bu köylük yerde .. Kapımı çalanlar arasında muhtar da var .. Var gel sen anla artık .. Tarla tapan işinde anlaşmazlık mı çıkmış? Alacak verecek davası mı var? İş senete sepete mi varmış?

    - "Yörü Fakir hocanın yanına!"
    - "Yaz hocam yaz !! Dehaa şooordaki sınırların içindeki tarlamı verdim , ahanda şo parayı da tanıkların önünde tam olarak aldım yazıverebilecenni ? Gozel yaz ki yarın gıymatlı Cumhuru ireisin önüne mönüne gider , minibosa atlayıp cumhuriyetin yünsek mahkemelerinin huzuruna çıktığımızda yüzümüz yere gelmesin .. Irazı mısığız arkadaşlar? Şahit misiniz?"

    Her gelene çay kahve yaparım .. Sonra işlerini görürüm ama para almam asla .. Üstüme atarlar , ısrar ederler ama almam.. Ne biçim insanım ben ? Rakı , şarap , sigara içmiyorum .. Tütüne , alkole gidecek parayı kitaba dergiye veriyorum .. Çok iyi oluyor .. Böylece Akçaköy'de aldığımız öküzün , kardeşimin düğününün borcu bitti ..Gazi'den öğretmen çıktım çıkalı daha henüz bir kat elbise dikinebildim ama olsun .. İstanbul'daki arkadaşım ona olmayan giysilerini kazağını , elbiselerini ben giymiyorum götür sen giy diye bana vermedi mi ? Bu insanlar bana bunca iyilik yapıyor .. Ben köylüme yapmayacak mıyım ?

    Gündüz köy yerinde bunlarla uğraşıp , akşam masamın başında mektuplarla , dergilere göndereceğim öykü ve yazılarla beraberim.. Uyuduğum epi topu iki bilemedin üç saat.. Gün aslında 24 değil 42 saat olmalı .. 2 ile 4 yer değiştirmeli ki yetişsin işlerim .. Tüm bunları düşünürken kapı dövülüyor gece gece .. Kalkıp açtım .. Gelen üç erkekle Çilli , küçücük bir kızcağız.. Hoşgelişler ettim her birine ayrı ayrı.. Çay ikram edeyim dedim istemiyorlar ..
    -" Senet yazdıracağız biz," dediler.
    - "Konu ne?" diye sordum..
    Doğrudan: "Ben bu kızı sattım!" dedi Sarı olan.
    Nee? Nasıl sattın?" diye sormadım. "Hayvan mı satıyorsun?" demedim. Anlatılmaz bir keder bedenimi sardı.
    "Bugün götürmeye geldiler. Ama paranın tümünü bulamamışlar. Biz bunlarla 400'e kesiştik, 250'sini getirdiler. 150'si güze kalıyor. Ölümlü kalımlı dünya, öyle değil mi? Bir senet yapalım dedik." Böyle dümdüz anlatıyor. "Ben bunu önce Aşağı mahallede Elif Ağa'nın Osman'a verdim, orada geçim edemedi. İzinnamesi yoktu. Dönüp geldi. Eee kendin de biliyorsun, genç bir kadın, köy yerinde ne kadar kalır? it var, çakal var. İnar'dan bu arkadaşın biraderi Nuri'ye verdik. Yani ona kısmetmiş."
    "Senedi, aldık sattık, 150 borç kaldı diye mi yapacağız?"
    "Hayır; alıp sattık karıştırmayacaksın. Diyeceksin, şu kadar
    parayı, şu gün, bugün ödemek üzere elden ödünç olarak aldım. Alan şu, veren bu; tanıklar da şunlar."

    Köy dünyasında en çok kadınların acıları vuruyor bana.
    Konuklardan biri, "Yani çok basit!" dedi.
    Öbürü onayladı: "EVET ÇOK BASİT!"
    Senedin yazılmasını söylüyorlar. Basitmiş. Şiirlere sığar mı?
    Kaçını görüyorum böyle?

    Bu olaydan seneler sonra köye dönerken rastlar Fakir Baykurt Selver isimli o Çilli kız çocuğuna ve kucağındaki bebeğine.. Burdan sonrasını kendi ağzından dinleyin ..

