• Yapılacak çok işimiz var daha ve ben seninle uzun bir ömür geçirmek istiyorum.
  • --Ferda… Mavi gömleğimi bulamıyorum. Yoksa kirli sepetinde mi?
    --Hayır, Birtanem… O gömleğini ve birkaç parça giyim eşyanı geçen hafta gelen tamirciye verdim.
    --Tamirciye mi? Sen şaka yapıyor olmalısın. O gömleği ben çok seviyordum.
    Bir anda sinirlendi. Ama biliyordum alevi çabuk sönüyordu.
    --Tamer’cim… Onlar seni pek de açmıyordu. Ben sana yenilerini alırım.
    --Başka hangi eşyalarımı verdin? En azından bana sorsaydın ya…
    Üzgündü. Kendisine ait eşyalardan kolay kolay vazgeçemiyordu. Kendisine söylesem buna asla izin vermeyecekti.
    --Geçen hafta tamirci mi geldi, dedin? Benim neden haberim yok?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Banyonun musluğu damlatıyordu. Armatürleri değiştirdim. Fark etmedin mi?
    Fark etmediğini biliyordum. Dalga geçer gibi konuştu.
    --İyi bari yeni armatürle banyo yapayım ben de....
    O banyodayken ben ortalığı toparlıyordum. Bir ara telefonuna mesaj geldi. Aslında pek ilgilenmedim. Her zaman mesaj gelirdi. Ama telefonuna yakındım ve göz ucuyla baktığımda bir kadından geldiğini gördüm. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Mesajı okudum. Ama o an ki düşüncem; belki önemli bir mesaj olabilirdi. Haber vermem gerekebilirdi. Kadın mesajında Cumartesi günü saat 17.00’teTaksim’de bir kafede buluşmak istediğini söylüyordu. Normal zamanda belki de dikkatimi çekmezdi bu mesaj… Ama cümlenin sonunda “canım” yazıyordu. İlginç gelmişti bana… Daha doğrusu kocama canım diyen ve buluşmak isteyen kadının davranışı ilginç gelmişti. Kocamın bu kadar seviyesizliğe izin vermemesi gerektiğini düşünüyordum. Aklımda başka en küçük bir art niyet yoktu. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım. Oldukça güzel bir kadın olduğumu biliyordum. Üstelik de akıllı ve zekiydim. Gençliğimden beri her zaman kendime yatırım yapmıştım. Bunun karşılığı olarak da iyi bir şirkette üst düzey yöneticiliğe kadar yükselmiştim.
    Gençliğimden beri her zaman göz önündeydim. Erkeklerin ilgisini hemen çekebiliyordum. Ama ben Tamer’i sevdim. Çünkü onun sevgisine inandım. Bana güzel bir kadın gibi değil de; bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Yüreğimi okşuyordu sözleri… Birkaç yıl iki sevgili olarak ilişkimizi devam ettirdik. Sonra da görkemli bir düğünle evlendik. Çevremizdeki insanlar daha çok Tamer’i tebrik ediyorlardı. Ne de olsa harika bir kadınla evlenmişti. Gerçekten de o gelinliğin içinde bir kuğu kadar güzeldim.
    Ben her zaman güzeldim.
    Düzenli spor yapan, beslenmesine dikkat eden, boş kaldığında okuyan, araştıran, yeni yeni uğraşılar edinmeye çalışan, bilgili bir kadınım. Akıllı ve aklını kullanmasını bilen bir kadınım.
    O yüzden de hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım.
    O yüzden de Tamer’in benim dışımda bir başka kadına bakacağını asla düşünmedim.
    Ama şimdi bir kadın kocama canım diye hitap ediyor ve buluşmak istediğini söylüyordu.
    Mantığım ve duygularım ilk kez farklı düşünüyordu. Üzerinde durulmaması gereken bir konuydu aslında… Yine de içimden bir ses beni rahatsız eden şeyler söylüyordu.
    Sonunda kendi kendimi rahatlattım. Tamer’in beni aldatması için aptal olması gerekirdi. Ve onun bana olan sevgisi gerçekten de görülmeye değerdi. Bu şekilde düşünerek ona haksızlık etmek istemiyordum.
    Banyodan çıktığında elbette ki o mesajdan Tamer’e bahsetmedim. Gerek yoktu. Üzerinde durmaya değmezdi. Eminim ki işgüzar bir kadın kocama yaranmak için bu şekilde bir ifade kullanmıştı. Nasılsa Tamer onun ağzının payını verecekti.
    Sonrasında bu mesajı tamamen unutmuştum. Ama cumartesi günü Tamer’in dışarı çıkmak için hazırlandığını görünce ister istemez sordum.
    --Birtanem… Dışarı mı çıkıyorsun?
    Umursamaz bir şekilde cevap verdi.
    --Evet… Bizim çocuklarla buluşacağım. Uzun zamandan beri görüşmedik. Beni çağırıyorlar.
    --Tamam canım… Selam söyle benden de…
    Bizim çocuklar dediği üniversiteden beri devam eden 5-6 kişilik arkadaş grubuydu. Hepsini de tanıyordum. Hepsi de kariyer sahibi insanlardı.
    Tamer gidince evi topladım. Yıkanacak olan çamaşırları makineye koydum. Mutfağı düzene soktum. Efe’nin odasını düzenledim. Sonra alışveriş listesi yapıp markete gittim. Döndüğümde aldıklarımı dolaba yerleştirdim. Biraz kitap okudum. Yarın giyeceğim kıyafeti hazırladım.
    Bir anda saate baktım. Malum randevuya bir saat vardı. Nedense aklıma değişik türde fikirler gelmeye başlamıştı. İçimden bir ses; saçmalama, diyordu. Aklıma gelen bu düşünceden utanmıştım. Ama yine de ani bir kararla giyinip dışarı çıktım. Kendi arabamı kullanmak yerine bir taksiye binmek daha akıllı olacaktı.
