• Eyyy kadınlar! Harcadınız o güzel adamları...
    Hayatlarında "Fırıncının kızından başka kitap okumayan erkekler için, dünya klasiklerini yalamış yutmuş; Tolstoy'u Dostoyevski'yi, Hemingway'ı baba gibi sevmiş erkekleri harcadınız...
    İçki içmeyi fıçı bira tüketmekten ibaret sanan erkekler için, gözlerinizin içine bakarak rakı içen erkekleri harcadınız...
    Şiiri cikletlerden çıkan manilerle karıştıran erkekler için, size Lavinya'nın Asaf'ı gibi "Üşüyorsan ceketimi al..." diye seslenen erkekleri harcadınız...
    "Ya benimsin, ya kara toprağın" diyen erkekler için, "Senin saçının teline kıyamam" diyen erkekleri harcadınız...
    Lüks arabalarıyla hava atan erkekler için, kendi yayan gidip sizi evinize taksiyle gönderen erkekleri harcadınız...
    Bir gecelik ilişki peşinde koşan erkekler için, size ömrünü adamaya hazır erkekleri harcadınız...
    Müzik zevki Sinan Akçıl'dan öteye gitmeyen erkekler için, Zeki Müren dinleyen erkekleri harcadınız...
    Film kültürü Kolpaçino serileriyle sınırlı olan erkekler için, Woody Allen filmlerinin repliklerini ezbere bilen erkekleri harcadınız... Hediye deyince akıllarına pırlantadan başka bir şey gelmeyen erkekler için, parktan çiçek koparıp size veren erkekleri harcadınız... İki yumurta kıramayan erkekler için, size İtalyan mutfağının bütün spesiyallerini elleriyle hazırlayan erkekleri harcadınız... Görgüsüzlüğünden bütün mönü'yü sipariş eden erkekler için, cebindeki parası az olduğundan "Ben daha yeni yedim diyerek" sadece size sipariş veren erkekleri harcadınız...
    Bir gömleğe bin dolar veren erkekler için, arkadaşının gömleği ile randevuya gelen erkekleri harcadınız...
    Baba parası yiyen erkekler için, alın teriyle para kazanan erkekleri harcadınız...
    Facebook'ta "fake' hesap açıp kadın peşinde koşan erkekler için, profiline birlikte fotoğrafınızı koyan erkekleri harcadınız...
    Instagram'da bütün hatunlara yürüyen erkekler için, sadece size "beğeni" koyan erkekleri harcadınız...
    Oturduğu semti bile gizleyen erkekler için, sizi evine davet edip anne-babasıyla tanıştıran erkekleri harcadınız...
    Sabah kalktığınızda yellene yellene yatan erkekler için, size serpme kahvaltı hazırlayan erkekleri harcadınız...
    Televizyon kumandasına ipotek koyan erkekler için, sizinle birlikte sevdiğiniz diziyi izleyen erkekleri harcadınız...
    Saçınızı kazıtsanız bile farketmeyen erkekler için, rujunuzu değiştirdiğinizde "Çok hoş olmuş" diyen erkekleri harcadınız...
    İki duble içince Kurtlar Vadisi karakterlerine dönüşen erkekler için, Sadri Alışık gibi davranan erkekleri harcadınız...
    "İş seyahatine gidiyorum" diyerek üç gün ortada görünmeyen erkekler için, bakkala giderken sizden izin isteyen erkekleri harcadınız...
    Cep telefonuna IBAN numarası kadar şifre koyan erkekler için, sizin doğum tarihinizi yapan erkekleri harcadınız...
    Annesi ön koltuğa kurulan erkekler için, sizi öne annesini arka koltuğa oturtan erkekleri harcadınız...
    Kısacası, ayılar için kuzuları harcadınız...
  • 209 syf.
    ·18 günde·Beğendi
    Yıldız Cıbıroğlu’nun Kadın Saçı kitabını “Ocak Ayı Feminist Kitaplık Okuması” etkinliği kapsamında okudum. Etkinliği düzenleyen oblomov_klonu’na teşekkür ederim.

    Kitapta yazdığınıza göre “türban” sözcüğü, “tülbent” sözcüğünden türemiştir. Britannica World Language Dictionary’de türban şöyle açıklanmış:

    Tur-ban, 1. Doğulu birinin başındaki kepin etrafında kuşağın ya da şalın çevrilmesiyle oluşur. 2. Ona benzer herhangi bir başlık. 3. Kenarsız bir şapkanın çevresini çocuklar ve kadınlar için süsle çevirmek. Bu açıklamadan sonra paranzet içinde, Türkçe’de kullanılan tülbent sözcüğünün Fransızca’ya turban olarak geçtiği belirtilmiş.

