• Mutluluğun 7 adımı;

    Daha az düşünün, daha çok hissedin.
    Daha az somurt, daha çok gülümse.
    Daha az konuşun, daha çok dinleyin.
    Daha az yargıla, daha fazla kabul et.
    Daha az izleyin, daha çok yapın.
    Daha az şikayet et, daha çok takdir et.
    Daha az korkun, daha çok sevin.
  • 12 Ekim 2015/ bir çınar daha...😔
    Aydınlığın yüzü seni unutmadık...
    Saygıyla özlemle...

    Levent Kırca’dan Son Sözler Ve Duygulandıran Son Mektup

    Acının üst üste geldiği bu acı günlerde, Levent Kırca’nın ölüm haberinin gelmesi sevenlerini ayrı bir üzüntüye daha soktu. Özellikle Levent Kırca’nın son mektubundaki sözleri, sevenlerini daha fazla duygulandırdı.

    Yaşam Boyu Onur Ödülü

    Tedavi gördüğü için kendisine layık görülen ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü almaya gidemeyen Levent Kırca, ödülü alması için oğlunu ve oğlu ile birlikte de bir mektup göndermişti.

    Mektupta Ne Yazıyordu?

    Levent Kırca; ‘1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için. Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım. Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti. İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir? Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır. Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir. Eski zamanlar; "Ah o eski zamanlardır" Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen'ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından "Ahh, o eski zamanlar" cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir. Yaşadığımız şuan.. Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir. İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin? Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum. Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’', yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. Dik durun... Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!"
  • Gençlik Kolları
    Enerji, hayatın her noktasında ihtiyaç duyduğumuz bir olgu. Ülkeler, insanlar bitki ve diğer bütün canlılar… Hepimiz enerjik olabildiğimiz ölçüde yararlı olabiliyor, daha fazla umutlanabilip, umutlandırabiliyoruz. Ve dolayısıyla gençlik; bu nimetten en fazla istifade edenler.. Şu an içerisinde olduğu yaş itibariyle gençler, artık gençlik dönemine usuldan kapı kapayan orta yaşlılar ve artık yazımıza konu olan şanslı zümreye genç diye hitap eden yaşlılar… Hepimiz yeterince kendisinden yararlanamadığımız o altın çağı o gençlik yıllarını yaşadık, yaşıyoruz… Hepimize eşit dağıtıldı ve hiç kimseye haksızlık yapılmadı bu konuda. Aynı fırsatlara sahip olabildik mi? Elbette hayır… Ama hepimiz de genç olduk… Dileyen dilediği kadar özgürce ve fütursuzca kullanabilsin diye , bitip tükenmeyen bir güç dönemi tahsis edildi hepimize.. Kimimiz ak saçlı çok düşünceli bitirdik bu dönemi, kimimiz yaşanmaz deyip bitimine kendimiz karar verdik, kimileri yapacak daha çok şeyim var deyip aşklarını, hayallerini, bir çok yaşayamadıklarını bir daha yaşanmama uğruna ertelediler. Başka bir hayat yaşadılar, ismini idealizm koydular.. Doğru yada yanlış…Çok sevdiğim bir gençlik portresi var hayalimde; ne tuvale çizebildiğim nede mısralara dökebildiğim…? Herkes kendi aklını beğenir.. Ben de.. Hatta en adil dağıtıldığına inandığımız bir olgudur. Neden mi?. Kimsenin kendisine arkadaşından, akranından , kendinden büyüklere yada küçüklere daha az verildiği için aklından yana şikayet ettiğine şahit oldunuz mu? Tabi ki hayır? Ancak eyleme dökülmeyen bu bilgelik, özgüven olarakta sadece taslak biçimiyle kalmakta… Ya çok hırçın agresif bir hoyratlıkla kendisinden korkulan bir yaş zümresi oluşturmakta yada pasifize edilmiş "ben bilmem başkası bilir" modunda bir kitle oluşturmakta. Ayrıca hiçbir şeye etki etmeyen , gerek kendi ve ailesinin yarınları ve gerekse de ülkesinin toplumunun milletinin yarını için hiçbir şeye müdahale etmeyen ancak konuşurken "ah ben olacaktım da" diyen sıvışmacı bir kitle. Tabiî ki yarınlarımız için bu güzel yaşlarının, gözünün yaşına bakmadan gençliğini en faydalı bir şekilde harcayan bir başka gençlikte var… İşte arzulanan gençlik, ideal gençlik. Elbetteki bilge olmalarını beklemiyeceğiz.. Her birinin yaşının çok ötesinde bir aklıselim içerisinde hareket etmelerini de. Bilmeliyiz ki en kalıpsal anlatımla, deli dolu çağlarındalar. Çağlamalarını istemeliyiz, bentlerini aşmadan. Durmadan akmalarını sağlamalıyız . Onlara akacak en güvenli yatakları bizler sağlamalıyız. Onların yükü çok ağır, bizler rahatlatmalıyız. Bağları sulayacak, bostanlar yeşertecek, doğayı yeşillendirecekler… Sonra içimlik su olacaklar, onlarla yıkayacağız bedenlerimizi.. Evlerimizi inşa ederken, kumunu onlar ile karacağız… Düğün, dernek, taziye, sabah öğle akşam, sahur, iftar sofralarımıza hep onlar su olacaklar… Evet, gençler su gibi aziz olmayı en fazla hak edenlerdir. Durgunluk ile gençlik tabirleri taban tabana zıt iki kavramdır. Durmadan akmaları için onlara geniş nehir yatakları oluşturmak zorundayız. Çok iyi bilmeliyiz ki durgunluk , beraberinde kokuşmayı ve tahribatı getirecektir. Onları hep doğru kanalize edip akar vaziyette tutmamız gerekecektir. Zira genç akacak yol bulacak… Nasıl ki otobanlarla demir hatlarla metro ve tramvaylarla yeni bir medeniyete yelken açıyor ve hayatı kolaylaştırıyorsak; Gelecek günlerimiz içinde gençlere, akacak en güvenli yolları vakit kaybetmeden inşa etmek zorundayız.. Aksi halde unutulmamalıdır ki ya duracaklar ve kokuşacaklar yada onlara tahsis edilemeyen ve onlara dar gelen yataklarına sığamayıp felaket olacaklar…Ama bütün ülkeyi aydınlatacak kadar enerjiyi de onlardan elde etmemiz bize bağlı.. Onlara güvenebilmeyi ve onları baskılamadan hor görmeden sevebilmeyi, her yanlışta onları okkalı nasihatlerle bunaltmadan diyaloga geçebilmeyi başarabilirsek; Gençler bizim kurduğumuz barajlarda bir araya gelip enerji olmak için akmaya, aydınlatmaya çoktan hazırlar. Ne kadar uzun olursa gençlerin kolları, o kadar rahat olacaktır memleketin bütün köşe bucakları… Sevgi ile….