    Taksim’e giderken yolda tabletimden o kafenin adresini buldum. Güzel bir kafeydi. Camdan içerisi gözüküyordu. Tamer’i görmedim. Ama yine de şalımla yüzümü örterek taksi içerisinde beklemeye başladım. Yaklaşık onbeş dakika sonra Tamer benim yaşlarımda bir kadınla birlikte kafeden dışarı çıktı. Sonra arabasının olduğu park yerine doğru yürümeye başladılar. Kadın Tamer’in koluna girmişti. Gayet de mutlu görünüyorlardı. Üstelik de oldukça rahatlardı. Kimseden çekinmiyorlardı. Böyle bir şeye hayatım boyunca tanık olacağıma inanmazdım. Oysa onlar karşımdaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Bir başka kadın gibi onların önüne çıkıp ikisini de rezil edecek bir yapıda olmadım hiçbir zaman… Her zaman kendine güvenen ve her zaman ayakları yere basan bir kadındım. Başka türlü davranamazdım. Üstelik de gördüğüm kadarıyla kocamın yanındaki kadın hiç de ideal bir kadın profilinde değildi. Benimle boy ölçüşecek türde bir kadın değildi. Onlar arabayla giderlerken ben taksiyle takip ediyordum. Taksinin arka koltuğunda sanki beni görecek diye elimle yüzümü kapatıyordum. Oysa başımda şalım, gözümde güneş gözlüğüyle taksinin içinde beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi. Ama ben de tanımıyordum kendimi… Yanında bir kadın olan kocamı takip ediyordum. Bu ben olamazdım. Kendime asla yakıştıramadığım bir olayın içindeydim. Bir şey olacaktı. Bilmediğim bir şey olacaktı ve Tamer kendisini aklayacaktı. Başka türlüsü olamazdı. Buna inanmak istiyordum.
    Bir süre sonra araba ünlü bir otelin önünde durdu. Arabanın anahtarını valeye verip içeri girdiler. Taksinin içinde ne yapacağını bilmeyen insanların kararsızlığı içinde bekliyordum. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi ki… Ya da ben ne yapmalıydım. Sonra taksi ücretine biraz ilave para ekleyerek taksiciye verdim. Sanki bir anlamda bu gördüğünü kimseye söyleme demek istedim. Taksicinin bana acıdığını düşünüyordum.
    Yavaş adımlarla otelin kapısından içeri girdiğimde onlar da asansöre biniyorlardı. Ne yapacağımı bilemedim. Otelin lobisinde öylece dolaşıyordum. Sonra asansörü gören bir masaya oturarak beklemeye başladım.
    Zaman geçmiyordu. Bir kahve söyledim kendime… Kahvem geldiğinde yavaş yudumlarla içmeye başladım. Sürekli olarak elimle fincanı döndürüp duruyordum. Yukarıda neler olduğu konusunda bir fikrim vardı. Ama benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada neden bekliyordum ki… Ya da neden yukarıda değildim. Buraya neden geldiğimin bile farkında değildim aslında… Sanki beni tüm duygularımdan arındırmışlardı. Sanki benimle hiçbir alakası olmayan bir olayın gözlemcisi gibiydim.
    Tamer’le ilk karşılaştığım günler aklıma gelmişti. Erkekler her zaman peşimdeydi. Çünkü gerçekten güzel bir kadındım. Bu durum etrafımdaki erkekleri cezbetse de daha çok kadınların olumsuz tepkilerini alıyordum. Kıskanılıyordum. Hatta evli arkadaşlarım bile zaman zaman eşlerini benden korumak için komikçe davranışlar sergiliyorlardı. Oysa ben sadece kariyerimi düşünüyordum. İşimde başarılı olmayı… Kısa ilişkilerim olmuştu ama sadece Tamer gülümsememle ilgilenmişti. İlk tanıştığımızda bana söylediği söz; “Bir gülümseme bir kadına ancak bu kadar yakışabilir” olmuştu. Bu sözü o kadar hoşuma gitmişti ki… Sonra da beni zaman zaman gördüğünü, uzaktan takip ettiğini ve özgüvenime hayran olduğunu söylemişti.
    Gülümsemem ve özgüvenim…
    Benim çok değer verdiğim iki özelliğim…
    Oysa diğer erkekler hep güzel olduğumdan bahsetmişlerdi. Güzel olduğumu biliyordum. Bildiğim bir şeyin bana söylenmesi hiç de ilginç gelmiyordu bana… Ama Tamer iç dünyamı okuyordu. Yani söylediklerimden değil, söylemek istediklerimle beni tanımaya çalışıyordu. Çok iyi bir dinleyiciydi. Ayrıntıya önem veriyordu. Anlattığım bir şey olduğunda çok mantıklı sorular soruyordu. Nezaketen dinlemediğini belli ediyordu.
    Buluşmalarımız sıklaşmıştı. Hatta çalıştığım şirketin personelin moralini artırmak için düzenlediği balolara da Tamer’le katılıyordum. Onunla yaptığım samimi danslarımızı herkesin görmesini istiyordum. Daha doğrusu şirketteki erkeklere bir şekilde gözdağı veriyordum bu hareketimle…
    Tamer gerçekten de beyefendi bir erkekti. Kadın ruhundan anlıyordu. Beni maço duygularla sahiplenmiyordu. Özgür bırakıyordu ama üzerimdeki hakimiyetini de belli ediyordu. Yine de ben onun bu davranışını anlamsız buluyordum. Kendime her zaman güveniyordum. Kendi kanatlarımla uçmuştum şimdiye kadar… Tamer’in bu erkekçe tavırlarını fazla iyi niyetli bulsam da rahatsızlığımı belli etmiyordum.
    İki yıl sonra evlenmiştik. Ne harika bir düğün olmuştu. Ne kadar da mutluyduk. Hele de ben… Yuvamı çok seviyordum. Her işle kendim ilgileniyordum. Eşyaların seçimi de dahil yerleşimine kadar ben karar veriyordum. İşyerinden arta kalan zamanımı tümüyle evde geçiriyordum. Huzur buluyordum. Hele de Tamer’le birlikteysek… Yuvam benim cennetimdi. Cennetimi seviyordum.
    Üç yıl sonra Efe dünyaya geldi. Canım yavrum… Dünyanın en güzel bebeğiydi benim için… Elbette ki çok özeldi. Özel olarak yetiştirmeyi istiyordum. Bu konuda uzman kişilerin kitaplarını okuyor, öğrendiklerimi Efe’nin daha sağlıklı ve daha güzel yetişmesi için kullanıyordum. Kimseyi karıştırmıyordum. Eskiden kalan yöntemleri uzak tutuyordum. Her ne kadar Tamer’in ailesi zaman zaman kendi düşüncelerini söylese de, dinliyor gözüküyor ama uygulamıyordum. Her şey küçük yaşta öğrenilmeliydi. Bir müzik aletini çalmayı öğrenmeliydi. En az iki yabancı dili ana dili gibi konuşabilmeliydi. Yüzme ve basketbol konusunda kendini yetiştirmeliydi. Bütün bunları yaşı elverdiğince hayatına sokmayı planlıyordum. Hiçbir masraftan da kaçınmıyordum.
    Tamer benim bu fedakarlığımı kimi zaman şaşkınlıkla, kim zaman da hayranlıkla izliyordu. Bendeki bu enerjinin kaynağını merak ettiğini söylüyordu. Mutluyduk. Hem de çok fazla mutluyduk. Evimizde pek tartışma olmuyordu. Buna izin vermiyordum.