    Başörtüsünün neden erkeklerin bu kadar
    ilgisini çektiğini hep çok merak etmişimdir. Neden bu şey sadece kadınlara takılıyor? Erkeklerin buna yüklediği anlam nedir? Neden erkekler kadınların saçının gözükmeksinden hoşlanmıyor? Biliyorsunuz ki İran’da başörtüsü takmadığı için ya da “yanlış” taktığı için pek çok kadın sokak ortalarında şiddete uğruyor, bu saldırılar genelde kadınların yüzüne kezzap atılarak gerçekleşiyor. Acaba sorun kadınların güzelliği mi? Ülkemizde, Cumhuriyet Dönemine geçişle birlikte artık kadınlara zorunlukuk olmaktan çıkan peçe ve çarşaflar atılıyor. Bu bazı erkeklerin oldukça gücüne gidiyor ve kadınları caydırmak için örgütlenip kadınları sokak ortalarında taciz etmeye, tecavüz etmeye başlıyorlar. Bu Cumhuriyet’e bir tepki değil, yanlış anlaşılmasın, direkt kadınlara bir tepki. Çünkü Osmanlı kadınlarının aktardıklarına göre, biraz süslü giyinen, çarşafı “düzgün” olmayan kadınlar da hem devlet görevlileri tarafından hem de örgütlü erkekler tarafından aynı davranışlara maruz kalıyorlar. Başörtüsü ve çarşafın tarihine baktığımda merakım daha da artıyordu.

    Mesela bir sene öncesine kadar Avrupalı bir arkadaşımla konuşurken, kendisi bana Türk kadınlarının taktığı başörtüsünün onları çok çekici yaptığını söylemişti. Çok şaşırmıştım çünkü kadınlar zaten bunu erkeklerin ilgisini çekmemek, onlardan uzaklaşmak için takıyordu. Youtube’dan birkaç yabancı vlogger’ın İstanbul seyehatini izlemiştim. İslami kültürün hakim olduğu yerlerde çarşaflı ve başörtülü kadınlar için yine “çekici”, “seksi”, “gizemli” gibi ifadeler kullanıyorlardı bu erkekler. Özellikle başörtüsünün ve peçenin günümüzde bir pornografik unsur olarak kullanılması oldukça dikkat çekici. Doğulu, Batılı farketmeksizin pornolarda kullanılan peçe, çarşaf ve başörtüsü erkeklerin hoşuna gidiyor. Artı olarak, sosyal medyada kadınlar tarafından paylaşılan ve yardım istenen bazı ifadeler keşfetmiştim: bazı kadınlar, kocaları tarafından cinsel ilişki sırasında başörtü takmaya zorlanıyordu. Başörtülü kadınlar için peçe propagandası yapılan blogları incelediğimde de benzer ifadelerle karşılaşıyordum: kadınlar için, peçenin onları nasıl daha feminen yapacağını; erkekler için, eşlerini aslında peçeli görmek istediklerini ancak bunu onlara söyleyemediklerini yazıyorlardı, tıpkı bir fetiş gibi. Acaba bu “alçakgönüllü giyiniş tarzı” bir erkek fantezisi olabilir miydi? Sosyal medyada gördüğüm şeyler, erkeklerin kullandığı ifadeler bu savı güçlendiriyordu benim için.

    Yıldız Cıbıroğlu ise başörtüsünü sadece bugüne bakarak yorumlayamayacağımızı, başörtüsünün çıkış noktası arkaik döneme bakarak yorumlayabileceğimizi söylüyor. Nitekim araştırması da tarihe, Paganizm’deki büyülere, arkaik dönemde yapılan idollere, kil tabletlere işlenen resimlere, mitolojiye, edebiyata ve Jung’un kalıtımsal imge psikolojisine dayanıyor. Ben de kendisine katılıyorum. Ataerkiyi ve çıkış noktasını anlayabilmemiz için arkaik döneme bakmamız gerekiyor.

    Yerleşik hayata geçmede en önemli unsur kadınların tarımı bulmuş olmasıdır. Avcı ve toplayıcılar (kadın ya da erkek) avlanmada
    her zaman başarılı olamıyorlardı, bazen leş yiyorlardı, bazen aç kalıyorlardı. Ancak tarımı bulan kadınların her daim yemeği oluyordu. İdollerde kadınların memesinin, kalçalarının ön plana çıkmasının bir nedeni de budur: Kadın, bereketle özdeşleştiriliyor. Diğer bir neden de kadının üretgenliğinin bir sembolü olarak doğurganlık. Meninin ne işe yaradığını bilmeyen insanlar, kadın bedeninin insanı yarattığını düşünüyor. Bu yüzden de çizilen resim ve yapılan idollerde kadınların kalçaları, memeleri büyük ve sarkık. Hatta sırf bu yüzden tarımı kadınlar yapıyor ki toprak-ana daha çok bereketlesin, ürün versin. Zaten ataerkil kültürün, tarımın erkek egemen olmasıyla baskın geldiği düşünülüyor.

