• Mutluluğun 7 adımı;

    Daha az düşünün, daha çok hissedin.
    Daha az somurt, daha çok gülümse.
    Daha az konuşun, daha çok dinleyin.
    Daha az yargıla, daha fazla kabul et.
    Daha az izleyin, daha çok yapın.
    Daha az şikayet et, daha çok takdir et.
    Daha az korkun, daha çok sevin.
  • Gençlik Kolları
    Enerji, hayatın her noktasında ihtiyaç duyduğumuz bir olgu. Ülkeler, insanlar bitki ve diğer bütün canlılar… Hepimiz enerjik olabildiğimiz ölçüde yararlı olabiliyor, daha fazla umutlanabilip, umutlandırabiliyoruz. Ve dolayısıyla gençlik; bu nimetten en fazla istifade edenler.. Şu an içerisinde olduğu yaş itibariyle gençler, artık gençlik dönemine usuldan kapı kapayan orta yaşlılar ve artık yazımıza konu olan şanslı zümreye genç diye hitap eden yaşlılar… Hepimiz yeterince kendisinden yararlanamadığımız o altın çağı o gençlik yıllarını yaşadık, yaşıyoruz… Hepimize eşit dağıtıldı ve hiç kimseye haksızlık yapılmadı bu konuda. Aynı fırsatlara sahip olabildik mi? Elbette hayır… Ama hepimiz de genç olduk… Dileyen dilediği kadar özgürce ve fütursuzca kullanabilsin diye , bitip tükenmeyen bir güç dönemi tahsis edildi hepimize.. Kimimiz ak saçlı çok düşünceli bitirdik bu dönemi, kimimiz yaşanmaz deyip bitimine kendimiz karar verdik, kimileri yapacak daha çok şeyim var deyip aşklarını, hayallerini, bir çok yaşayamadıklarını bir daha yaşanmama uğruna ertelediler. Başka bir hayat yaşadılar, ismini idealizm koydular.. Doğru yada yanlış…Çok sevdiğim bir gençlik portresi var hayalimde; ne tuvale çizebildiğim nede mısralara dökebildiğim…? Herkes kendi aklını beğenir.. Ben de.. Hatta en adil dağıtıldığına inandığımız bir olgudur. Neden mi?. Kimsenin kendisine arkadaşından, akranından , kendinden büyüklere yada küçüklere daha az verildiği için aklından yana şikayet ettiğine şahit oldunuz mu? Tabi ki hayır? Ancak eyleme dökülmeyen bu bilgelik, özgüven olarakta sadece taslak biçimiyle kalmakta… Ya çok hırçın agresif bir hoyratlıkla kendisinden korkulan bir yaş zümresi oluşturmakta yada pasifize edilmiş "ben bilmem başkası bilir" modunda bir kitle oluşturmakta. Ayrıca hiçbir şeye etki etmeyen , gerek kendi ve ailesinin yarınları ve gerekse de ülkesinin toplumunun milletinin yarını için hiçbir şeye müdahale etmeyen ancak konuşurken "ah ben olacaktım da" diyen sıvışmacı bir kitle. Tabiî ki yarınlarımız için bu güzel yaşlarının, gözünün yaşına bakmadan gençliğini en faydalı bir şekilde harcayan bir başka gençlikte var… İşte arzulanan gençlik, ideal gençlik. Elbetteki bilge olmalarını beklemiyeceğiz.. Her birinin yaşının çok ötesinde bir aklıselim içerisinde hareket etmelerini de. Bilmeliyiz ki en kalıpsal anlatımla, deli dolu çağlarındalar. Çağlamalarını istemeliyiz, bentlerini aşmadan. Durmadan akmalarını sağlamalıyız . Onlara akacak en güvenli yatakları bizler sağlamalıyız. Onların yükü çok ağır, bizler rahatlatmalıyız. Bağları sulayacak, bostanlar yeşertecek, doğayı yeşillendirecekler… Sonra içimlik su olacaklar, onlarla yıkayacağız bedenlerimizi.. Evlerimizi inşa ederken, kumunu onlar ile karacağız… Düğün, dernek, taziye, sabah öğle akşam, sahur, iftar sofralarımıza hep onlar su olacaklar… Evet, gençler su gibi aziz olmayı en fazla hak edenlerdir. Durgunluk ile gençlik tabirleri taban tabana zıt iki kavramdır. Durmadan akmaları için onlara geniş nehir yatakları oluşturmak zorundayız. Çok iyi bilmeliyiz ki durgunluk , beraberinde kokuşmayı ve tahribatı getirecektir. Onları hep doğru kanalize edip akar vaziyette tutmamız gerekecektir. Zira genç akacak yol bulacak… Nasıl ki otobanlarla demir hatlarla metro ve tramvaylarla yeni bir medeniyete yelken açıyor ve hayatı kolaylaştırıyorsak; Gelecek günlerimiz içinde gençlere, akacak en güvenli yolları vakit kaybetmeden inşa etmek zorundayız.. Aksi halde unutulmamalıdır ki ya duracaklar ve kokuşacaklar yada onlara tahsis edilemeyen ve onlara dar gelen yataklarına sığamayıp felaket olacaklar…Ama bütün ülkeyi aydınlatacak kadar enerjiyi de onlardan elde etmemiz bize bağlı.. Onlara güvenebilmeyi ve onları baskılamadan hor görmeden sevebilmeyi, her yanlışta onları okkalı nasihatlerle bunaltmadan diyaloga geçebilmeyi başarabilirsek; Gençler bizim kurduğumuz barajlarda bir araya gelip enerji olmak için akmaya, aydınlatmaya çoktan hazırlar. Ne kadar uzun olursa gençlerin kolları, o kadar rahat olacaktır memleketin bütün köşe bucakları… Sevgi ile….