    Karşı koyamadığım, engelleyemediğim tek şey zamandı.
    Zaman da su gibi akıp gidiyordu.
    Efe 15 yaşına gelmişti. Dile kolay 18 yıllık bir evlilik… Her zaman huzurla, mutlulukla, sevgiyle dolu dolu geçen 18 yıl… Bir kez bile kavga etmeden, bir kez bile birbirimizi kırmadan, incitmeden geçen 18 yıl…
    Ve ben şimdi bir otelin lobisinde kocamın üst kattaki odalardan birinde bir kadınla neler yaşadığını merak ederek bekliyordum. Beynimde o kadar çok ses yankılanıyordu ki… Ama tüm sesler birbirine karışmış gibiydi ve hiç bir şey anlaşılamıyordu.
    Neredeyse üç saatin sonunda asansör kapısı aralandı ve Tamer’le yanındaki kadın dışarı çıktı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. İşlemler için resepsiyona giderlerken ben hala ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de saklanmak istiyordum. Sadece kocam ve yanındaki kadından değil, herkesten… O an burada olmamayı istiyordum aslında… Ya da yer yarılsaydı da içine girebilseydim. Otelden dışarı çıkarlarken bir an Tamer’in bana baktığını gördüm. Başımda şal, yüzümde ise güneş gözlüğü vardı ama yine de beni tanıyabilirdi. Başımı çevirdim. Sanki o büyük yanlışlığı yapan bendim. Sanki onun yaptığı ihanet değil de orada olmak, onları takip etmek daha büyük bir yanlışlıktı. O yüzden başımı çevirdim ve beni görmemesini diledim.
    Bir an bakışlarımız karşılaştı. Sanırım beni tanımıştı. Yüzündeki ifadeden anlamıştım.
    Onlar gittikten sonra bir süre daha oturduğum yerde öylece kalakaldım. Ben ihanete uğrayan bir kadındım artık… Kocam beni bir kadınla bir otel odasında aldatmıştı. Buna inanamıyordum. Böyle bir olayın benim başıma gelmesine gerçekten inanamıyordum. Üstelik de kadın öyle fazla özelliği olan biri değildi. Güzellik ve çekicilik konusunda benimle asla yarışamazdı. Kıyafeti bile zevksizdi. Tamer’in böyle bir kadınla beni aldatmış olmasını hala anlayamıyordum. Tamer’i tanıyordum. Onun kaliteli zevkleri vardı. Zevklerinin bu denli zayıflık göstermesini anlayamıyordum.
    Yıllar boyunca her zaman iyi bir eş olmaya özen göstermiştim. Her zaman iyi bir anne olmaya çalıştım. Hiçbir zaman evimi, yuvamı ihmal etmedim. Evimde her zaman ama her zaman fedakarlık yaptım. Eşim, çocuğum mutlu olsun diye tüm enerjimi onlara harcadım. Şimdiyse kocam hiçbir konuda benimle yarışamayacak bir kadınla beni aldatmıştı. Bu haksızlıktı. Anlamsızlıktı.
    Otelden çıkıp bir süre yürüdüm. Sanki bir boşluktaydım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim. Sonra dönüp otele baktım. Üst katlarına… Kimbilir hangi odasında yaşanmıştı bu ihanet… Belki de şu an odadaki tüm izler silinmişti. Benim içimdeki izler de silinecek miydi acaba… Bir süre sonra unutulacak mıydı. Hiç sanmıyordum.
    Böylesi bir ihanet yaşayan diğer kadınlar ne yapıyor acaba…? Bir filmde görmüştüm, kadın kocasının üzerine bir panter gibi saldırıyordu. Kocası da kendisini savunuyordu. Ben böyle bir şeyi yapamam ki… Ya da bir arkadaşımın, dostumun yanına gidip derdimi anlatamam ki… Ben böyle bir şey yaşadığımı hiç kimseye anlatamam ki... Hatta avukata bile…
    Tanrım…
    Bir an tüm ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Bir an nefessiz kaldığımı…
    Avukat sözcüğü rahatsız etmişti beni… Bunun anlamı belliydi. Avukat; mahkeme demekti. Boşanma demekti. Boşanma ise yuvamın dağılmasıydı. Mükemmel bir kadın olan Ferda’nın diğer kadınlardan bir farkının olmamasıydı. Boşanmak aynı zamanda Efe’nin hayatında olumsuzluklar yaşanması demekti. Boşanmak, herkesin diline sakız olmak demekti.
    Yolda kendinden emin şekilde yürümeye çalışırken bundan sonra nasıl bir hayat beni beklediğini düşünüyordum. Hava iyice kararmıştı ama ruhumdaki yaraları gizleyemiyordu. Duygularımdan kan akıyordu ve ben bu kanı nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Ne acı ki, içimdeki acıyan yaralarımı yüzümdeki acı bir tebessümle saklamak zorunda hissediyordum. Yıllarca kalabalık ortamlarda kendimden emin bir vaziyette dolaşan ben, şimdi insanlardan kaçmak istiyordum. Sanki aldatıldığımı anlayacaklar diye korkuyordum. İlk kez yüreğimde anlamını bilmediğim bir korkunun varlığını hissediyordum.
    Bir taksiye binip eve gittim. Evde sadece Efe vardı. Beni görünce rahatlamıştı.
    --Neredesin, Anne… Merak ettim seni… Hiç bu saatte dışarda olmazdın. Yemek de yapmamışsın.
    Zoraki de olsa gülümsedim. Öylesine yorgundum ki…
    --Bir arkadaşımla lafladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi sana bir şeyler hazırlarım.
    --Benim karnım tok, Anne… Dışarıdan kendime pizza söyledim.
    Başka zaman olsa dışardan bir şeyler söylemesine tepki gösterirdim. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değildim.
    --İyi yapmışsın, oğlum… Afiyet olsun.
    Bu sözlerim Efe’yi şaşırtmıştı. Bakışlarından anlıyordum. Gülümseyerek odasına gitti.
    Üzerime rahat bir şeyler giyip mutfağa geçtim. Yemek yapmalıydım. Ama kime yapacaktım ki… Ben hiç aç değildim. Daha doğrusu bu durumda yemek yiyemezdim zaten… Tamer de büyük bir ihtimalle tok gelecekti. Tabi gelirse… Bu düşünce içimi acıttı. Beni aldatan adama hala yemek hazırlamayı düşünüyordum. Kendime bir kahve yaptım. Sonra da kahvemi alıp salona geçtim. Evimin salonu bir anda bana kocaman gelmişti. Koskoca bir dünya gibi… Belki de ben küçülmüştüm. Çünkü öylesine rahatsız hissediyordum ki kendimi…
    Efe’nin bile yanıma geldiğini son anda gördüm.