    Kadınlar sadece tarımı bulmamışlardı, kadınların ip, sepet örme, bira, dokuma, çömlekçilik, deri işçiliği, ahşap işçiliği vb. şeyleri de buldukları kültür tarihçileri tarafından kabul görüyor. Yani üretimi kadınlar başlatmışlardı.

    Hal böyle olunca da insanlar ilk başta kadın tanrılara (tanrıçalara) tapmaya başladılar. Bolluk ve bereket veren, yaşamı ve ölümü veren tanrıçaydı.

    Kadınların bolluk ve bereket verdiğine istinaden kadınlar ve tanrıçalar, başlarına -aynen profil fotoğrafımdaki pagan bir kadın gibi- büyük ve alımlı şapkalar takıyorlardı. Ancak ilk önce kendi yaptıkları sepetleri kendi başlarına takıyorlardı. Sonradan bunlar bir tür sarığa dönüşecek. Aynı şekilde kadın saçı da bereketle, yaşam gücüyle, yeniden dirilmeyle, hastalık, sıkıntı ve ölümle ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden de idollerde kadınların saçları kıvırcık olarak önplandadır.

    Kadınların yaptıkları sepetleri başlarına geçirdikleri gibi daha sonradan türban da takmışlardır. Ama türban diyince bugünün taşıdığı anlam gelmesin gözünüzün önüne. Tanrıçalar ve kadınlar bunu saçlarını örtmek için değil bir büyü tılsımı olarak takıyorlar.

    Anaerkil dönemde başörtüsü ilk olarak Sümer’de karşımıza çıkıyor. Erkeklere cinsellik öğreten, tanrıça tapımında hizmetli rahibeler takıyor başörtüsünü. Daha sonra ataerkil dönemde bu rahibeler birer “kutsal fahişe”ye dönüşüyor (tıpkı geyşalar gibi). Bu ataerkil dönemde erkekler örgütlenerek dini, eğitimi ele geçiriyor. Anaerkil kültüre başkaldıran mitolojik kadarkter Gılgameş’tir aslında. Kitapta Gılgameş destanının bir incelemesi de bulunuyor.

    “Kadın başının bir örtüyle kapatılması erkek egemen zihnin, devletin, ordunun güçlendiği dönemlerde (Tunç Çağı’nda) gerçekleşiyor. Ancak bir ara dönem var: Tarihsel dönemde kutsal ve soylu olmak şartıyla iki cinsin de yüzünü duvakla, peçetle kapattığı oluyor. Bunun içinden de, daha sonra, ataerkil etkilerle değişime uğrayarak “yalnızca kadınların örtünmesi geleneği” çıkıyor.”

    Başörtüsü ilk olarak fahişeleri diğer kadınlardan ayırmak için kullanılıyor: fahişe kadınlar peçe, çarşaf, başörtüsü takarken diğer kadınlar takmıyor. Bunu ilk olarak Sümer’de daha sonra Babil ve İbraniler’de görüyoruz.

    Tevrat’ta Yaratılış Bölüm 38’de peçe, fahişelerin giydiği bir örtü olarak anlatılır: “Yahuda onu görünce fahişe sandı. Çünkü yüzü örtülüydü.”

    Tunç Çağı’nda ise kadınlardan gördükleri başörtüsü, peçe gibi kıyafetleri erkekler de takıyor. Mesela Campbell’in İlkel Mitoloji kitabında, insanların taptıkları Ay ve Güneş’in ışınlarının onlara zarar vermemesi için ve gölgelerin Ay’ı örtüp açmasını canlandırmak için kralların ve kraliçelerin de peçe ve duvak taktığı yazıyor.

    Daha sonraları da çarşaf, peçe , başötüsü fahişe olmayan kadınları fahişelerden ayrıt etmek için kullanılıyor: fahişe olmayan kadınlar bunları giyiniyor ve kadın bedeni erkekler tarafından pornografik unsur yapılıyor. Bunu ilk Asur kanunlaştırıyor. “Günümüzde Berlin Müzesi’nde bulunan Asurlular dönemine ait tabletlerde kadının örtünmesiyle ilgili 40. yasa şöyledir: “İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Örtünen fahişeler tutuklanacaktır.”