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • "ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
    mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
    veya gösteremem.
    gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
    beni anlıyor musun?
    ben o duvarın gerisindeyim.
    o duvarla kapattım kendimi, her şeye.
    o kadar uzağım ki her şeye...
    sıcak, neşeli,
    hayat dolu olmak istiyorum.
    küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
    yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
    ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
    beni anlıyor musun?
    kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
    bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
    yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
    ben bir ölüyüm.
    hayır, bu fazla duygusal oldu.
    ölü değilim.
    ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
    kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.
    birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
    kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
    onlar, yalnızca yaşıyorlardır.
    başka hiçbir şey bilmezler.
    hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
    insan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
    bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?
    özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
    özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
    yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?
    bu hayatı sürdüremem artık.
    pes ettim.
    artık direnmeyeceğim.
    günler geçip gidiyor.
    yediğim yemekten çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden
    bile zehirleniyorum!
    güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
    uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
    karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.
    daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
    en sonunda kabullenip susmuşlar. oysa onların da diğerleri gibi
    gözleri, elleri ve hisleri var.
    hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
    güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
    soğuklar yaklaşıyor.
    karanlık.
    sıcaklık. koku.
    her şey sessiz.
    kaçıp kurtulamayız.
    artık çok geç.
    her şey için çok geç."
  • Sorumluluktan kaçan ve kural tanımaz insanların serbestçe dolaştığı canım ülkemde bu başıbozukluğu ve bu tür insanların hayata bakış açısını en güzel anlatan örneklerden biri, bana göre toplu taşıma araçlarının ve kamyonların arkasında ki " Allah Korusun" yazısıdır.