    --Anne… Bana aldığın o çizgili tişörtümü bulamıyorum. Hem yine odamı düzeltmişsin.
    --Üstten ikinci çekmecede… Sağ tarafta...
    --Ya, yeşil kot pantolonum…?
    --Kirliydi. Kirli sepetinde şu an… Yarın yıkarım.
    Efe’nin yüzüne bakmadan sorularına karşılık verdim. Sanki robot gibiydim o an… O da başka soru sormadan geldiği gibi hızla odasına geçti.
    İlk kez kendi evimin havasından rahatsız oluyordum. Sanki bir şey boğuyordu beni… Kendi salonumda bir mahkum gibiydim. Oysa öylesine özveride bulunmuştum ki, kendi hayatımı bile tam olarak yaşamamıştım. Bunca fedakarlık yaptığım halde kocama bile yaranamamıştım. O bile beni acımasızca aldatmıştı.
    Hava güzeldi. Balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Şehre bakıyordum. Her yerde ışıklar vardı. Yine de bu ışıklar şehrin karanlığını aydınlatamıyordu. Tıpkı benim içimdeki dünyam gibi… İçimde de zifiri bir karanlık vardı. Güneşim sönmüştü.
    Tamer geç bir saatte geldi. Salonda bana selam verdi. Başımla selamına karşılık verdim. Sonra da her zaman yaptığı gibi üzerini değiştirip yanıma geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de bir süre televizyona baktık. Ama ikimiz de televizyonda ne olduğunun farkında değildik.
    Titreyen bir ses tonuyla sordum.
    --Aç mısın?
    Kaçamak bakışlarla cevap verdi.
    --Hayır. Arkadaşlarla bir şeyler yedik.
    Zaten yemek yoktu. Öylesine sormuştum. Her zaman ki sorularımdan biriydi. O arkadaşlarının kimler olduğunu biliyorum demek isterdim. Ya da kim olduğunu…
    Kendime öylesine kızıyordum ki o an… Beni aldatan adama aç mısın diye sormuştum. Aslında nasıl davranmam gerektiğini gerçekten de bilmiyordum. Böyle bir şey herkesin başına gelebilirdi. Ama benim başıma asla gelmezdi. Never say never… Demek ki doğruymuş. Demek ki insan asla, asla dememeliymiş.
    Televizyon açıktı ama ortam inanılmaz sessizdi. İkimiz de kendi sessizliğimizde kıvranıyorduk. İkimiz de kendi içimizdeki seslerle boğuşuyorduk.
    --Neden, Tamer…?
    Yüzüme baktı.
    --Ne, neden…?
    --Sizi gördüm.
    Bir süre cevap veremedi. Ne söylemesi gerektiğini bilmeyen insanların kararsızlığını yaşıyordu. Belki de itiraz edecekti. Belki de o ben değilim diyecekti. İnkar edecekti.
    --Ben de seni gördüm. Otelin lobisinde… Yanına gelemedim. Yakışık almazdı.
    Ne kadar rahattı ya da ne kadar rahatsız, bilemiyordum. Ama sesinde bir pişmanlık yoktu. Öyle ihanet eden ve yakalanan kişi sendromunu yaşamıyordu.
    --Peki, senin bu yaptığın yakışık alıyor mu?
    --Ben ne yaptım ki…?
    Karşımdaki kişiyi tanıyordum. Kelime oyunları yapmak konusunda becerikliydi.
    --Yaptığına ihanet deniyor. Yani aldatma… Yani güveni kötüye kullanma…
    --Belki de… Ama ihanet eden insanlar suçluluk psikozu yaşar. Sence bende öyle bir tavır var mı?
    Yoktu. Aslında rahat bile sayılabilirdi. Sanki ihaneti değil de önemli bir konuyu tartışıyor gibiydik.
    --Bu senin suçsuz olduğunu göstermez. Sen evlilik kurumuna ihanet ettin.
    --Suçsuzum demiyorum. Ama haklı gerekçelerim var.
    Hayatımda hiçbir zaman şirret bir kadın olamadım. Hakkımı ararken bile her zaman hanımefendi çizgimden taviz vermedim. Her zaman kendime hakim oldum. Hiçbir zaman içimdeki fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermedim. Her zaman dingin bir deniz kadar sakindim. Ama ilk kez, ilk kez biraz olsun sesimi yükseltmek istiyordum. İlk kez o bilindik çizgimden uzaklaşmak istiyordum.
    --Ferda… Bırak kendini… Davranışlarını kontrol etme… İçinden geldiği gibi davran bana… Bana ihanet ettiğimi söylüyorsun. Ki kısmen doğru… Buna rağmen hala o bilinen tepkinin çok uzağındasın.
    Kocamdı. Yirmi yıldan beri birlikteydik. Beni tanıyordu.
    --Söylesene, Tamer… Haklı gerekçelerin ne…? Neden bana ihanet ettin?
    --Senin yüzünden…
    Şaşırmıştım.
    --Ne…? Benim yüzümden mi? Anlamadım.
    --Anlayacağını sanmıyorum zaten… Zaten biraz olsun anlamış olsaydın bugün bu durumda olmazdık.
    --Sen yine de söyle, Tamer… O kadında olan ve bende olmayan şeyi söyle… Neden o kadını bana tercih ettiğini söyle…
    Acı acı güldü. Kendisini anlamadığımı düşünüyordu.
    --Ben seni seviyorum, Ferda… Ben seni çok seviyorum hem de… Ama sen beni yoruyorsun. Anlatabiliyor muyum, yoruyorsun.
    Elbette ki anlamamıştım. Hem beni sevdiğini söylüyordu hem de bir başka kadınla beni aldatıyordu. Yüzümdeki ifadeden açıklama gereği hissetmişti.
    --Sen bir ağacın en tepesindeki meyvesin. O kadın da aynı ağacın en aşağıdaki dalındaki meyve… Üstteki meyveler çok fazla güneş görür. O yüzden de daha olgundur, daha lezzetli… Oysa aşağı daldakiler ise daha ham...
    Verdiği örneği pek sevmemiştim. Alaycı bir dil kullanarak karşılık verdim.
    --Buna rağmen sen o ham meyveyi lezzetli olana tercih ettin.
    Güldü. Ama eskiden güldükleri gibi değildi.
    --Yukardaki meyveler lezzetlidir. Ama ulaşması zordur. Oysa aşağıdakiler öyle değil. Elimi uzattığımda koparabilirim.
    Biraz sesimi yükselttim. Verdiği örnek hiç de güzel değildi.
