• Bu gün 15 Ocak 2020... Günlerden çarşamba... Ben 1K'ya, bir yıl önce tam da bugün geldim. İyi ki de geldim.

    Ben küçüklüğümden beri kitaplara hayrandım. Henüz okuma yazmam yokken bile, anneme, 1 TL'lik masal kitaplarından aldırır, her gün aynı masalı dinlemekten usanmadan okuttururdum. Öyle ya, kitaplardan usanılmazdı...

    İlkokul yıllarımda da sınıfta herkesten çok okurdum. O zaman da her hafta öğretmenimiz 3 TL'lik kitaplar sipariş eder, onları alıp okurduk.

    İlkokul sonda -buna dönüm noktası da diyebiliriz- öğretmenimiz bize Gülten Dayıoğlu'nun Fadiş adlı kitabını okutturmuştu. İlk defa masallardan biraz daha uzaklaşmış, öykü-roman nedir tanımaya başlamıştım. Öyle ki Fadiş hâlâ dilimden düşmez, çevremde ilkokul son sınıfa giden kim varsa mutlaka alıp okuyun derim.

    Orta okul yıllarında bize pek fazla kitap alan ya da mutlaka okuyun diyen olmadı nedense. Hayır deseler bile kütüphane yok ki, nereden okuyacaktık? Bende ayda bir kere falan gider kitap alırdım. O yıllarda çok konuştuğum kitaplardan ilki Ayşe Kulin'in Handan'ı ve Mehtap Soyuduru Çiçek'in Yolcu romanı olmuştu. Yolcu'yu değmeyen bir ukalaya okur diye hediye etmiştim. Handan'ı da yangında toprağa verdim. (Ne yangını diyeceksinizdir. Boş verin...)

    Bu yıllarda yine bazı badireler atlatmış olsam da ucuz kurtulmuştum. Ne de olsa artık büyüyorduk, bolca okumaya çalışıyorduk. Bu da doğal olarak hal ve hareketlerine yansıyor, seni diğer insanlardan üstün kılıyordu. Artık dünya yavaş yavaş kafanda şekilleniyor, kendi ideolojini belirliyordun.

    "Ne geldiyse sevdadan geldi başımıza." diyor Selahattin Demirtaş.. Belki aşk meşk sevdası değildi ama, bizimki ondan bin kat daha mühimdi.

    1K'ya geldim geleli bir çok şey öğrendim. Beni ben yapan şeylerin en başında kitapların geldiğini anladım. 365 günden bu yana tam 72 kitap okumuşum. Şu biyonuza yazıyorsunuz ya hani "mühendis, öğretmen, avukat, doktor, öğrenci, lisans.." işte sizleri geçmeye çalışıyorum, elimden geldiğince, bir öğrenci olarak.

    Son olarak söylemek istediğim;
    "Böyle güzel bir uygulamayı yapan insanların eli dert görmesin." 🤗


    Gülten Dayıoğlu
    Selahattin Demirtaş
    Ayşe Kulin
    Fadiş
    Panda Pandi
    Seher
    Mehtap Soyuduru Çiçek
    Yolcu
    Handan
  • 174 syf.
    ·7 günde·7/10
    Spoiler içerir
    İncelemeye başlamadan önce tecrübe edindiğim bir şey paylaşmak istiyorum sizinle. Siz siz olun hiçbir kitabın konusunu kapak resmindeki gibi düşünmeyin, kapak resmine bakıpta kitabı almayın efendim.

    Kitap 1k da yoktu bildirdim ve eklendi anlayacağınız kitabı bu mecrada okuyan ilk kişiyim bununda ayrı bir sevinci var üstümde. Kitaba üç kez yeniden başladım üçüncüsünde bitirebildim bunun sebebi karakterin paspasla konuşmasıydı. Abi paspas nedir ya?. Ne bilim git saksıdaki çiçekle konuş daha mantıklı bence. Sanırım kitabı bu kadar yerdiğim yeter şimdi incelememize geçelim....