    Daha fazla para harcamamak adına gerekli kontrol ve bakımları yetkili ve bilgili kimselere yaptırılmayan araçların ve kaderinin kendi ellerinde olduğunu kavrayamamış eğitimsiz araç şoförlerinin oluşturduğu kalabalığa biz trafik diyoruz. Şimdi böyle bir trafikte kullanılan araçlar açısından bir ikilem ortaya çıkıyor. Süs olarak yazılamayacağı kesin olan bir yazının oraya yazılma sebebi dini sebeplerse, aynı yazıya sahip iki aracın çarpışmasında hangi aracın daha az korunacak olmasıdır. Kul olarak sen üstüne düşen görevi yapma, trafik kurallarına uyma, başına gelen kötü şeyleri de kader diye kabul et. Hayatı anlamak için çabalama şoför kardeşim. Tek maddelik yaşam kılavuzun yanında zaten: "Ölen ölür kalan sağlar cenazede ölene hakkını helal eder nasıl olsa."


    Bu durum kadar sinirlendiğim bir husus var ki yazmazsam bir yerim şişer. Taksi, dolmuş, kamyon, halk otobüsü gibi araçları kullanan insanları sanki dünyanın en zor işini yapıyorlarmış gibi gösteren radyo çalışanları yok mu kanser ediyorlar beni. Adam direksiyon sallayıp para kazanıyorsa biz kokain mi satıp eve ekmek götürüyoruz kardeşim. Kraldan çok kralcı olmanın ne anlamı var. Programı daha fazla dinleteceğim diye adamları gereksiz yüceltmek nedir. Onlarda ortalama bir emekçinin karşılaştığı zorluklara maruz kalıyorlar.Sanırsın madenden kömür çıkarıyor. Dolmuşta parayı öne uzatan, balık istifi gibi kilometrelerce ayakta yolculuk eden benim, takdiri gören şoför. Ya inerken bile adamı zora sokmayalım diye " müsait bir yerde" diyoruz. Yanlışlıkla uygun bir yer olmasa son durağa kadar gideceğiz. Kaderimiz adamın elinde sanki. Bir de inerken " kazasız belasız" diye niyet belirten adamlar yok mu? Kardeşim sen az önce şoförün yakıttan kar etmek için açmadığı klima yüzünden 35 derece sıcakta rüzgar sörfü yapar gibi yolculuk yapmadın mı? Bundan âlâ bela mı olur?


    Adam istifi yapma konusunda dolmuş şoförleri Sabri Sarıoğluysa,  Halk Otobüsü biletçisi Messidir. Bir insan oturduğu yerden 50' ye yakın insanı, aralarında boşluk kalmayacak şekilde otobüsün kullanılan tüm alanlarına yerleştirebiliyorsa onu tebrik etmek gerekir. Sen bu adamı al NASA'ya götür,  uzay modülünün Mars'ta nereye ineceğini sor söylesin.


    Toplu taşıma deyince dolmuşa ayrı bir dosya açmak lazım. Dolmuşla ilgili o kadar sinir bozucu ve kuralsız durum var ki ancak az önce açtığımız dosyaya sığar.


    En klasik meslek hastalığı;  her dolmuş şoföründe görülen, kornayı artık vücudun bir devamı gibi kullanma rahatsızlığıdır.  Adam yolculuğun başından sonuna kadar o kadar çok kornaya basıyor ki onun yerine zikirmatik kullansa cenneti garantiler. Ben daha korna sesini duyunca gideceği yeri değiştiren veya o an farkına varan birini görmedim. Dolmuşun önünde kocaman yazıyor nereye gideceği benimde okumam var sen daha neyin peşindesin. Üsküdar'a gitmekten vazgeçip Tuzla dolmuşunda mi? bineyim.


    Sen başkasına tahta kestiren marangoz gördün mü? Göremezsin. Peki evine eşya çıkaran birini görsen yardım eder misin? Muhtemelen hayır. Peki o dolmuşa binince ne oluyorda hepimiz gönüllü muavinlik yapıyoruz. Neden para üstü alıp vermek hiç sıkıntı olmuyor. Maliye dolmuşu basıp kaçak işci çalıştırılıyor diye ceza kesse yeridir.


    Bir de dolmuş ağzına kadar doluyken, el kaldırdığında duran şoföre minnet duygusu besleyen saf insan türü var ki. Sen ne güzel insansın. Şeytan diyor 2 senet imzalat al bütün varlığını ama boşver. Söz konusu arkadaş şoförün ceza yemeyi göze alıp kendisi beklemesin diye durduğunu zannediyor. Şoförler kendi aralarında sürekli telefonla konuşuyorlar. Hemde bizim anlamadığımız bir dilde. Kulakta kulaklık, telefon şarjı araca bağlı (sınırsız batarya yani) hangi polis nerde zaten biliyorlar. O yüzden minnet borcu oluşmasın sende rahat ol.