    --Ben senin karınım, Tamer. Tepedeki meyve değil. Ulaşmak zorunda değildin. Aynı evde yaşıyoruz. Aynı yatakta yatıyoruz. Elini uzatman bile gerekmiyor.
    O da sesini biraz yükseltti. Bu evde ilk kez bu şekilde konuşuluyordu.
    --Sen öyle mi sanıyorsun ha… Demek elimi uzatmam bile gerekmiyor. Bir bak ilişkimize… Ama senin gözlerinle değil, benim gözlerimle bak… Ya da biraz olsun objektif ol… Ben sana ulaşamıyorum, Ferda… Ben seni etkilemekte zorlanıyorum. Çünkü öylesine kendine ait bir dünyan var ki… Ve sen bu dünyaya bizi de sürüklüyorsun. Efe’yle beni… Kendi koyduğun kurallarla bizi de yönetmeye çalışıyorsun.
    Bozulmuştum. Ondan böyle bir tepki beklemiyordum.
    --Saçmalama… Koskoca adamsın. Bu sözü Efe söylese anlardım da… Senin söylemen biraz garip…
    --Düşün bir kez… Ben bu evde son kez hangi işi yaptım. Market mi, tamir mi… Ya da herhangi alınan bir şey söyle… Benden istediğin ve benim aldığım bir şey söyle, Ferda…
    --Sen ne yapmaya çalışıyorsun. Konuyu bilerek saptırıyorsun. Biz senin aldatma işini konuşuyoruz.
    --Konuyu saptırmıyorum. Her şey senin davranışlarınla alakalı…
    Güldüm. Ama aslında ne için güldüğümü de bilmiyordum. İçinde bulunduğum durum gerçekten de trajikomikti. Beni bir başka kadınla aldatan kocam beni suçluyordu. Ama henüz ne ile suçlandığımın farkında bile değildim.
    --Eskiden gençtim. Tüm enerjimi sana veriyordum. Sen hiçbir zaman diğer kadınlara benzemiyordun. Yani senin çıtan hep çok yukarlardaydı. Ama yine de seni etkiliyordum. Çünkü sen mutlu olduğunda bu dünya bana cennet oluyordu. Çünkü seni seviyordum. Seni mutlu etmeyi seviyordum.
    --Bu da demektir ki bana olan sevgin artık tükenmiş. Belki de son günlerde bana uzak olmanın nedeni bu… Hatta beni aldatmanın nedeni de bu…
    Bir anda sinirlendi.
    --Lanet olsun! Neden anlamamakta direniyorsun ha…! Neden biraz olsun çaba sarf etmiyorsun! Ben seni hala çok seviyorum, Ferda… Ama sana ulaşamıyorum. Seni etkileyemiyorum eskisi gibi… Çünkü sen beni yoruyorsun. Yoruluyorum artık. Sen benim tüm enerjimi yutuyorsun.
    Garip sözlerdi bunlar… Konuyu hala birbirine bağlayamıyordum.
    --Ben bu evde neyim, Ferda… Medeni kanun evin reisi olarak erkeği belirlemiş. Bir bak bana… Ben bu evde reis olarak hangi kararlara imza atabildim. Söyle… Evliliğimiz boyunca hem de… İyi kazanıyorum. Yine de aldığım maaş ortak hesabımıza yatıyor. Ve yine sen kullanıyorsun o parayı… Bu durum uzun zamandan beri böyle…
    Bir süre durdu. İçten içe gülmeye başladı. Belki de kendisine gülüyordu. Kendi yaptıklarına…
    --Seni istemeye geleceğimiz zaman bana ne demiştin, hatırlıyor musun?
    Cevap veremedim. Sadece yüzüne bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum.
    --Bir buket çiçek almamı söylemiştin. Hatta nasıl bir çiçek istediğini de belirtmiştin. Bir de çikolata… Ve mutlaka gümüş bir gondolda… Gondol küçük olmasın diye de ilave etmiştin.
    Ben hala Tamer’in yüzüne bakıyordum. Sanki bentleri yıkmış sel gibiydi karşımda… Oysa ben bu gece onun süklüm püklüm karşımda duracak ve benden defalarca özür dileyeceğini düşünüyordum.
    --Sen daha isteme olayından beri her şeye karışmaya başladın, Ferda… Bunu farkında olmadan yapıyorsun. Her şeye müdahale ediyorsun. Sanıyorsun ki senin elinin değmediği her şey yok olacak. Merak etme bir şey olmaz.
    Bu kadarı da fazlaydı.
    --Yok daha neler… Biz ne konuşacaktık sen konuyu nerelere çekmeye başladın.
    --Yaptığımı tasvip etmiyorum, Ferda… Ama şunu bilmelisin ki pişman değilim.
    Onun bu son sözü canımı yakmıştı. Hem de çok fazla…
    Ayağa kalktım.
    --Seni daha fazla dinlemek istemiyorum, Tamer… İster otele git, ister salonda yat. Ama yatak odasında yatmanı istemiyorum. Üzerindeki o günah kokusuyla yatak odamı kirletmene izin vermeyeceğim.
    O da ayağa kalktı.
    --Hayır… Bunu kabul etmiyorum. Ben yine de odamda yatacağım. Sen karşı çıksan da…
    Sesinde bir kararlılık vardı. Yavaş adımlarla Efe’nin odasına gitti. Onunla neşeli bir şeyler konuştu. Sonra da yatak odasına gitti.
    Ben ne yapacağımı düşünüyordum. Bana ihanet etmiş olan kocam, şu an yatağımdaydı. Üstelik de oldukça rahattı. Kendime şaşıyordum. Ben bu değildim. Ben bu kadar duyarsız bir kadın değildim. Benim gururum vardı. Kadınlık onurum… Ama yeterli tepkiyi gösteremiyordum. Her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, her konuda sürekli projeler üretebilen ben, bu konuda ne yapacağımı bilemiyordum.
    Aslında bu sorun bir başkasına ait olsa ona neler yapması gerektiğini söylerdim. Boşan, derdim. Hem de öyle bir boşan ki, ekonomik olarak asla belini doğrultamasın. Bu yaptığı yanına kar kalmasın. Bunu söylerdim.
    Bağırmak istiyordum. Hem de olabildiğince yüksek tonda… Hem de bir tepeye çıkararak… Öfke dolusu seslerle…
    Ağlamak istiyordum. Hem de istediğim gibi ağlamak… Kimsenin olmadığı bir yerde… Hem de hıçkırıklarla…
    İlk kez içimde büyük bir yalnızlığı yaşıyordum. İlk kez çaresizliği…
    Tamer’in yatak odasında yatıyor olması zoruma gidiyordu. Aslında onun bu evde olmaması gerekiyordu. Aslında onun canına okumam gerekiyordu.
