• kölelik Amerika kıtasının tamamında kademeli olarak kaldırıldı. Buradaki önemli noktalardan biri, tarihte ilk defa kölelik uygulayan toplumların köleliği "gönüllü" olarak kaldırmasıdır. Öte yandan, köleler özgür kalsalar da köleliği haklı göstermek için süregelen ırkçı mitler, ırk ayrımı, ırkçı yasalar ve toplumsal geleneklerle yaşamaya devam etti.
    Bunun sonucu da, kendi kendini besleyen bir sebep-sonuç ilişkisi, yani bir kısırdöngüydü. İçsavaştan hemen sonraki Güney ABD bu konuda iyi bir örnektir. 1865'te Amerikan Anayasasındaki on üçüncü değişiklik köleliği yasadışı ilan etti, on dördüncü değişiklik vatandaşlık ve yasalardan yararlanma hakkının eşit olduğunu ve ırk temelli olarak inkar edilemeyeceğini ilan etti. Buna karşın, iki yüz yıllık kölelik çoğu siyahi ailenin beyazlardan çok daha fakir ve az eğitimli olması sonucunu doğurmuştu.
  • Obalar en küçük toplumlardır, 5 ila 80 kişiden oluşur, çoğu ya da hepsi kan ya da evlilik bağıyla birbirleriyle yakın akrabadırlar. Aslında oba büyük bir ailedir ya da birkaç akraba aile. Bugün hala özerk olarak yaşayan obalar hemen hemen yalnızca Yeni Cine'nin ve Amazan'un en uzak köşelerinde görülürler, ama yakın çağlarda devlet denetimi altına ancak yakın geçmişte girmiş, özümsenmiş ya da ortadan kaldırılmış daha pek çok başka oba vardı. Bunlara örnek olarak Afrikalı Pigmeleri, Güney Afrika San avcılarını ve yiyecek toplayıcılarını (yani Buşmanları), Avustralya yerlilerini, Eskimaları (İnuitleri), Amerika kıtalarının Tierra del Fuego gibi, kuzey ormanları gibi kıtkaynaklı bölgelerinde yaşayan yerlileri anabiliriz. Bütün bu obalar yiyecek üreticisi değildir, göçebe avcılardır, doğadan yiyecek toplarlar ya da öyleydiler. Belki de bütün insanlar en azından 40.000 yıl öncesine kadar obalar halinde yaşıyorlardı, çoğu da 11.000 yıl öncesine kadar hala öyleydi.
  • Türkiye tarafından kabul edilecek Türkistanlı mülteciler Güney Almanya'da, Augsburg'daki bir kampta Türkiye yolculuğunun başlayacağı günü bekliyordu. Dr. Rahimi ve eşi de zaman zaman bu kampa geliyordu. Ruzi, Dr. Rahimi ve eşinin kampta bulunduğu bir gün CIS subayı Spiegler'in kendisine tahsis ettiği arabay la Augsburg'daki kampa geldi. Görevlilere Türkiye'ye gidecek hemşerileriyle vedalaşmak istediğini söylemişti. Gerçekten de yakında yola çıkacak olan eski silah arkadaşı lejyonerlerle vedalaştı. Daha sonra kampın kantİninde Dr. Rahimi ve eşiyle de görüşüp bir şeyler yediler. Rahimi'nin eşiyle vedalaşan Ruzi, Dr. Rahimi'ye kendisiyle biraz özel olarak konuşmak istediğini söyledi ve bir kenara çekildiler. Ruzi ona Komintern görevlisi, Rus ajanı kadınla ilişkisini bildiğini söyledi. Rahimi hayretle, "Sen bunu nereden biliyorsun?" diye sordu. Ruzi bütün ilişkilerinin Amerikalılar tarafından bilindiğini, saklayıp inkar etmenin fayda sağlamayacağını, en doğrusunun Amerikalılarla görüşüp bütün gerçeği itiraf etmek olduğunu belirterek, isterse kendisini Amerikalılarla buluşturabileceğini, zaten bu durumda artık Türkiye'ye gitmesinin de mümkün olmadığını söyledi.
    Dr. Rahimi bir süre sonra Rosenheim'da CIS ofisine geldi ve Ruslarla ne zaman çalışmaya başladığını, bilgileri kimin aracılığıyla, nerede ve nasıl teslim ettiğini, onlara hangi konularda yardımcı olduğunu bir bir anlattı. Kayyum Han'la sık sık görüştüğünü, onunla bol bol içki içtiklerini, Kayyum Han'ın biraz sarhoş olduktan sonra bütün temaslarını, özellikle İngilizlerle çalışmalarını anlattığını belirtti. Kendisinin de bu bilgileri Ruslara ulaştırdığını, yüzlerce Türkistan lejyon subayını yakalattığını, Türkiye'ye gitme sebebinin orada NKVD-GPU için çalışmak olduğunu söyledi.
  • 550 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Trainspotting kitabının devam kitabı. Trainspotting 'e göre çıta biraz daha düşmüş bu kitapta.Lakin ortalamanın çok üstünde bir yapıt olduğunu değiştirmiyor bu. kitap adından da anlaşılacağı gibi biraz daha yer altına inip içerisine cinselliği de katıyor bu sefer. Zira bu kitabın afyon kısmı porno endüstrisi ve orada dönen oyunlara değiniyor...
  • 376 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Çok guzel bilgi konusunda doyurucu bir kitap icerisinde sanattan- dine dinden-felsefeye felsefeden siyasete siyasetten-edebiyata her konuya değinmiş yazar. Fakat kitapta büyük bir eksik var. Franz Kafka yok bu yüzden inceleme kısmına Kafka'yi ekledim. Pessoa'da yok ama bence Kafka daha oncelikli olduğu için onu yazdım