    Abdulselam GÖZÜTOK
  • 12 Ekim 2015/ bir çınar daha...😔
    Aydınlığın yüzü seni unutmadık...
    Saygıyla özlemle...

    Levent Kırca’dan Son Sözler Ve Duygulandıran Son Mektup

    Acının üst üste geldiği bu acı günlerde, Levent Kırca’nın ölüm haberinin gelmesi sevenlerini ayrı bir üzüntüye daha soktu. Özellikle Levent Kırca’nın son mektubundaki sözleri, sevenlerini daha fazla duygulandırdı.

    Yaşam Boyu Onur Ödülü

    Tedavi gördüğü için kendisine layık görülen ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü almaya gidemeyen Levent Kırca, ödülü alması için oğlunu ve oğlu ile birlikte de bir mektup göndermişti.

    Mektupta Ne Yazıyordu?

    Levent Kırca; ‘1974’de TRT ile girdim hayatınıza. O günden bu yana baya bir zamanınızı aldım. 41 yıl… Yürekten teşekkür ederim, anılarınızda bana yer açtığınız için. Hayatımda sayısız ödül aldım. Renk renk, biçim biçim. Altından olup da bir şey ifade etmeyeni de var, tenekeden olup da paha biçilmezi de. Aldığım ilk bir kaç ödülü çalışma masamın üstüne koydum. Çalışacak yer kalmayınca camlı bir dolaba koydum. Dolap isyan edince odamı onlara tahsis ettim. Evi istila ettiklerinde ise sokakta kaldım. Arada bir onları ziyaret ettiğimde hiç dertleri olmadığını gördüm. Üzerlerindeki toza rağmen şikayet edeni yoktu. Hepsi yerini biliyordu. Birbirlerine saygılılardı. Hiç kavga etmediler. Birbirlerini yemediler. Bir arada mutlu mesut geçindiler. Altından da olsalar, tenekeden de olsalar, hepsi birer ödüldü. Hepsi eşitti. İki kardeş bir çorap yüzünden kavga edebilirler. Ama komşunun çocuğu sorun çıkardığında iki kardeş birlik olur. Ev sahibi ile kiracı arasında problem olduğunda, bina yıkılacaksa birlik olurlar. O öbürünün tepesinden halı sarkıttığında kavga eden komşular, mahalle maçlarında birlik olur. Hacısı, ateisti takımı gol attığında sarılır, ağlarlar. Düşman ülke sana savaş açtığında ülke birlik olur. Toprağım dediğin adamın her işine koşarsın. Memlekette yüzünü bile görmek istemediğin, başka şehirde canın, memleketlin olur. Toprak aynı toprak, biraz tozlu, biraz killi. Su aynı su, biraz berrak, biraz kireçli. İnsan olarak birbirimizi sahiplenmek, birleşebilmek için uzaylıların dünyayı istila etmesi mi gerekir? Güzellikler paylaştıkça değerlenir, kötülükler çoğaldıkça kanıksanır. Geçmişlerimiz ve benim jenerasyonumdaki insanlar için, eskiler her zaman daha güzel gelmiştir insana. Daha sağlıklı, daha diri, daha dertsiz gelmiştir. Daha adaletli, daha umutlu gelmiştir. Eski zamanlar; "Ah o eski zamanlardır" Bu mektubumu sizlere değerli bir film festivali vesilesiyle yazıyorum. O yüzden benim için yeri çok ayrı olan bir yönetmenden alıntı yapmakta sakınca görmüyorum. Woody Allen'ın Midnight in Paris