    Başrol kahramanımız on altı yaşındaki Çınar. Bakmayın siz onun yaşına ne cevherler var onda sevgilisi için göze alamayacağı şey yok ölümü bile...

    Çınar hergün olduğu gibi yine sevgilisinin evinin önüne gelir beklemeye koyulur çünkü okula beraber gideceklerdir. Fakat o gün sevgilisi evden çıkmaz. Çınar tek başına okula gider. Aradan bir hafta geçer Çınar artık şüphelenmeye başlar. Bir
    şekilde sevgilisinin evine izinsizce girer ve iyiki de girer.
    Evde kimse olmamasına rağmen evin bütün ışıkları açıktır üstelik yemek masasındaki yemekler hala sıcaktır ve yemeklerden biraz yenmiştir. Anlaşılan bütün aile güzel güzel yemeklerini yerken bir anda bir şeyler oldu ve ortadan kayboldular...

    Macera burdan sonra başlıyor Çınar başka alemlere yolculuk ediyor ve daha neler neler...

    Kitaba şahane, enfes bir kitap diyemem ama zaman kaybı olarakta değerlendirmek bana ters düşer. Okuyun işte canım ölmezsiniz ya kalın sağlıcakla...

    Yorum yapmayı unutmayın :)
  • 136 syf.
    ·4 günde·10/10
    Barış Bıçakçı’nın 2008’de yayınlanan ,37 bölümden oluşan öykü tadında romanı..

    Romanın konusu; Başak isimli genç bir kızın intiharının onun hayatındaki yakın uzak insanlar üzerindeki etkilerini geçmiş ve şimdiki zaman arasında neredeyse tüm roman kahramanlarının bakış açısıyla anlatılmış insanı allak bullak eden,kısacık lakin derinden sarsan bir roman.

    Bir çok okuyucu kitabı okurken boğazına gelip yerleşen bir yumrudan bahsetmiş ama ben tüm gün ağladım ,sevdiğim insanla telefon konuşmasının ortasında,sınav kağıtlarını değerlendirdiğim esnada,tren garında 17:10 seferini kavrulmuş fındık yiyerek beklerken,dağıldım desem abartmış olmam..

    Romanın olay örgüsü çok sağlam,yaşanmışlıklar ilgi çekici,anlatım dili dingin ve güçlü,Ankara motifleri ile bezenmiş,bir yönetmen çekmeye karar verse hiç bir sahnesine ekleme ya da çıkarma yapmadan çekilebilecek hazır kıvamda bir hikaye..

    Ben toplamda 136 sayfa olan kitabın 18 yerinde sayfalarının kulağını bükmüşüm ,kitabı tamamiyle alıntı yapmak isterdim hikayeden kopmak istemediğim için yarısından sonra alıntılama da yapmadım,yapamadım kendi içimde kendimle zihnimle kalbimle cebelleşmekle meşguldüm çünkü.

    Barış Bıçakçı yakın edebiyat tarihimizde giderek yükselen bir yazar ve kitaplarında özellikle de bu kitabında bir tane bile sözcük israfı yok..Roman bittiğinde bir çok soruyla baş başa kalıyorsunuz belki de yazar hikayenin sonunu biz okurların hayal dünyasında kurgulamamıza bırakmak istemiş olabilir.

    Kitabın başlarında ismi geçen roman karakterlerinin hayatlarından kesitler okuyorsunuz yavaş yavaş tanıyorsunuz herkesi ve tüm karakterleri içselleştirip hepsini sevmiş bir duyguyla kitabı son sayfada kapatıyorsunuz.

    Kitap bana bir çok şey düşündürdü...

    İnsan neden intihar eder?

    İnsana intihar etme kararını ne aldırır?

    Kimler intihara daha çok meyillidir?

    İntihar eden kişi, sonrasını öncesinde kurgular mı?

    Bir insanın kendinden nasıl koruyabiliriz?

    Bu sorularla büyük ölçüde cevaplanmamış bir şekilde kitabın sonunda kalakalıyorsunuz..