    Kafka, o zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun bir parçası olan Prag'taki Eski Kent Meydanı yakınlarında 3 Temmuz 1883 tarihinde dünyaya geldi. Ailesi, orta sınıf bir Aşkenaz Yahudisiydi. Babası Hermann Kafka, Güney Bohemya'da Strakonice yakınlarındaki büyük bir Yahudi nüfusa sahip bir Çek köyü olan Osek'te bir shochet veya dini geleneklere göre kesim yapan bir kasap olan Jakob Kafka'nın dördüncü çocuğuydu. Hermann, Kafka ailesini Prag'a getirdi. Seyahat eden bir satış temsilcisi olarak çalıştıktan sonra en fazla on beş kişiyi istihdam ettiği fantezi eşya ve giyim perakendeciliği yaptığı bir iş yeri açtı ve iş yeri logosu olarak da küçük bir karga resmi kullandı. Kafka'nın annesi Julie , Podebrady'deki zengin perakende taciri Jakob Löwy'nin kızıydı ve kocasından daha iyi eğitim almıştı.

    Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka, babasıyla hiçbir zaman iyi anlaşamamış, hatta ona duyduğu nefreti ileride kendini de bir hiç olarak görmesine yol açacak kadar büyükmüş. Eserlerinde babasıyla olan ilişkisini hem acı hem de nefret dolu sözlerle sık sık dile getirmiş Kafka. İlk olarak babasında gördüğü diktatörlükten ne kadar nefret ettiğini vurgulamış ve otoriteyi hiçbir zaman sevmemiş.

    Kafka 1889'da Fleischmark'ta Deutsche Knabenschule'ye gitti. Çocukluğunda rol oynamış başlıca kişiler Fransız mürebbiye Bailly, kâhya kadın Marie Werner'dir. O sıralarda Prag'da genel olarak konuşulan dil Çekçe'ydi. Ufak yaşlarda da Bauer ile tanıştı. 1920'lerin başında tanıştığı Milena Jesenska, 20 yıl sonra 1944'de Alman toplama kampında hayatını kaybedecekti, onun üzerinde güçlü bir etki yarattı. 1923'te ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya konsantre olmak için Berlin'e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena'dan şanslıydı Nazi Almanyasına direndi ve 1952'de Londra'da öldü.

    1917'de Kafka verem olduğunu öğrendi. 1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı. 1922'de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu. Ömrünün son 6 haftasını sanatoryumda geçirdi. 3 Haziran 1924'te 41 yaşında yaşama veda etti.

    FRANZ KAFKA EDEBİ KİŞİLİĞİ

    Franz Kafka, hayatı baştan kaybedilmiş bir savaş olarak görse de bıraktığı eserler, onu hayatı yenilgiye uğratan ender insanlardan birisi yapmıştır.

    Kafka eserlerinde insanın gizli kalmış korkularını, burjuva yaşamının sahte aile ilişkilerini, bürokrasinin çıldırtan işleyişini gözler önüne serer. Karamsar mizacı eserlerindeki karakterleri çaresizlikle donatmıştır. Nitekim Dava'nın kahramanı Josef K. neyle suçlandığını bir türlü öğrenemeyerek yavaş yavaş karanlığa gömülür. Aynı durum Şato'da kadastro memuru Bay K'da da görülür.

    Kayıp'sa diğer eserlerinden ayrılarak iyimser bir tutumla kaleme alınmıştır.

    Yine de Kafka, eserlerinde çaresizliği de işlese nikbinliği de, Albert Camus'un deyişiyle Korku Çağı yok olana dek güncelliğini koruyacaktır.