filminde zaman atlamaları vardır. Film günümüzde başlar, basit ama fantastik bir yöntemle sürekli geçmişe gider. Filmde o geçmiş dönemler içerisinde Ernest Hemingway, Dali, Picasso, T.S. Elliot, Edgar Dega, Luis Bunuel gibi önemi tartışılmaz insanlara rastlarız. Hepsi, hangi dönemde yaşıyor olurlarsa olsun, kendi geçmişlerinin her zaman daha iyi olduğunu ve ona özlem duyduklarını belirtirler. Hepsinin ağzından "Ahh, o eski zamanlar" cümlesini bir kez duyarız. Filmin ana önermesi ise sonunda en güzel ânın, içinde bulunduğun, yaşadığın an olduğunu belirtir. Yaşadığımız şuan.. Şuan.. Elinizden yaşam boyu onur ödülünü alıyorum. Ödül vermek onore etmektir. Almaksa onore olmak. Düşünüp, cesaret edip, birşeyi hayata geçirdiğinizde, birileri için değer görüyorsa, sizi ödüllendirirler. Bunun karşılığı maddi karşılığından büyüktür. O işiniz için ödül alırsınız. Yaşam boyu onur ödülü ise, yaşamda yaptıklarınızın, varlığınızın ya da amacınızın topyekün mükafatlandırılması gibidir. Bu ödülün anlamı benim için çok büyük. Bu ödülü de eve götüreceğim. Ama diğer ödüllerin arasında baş köşeye koymayacağım. Ödülsen ödüllüğünü bil. Diğerleri neredeyse oraya, yanlarına koyacağım. O da onlarla birlikte tozlanacak. Onlardan biri olacak. Yaşam boyu onur ödülü de olsan, cumhur’iyet altını da olsan, kimseye ayrı gayrı yapamam. Diğerleri tozlu raflarda dururken, sana saray şeklinde dolap yapmayacağım. Çünkü ödül de olsan, sana hak ettiğin anlamı veren içinde bulunduğu dolabın büyüklüğü ya da şekli değil, bizim sana verdiğimiz değerdir. İster misin şimdi böyle dedim diye, bu ödül beni mahkemeye versin? Güzel şeyler paylaşabildiysek sizinle, ne mutlu bana. Benim jenerasyonumda bir insan çabalarının meyvesini görememe durumuna mı üzülmeli, yoksa daha kötülerini yaşamayacak olduğu için teselli mi bulmalı şuan bilemiyorum. Yine Woody Allen, ‘’Bir yönetmenin en büyük hatası, bu kötü senaryoyu çekerek adam ederim demesidir’’ der. Siz de yönetmensiniz. Ailenizi yöneten, işinizi yöneten.. Etrafınızı yöneten. ‘’Şu an’', yöneten. Birlik verip bu senaryoyu değiştirin ki, filminiz de iyi olsun. Dik durun... Adil olun, sabırlı olun, enerjinizin sirayet etmesine müsaade edin. Daha iyi bir dünyada görüşmek ümidiyle. Atatürkle kalın, cumhuriyetle kalın, hoşçakalın!"
  • Tanpınar‘ın kült romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü...
    Kitap, hikaye boyunca Türk milletinin Osmanlı'dan beri yaşadığı kültür bocalamasını gerçekçi bir dille aktarıyor. Şiir anlayışının dışında bir tutum sergileyen yazar, daha akıcı, yalın ve gerçekçi bir dil kullanmıştır. Hikâye boyunca ağızda müthiş bir tat bırakan yemeği, büyük bir iştahla yiyormuş gibi parçalayarak okuma arzusu duyuyorsunuz.