    İncelememin bundan sonrası bölümünde beni benden alan alıntılar ve hissettirdiklerine yer vereceğim.


    1.alıntı 79
    “ Ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. Yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa ,aşağıdaki insanları gösterip, BİR SÜRE YERE PARALEL GİTTİKTEN SONRA onlara anlamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim.Öyle olsun”

    Bu alıntı kitabın hikayesinin birinci kemik konusu.
    Başak ,içinde yaşadığı hayata tutunamayıp bir süre yaşar gibi yaptıktan sonra ,bunu da bir süre yere paralel gittikten sonra söz öbeğinden anlıyorsunuz ,içine düştüğü anlamsızlığı ,herkese herseye uyumlu yol almayı bırakıp tüm düzeni ve hayatını dikine kesen bir atlayış gerçekleştiriyor.

    Bu cümleleri bir not şeklinde yazıp sevgilisi Ahmet’e veriyor,Ahmet bir anlam veremiyor notta Başak’ın ne demek istediğine.Açıkça görülüyor ki Başak tasarlanmış bir intihar gerçekleştiriyor.


    2.alıntı sayfa 55
    “Oynamak istemiyordum,ama oynamak zorunda hissettim kendimi. İyi biri olmak, benden daha kötü birine yardım etmek.”

    Bazı insanlar iyilik yapmayı bir görevmiş gibi algılıyor yaptığı güzelliği içselleştirmiyor hissiz ama iyi bir insan olmanın gereği diye belki de öğretilmişliklerin baskısı ile aslında içinden gelmeyeni yapıyor.Ne diyebilirim ki Allah böyle zombi kalpli iyilikseverlerin insafına kalmaktan korusun!!

    3.alıntı syf 58
    “ Yıllar içinde çarkçıbaşılığa yükseldi ama makina dairesinin gürültüsü yüzünden hep bir uğultu duyuyordu. Zamanla bu uğultuyu , geçmişinin bir tür pişmanlık olarak yankılanan uğultusundan ayıramaz oldu.”

    Bu alıntıda bahsedilen Başak ve Umut kardeşlerin babaları onları terk ettikten gittikten sonra anneleri işten gelene kadar çocukken uydurdukları BABAM NEREDE? oyununda babanın yaşadığı ve hissettiği düşünülen hayatından bir kesit.Bu oyunun çıkış kaynağı da okulda parkta insanların onlara sık sık sordukları babanız nerede sorusundan ileri geliyor.

    Başak ve Umut babalarının kendi hayatına dalıp gittiğini ve arkasında kendisini özleyen iki çocuğunu unuttuğunu sezdiriyorlar.

    Bu alıntı da da hem yaşatan hem yaşayan bir pozisyonda yer alıyor olmanın ağırlığı gün boyunca lime lime etti içimi..

    4. alıntı sayfa 61
    “ Bir duygunun itiraf edilmesiyle, adının konulmasıyla kınından çıkan bıçak gibi bir keder...”

    Böyle anlar hayat devam eder ana fikirli günlerin hengamesinde kendi üzülmüşlüklerinizle bir anda bir koku bir resim bir cümle bir şarkı ile yüzleştiğiniz anlardır..

    5. alıntı sayfa65
    “ Ellerini , acıya saygısızlık etmelerinden korktukları bu soytarıları, bacaklarının altına, dizlerinin arasına, koltukaltlarına saklıyor; her türlü hızın neşe olup göze batacağı bu ölü evinde ellerini çok yavaş hareket ettiriyor, olanaklıysa hareket ettirmiyorlardı.”

    Herkesin bildiği trajik yaşanan bir olayın ardından insanların ilk etkilenen uzuvları gözleri ve elleri oluyor,
    herkes birbirinin gözlerine bakmaktan çekiniyor,eller kararsız hareket ediyor,bir çoğumuz yaşamışızdır böyle anları ve Barış Bıçakçı’nın müthiş gözlem yeteneği ile güçlü dilinin birleştiği satırlar bunlar.