    Okuyun
  • Güney Yunanistan’ın sarp dağlık bölgesinde küçük bir şehir olan Sparta, antik dünyanın en korkutucu askeri gücüne sahipti. Doğumlarından itibaren çok zor eğitimlerden geçen Spartalı askerler, antik Yunanistan’ın küçük şehir devletleri arasında durmaksızın patlak veren kanlı çarpışmalardan birini bile kaybetmediler. Görkemli ordularını kurabilmek için Sparta’nın büyükleri yeni doğan her çocuğun fiziksel zayıflıklarını ve bozukluklarını sınarlardı. Güçlü askerler olamayacağı düşünülen bebekler bir uçurumdan aşağı atılırdı. Sınavı geçenler içinse eğitim uzun ve acımasızdı. Yunan tarihçi ve deneme yazarı Plutarch, pek çok Spartalı asker için savaşa gitmenin rahat bir nefes almak olduğunu yazmıştır: “Spartalılar için savaş, aldıkları zorlu eğitime kıyasla bir tatildi.”
    Militarist Sparta ile komşusu Atina arasındaki rekabetin antik Yunan tarihindeki etkisi büyüktür. Demokrasinin doğum yeri olan Atina’da toplum çok daha hoşgörülüydü. Kültüre çok az bir zaman ayıran Sparta’nın aksine Atina; felsefe, sanat ve bilimin insanlık tarihinde görülmüş en sıra dışı başarılarına ev sahipliği yapıyordu. Aristoteles, Platon ve Sokrates gibi filozofların yanı sıra Aeschylus, Aristofanes, Euripides ve Sofokles gibi oyun yazarları da milattan önce beşinci yüzyılda, şehrin altın çağında Atina’da doğmuşlardır.
    Atina ve Sparta, Perslerin iki istila girişimini savuşturmak için geçici olarak güçlerini birleştirmişlerse de klasik dönemin büyük bir kısmında antik Yunan dünyasının önderliği için rekabet ettiler. MÖ 550 ve 350 yılları arasında defalarca yapmış oldukları gibi bu şehirlerin çarpışması kelimenin tam anlamıyla bir medeniyetler çatışmasıydı. Sparta’nın ünlü askerleri karada üstünlük sağlarken, Atina da deniz gücüyle bu farkı kapatıyordu. Bu rekabet Makedonya Kralı Philip’in kuzeyden istilaya geçmesiyle beklenmedik bir şekilde son buldu. Philip ve oğlu Büyük İskender’in Yunanistan ve Asya’nın çoğunu almasıyla Yunan şehir devletleri imparatorluk içinde kaybolup gitti.
  • Mescit dikdörtgen şeklinde. Dört yandan duvarlarla çevrilmiş. Ortasında çakıltaşları ve kumla döşeli avlu var. Mescidin etrafını yontma taşla döşenmiş bir yol çeviriyor. Ravda Mukaddese [=Kutsal Bahçe, Peygamber Türbesi] denilen yapı mescidin güneydoğusundadır. Allah'ın rahmeti ve esenliği kuşatsın buranın sahibini. Burası çok hoş; hakkıyla betimlemek mümkün değil. Gayet güzel yontulmuş mermer ile çevrili etrafı. Yüzyıllardan beri esansla bezendiği için üstünden rayihalar yayıyor. Güney tarafında Peygamberimizin kabri karşısında gümüş bir çivi var. Halk orada durup kıbleye arkasını dönüyor ve Peygamberimize yönelip selâm veriyor. Ondan sonra sağa; Hz. Ebûbekir'in tarafına dönüyorlar. Ebûbekir'in kabri Peygamberimizin ayak yönündedir. Daha sonra da yüzlerini Hz. Ömer'in bulunduğu yere çeviriyorlar. Ömer'in kabri Ebûbekir'in omuz hizasındadır.
    Kutlu Bahçe'nin kuzeyinde mermerden yapılmış küçük bir havuz var. Onun kıble tarafında mihrap şeklinde [bir çıkıntı] görülüyor. İşin doğrusunu Allah bilir ya, orasının Fâtıma anamızın evi olduğu ve kabrinin orada bulunduğu söylenir. Mescidin ortasında zeminde bulunan kilitli kapak, bir yeraltı odasının girişi aslında. Bu odadan basamaklarla aşağı iniliyor ve mescit dışına, Hz. Ebûbekir'in evine varılıyor. Bu yeraltı odasının üzerinde Âişe anamızın, pederi Hz. Ebûbekir'in evine gitmek için kullandığı yol vardır. Hadîste bildirilen girişin burası olduğu kesin. Peygamber efendimiz bu yolun bırakılıp diğer yolların kapatılmasını salık vermiştir. Ebûbekir'in evi karşısında Hz. Ömer ve oğlu Abdullah'ın evleri mevcut. Mescidin doğusunda ise Peygamber şehrinin büyük bilgini Ebû Abdullah Mâlik b. Enes'in evi var. Selâm Kapısı civarında bulunan ve suyu, Ayn-ı Zerka [= Mavi Göze] adlı gür bir kaynaktan gelen çeşmeye merdivenle iniliyor.