    Tanpınar, "zaman" kavramının üzerinde oldukça ciddi bir duruş sergiler. Nitekim bunu şiirlerinde de görmek mümkündür.

    Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında

    Edebiyatı bilinçli bir biçimde kullanan yazar/şair, bu geniş masada evrensel bakımdan insanın zaman mefhumunu; özel açıdan ise Türk halkının kültürel bocalamasını konu ediniyor.

    Son cümleyi başta söylemek gibi bir huyum vardır: Hayatımda karşılaştığım en iyi Türk romanıdır.

    - Kitap, kendine yabancılaşma, kültürel yozlaşma meseleleri üzerinde derin bir şekilde durduğu gibi bunu biraz da mizahi süslerle okura sunuyor. Yani kitabı okurken eleştirileri fark etmeniz için eleştirilen mananın farkında olmanız gerekiyor.

    - Birey -- toplum çatışmasında ise Hayri İrdal, sürekli bir bocalama evresindedir. Bunu bazen maddi duruma yorarken daha sonraları bunun asıl sebebinin maddiyat değil de yabancılaşma olduğunun farkına varır. Nitekim Hayri İrdal, tahsilli değildir ve eksik bir çocukluk yaşamıştır. Doktor Ramiz'in tetkikleri, Hayri İrdal'ın kişiliğini ortaya koyuyor. Hayri İrdal, saplantılar içinde büyümüş, şefkatten bihaber ve toplumun yabancı yüzüne biraz daha yabancı kalmıştır. Asıl bocalama evresi burada ortaya çıkar. Çünkü ikinci eşini sevmemesine rağmen -hatta metresi de vardır- eşiyle mutlu bir hayat sürebileceğine inanır. Çünkü halihazırda edindiği yabancı kimliğin yegane yapı taşlarından birisi de eşinin kişilik yapısıdır.

    - Kitabın sonundaki sohbette dikkatimi çeken bir cümleyi paylaşmak isterim: "Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Hala da o şartla severler fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar." Bu, bir toplumun tamamen bir özetiydi.

    -Necip Fazıl'ın dediği gibi, "Şarklının gözünde Garplı, Garplının gözünde Şarklı." olan Hayri İrdal'ın bocalaması, bütün bir milletin bocalamasının küçük fakat kapsamlı bir örneğidir.

    - Bütün bu kapsamlar üzerinde duran daha farklı ve daha genel mana olan zamanın önemi de kitabın hemen hemen her bölümde vurgulanıyor. Nitekim Muvakkit Nuri Efendi'nin "Düşün Hayri Irdal. Düşün Aziz dostum bu ne sözdür Bu demektir ki iyi ayarlanmış bir saat bir saniye bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz.

    Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse saatte 18000000 saniye kaybederiz günü asıl faydalı kısmını 10 saat addetsek 180000000 saniyede bir günde 180000000 saniye Yani 3000000 dakika Bu demektir ki günde 50000 saat kaybediyoruz hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kayboluyor..."

    -Hiciv yönünden oldukça kapsamlı bir kitap. Birden fazla açıdan eleştiri oklarını topluma saplayan cümlelerle karşılaşıyoruz:
    "Bazen düşünürümm ne kadar garip mahluklarız! Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız."