    Asurlu kadınlar gibi Yahudi kadınlarının da başı açık olarak toplum içinde dolaşmaları yasaklandı. Eski Ahit’te kadınların başını örtmesi gerektiği, üç farklı pasajda belirtilmektedir. İşaya 3/20’de başa giyilen kıyafet demek olan “fara”, İşaya 3/23’te başörtüsü anlamındaki “tsnyafaah” ya da Tekvin 24/65-38/14.19’da yüzü kapatan örtü anlamında da “tsaayafa.” Ayrıca vücudun üst kısmını örten örtü anlamında “radod” sözcüğü kullanılmıştır.” (Serenti.org)

    Peki neden erkekler topluma egemen olunca böyle bir şey yapmıştır? Arkaik dönemde kadın saçı ne anlama geliyordu?

    İlk önce yerli Amerikalı bir kabilenin efsanesiyle başlamak istiyorum:

    “Amerika’daki Tierea del Fuego Onaları’nda temeli erkek ideası olan Hain efsanesi vardır. Yerli halkların efsanelerini araştıran Lucas Bridges’e göre bu, erkeklerin kadınları öldürmelerine gerekçe olarak yaratılmış bir öyküdür: Efsaneye göre kabilenin erkekleri kadınları büyücü oldukları gerekçesiyle öldürür; yalnızca küçük kızları bırakırlar. Onlar, erkeklerin, kadınları katletmelerinden önceki yaşam biçiminden başlayarak efsanede şöyle anlatır:

    Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi, öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlike olacağını düşünmeye başladılar. Birlikte bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Büyü çalışmalarına yeni başlayan kızlar bile ötekilerle birlikte öldürülmüştü, öyle ki erkekler kansız kalmışlardı. Küçük kızlar büyüyene kadar beklemek zorundaydılar. O sırada ortaya bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi?” Efsanenin devamında, erkeklerin kurduğu Hain derneği kadınların evlerini yakmaya devam eder. Kadınları korkutmak için çeşitli mitler uydururlar. Kadınlara, uydurdukları varlıkların onları öldürmek istediklerini söylerler. Bundan dolayı kadınlar erkeklerin sözünden dışarı çıkmamalıdır. Uydurulmuş varlıklar (cin gibi bir şey) her çığlık attığında ve kendini gösterdiğinde kadınlar eve kapanmalı, çocuklarıyla birlikte yüzü koyun yere yatmalı ve örtüleriyle başlarını örtmelidirler. Bugün bile aynı şey başımıza gelmiyor mu? “Başını örtmezsen evine melek girmez”, “Başını örtmezsen melekler sana lanet okur” diye erkekler tarafından korkutulmaya çalışılmıyor muyuz?

    Üstte de bahsettiğim gibi kadın saçı bolluk, bereket, ölüm vb. gibi kavramlarla ilişkilendiriliyor. Mesela Prof. Kuch-Grünberg bir yazısında Güney Amerika’da, bir kuttörende tanrıça kıyafeti içerisindeki bir kızın saçının, ülkeye bolluk getirmesi için tanrıçaya kurban edilişini anlatır. Bu tarz kuttörenler pek çok kültürde mevcutmuş. Bildiğimiz gibi, Paganizm çağında kadınlar büyü yapıyor, büyücülük bir kadın mesleği. Kadın saçı ise erkekleri bağlama gibi büyülerde kullanılıyor. Bu tarz büyüler kitapta verilmiş. Bunun haricinde, kadın saçı yine bağlama büyülerinde kullanılan ip ve yılanla özdeşleşmiş. Bu büyüler bugün bile kullanılıyor. Eski çağlardan kalma idoller, heykellerde görebileceğimiz gibi tanrıçalar hep yılanlarla ve iplerle birlikte resmedilmiş. Bu semboller her yerde var. Mesela geçenlerde Avrupa Yakası’nı tekrardan izliyordum, orada Makbule, Burhan’ı kendisine aşık etmek için kapı paspasının altına medyum bir kadından aldığı bağlanmış bir ip koyuyordu. Bugün bile bu semboller her yerde.

    Büyü, eski çağlarda bir silah olarak kullanıldığı için oldukça tehlikeli. Erkek örgütlenmesi sonrası, büyücülük kadınlara yasaklanıyor. Sümer’de büyücü kadınlar sınır dışı ediliyor. Eski şaman Türklerde ise aslen bir kadın geleneği olan şamanlık, kadınların doğum sürecini etkilediği gerekçesiyle kadınlara yasaklanıyor. Eski Türk şaman davullarında bile yutpaların (şeritler), kadınların saçlarını temsil ettiğini; davulların üzerindeki yılanların, yeraltı canavarlarını (kadınları) temsil ettiğini söylüyor Yıldız Cıbıroğlu. İbraniler de “büyücü kadını yakın” diyor. Kadınların büyücülükten koparılması sonrasında büyücülük de erkek egemen oluyor. Ancak hiçbir kutsal kitapta erkek büyücüler için bir hüküm göremezsiniz, yalnızca büyücü kadınların büyü yapmaması gerektiği, eğer yaparsa da ağır cezalara çarptırılacakları belirtilir. Böylelikle, bağlayıcılık artık erkekleri temsil ediyor, kutsal kitaplarda maskülen tanrılar, kendilerinin “bağlayıcı tanrı” olduklarından söz ediyor. Erkekler bağlayıcı büyüleri kadınlar için kullanıyor. Ama onların büyüleri saçla yapılmıyor. Genellikle hayvan pisliğiyle yapılıyor. Cıbıroğlu, kitabında Osmanlı şeyh ve hocalarının yazdığı büyülerden örnekler vermiş mesela, oldukça ilginçtiler. Bu bağlama büyüleri genellikle “cariyelerin ve eşlerin sahibini aldatmaması” ve “cariyeleri evlenmeye ikna etme” ile alakalı büyüler.

