Kitabın başlarında, ana karakter Siddharta’nın o "tanrısal" ve "egoist" duruşu okuyucu olarak beni bile kendisinin çok yüce olduğuna inandırdı ve bu karakterin sürekli bu düzlemde ilerleyip bu çizgiden asla şaşmayacağından emindim. Ancak daha sonra kente gidip her türlü şevk ve ihtirasa yenik düşüp aslında ne istediğini hiç bilmeyen şımarık bir çocuk gibi davranmasıyla o eski kibir ve zihinsel gurur yok olmaya başladı ve daha önceden küçümsediği insanlara ,çocuk-insan’a, dönüştü. Burada büyük ölçüde karakterden uzaklaştım ve hatta sinir oldum bile diyebilirim :D
Kayıkçı Vasudeva’nın yanına gidip onunla yaşadığı deneyimler favorim oldu. Kimseden öğrenemediği birtakım olgunluğu bu başta önemsiz gibi görünen kayıkçıdan öğrenmesi (aslında Vasudeva onu sadece dinledi, tek verdiği öğüt “nehri dinle” idi). Sonunda da ona çok benzeyen biri olması, daha sonra da Govinda’ya aynı kayıkçı gibi yaklaşması detayını hoş buldum. O eski sürekli yadırgayan, eleştiren, kendini herkesten üstün gören Siddharta sonunda aynı nehir ve kayıkçı gibi yargısız ve sakin bir aynaya dönüştü. Kendini arama yolculuğu son buldu, artık bir "birey" olmaktan çıkıp "evrenin kendisi" haline geldi.