Kafka T., Dünya Ağrısı'ı inceledi.
11 dk. · Kitabı okudu · 9/10 puan

“Yeryüzündeyiz ve bunun şifası yok.” Diyor Beckett. Ayfer Tunç’un her romanı bu şifasızlığın bir özeti sanki. Ağır, depresif ve varoluş sancısı çeken insanların, bir araya toplandığı, pişmanlık ve günahların gölgesinde sürdürdükleri hayatta tam olamamışların romanı Dünya Ağrısı.
Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı’nı, romanın baş karakteri Mürşit’in, can sıkıntısı ile girdiği bir kırtasiyede aldığı kitabın giriş sözü olarak karşılaştığı, Cioran’ın “İnsan bir uçurumdur.” Sözü üzerinden kurgulamış. Romana ismini veren Almanca weltschmerz sözcüğüyle de bu kitapta karşılaşıyor Mürşit. “Weltschmerz” Almanca bir terim. Sözlük anlamı “yaşamaktan usanç getirme; pesimizm, bedbinlik, melâl”, edebiyat terimi olarak da “zamane hastalığı”. “Weltschmerz” terimini ilk kez 1763 – 1825 tarihleri arasında yaşayan Alman Romantiklerinden Johann Paul Friedrich Richter 1827’de yayımlanan “pesimistik” romanı “Selina” da Lord Byron’ın hoşnutsuzluğunu, tedirgin ruh halini tanımlamak için kullanmış.(Cumhuriyet,11.02.14)

Mürşit, Felsefe eğitimini yarıda bırakarak babasının işlettiği otele geri dönüyor, hep eğitimini tamamlama ümidiyle bu otelde kala kalıyor. Mutsuz bir adam. Ona bu yolculukta Madenci arkadaşı eşlik ediyor. O da geçmişinden kaçıyor. Rakı sofrasında birbirlerinin gözlerinde görüyorlar dünya ağrısını. Madenci suskun bir karakter, gözlerinde büyük bir acı var. Her an anlatmasını bekliyorsunuz, bu ağrıyla yüzleşmek için ama romanın özü nihayetinde "bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım."(71) diyor Madenci. Bu ağır kasvetli yolculuğa eşlik ediyorsunuz okurken. Mürşit babasına öfkeli, eşiyle yarım kalmış bir ilişkisi var; seviyor ama aşık değil. Mürşit babasını sevmiyor, oğlu Özgür de babasını. O oğlunda kendi babasını görüyor çünkü. Kızıyla yaptığı sohbette, adını koyduğu Dünya Ağrısı’nın izlerini görüyor ve o zaman aslında kızın ne kadar da kendine benzediğini fark ediyor. “Benim de ağrıyor baba dedi, herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle değil mi zaten baba… dinmeyen bir ağrı” (Dünya Ağrısı: 242)

Roman, Orta Anadolu’nun soğuk bir şehrinde geçiyor, otelin eskimişliği, otele gelen mutsuz yüzler, Mürşit’in iç dünyasını resmediyor sanki. Mürşit yalnız bir adam aslında. Bu yalnızlığı "insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklık" (s. 194) cümleleriyle dökülüyor romanda. Madenci ve Mürşit’in hayattan bu kadar uzaklaşmış, intihara meyilli ruh hallerinin aslında geçmişte yaşadıkları ağır travmatik deneyimlerin etkisini romanı okudukça daha iyi anlıyorsunuz.
Romanın başlangıcında kabus olarak Mürşit’in rüyalarına gelen Cumhur var bir de. Okudukça, Cumhur’un aslında Türkiye tarihinin gerçeklerinden olan ayrılık ve Sünni-Alevi tartımlarının acı bir öyküsünün izdüşümü olarak çıkıyor karşımıza. Zaten Ayfer Tunç, neredeyse her romanını Türkiye’nin tarihine dayandırıyor ve bizi geçmişimizle yüzleştiriyor.
Son dönem Türk Edebiyatı’nın en değerli kalemlerinden biridir Ayfer Tunç benim nazarımda. Her romanı bir sancının, varoluş mücadelesinin insan ruhunda yarattığı ağır yükü resmeder. Dünya Ağrısı, zaman geçtikçe edebiyatımızdaki etkisini gösterecektir muhtemelen. Okumayanlara önerim, kendilerini iyi hissettikleri bir dönemde okusunlar Dünya Ağrısı’nı .”İnsan bir uçurumdur” diyor Ezeli Mağlup’ta Cioran. Uçurumlar içimizde sanırım. Hayata tutunan ve dünyayı sevenlerden olmak ümidindeyim her daim.