    "Yıllar sonra, derelerden çok sular aktıktan sonra Selver'i bir külüstür otobüste gördüm. Hasta çocuğunu doktora götürmüş ama kurtaramamış. Kucağında ÖLÜSÜNÜ getiriyordu. Arkada bir koltuğa büzülmüştü. Suç işlemiş gibi küçültmüştü kendini. Hâlâ öyle uysal, hâlâ öyle var kalmaya çalışan haliyle, yeşil gözlerinden yaşlar döküyordu. Beni görünce daha kötü oldu. Şiirlere, öykülere sığar mı bu benim acılarım? Gelen gazeteleri teker teker, satır satır okuyorum. Bizim durumlara değinen harf YOK."

    Ne diyordu bakın daha önce yaptığı röportajda kadınlarımız için Fakir Baykurt..

    "Çalıştığım ve dolaştığım köylerde eli kalem tutan tek insandım. Gazi’yi bitirdikten sonra Sivas’a verildim, Hafik’te çalıştım. Hafta tatillerinde öğrencilerimle köylere gidiyordum. Ana babalarıyla, halkla konuşuyordum. İnsanları tanıdıkça sorunlarını, sıkıntılarını öğrendikçe, “Bunları özellikle ağzı var, dili yok kadınları ben yazmazsam kim yazar?” diye düşünürdüm. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşamları toza karışıp gidecek. Buna vicdanım razı olmuyordu."

    Huzur içinde uyusun .. Hal böyle olunca kendisi yazdı Fakir Baykurt ..Tıpkı Tırpan'da olduğu gibi bir malmışçasına satılan kız çocuklarını , çocuk gelinleri yazdı.. Farkındayım biraz üzdüm sizi ama bal bal diyince ağızlar tatlanmıyor .. Sene 2019 ve bu zihniyet halen ama halen daha devam ediyor .. Anlattıklarım canınızı sıkmış olabilir ama Tırpan'ın sonunda gülen taraf kim oluyor derseniz yine bir film ile görev dağılımı yapalım .. Spoiler yok ..

    Saygıdeğer canikolar .. Esasen bu roman çok öncesinden Terminator dünyasının temellerini atmış köy yerinde .. Gavur Holivud GEÇMİŞİ GELECEK yapıp paraları cukkalamış .. Nasıl dersen hemen olayı açıklayıp görev dağılımı yapalım ..Efenim biliyorsunuz ki çocuklar bizim geleceğimiz .. Özellikle kız çocukları.. Bunu yok etmek için , Terminator evreninde olduğu gibi GELECEKTEN bir müsibet değil de GEÇMİŞTEN bizim yakamıza yapışmış saçma sapan örf ve adetler konu edilmiş romanda.. Bu bağlam içerisinde baktığımızda ..

    SKYNET : Hökümet ve kolluk güçleri
    T1000 : KABAK MUSDU (Sıvı Terminatör vardı ya ..herkeşin şeklini neyin alıyordu ..Ayı gibi güçlüydü falan.. o gavur !)
    TERMINATOR yahut SARAH CONNOR : ULUGUŞ NENE ( cinsiyetten ötürü Sarah Connor daha bir cici olur !)
    JHON CONNOR : DÜRÜ KIZIMIZ ..

    Ha dersen ki TIRPAN ne alaka ? Tırpan , şu izleyeceğin videodaki zihniyete 0:28 ' de ateşlenen ve DUR DİYEN nesnenin ta kendisi !!

    https://www.youtube.com/watch?v=EhoVYkpvJ90

    Ayrıca bkz : https://i.hizliresim.com/NLmGLO.jpg

    FORZA ULUGUŞ NENE!!!

    Bir de parça bırakayım şuraya .. Romanın sonu itibari ile "GEÇİCİ" bir kış geldiyse de baharın gelmesi yakındır!! Bu karanlığa , bu yobazlığa teslim olmayacağız !! Yüzü asılanlar , hüzünlenenler varsa Şener Şen edasıyla diyorum ki "KALK OYNA GIZ !!!"
    Çünkü ÇİÇEKLER EKİLİYOR...

    Çiçekler ekiliyor güzelim haydi haydi
    Bahçeye dikiliyor aman ne edelim nasıl edelim
    Sen orada ben burada güzelim haydi haydi
    Böyle zor çekiliyor aman ne edelim nasıl edelim

    https://www.youtube.com/watch?v=m7AXH7HOz88