    Neden kadınların bağlama büyüleri kadın saçıyla yapılıyor da erkeklerinkisi saçla yapılmıyor diye sorarsanız da Cıbıroğlu, kadın saçının erkek saçından üstün olduğunu, çünkü erkek saçının döküldüğünü söylüyor. Bu yüzden de erkek örgütlenmesi sonrası erkeğin sakalı önplana çıkarılıyor. Kadın düşmanlığıyla bilinen Eski Yunan ve İbraniler hep sakal bırakıyor.

    Başörtüsü, çarşaf da burada devreye giriyor. Bunlar, artık kadınların kontrol altına alındığının somut bir göstergesi oluyor. Kadındaki özgür düşünme yetisi sembolik olarak bağlanmış oluyor. Kadın, artık erkek otoritesi altına girmiş oluyor. Pandora’nın Kutusu gibi kadın saçı artık “kötülük saçmasın” diye erkekler tarafından örtülüyor. Arkaik çağda kadın cinsel organının erkeği soğurduğunu düşünüp korkan, tanrıça uğruna toprak-anayı döllesin diye erkekliğini kurban eden, vajinayı bir dişli olarak resmeden erkekler artık kadın cinselliğini de denetlemiş oluyor.

    *Mesela şu resim önemli: bakınız kadın çarşaflar içerisinde, yüzü, vücudu belli değil, varlığıyla yokluğu belli değil. Ama erkeklere baktığımızda tüm ihtişamıyla bedenleri sergileniyor. Kasları ve sakalları oldukça belirgin. Artık kadının saçı değil, erkeğin saçı abartılı kıvırcık. (Resmi yorumlarda görebilirsiniz)

    “İster Arap Yarımadası’nda, isterse Eski Yunan’da olsun, erkek fantazisi hep aynıdır: Kadının, erkeğin kendi eliyle biçimlendirip can verdiği, yani özgür iradeden ve öznellikten yoksun, tümüyle erkek denetimi altındaki bir Galatea olması!” diyor, Fatmagül Berktay

    Youtube’da tebliğ dağıtan Hristiyan, Musevi hacı, hocaları dinlediğimde, kadınların neden örtünmesi gerektiğini şöyle açıklıyorlardı:
    1. Kadının güzelliği saklanmalıdır
    2. Kadının bir erkek otoritesi altında olduğu belli olmalıdır. (Bildiğim kadarıyla Yahudilerde kadınlar ancak evlendikten sonra başlarını örter. O yüzden buradaki erkek otorite kocadır. Ortodoks Hristiyanlarda ise çocukların bile başı örtülebiliyor. Buradaki erkek otoritesi hem baba hem kocadır.)

    “Kadın-erkek ilişkisinin, toplumdaki otorite ilişkisini simgeleyip örneklediği kültürlerde, cinsel olanla siyasal olanın birbirine sıkıca bağlantılı olduğunu biliyoruz. Böylesi toplumlarda erkeğin gücü ve kimliği, Kadını denetleme gücüyle eşdeğerdir ve bu denetim, en yoğun ve simgesel ifadesini, kadının peçelenmeye ve örtünmeye zorlanmasında bulur.” (Fatmagül Berktay, Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın)

    Kadın saçından sadece başörtüsünü zorunlu kılarak değil, onu kazıtarak da kurtulmaya çalışmışlardır. Mesela bazı ultra ortodoks Yahudi kadınları hala başlarını kazıtırlarmış. Bugün bile gerek toplum linçlerinde gerek devlet elitle yapılan işkencelerde psikolojik baskı oluşturması için kadınların saçları kazınır. Mesela Malena adlı filmde, muhafazakâr giyinmeyen kadın başkarakter Katolik erkeklerin ilgisini çeker, diğer Muhafazakâr kadınlar bundan rahatsız olarak başkaraktere iftira atmaya başlar. En sonunda muhafazakâr kadınlar, başkarakteri sokak ortasında linç eder, bütün kıyafetlerini yırtarlar ve saçını kazırlar. Kadınlarının saçını örten, ancak saçını örtmeyen kadına ilgi duyan erkekler ise bu linci sinema izler gibi izler.