Ezgi, bir alıntı ekledi.
14 dk.

Belki de bu alem hummalı bir inşaat sahasıydı. Sinan ve çıraklar bina üstüne bina yapadursun, aynı anda kainat da herkesin hikayesini tek tek inşaat ediyordu. Tanrı da bir nevi mimardı. Kat kat semadan oluşmuş görünmez bir kubbe asılıydı yukarıda. Hristiyan, Yahudi, Müslüman, Zerdüşti ve daha bilmediği kaç itikat ve hal... Kubbenin altında herkese yer vardı. Bakmasını bilene bu evren mükemmel bir yapıydı.

Ustam ve Ben, Elif Şafak (Sayfa 188 - Doğan Kitap)Ustam ve Ben, Elif Şafak (Sayfa 188 - Doğan Kitap)
•••MERVE•••, bir alıntı ekledi.
20 dk. · Kitabı okuyor

Neden Yazılır?
Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenliği bir iki kişiye daha anlatmak için yazı yazılır. (Ya da kendi kendine kanıtlamak için). Çünkü, insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalım yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben dünyama egemen olmayı edebiyatla öğrendim.

Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü (Yapı Kredi Yayınları - PDF)Yeryüzüne Dayanabilmek İçin, Tezer Özlü (Yapı Kredi Yayınları - PDF)
meltem yüksel, bir alıntı ekledi.
28 dk. · Kitabı okuyor

Siz hala insanların sizi tanisalar çok seveceklerine mi inaniyorsunuz ? Sizinle daha fazla vakit geçirseler önyargılarının kirilacagina ?
Ama size kötü bir haberim var. İnsanların bu fikirleri değişmiyor.

İnsanları Çözümleme Sanatı, Judi Jamesİnsanları Çözümleme Sanatı, Judi James
KA, bir alıntı ekledi.
32 dk.

evrim açısından bakıldığında, arzunun ''neden''i açıktır şüphesiz. insanlığın evrimi boyunca maruz kaldığı zor koşullar, iştahın öncelik kazanmasına yol açmıştır: en fazla sekse, en fazla besine ya da en fazla eşyaya sahip olanın, soyunu sürdürme şansı da daha fazlaydı. ama bu durum artık tümüyle değişti. çogumuzun - hatta belki sürekli bir tatminsizlik içindeki mick jagger'ın bile arzularımızı tatmin etme imkanı giderek artmakla birlikte, arzularda herhangi bir zayıflama emaresi görülmüyor. aksine, arzulanmız daha da doymak bilmez hale geldiler. daha fazla şeye sahip oldukça daha fazlasını istiyor ve istemeyi istemeye daha eğilimli oluyoruz. bir an için bile olsa arzulamayı bıraktığımizda olabilecekleri görmekten korkar gibiyiz. psikiyatrlara göre, kronik obezler büyük ölçüde kilo kaybettiklerinde dehşete kaplıyor, yıkıcı bir güce maruz kalmışçasına kendilerini kırılgan hissediyorlar — kurtulmaya çalıştıkları kilolar, sanki aslında kendilerini koruyan bir zırhmış gibi. standart orta sınıf tüketiciler olan bizler de, bıngıl edinme oranımızda herhangi bir azalma tehlikesiyle karşılaştığımızda, aynı türden sefil korkulara kapılıyoruz. öyle ki; tatmin elde etme kabiliyetimizle ve gezegenimizi nefessiz bırakan biyokütlemizle birlikte düşünüldüğünde, bir zamanlar hayatta kalmamızı sağlayan arzular şimdi artık hayatımızı tehdit eder hale geldiler. ya biz ne yapıyoruz? oturmuş içkimizi yudumluyoruz.

Mutluluğun Sakıncaları, Elizabeth Farrelly (Sayfa 18)Mutluluğun Sakıncaları, Elizabeth Farrelly (Sayfa 18)
Ayça Hoşer, bir alıntı ekledi.
45 dk. · Kitabı okuyor

Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.

Huzursuzluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 46 - DK)Huzursuzluk, Zülfü Livaneli (Sayfa 46 - DK)