    6.alıntı sayfa 83
    “ Umut ile Ahmet bu kalabalığın ortasında bir an büyülenmiş gibi donup kaldı. Cumartesi gününün çevrelerinde hafifçe çalkalanarak mayalandığını, hayat denen o şeye dönüştüğünü , bunun hep böyle olduğunu hissediyorlardı.Gördükleri her şeyin, işittikleri her sesin Başak’ın ölümüyle ve yaşamıyla bir ilgisi olduğunu hissediyorlardı.”

    Anlatımdaki muazzamlığın ölçüsü beni defalarca döndürdü bu alıntı üzerinde..Hayat böyle bir şey evet dedirtti işte Başak’ın uyum sağlayamayıp bu her gün her gün yeniden yenilenen hayatı dikine kestiği hayat tam olarak bu!!

    7.alıntı sayfa 86
    “ Senin güçsüz olmana dayanamaz o.Sen biraz zayıf olsan, iki kardeş en savunmasız halleriyle dünyada yapayalnız kalacaklardı sanki.Umut hep böyle gördü hayatı Türkan abla.Hep böyle gördü o.”

    Gün içinde ikinci kez rutinimden çıkıp dağılmama sebep alıntı da bu oldu.Gün içinde,alışverişte,yürürken,kart basarken,fiyat sorarken, kitap okurken, yan yatarken, üşürken ,yemek yaparken , ders anlatırken , su içerken arka planda hâlen çalışır durumda olduğundan yaşam enerjinizden yiyen bir düşünce, sorumluluk ..İnsanların çocukluklarını neden özlediklerini söylemelerini anladığım anlar..

    8. alıntı sayfa 90
    “Zaten bizim için onlar bir kuşak değil bir hırkaydı! “diyerek gülümsemişti Umut.” Seninle benim herhangi bir uhrevi amacımız olmaksızın giydiğimiz, üzerimizden hiç çıkarmak istemediğimiz bir hırka.”

    68 ler ve 78 ler kuşağından bahsediyor bu alıntıda.Hayata karşı dik ve güçlü duruşlu insanlar.Haklarını söke söke alan insanlar ve Başak ile Umut’un aile ve yakın efradı bu kuşaktan insanlar..Şanslılar yani.Yaşamanın hayatına sahip çıkmanın ne anlama geldiğini biliyorlar.Bugün ise bir üniversitede yemeğin bir öğüne inmesini kabul etmeyip seslice dile getirdikleri için coplanan gençlik ve izleyen yığınlar...Nerden nereye,hem de şaşırtıcı bir hızla çürümüşlüğümüzden kesif bir koku yayılıyor,adı da yaşamaktan usanç!!

    9.alıntı sayfa 92
    “ Oysa çok geçti , bilmiyordu ki çok geçti! Olan olmuştu...Böyle şeyler çocukken olur ve bir daha da silinmez .Terk edilmekten korkmak... Korktuğun şey başına gelince de kendini cezalandırmak ..Böyle şeyler
    çocukken olur bir daha da silinmez.”

    Başak ve Umut babalarının küçükken terkettiği ve bir daha görmediği iki kardeş.Bu özlemin yerini dolduramıyor ikiside.Hatta babanın gidişinden sonra anne Türkan ve kardeşler Başak ile Umut bir voltrana dönüşüyorlar üç kişilik voltran aralarına kimseyi almıyorlar Umut kendisine alenen böyle bir misyon yüklenmediği halde annesi ve kızkardeşinin koruyuculuğunu üstleniyor, birbirlerine değil de üçü dışındaki herkese ve her şeye üç kişinin zihninden çıkan ama tek bir bakış açısı olarak insanlara yöneltilen bir perspektiften bakıyorlar..Umut şaşırıyor Başak’ın intiharına,ne derdi var da söyleyemedi ,birbirimizin ruhunun dehlizlerinde el fenerimizle dolaşırdık anlardık insanız çünkü diyor..

    Çocukluk insanın hayatının en önemli evresi bunu tüm edebiyat eserinde görüyoruz şimdi olduğu gibi de..