    Hiç uykum yoktu. Aslında yaşadığım olay o kadar tahrip etmişti ki beni; uyku en son düşündüğüm şeydi. Salonda ayaklarımı altıma almış bir şekilde oturuyordum. Kalkacak, bir şey yapacak gücüm olmadığını düşünüyordum. Uzun zaman salonda öylece bekledim.
    Bir süre sonra yanıma Tamer geldi. Uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Uyumadığı belli oluyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de sessizdik. İkimiz de o kadar çok şey söylüyorduk ki içimizden… Sessizliği o bozdu.
    --Bazen bu evde bir yabancı gibi olduğumu düşünüyorum.
    Bu cümlesi bile canımı yakmaya yetmişti. Yine başladı, dedim. Zaten bozuk olan moralimi daha da bozacaktı. Yüzüne baktım. Bana duygulu gözlerle bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olmuştum.
    --Senin aldığın koltukta oturuyorum. Senin aldığın televizyonu seyrediyorum. Senin aldığın halının üzerinde yürüyorum. Sandalyeler, masalar, hatta penceredeki perdeler… Hepsini sen aldın. Hatta eskiyenleri sen değiştirdin yenileriyle… Yeni bir şey gördüğünde de kimseye danışmadan sen değiştirdin yine… Yani tüm değişikliği yapan sensin. Bana hiç sormuyorsun. Efe’ye hiç sormuyorsun. Hatta ne yiyeceğimize bile çoğunlukla sen karar veriyorsun.
    -- Bu eve ne alınmışsa ortak hesabımızdaki parayla alındı. Bizim paramızla… Yani senin ve benim… Sadece benim paramla alınmış olsaydı o zaman belki gurur yapabilirdin. Ama bunun için bu kadar hassas davranman gereksiz.
    --Geçen gün gelen davetiyenin üzerinde ne yazıyordu, gördün mü?
    --Hangi davetiyenin…? Seval’in oğlunun sünnet davetiyesinden mi bahsediyorsun?
    --Evet, ondan… Ferda Hanım ve Ailesi yazıyordu.
    Umursamaz bir tavır sergiliyordum. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Bu öylesine belli oluyordu ki…
    --Öyle yazacak tabi… Seval senin değil, benim arkadaşım…
    --Senin arkadaşındı. Ama senin sayende ben de tanıdım onu… Seval Hanım demiyorum ona… Seval diyorum. O da bana ismimle hitap ediyor. Demek ki o benim de arkadaşım… Ama mesele bu değil. O, bu evin reisinin sen olduğunu biliyor. Benim için acı olan da bu…
    --Tamer… Bence yanlış düşünüyorsun. Ne demek ailenin reisi… Modern ailelerde bu gibi kavramlar yok.
    --Efe bile bir sorunu olduğunda sana gidiyor. Benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.
    --Bunu mu dert ediyorsun. Daha çocuk o…
    --Çocuk dediğin 15 yaşında… Ve bir gün olsun baba-oğul gibi konuşamadık. Her sorununda sen ön plandasın.
    --Bu yaşlarda erkek çocukları annelerine düşkündür. Biraz daha büyüdüğünde elbette ki sana danışacağı çok şeyi olacaktır.
    --Beni anlamayacağını bildiğim halde konuşuyorum yine de… Ferda, sen gerçekten de kendini çok mükemmel bir şekilde yetiştirmiş bir kadınsın. Üstelik de zekisin. Bilgini çok güzel bir şekilde kullanıyorsun. Başlangıçta bu benim için büyük bir şans olarak değerlendiriyordum. Nasılsa evde her işe koşan akıllı bir karım var diyordum. Gözüm hiçbir zaman arkada kalmadı. Hala da öyle… Sen bu işi çok güzel idare ediyorsun. Ama ben geride kaldıkça sürekli olarak eksiliyorum. Tükeniyorum. Farkında değilsin sen, ben yok oluyorum.
    Yüzüme bakıyordu. Sözlerinde anlaşılmayı bekleyen bir insanın isyanı vardı sanki… Sanki suçlu olan kendisi değilmiş gibi bakıyordu bana…
    --Arkadaşlarla buluştuğumuzda zekanla, bilginle, kendinden emin konuşmanla onları ne kadar ezdiğinin farkında değilsin sen… Düşüncelerini çok güzel ifade ediyorsun. Üstelik de çok güzelsin. Hatta güzel bir kadından bile çok daha güzelsin. Ve sen bu kadar güzelken etrafındaki tüm ilgileri üzerine topladığının farkında değilsin.
    --Ne yani… Bildiğim bir şeyi konuşmayayım mı. Ya da çirkin bir kadın gibi mi davranayım. Ben buyum, değişemem ki…
    --Senden değişmeni isteyen yok, Birtanem… Zaten değişemezsin. Ama değişen biri var. O da benim… Ben şimdiye kadar hep seni mutlu etmeye çalıştım. Ama senin sıradan zevklerin yok. Başka bir kadını mutlu edecek, bulutların üzerine çıkaracak bir sürpriz, seni sadece gülümsetebiliyor. O kadar… Yine de ben seninle gurur duyuyorum. Yine de mutlu olman için çabalıyorum. Ama yoruldum. İnan bana yoruldum.
    Bir süre sustu. İçindeki öfke henüz dinmemişti.
    --Benim erkek olmaya ihtiyacım var. Benim gururumun okşanmasına ihtiyacım var. Benim egomun tatmin olmasına ihtiyacı var. Benim zaferlere ihtiyacım var, Ferda…
    Sesini biraz yükseltti.
    --Yahu sen benden eşyaların yerini değiştirirken bile yardım istemedin. Sana yardım etme zevkini bile benden esirgedin. İş yerinde sürekli değişik projelere imza atan, büyük zaferler kazanan ben, senin karşında küçücük bir zafer kazanmak istiyorum, anlamıyor musun. Küçük bir zafer… Sana kendimi ispat etmek istiyorum. Evdeki her hangi bir tamir olayında tamirci çağırıyorsun. Bana sormuyorsun bile… Belki benim yapabileceğim bir şeydir. Ama sen benim gücüme güvenmedin. Haklısın, belki de bozardım o tamir olacak nesneyi… Ama bir kez bozardım. Belki iki kez… Ama öğrenirdim. Sen izin vermedin bana… Sen benim ben olmama izin vermedin.
    Tamer’le her zaman mutlu olduğumuzu düşünüyordum. Çünkü hiçbir sorunumuz yoktu. İkimiz de iyi kazanıyorduk. Hatta o benden de fazla kazanıyordu. Etrafında her zaman takdir gören, sevilen bir kişinin karşımda bu şekilde isyan etmesi beni üzmüştü. Bazı konularda haklıydı. Evin her işiyle ben ilgileniyordum. Bunun nedeni belki de sorumluluk alma duygum fazla gelişmiş olmasındandı.