    Kadın düşmanlığı öyle bir boyuta geliyor ki kadınlar dinden tamamen uzaklaştırılıyorlar, birer nesne haline geliyorlar, bedenleri ve cinsellikleri denetlenmeye başlıyor, eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılıyorlar ve hayatlarını idame ettirebilmeleri için ancak bir erkekle evlenmeleri gerekiyor. Erkeklerin koyduğu kanunlara ve ahlak kurallarına uymayan kadınlar yakılarak, taşlanarak öldürülüyor ya da sakat bırakılıyor.

    Başta anlattığım gibi, bazı erkeklerin başörtüsünü bir fetiş haline getirmesi de belki kadınlar üzerinde otorite sahibi olduklarını, bu şekilde aşağıladıklarını düşünmeleriyle alakalı olabilir. Tıpkı bdsm kültüründeki gibi bir sahip-köle ilşkisi içerisinde olduklarını düşünüyor olabilirler. Ama aradaki fark kadının bundan haberinin olmaması.

    “Çok eski karanlık çağlardan, insanlığın bir bütün olan zihninin arkaplanından gelen psikolojik yasalar vardır. Arketip kuramına göre bazı kişiler bilinçaltındaki bir ilk örneğe takılıp o evrede (bizim konumuzda kadın saçından korkulan evre) yaşamaktadırlar: Bilinçaltında kadın saçı ağ, yılan, büyülü bağdır; zarar vermemesi için erkek gözünden uzak olmalıdır.” (s. 199) diyor, Jung’un kalıtımsal imge piskolojisine dayanarak Cıbıroğlu.

    Jung, bilinçaltını iki bölüme ayırıyor. Biri kişisel bilinçaltı, diğeri ortaklaşa bilinçaltı.
    “Yalnızca bir kişiye ait değillerdir. (...) bütün ulusa hatta bütün insanlığa aittirler. Bunun içeriği bireysel yaşam süresiyle ilgili değildir, doğuştan ve içgüdüsel biçimlerin ürünüdür. Çocuğun doğuştan gelen düşünceleri olmamasına karşın gene de oldukça belirli biçimde çalışan fazlasıyla gelişmiş bir beyni vardır. Bu beyin atalarından kalıtımsal olarak gelmektedir; bütün insan ırkının ruhsal işleyişinin deposudur. Çocuk dolayısıyla insan tarihi boyunca işleyiş biçimi taşıyan hazır bir organa sahip olmaktadır. Beyinde içgüdüler ve insan düşüncesinin temeli olan ilk imgeler oluşmuş durumdadır- mitolojik motiflerin büyük hazinesi.” ve “Ruhun daha derin tabakaları, karanlığa doğru insikçe bireysel tekilliğini yitirir. Aşağı doğru indikçe otonom işlev gösteren sistemlerle karşılaşılır; bunlar artan oranda kolektifleşirler ve sonunda gövdenin maddiyatı yani kimyasal özü içinde evrenselleşip yok olurlar. Gövdenin karbonu basitçe karbondur. Dolayısıyla ‘dipte’ ruh basitçe dünyadır” diyerek ortaklaşa bilinçaltını açıklamaya çalışır. (Carl Gustav Jung, Analitik Psikoloji)

    Kalıtımsal imge ile aktarılan ‘kadın saçı korkusu’ bazı erkekleri hala ölesiyle korkutmakta ve bu uğurda sokak ortalarında kadınları tekmelemekte, aşağılamakta, hapse attırmakta ve kadınların yüzünü eritmektedir.
  • 168 syf.
    ·2 günde·9/10
    İlk yazdığı kitap olduğu çok belli çünkü diğer kitaplarından daha genç bir hava var. Yine de harika bir kitap. Okurken sık sık gülümsedim. Üstelik çok da kısaydı, tek solukta okuyabilirsiniz. Adsız karakterler, bol bol bira ve geçmiş aşklar. Çok güzeldi :))
  • 392 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bilim kurgu okumak, o dünyaya dalmak ve etkilenmek benim için çok zordur. Ancak bu kitabın kurgusunda yer alan; esrarengiz ırklar, düş kapanları, rüya ulakları gibi birçok farklı tema içeriği oldukça zenginleştirmiş.