    10.alıntı sayfa 105
    “Çok saçma değil mi?Ben sanki o yumurta haberini okuduğumdan beri , bir armağan, bir mucize olduğu söylenen şu hayatın saçma sapan bir şekilde bitebileceğinden korktum hep.İçimde böyle bir korku varken de hayatın tam da bu şekilde yani saçma sapan bir şekilde sürdüğünü anlamadım.Asıl bundan korkmam gerektiğini anlamadım.”

    Birçoğumuz düşünürüz nasıl öleceğimizi hatta evimizden uzun süre ayrılmamız gereken durumlarda dipli köşeli bir temizlik toparlama hummalı hengamesi yaşarız eğer ölür de dönemezsem insanlar sefih biri olduğumu düşünüp bana haksızlık etmesinler ,kendimizi kendimizden ve insanlardan korumaya çalışırız.Ama yoruyor be böyle düşünmek..


    Bu alıntıya verilen cevaba bakar mısınız Barış Bıçakçı dumur dalgası içine alıyor resmen..”Ne düşündüm sana söyleyeyim. Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım,diye düşündüm.”
    Erteleme hastalığından bahsediyor sanki..

    11.alıntı sayfa 109
    “ Her şeyi yerli yerinde , tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda , o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur.”

    İşte Barış Bıçakçı’ın kabiliyeti bu tür cümleler arasından tıpkı ağaç yaprakları arasından sızan güneş ışınları gibi bize ulaşıyor duygumuzu tahlil ediyor adını koyuyor içimizi ısıtıyor.

    12.alıntı sayfa 116
    “ Babam annemden daha güzel görünürdü bana. Sana da öyle gelmez miydi?Yakışıklı adamdı.Bayılırdım babama.Ama aynı zamanda babamın yakışıklılığı anneme yapılmış bir haksızlık gibi gelirdi.Bu haksızlığa karşı annemin yanında yer almam gerektiğini düşünmüştüm.”

    Bu sözler Umut’a ait.Umut süper egosu çok yüksek sorumluluk ve korumacılık duygusu annesi ve kızkardeşine karşı en yüksek seviyede.Ve Umut empatinin hakkını sonuna kadar veren bir insan hatta bir yerde diyor ki en sonunda Dostoyevski’ye hak verdim, Herkesi her şeyi fazlasıyla anlamak , hastalıktır ...Fazla anlamak Umuta da ağır geliyor bir süre tedavi görüyor..Umut’un bu sözlerinden terkeden bir adama da okuyucu olarak bir taraftan hak veriyorsunuz onu da seviyorsunuz..

    İşte böyle ,1k serüvenimde dönüm noktası bir kitap ve inceleme bu oldu diyebilirim.

    Bu incelemeyi okurken belki şu ezgiyi dinlemeye de bir şans verirsiniz.