    -"Nihayet şu karara vardım ki ona hiç kimsenin ihtiyacı yok. Hürriyet aşkı bir nevi snobizmden başka bir şey değildir.

    Hakikaten muhtaç olsaydık hakikaten sevseydik o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer! Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur ve İşin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz."

    -"Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

    Ben bu kadar kendi zıttı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde 7-8 defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde 7-8 defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden davul zurna sokaklara fırladık."

    -"Ve ben de etrafımdakilere benzeyecektim. Muhakkak benzemeli idim. Benzemezsem yaşamak çok güçtü."

    -"Demek istiyorum ki nasıl bir memuriyet adı kendi fonksiyonlu yaratırsa bizimki gibi bir enstitüde boş bir oda bir salon da kendi fonksiyonlu yaratır."

    Son olarak şunu söyleyebilirim ki, kült bir eser hakkında yazma cesaretinde bulunmak istemedim ilk anda. Fakat kitapları sadece okumak ve köşeye bırakmak gibi bir adetimi terke gidiyorum. Böylesi daha manalı oluyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.
  • "ama bilmen gerekir ki, benim bir duvarım var etrafıma ördüğüm.
    mutlu olsam bile bunu sana anlatamam
    veya gösteremem.
    gözlerinin içine bakabilirim ama senin derinliklerine ulaşamam.
    beni anlıyor musun?
    ben o duvarın gerisindeyim.
    o duvarla kapattım kendimi, her şeye.
    o kadar uzağım ki her şeye...
    sıcak, neşeli,
    hayat dolu olmak istiyorum.
    küçük düşürülmekten çok korkuyorum.
    yerin dibine geçmişim gibi oluyor.
    ama o rezilliği ve onunla birlikte yerin dibine batmayı da kabul ettim.
    beni anlıyor musun?
    kendini bir düş kırıklığı olarak görmek ne acı.
    bazı insanlar, iyi niyet kisvesi altında aşağılayarak sana ne yapman gerektiğini söylerler.
    yaşayan bir canlıyı ezip geçme isteğiyle yaparlar bunu.
    ben bir ölüyüm.
    hayır, bu fazla duygusal oldu.
    ölü değilim.
    ama haysiyetim olmadan yaşıyorum.
    kulağa saçma ve yapmacık geliyor, biliyorum.
    birçok insan kendine saygısı kalmamış bir hâlde yaşar.
    kalpten yaralanmış, ve üstüne tükürülüp aşağılanmış bir şekilde.
    onlar, yalnızca yaşıyorlardır.
    başka hiçbir şey bilmezler.
    hem bilseler bile, ona hiçbir zaman ulaşamazlar da.
    insan hiç, aşağılanmak yüzünden hasta olabilir mi?
    bu, onunla yaşamak zorunda olduğumuz bir illet mi?
    özgürlük hakkında pek çok konuşuruz.
    özgürlük, aşağılanmış olan için sadece bir zindan değil midir?
    yoksa o sadece aşağılanmışların tahammül edebilmeleri için kullandığı bir ilaç mı?
    bu hayatı sürdüremem artık.
    pes ettim.
    artık direnmeyeceğim.
    günler geçip gidiyor.
    yediğim yemekten çıkardığım dışkıdan ve hatta konuştuğum kelimelerden
    bile zehirleniyorum!
    güneş, uyanayım diye çığlık atar gibi yolluyor ışığını.
    uyku ise sadece beni kovalayan kabuslardan ibaret.
    karanlık; hayaletleri ve anılarımla kulaklarımı tırmalıyor.
    daha kötü durumda olan insanların diğerlerinden daha az şikayet ettiklerini fark ettin mi?
    en sonunda kabullenip susmuşlar. oysa onların da diğerleri gibi
    gözleri, elleri ve hisleri var.
    hem cellatları hem de kurbanları barındıran ne geniş bir ordu!
    güneş yavaşça doğuyor ve batıyor.
    soğuklar yaklaşıyor.
    karanlık.
    sıcaklık. koku.
    her şey sessiz.
    kaçıp kurtulamayız.
    artık çok geç.
    her şey için çok geç."