    Yazım dili akıcı bir okuma sağlıyor, bölüm başlıkları bile bir sonraki bölüme bira önce başlamanız için sizi ikna edecek,merak uyandırıcı şekilde hazırlanmış

    Bedenler arası bilinç nakli beni en çok etkileyen kısım sanki bu gerçekten olabilecek birşeymiş gibi hissediyorum Yetenekli ve cesur pilot Simon’a hayran kalmamak ise elde değil onunla kitabın heyecanı daha da artıyor.
  • “Ne çok isterdin, degil mi - masanda, dingin, suskun, yalnız otururken, çevrende dizi dizi defterlerin, yazı dosyaların, kağıt zarfların, iç içe kalem kılıfların, gözlük kabın, yanında ayrı ayrı sigara paketlerin, bira şişen, yan dolu bardağın, yazdıklarını temize çektiğin daktilonun başında, kulağında derin bir müzik, bir an, yaptıklarını, yapmadıklarını, yapmakta olduklarını düşünerek dalmışken, dışarda, karşındaki tülün örttüğü ışığın içinden, akşam yağan yaz yağmurunun berraklaştırdığı ılık ha­vada, parlak öğle güneşi altında, Giiney'den gelip birdenbire pencerenin pervazına konan, Poyraz'ın uçuşturduğu açık kahverengi uçuk gökrengi tüyleriyle, orada, bir an aldirmazca du­ran, dönen, sonra, bir kez zıplayıp, başını çevirerek, yeniden kanat açıp, sanki kaygısız , tasasız, dertsiz, Kuzey'e doğru uçuşup giden o ufacık kuşu bir daha gelse - ama, bir seferliktir uçuşu; gelmez bir daha.”
  • "Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!"

    Aşağıdaki yazıyı, Twitter'da "kült ablası" lakabıyla yazan bir profil paylaşmış. Kendisine teşekkür ediyorum.

    EVET, HİÇBİR LİNÇÇİNİN, YARGISIZ İNFAZCININ, İNSANLARI ALÇAKÇA HEDEF GÖSTEREREK İNTİHARA AZMETTİREN HİÇBİR YARATIĞIN BAHÇESİNDE ÇİÇEK AÇMASIN.

    "Merhaba herkese.

    Sibel'i vaktinde yakından tanıyan birisi olarak birkaç kelam etmek istiyorum size. Özellikle de kalpsiz, merhametten yoksun ve ön yargı dolu düşünceleri olanlarınıza... Bugün haberi gördükten sonra hunharca ağladım. Son fotoğraf gözümden gitmedi. Sakinleştirici alıp uyudum. Hiçbir habere bakmadım. Yarım saat önce komşuya geldim, o söyledi Twitter'ın ne kadar acımasız olduğunu... Bir bakayım dedim. KANIM DONDU. Biz ne ara bu kadar gaddarlaştık? Dayanamayıp yazmak istedim ben de...

    Bursa'da üniversite okurken sivil toplum alanında çalışıyordum, Sibel'le tanışmamız bu sayede oldu. Yalan olmasın, 2-3 sene kadar önceydi sanırım. Belediyenin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanıyordu kendisi. Psk. Danışman da yakın bir arkadaşımdı zaten.

    Gel zaman git zaman Sibel beni orada gördükçe benimle yakınlaşmaya başladı. Çok saf, hor görülmüş, gerçekten bir insanın duymaması gereken sözleri gerek ailesi gerek akranları tarafından duymuş bir kızdı. Sosyal medyadan takipleşmeye başladık sonra...

    Seansa geldiği yer benim yaşadığım yere yakın, ailesiyle yaşadığı yere uzaktı. O yüzden seansa gelmeden önce bana yazardı müsait miyim diye... Seans sonrası yürüyüş yapardık, konuşurduk; Sibel defalarca benim evimde yemek yemiş bir insandı. Hayatını anlatırdı bana.

    Sibel şiiri çok severdi, ezberinde bir sürü şiir vardı. Divan Edebiyatı mı Cumhuriyet Dönemi mi tartışmasını çok yapardık. Edebiyat âşığı birisiydi, kitaplardan konuşmayı çok severdi. Eminim sizin hayatınızda gördüğünüz kitaplardan daha çoğunu okumuştur sığdırdığı hayatına.

    Bir erkek arkadaşı vardı, çok sevdiği... Onu anlatırdı. Diyemezdim tabii, "Adam seni kullanıyor," diye. Kibarca gözünü açmaya çalışırdım. O kadar sevgi görmemişti ki, inanırdı gerçekten ona el uzatan herkese... Çok saf bir kalbi vardı Sibel'in.

    Bir gün çorba yaparken, adama yazdığı şiirleri okumuştu bana hatta. Adamın onu terk ettiğini anlatıp ağlamıştı kucağımda. "KİMSE BENİ SEVMEYECEK BİLİYORUM. KİMSE BENİ SEVMİYOR; ABİM BİLE, AİLEM BİLE..." diyerek hem de...

    Bana üniversite hayatının nasıl olduğunu sorardı hep laf arasında. Ortaokulda yaşadığı zorbalıkları anlatırdı. Lisede, beden eğitimi dersinde, soyunma odasındayken kızların Sibel var diye soyunmadığını, kendisini dışarı çıkarttıklarını anlatırdı.