    Bu anlattıklarımın hepsini bir yana koyalım, dolmuş şoförünün liseli kız tribine örnek olacak şu cümlesini duymayan var mıdır ? " Bozuk yok mu? " ya da " Sabah sabah 100 lirayı nasıl bozayım?  " . Adamda ki şımarıklığa bakar mısın? Para kazanmaktan rahatsız oluyor. Zannedersin dün özel muayenesini kapatmış, bugün dolmuş kullanmaya başlamış. Kardeşim parayı vermek benim, bozmak senin işin onuda yapmayacaksan kalk koltuktan ben kullanırım artık.


    Hani olmaz ya dolmuşta oturarak seyahat ediyorsun başına ne gelebilir. Elbette sırt çantasını senin ağzına sokan ergen bir genç. İşte bu arkadaşa çantanı çıkarıp yere koy demenle başlayan tartışma zaten dünyanın kendisini anlamadığı klişesi ile son bulur. Elin genci onsekizine gelmeden Avrupayı dolaşır, bizimkiler marketten 2 ekmek bir gazete almayı marifet zannediyor. Arkadaşım benim senden büyük kuluncum var. Bir çantadan yola çıkıp dünyayı çözümlemenin ne anlamı var. Pisagor' u İtalyan golcü zanneden bu insan yavrusuna laf anlatacağına bırak o çanta ağzında kalsın.


    Dolmuş şoförüne bir yere kadar anlarım ama " Rahatsız olduysan taksiye bin " insanları var ki bunların ağzına kürekle vurmak geliyor içimden. Adam içinde beslediği medeniyetsiz canlıyı serbestçe dolaştırmakla kalmamış tutmuş onunla dolmuşa binmiş. Durumdan şikayet edeceği yere bana tavsiyede bulunuyor. O kadar sıkışık gidiyoruz ki ben hayatım da hiç kimseye o kadar yaklaşmadım. Dirsek ile kafasına bastırılmış, üstüne kaçak kat çıkılmış vaziyetteyken senden rahatsız olmayacak canlı henüz güneş sistemine girmedi vicdansız.Hem ben o parayı taksiye vereceğime - senin gibi kupon yapmak yerine-kitap alacağım belki. 


    Tüm bunları okuyup genede karamsarlığa kapılmanı istemem sevgili okuyucu nede olsa hayat mücadele etmektir. Ama gene de sen yanına bozuk para ve annenin dualarını almayı unutma.
    (Sevdiğim bir arkadaşımın yazısıdır)
  • Kimsenin görmediği yerlerden bak bana.
    Kimsenin anlamadığı yerden anla.
    Beni duy. 
    Sessiz çığlıklarımı, mağrur kacışlarımı anla. 
    Bir bir törpüle ruhuma batan köşelerimi, sivri uçlarımı. 
    Sokağımdan geç, bak nasıl kirli duvarlarım. 
    İlmek ilmek nakışladığım bu nefreti söküp al bakışlarımdan. 
    Kirlenmiş gökyüzüme bir güvercin sal balkonundan. 
    Karanlık gecelerimi al benden.
    Öyle çok karanlığım ki anlatamam. 
    Bakışlarındaki gündüzleri getir bana.
    Beni anla. 
    Yangınlarıma rüzgar oluyorlar, söyle olmasınlar. 
    Söndürmelerini beklemiyorum, ama söyle onlara,  ateşimi körüklemesinler daha fazla. 
    Beni alıkoy göğüs kafesinde.
    Beni anla.
    Yolculuklar çekiyor içim.
    Uzun yolculuklarımın varışı ol.
    Ölümlerden yorulmuş ülkemin barışı. 
    Ruhumun her bir karışı.
    Gözlerimin karası.
    İçimin iyileşmiş yarası.
    Fukara kalbimin nafakası.
    Ölü doğmuş çocuklarının anası. 
    Ol. 
    Yalnızca olsan da, ol.
    Yalnızca var ol. 
    Yeter.