    https://youtu.be/lIOgvXrZkto

    Keyifli Okumalar(:
  • 434 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir sabah otobüste giderken birkaç tatlı söz okumak için google'dan sayfalara bakarken bir sayfa gözüme çarptı.1k muhteşem bir sayfa tam istediğim gibi bir de mobil uygulaması da var. Tamam dedim bu sayfa tam benlik. Üyelik falan filan hallettim. Akvaryumdan okyanusa düşmüş balık misali dolaşıyorum. Tabi bi de nasıl bişey onu anlamaya çabalıyorum. Derken sayfada daha önce adını hiç duymadığım bir şairle karşılaştım. Tahsin Özmen. Derken sözlerine baktım gayet güzel çok hoş. Hemen tanımalıyım bu adamı dedim. İncelemeleri okuyorum olumsuz tek yorum dahi yok. Hayıflanıyorum bu adamı nasıl duymadım diye. Sözler filan çok güzel. Bi de incelemeye yazılan bi ifade beni can evimden vurdu. Hani geliri derneğe bağışlamış diye. Hemen bu kitaba ulaşmalıyım. Sağa sola baktım en sonunda kitap satan internet sitesinden aldım. Kitap geldi, hafif hırpalanmış neyse zaten zar zor bulmuşum birkaç küçük dokunuş ve pasta cilasını çektikten sonra kitaplığımdaki yerini aldı.Kitapları aldıktan sonra özellikle şiir kitaplarını ortadan rastgele birkaç sayfa açıp okurum. Ama bunda yapmadım. Neyse yaklaşık bir hafta önce aklıma geldi. Aldım kitabı elime şöyle kaba taslak bir çevirdim sayfalara baktım içi hınca hınç dolu sayfalar öyle iki satırlık bir şeyler yazılıp geçilmemiş ve nedense aklıma Didem Madak geldi ve Polyanna'ya yazdığı mektup o incecik kitabın yanında bu koskoca antoloji değerindeki kitap var yanımda. Sonra okumaya başladım. İçimdekiler kırılmaya başladı. Sonra Mina Urgan'ın karpuz meselesi aklıma geldi. Yok yok dedim devam neyse beğendiğim bişeyler gördüm. Paylaştım birinci paylaşımda pek bişey yok ikinci derken üçüncü paylaşımda bir volkanik patlama bir balık sürüsü...
    Beğeniler patlıyor ne oluyor diyorum kendime herhalde sözler hoşuna gitti 1k dakilerin. Sonra patlamalar hep devam etti ve balık sürüsü hiç eksilmedi. Bir ara Exupery'nin toplu eserlerine geçtim. Yine paylaşımlarda bulundum ama volkanik patlamalar ve sürü sessizleşmişti. Tık yok. Hemen incelemelere baktım. İncelemelerin hemen hemen hepsi Tahsin Özmen paylaşımlarında volkanik patlamalara neden olan hesaplardı. Kitabı okumaya ve paylaşımlara devam ettim. Çünkü her zaman öğrenecek yeni şeyler vardır. Bir hırsızdan bile çok şey öğrenebilirken bu kitaptan da bir şeyler öğrenebilirdim. Kitap bittiğinde yine aklıma Polyanna'ya Son mektubun da içinde olduğu incecik narin kitap aklıma geldi. Polyannacılık iyidir. Ama bunun yanında gerçekleri de dile getirmek gerek. Pazardaki domates dizen amcanın mantığında olmamalı bu. Arkadaki kötüleri görmek gerek. Ama kardeşim adam iyi birşeye hizmet ediyor bak bağışlamış yani geliri... Kalkanlar hep böyledir aslında.
    Kitapta güzel olan yerler yoktu berbattı dersem doğrudan bir parça sapmış olurum. Kitap bana hitap etmedi yine emek var ama Exupery'nin yazmış olduğu Küçük Prens asıl haliyle yayımlamadı. Kısaltıldı. Tabi buradaki amacı bilmiyoruz daha çok okuyucuya ulaşmak için de kısalmış olabilir ya da gereksiz veya hoşuna gitmeyen kısımları çıkarmış da olabilir Exupery. Şair bir cümleyi olduğu gibi değil güzel şekliyle söyleyen olmalı bana göre. Bunu sadece birkaç sayfada satırda değil genelinde olmalı maalesef bazen nicelik niteliği yansıtmıyor. Ama elinizde sağlam iki kalkan varsa siz de balık avlayabilirsiniz okyanusun kıyısındakilerden hani yeni düşmüş olanlardan...
    Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
  • 141 syf.
    ·5 günde·7/10
    Okulları insanları yaşlarına göre kronolojik olarak hücrelere sokan hapishane olarak gören yazar, daha iyi eğitimin ancak okullardan kurtulursak olacağını söylüyor..

    Aynı ilgi alanına sahip insanları bir araya getirmenin daha verimli olacağını sınıf yerine dersin önemli olduğunu savunuyor. (Gerçi osmanlı döneminde sınıf gecme olayı yoktu medreselerde. Ders gecme vardı ben şahsım adına mantıklı buluyorum bu yöntemi. )

    Satır aralarında okullara ayrılan bütçenin ve elde edilen başarının yok denecek kadar az olduğu, ekonomik olarak bile zararlı olduğundan bahsediyor.

    Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.