    Evime çok insan gelip gidiyor mu diye sorardı; üniversitede arkadaşlar gerçekten arkadaş mı diye sorardı. Sanat tarihine ve yakın tarihe çok meraklı ve ilgili biriydi Sibel. Çok kültürlüydü. Bulduğu her şeyi okumak isterdi. Kütüphaneye giderdi. Felsefeye ilgisi vardı.

    Şimdi burada Meryem Ana ayaklarına yatmayın, şov yapmayın Sibel cinsel içerikli şeyler paylaştı diye... Hepimiz seks nedir, cinsellik nedir merak ettik. Sibel de bizim gibi merak ediyordu, bu konularda da konuştuk çok. Hiçbir insanın, hiçbir kadının cinsel hayatı sizi İL Gİ LEN DİR MEZ.

    Sibel de kendi bedenini tanımaya başladığı yaşlardaydı. Okulda (okul dediğim şey LİSE) akranlarının gelip O'na, "Çok çirkinsin, seni kimse .ikmeyecek," dediğini anlatırdı bana.

    Cinselliği tek bir taraf üzerinden görüp, diğer tarafı aşağılamak SİZİN SORUNUNUZ zaten.

    Bir keresinde, "Yağmur, neden bu kadar acımasızlar? Ben onları arkadaşım olarak görüyorum ama onlar beni hiçbir zaman sevmiyor," demişti. Bunu dediğinde henüz lisede olan birini düşünün. Sibel Ünli'nin ölümü, tek seferde olan bir şey gibi geliyor size değil mi?

    Sizler; kafanızdaki tabularla, öğrenilmiş baskılarla, toplumun size kanıksattırdığı rollerle hayatta kalmaya çalışan zavallı, ön yargı dolu insanlar! Sibel akranları gibi bir kahve içmeye Starbucks'a gitmek istemesin miydi? Soruyorum size.

    Ben de bira içiyorum. Ölmeyi hak mı ettim bira içiyorum diye? Size mi kaldı ulan bir yaşamın devam edip etmemesini sorgulamak? Kaldı ki Sibel, yaşadığı onca psikolojik ve maddi şiddete rağmen mizah yapmayı seven birisiydi. Gülerdi. "Dişlerim ayrık biliyorum ama seviyorum gülmeyi," derdi bana. Sizler, DİŞLERİ AYRIK OLDUĞU İÇİN SİBEL'E, "GÜLME SEN," DİYEN İNSANLARSINIZ.

    Sibel SİZE RAĞMEN kendini sevmeyi öğretmişti kendine.

    Sibel'in telefonu yoktu mesela lisede. Dalkavuğun biri 'telefonunu satıp yemek yeseymiş' demiş. Sibel zaten zorluk içinde okudu, biliyorum ben. Üniversiteye gidince her şeyin düzeleceğine inanırdı, o umudunu hep taşırdı. SİZ O UMUDU ÖLDÜRDÜNÜZ.

    Sibel fiziksel olarak dayak da yerdi. Bunu kaçınız biliyor?

    Oturduğunuz yerden, atılan iki tweet'e göre hayat yargılamak kolay tabii. Aslansınız lan siz, kaplansınız, afffferin size. Yargılayın da yargılayın. Bu intiharın tek seferlik bir şey olduğunu sanmayın.

    Sizin yüzünüzden oldu bu!

    Sizin öğrenilmiş ve yıkmadığınız yargılarınız, egonuz yüzünden oldu. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz? Bu, Sibel'in ilk intihar girişimi değildi bu arada... Siz, Sibel'in ve daha nicesinin katillerisiniz.

    Bahçenizde çiçek açamasın sizin!

    Siz, Sibel'imin okuduğu kitapların altında boğulmaya bile layık değilsiniz. Üniversiteye gittiğinde de yazışmaya devam ettik biz Sibel'le... Yeni şeyler öğrenmenin O'na verdiği hazdan bahsederdi sürekli bana. Yok votka demiş, yok kahve içmiş. SİBEL'İN TIRNAĞI OLAMAZSINIZ ULAN SİZ.

    Yazmasam içimde kalacaktı. Siz gidin klavye artistliği yapın, Sibel'in acısını bize bırakın. Yaşarken saygınız ve sevginiz olmadı, bari ölüsüne saygınız olsun da laf etmeyin.

    Şu an Sibel geldiğinde hep oturduğu tekli koltukta oturuyorum. Sana sözüm olsun Sibel, çok çabalayacağım yaşatmak için... Başka bir dünya mümkün çünkü...

    Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!

    BAHÇENİZDE ÇİÇEK AÇMASIN!"