    Puslu bakıyorum dünyaya.
    Gel, dağıt sislerimi, görüş mesafemi uzat. 
    Beni anla.
    Ben bu yaşamak denen oyunun sonunu getirmek için gerekli donanıma sahip değilim, beni eğit.
    İçimdeki çocuğun saçları ağardı, bizi kurtar bu erken yaşlanmak sancısından.
    Beni kendine tabii tut, yalnızca senden sorumlu olayım. 
    Kirpiklerimdeki ceset parçalarını temizle gülümseyişinle.
    Gülümse.
    Bana rağmen gülümse, dünyaya rağmen gülümse, çirkinligime rağmen gülümse. 
    Yani, beni anla diyorum işte. 
    Yorgunum, anla, mecalim yok başka türlüsünü anlatmaya.
    Düştüğüm kuyuları toprakla doldur.
    Bırak üzerimde çiçekler yetişsin. 
    Zira, duvarlarına tırnak izlerimle adını kazdığım kuyuların hepsi, kasvetiyle bir mezar sayılır.

    İsteksizliğimi, yorgunluğumu, çekingenliğimi mazur gör.
    Şimdiye kadar belki üç kez ölmem gerekiyordu.
    Ölemiyorum.
    Beni anla. 
    Beni diğerlerinden ayır.
    Onlardan iyi olduğum için değil, yalnızca bunu istediğin için.
    Ayır beni onlardan.
    Gidelim.
    Nereye, ne zaman, ne kadar, nasıl gittiğimizi bilmeden gidelim.
    Gitmek eyleminin kendisi olalım hatta.
    Felaketlerimi, içimdeki gömülmeyi bekleyen cesetleri gözlerimde saklıyorum.
    Kaçmaktan başka çarem yok.
    Beni anla.
    Yorgunum birine kendimi anlatmaya. 
    Birini tanımaya.
    Yorgunum.
    Yaşamaya ve hatta ölmeye yorgunum. 
    Dedim ya şimdiye dek belki üç kez ölmüş olmam gerekirdi.
    Bana acı bir kahve pişir, hatrını sen belirle.
    Kırk dersen kırk.
    Yani diyorum ki, kolum kanadım kırık.
    Beni anla.
    İçim dağınık, sularım bulanık. 
    Her şey, her yer karanlık.

    Eşiğimden geç böyle bir sabah. 
    Yaralarıma dokun.
    Ama sorma.
    Sorma bana nasıl hala hayattasın diye.
    Sorma işte.
    Sen bana soru sormadan da beni anlarsın.
    Bırak eteklerine sığınayım, ağlayayım.
    Beni anla.
    İyi bir adam değilim.
    Kötü bir adam da sayılmam ama. 
    Arada bir kuşlara yem verir, sokak köpeklerine gülümserim.
    Bana insanlara da gülümsemeyi öğret.
    İnanacağım yalanlar söyle.
    Yalan da olsa mutlu olayım. 
    Bedenimle değil, ruhumla geldim sana. 
    Beni anla. 
    Eskimiş sevinçlerime dokun. 
    Umutlarımı yeniden sula. 
    Yeşereyim, gölgemde uyu. 
    Dallarıma salıncak kursun içindeki çocuklar. 
    Çaresizce sarıldığım bu dertlerimle arama gir. 
    Boz aramızı bütün kötülüklerle.  
    Bölüşelim her şeyi. 
    Her şeyi bölüşelim. 
    Kendimizi aramızda pay edelim. 
    Sen bana bulan, ben sana. 
    Arınmayı aklımızdan geçirmeyelim. 
    Beyazlarını benimle kirlet. 
    Simsiyahım. 
    Karış bana, mavilerin laciverde çalsın. 
    Şikayet etme. 
    Şikayet etme, beni anla. 
    Yorgunum. 
    Solgun çiçeklerimin baharı ol. 
    Korkularımın nihayeti, intihara meyilli gecelerimin sabahı, boğulduğum suların kıyısı…
    Başka nasıl anlatayım bilmiyorum. 
    Üşüyen ellerimi ısıt. 
    Maruz kaldığım yakınlıklar beni ya üşütüyor ya da yakıyor. 
    Hasretim ılık bir dokunuşa.
    Beni duy. 
    Yan yana uyuyalım demiyorum sana.
    Ama yanımda yürü.  
    Akordu bozuk müzik aletleri gibiyim. 
    Gel, tellerime dokun. 
    Anlamlı bir ses çıkarayım artık.

    Sana şiir yazmak kolay. 
    İzin ver, şiire seni anlatayım.

    Beni duy. 
    Beni bul.
    Ve ne olur
    beni anla artık.

    Bektaş ŞENEL