    -- Hatırlar mısın. Daha yeni yeni flört ediyoruz. Seni güzel bir yere götürmek istedim. Şık, nezih bir yere… Ne de olsa ilk intibaa çok önemlidir ya… Araştırdım, soruşturdum sonra da harika bir yer buldum. Benim için biraz pahalı bir yerdi ama seni seviyordum. Paranın ne önemi vardı ki… Neyse… O mekana gittik ben içimden inşallah bir terslik olmaz, inşallah olumsuz bir şey yaşanmaz diye dua ederken sen beni tebrik etmiştin. Hem de ne için, biliyor musun?
    --Ne için…?
    --Seçtiğim mekan için… Meğer orası senin en sevdiğin mekanlar arasındaymış. Daha önce defalarca gitmişsin. Düşünebiliyor musun ya, benim ilk kez gittiğim üstelik de pahalı diye içeri girerken ayaklarımın titrediği mekan senin sevdiğin mekanlar arasında…
    --İyi de, bunun neresi tuhaf ki…?
    --Neresi mi tuhaf… Sen bunu anlamadın hala değil mi. Ne demek istediğimi anlamadın. İşte o gece sen o sözleri söylediğinde ben kendimi orada bir sığıntı gibi hissettim. Sanki bir anda sen oranın müdavimi ben ise bir yabancıydım.
    --Biraz abartmıyor musun?
    --Beni anlayacağını zaten sanmıyorum. Çünkü senin anlamak gibi bir derdin yok. Senin anlaşılmak gibi bir derdin de yok zaten… Ama yine de söyleyeyim. O an ben orada ezildim, anlıyor musun. Kelimenin tam karşılığı bu… Ezildim. Ne olurdu sanki oraya daha önce defalarca gittiğini söylemeseydin. Ne olurdu sanki ben büyük bir bedel ödeyerek kapısından adım attığım o mekana sen rahatlıkla girdiğini söyleyerek beni küçültmeseydin. Ne olurdu sanki beni biraz olsun ya, biraz olsun anlayabilseydin.
    --Hatırladım o yeri… Babam da severdi orayı… O götürürdü bizi… Orayı tanımam bu yüzden… Zaman zaman da arkadaşlarla birşeyler içmek için giderdik. Hepsi bu…
    --Hepsi bu değil. Sen kendini gerçekten de çok iyi yetiştirmişsin. Üstelik de ailen oldukça varlıklı… Sana her türlü imkanı sağlamış. Sen de bu imkanları çok güzel şekilde değerlendirmişsin. Her şeyi fazlasıyla yaşamışsın. Artık küçük şeyler sana zevk vermiyor, biliyorum. Sana tek bir gül almak istiyordum o ilk günlerimizde… O zaman bile bana cimri dersin diye buket alıyordum. Ya da ne almak istiyorsam onun en iyisini… Kendimi mecbur hissediyordum.
    Gülmemek için kendimi zor tuttum.
    --Oysa ben o tek bir gülü bile büyük bir mutlulukla bağrıma basardım. Senden gelmiş olurdu nasılsa… Bence yanlış düşünmüşsün, Tamer...
    --Olabilir. Yanlış düşünmüş olsam da sebebi sensin. Her şeyi sebebi sensin. Bu evde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan her şeyin… Çünkü her şeyi sen planlıyorsun, sen yapıyorsun.
    -- Önemli olan senin ya da benim yapmam değil, yapılmış olması… Bizim bir çocuğumuz var. Onun geleceğe hazırlanması var. Bu evin bir şekilde devam etmesi var. İkimiz de çalışıyoruz. İkimiz de kazanıyoruz. Birlikte başarıyoruz, bazı şeyleri…
    --Ben ikinizi de seviyorum, Ferda… Ben yuvamı seviyorum. Ben sizi mutlu etmek istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.
    Bu sözleri büyük bir duygusallıkla söyledi. Ama beni de oldukça sinirlendirmişti.
    --Neden ha… Neden beni aldattın o zaman… Hem bana ihanet ediyorsun hem de gözlerime bakarak hala beni sevdiğini söylüyorsun.
    --Sana bir cümle kullandım. Sen beni yoruyorsun, dedim. Hem de çok yoruyorsun, Ferda… Oysa o kadın öyle değil. Onunla tanışmak hiç de zor olmadı. Bir firmanın satış temsilcisi… Ofisime gelmişti. Sonra bir yerde karşılaştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Oldukça rahat bir kadın… Sonra buluşmak istedi. Önce bir kahve içtik sonra da otele gittik.
    --Yeter…! Daha fazlasını duymak istemiyorum. Zaten yaşadığın rezilliği gördüm.
    --Ne gördün, Ferda…?
    --İhanetini…!
    --Hayır, görmedin.
    Yüzüne sert sert bakıyordum. Öfkem doruklardaydı.
    --Resepsiyondan işlemleri yaptırıp asansörle odaya çıktınız.
    Sesim titriyordu. Bu konuşmayı yapmak beni utandırıyordu.
    --Sonrasını görmedin. Sonra neler yaşadıklarımızı görmedin.
    Cevap veremedim. Haklıydı, sonrası yoktu. Ama bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
    --Bir oda tuttum. Asansörle yukarı çıkarken kendimi çok kötü hissediyordum. Odanın olduğu kata çıktık. Ama odayı açmadım. Yani o odaya girmedik. Yapamayacağımı söyledim. Özür diledim. Otelden hemen ayrılmak istediğimi belirttim ona… O da bari bir şeyler içelim dedi. Anlayışlı davrandı. Ya da öyle davranmak zorunda kaldı. Otelin en üst katında restoran var. Orada birşeyler içtik. Hepsi bu…
    Yüzüne bakıyordum. Gerçeği arıyordum gözlerinde… Bana tatlı sert bir ifadeyle bakıyordu. Şimdiye kadar bana hiç yalan söylememiş kişiydi karşımdaki… Doğru söylediğine inanıyordum. Ben kocama her zaman inandım zaten… Onun dürüstlüğüne her zaman inandım. Bu sözlerinden sonra rahatlamalı mıydım peki… Ama yine de bir düşünce vardı beni rahatsız eden... Belki eylem yoktu ama o eylemi gerçekleştirmek için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden de tam olarak masum sayılmazdı.

    --Ben seni çok seviyorum, Ferda… Ben bu hayatta sadece seni sevdim. O kadın bir anlık zaaftı sadece… Çünkü ilk kez emek harcamadan bir kadına ulaşmıştım. Belki de o bana ulaştı. Ama yapamadım. Yani sana ihanet etmek değildi, derdim. O an sen aklıma bile gelmedin. O kadın benim tarzım değildi. Yani dünya görüşümüz, özel zevklerimiz farklıydı.
    --Desene biraz bana benzeyen bir kadın olsaydı…
    --O an ne olurdu, inan bilmiyorum. Belki de o ihaneti yaşardım. Belki de sana olan sevgim beni korurdu. Çünkü ben hala bu hayatta senden daha güzel bir kadının olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü ben hala bu hayatta seni sevdiğim gibi bir başka kadını sevebileceğimi düşünemiyorum. Çünkü ben seni üzmek istemiyorum, Birtanem… Ben seninle yaşlanmak istiyorum.
    Bardağın yarısı boştu. Ya boş olan kısımların hesabını soracaktım ondan… O kadınla buluştuğu için cezalandıracaktım. Ya da dolu olan kısımla değerlendirecektim sadece… En azından zaaflarına yenilmediği için kaldığımız yerden devam edebilecektik. Gururun da sınırları olmalı… Bugün canımı çok yakmıştı ama üzerimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.
    Bir an gülümseyerek baktı bana… Bakışlarında bir muzırlık vardı.
    --Biliyor musun, seni otelin lobisinde gördüğümde çok mutlu oldum.
    --Saçmalama… Ben o an yerin dibine girmenin hesabını yapıyordum.
    --Beni kıskanmıştın. Hem de ilk kez… Senin beni takip edeceğini asla düşünmezdim. O an koşup senin boynuna sarılmayı bile düşündüm.
    --Delisin sen ya…
    Ben bu adamı çok seviyorum. Elbette ki takip edeceğim. Elbette ki kıskanacağım. Ne de olsa benim kocam… Çocuğumun babası… Daha da önemlisi sevdiğim adam… Her ne kadar ayakları yere basan bir kadın da olsam, sonuçta kadınım. Benim olana elbette ki sahip çıkacaktım.
    O gece beraber yattık. Ama ikimizin de yakınlaşma cesareti yoktu. İkimiz de reddedilmekten korkuyorduk belki de… Belki de duygularımız hayli yorgundu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı.
    Ertesi sabah pazardı. Her zaman ki gibi diğerlerinden erken kalkıp markete gittim. Kahvaltılık bir şeyler aldım. Sonra da güzel bir masa hazırladım. Tamer hala uyuyordu.
    --Kalk bakalım uykucu… Neredeyse öğle olacak. Kahvaltı hazır…
    Bir müddet sonra baba-oğul ikisi de masadaydı.
    Mutfaktan Tamer’e seslendim.
    --Tamer…! Buraya gelebilir misin, lütfen…!
    --Efendim, birtanem…
    --Senin sevdiğin reçelden aldım ama kavanozun kapağını açamıyorum. Yardım eder misin?
    O an yüzünde oluşan ifadeyi sevdim.
    --Elbette, hayatım.
    Tamer kavanozun kapağını eliyle sıkıca tutup çevirmeye başladı. Ama açılmadı. Bu sefer daha da kuvvetli çevirmeye başladı. Kapak bir türlü açılmıyordu. Tamer tüm gücünü kullandığı halde başaramıyordu. Şişeyi kırmasından korkuyordum.
    --Şey, birtanem… İstersen kapağın altından kaşıkla bastır. Havasını al. O zaman belki açılabilir.
    Ama o hala bildiğini yapıyordu. Beni duymuyordu bile…
    --Canım… İstersen sana söylediğimi bir dene…
    Kendisine bir kaşık verip nasıl yapması gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptığında kapak rahatlıkla açıldı. Kocamın yüzünde büyük bir iş başaran insanların gururu vardı.
    --Çok teşekkür ederim, Sevgilim… Eline sağlık…
    --Rica ederim.
    Tamer bir an için yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Evet, sonuçta benim rahatlıkla açabileceğim kapağı birlikte açmıştık. Ama bu onu rahatsız etmemişti. Bilakis mutlu bile olmuştu. Sanki birlikte bir işi başarmış gibiydik.
    Kocam kendisini değersiz hissediyordu. Haklıydı belki de… Ben onu kendisini iyi hissedecek duygulardan mahrum bırakmıştım. Belki de bu yüzden kendisini bir başka kadının kollarına atmak istemişti. Kendini daha iyi hissedeceğini düşündüğü bir başka kollara… Belki de ben itmiştim onu o kadının kollarına… Kendini değersiz hissetmek, hayattan zevk almayı zorlaştırır. Kendine olan güvenini azaltır. Zamanla da yalnızlaştırır. Yalnız insan her zaman sığınacağı bir liman arar. Tamer neyse ki tam zamanında yanlıştan dönmüştü. Belki de bu olay birbirimizi anlamamız için gerekliydi.
    Ben evin her şeyine koşturarak iyi bir şey yaptığımı zannederken aslında en büyük yanlışı sevdiklerime yapmışım. Hem onların kendilerini iyi hissetme duygularını ellerinden almış, hem de kendi hayatımı farkında olmadan zorlaştırmışım. Bu şekilde davranarak fedakar eş, fedakar anne rolüne soyunmuştum. Yanlış yaptığımın farkında değildim. Tamer ilk kez içindeki duyguları net bir şekilde ortaya çıkararak benim hata yaptığımı söyledi. Üstelik inandırıcıydı. Sonuna kadar haklıydı.
    Tamer’in ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu o kavanoz kapağını açtığında yüzünde görmüştüm. Benim gözümde değerli olduğunu görmek istiyordu. Çocuğunun gözünde pasif bir baba imajını silmek istiyordu.
    Önemli olan bir şeyin yapılması değil, paylaşarak yapılmasıydı. Ne de olsa biz bir aileydik. Herkesin kararı alınmalıydı. Belki sonuçta yine benim dediğim olacaktı ama eşim ve oğlum da kendilerini iyi hissedecekti.
    Değişmesi gereken bendim.
    Zaferi bireysel olarak değil, takım olarak kazanmalıydık.

    Özcan KIYICI
  • Güzel bir hikaye tamamlama serüveninin daha sonuna geldik.. Sürprizlerle dolu ve başlangıçta 19 kişinin katılımıyla ( 19 u koruyamadık tabii :) sonrasında 15 kişi kalarak hikayemiz tamamlandı.) Fantastik olarak kurgulanmaya başlayan hikayemiz, yazım süreci içinde Fantastik-Bilim Kurgu ya dönüşmüş ve birbirini tamamlayan herbirisi şahane parçalarla hoş bir hikayeye dönüşmüştür. Bizler yazarken çok keyif aldık, finalimiz de değerli yazarlarımızdan Mehmet Yılmaz beyin değerli katkılarıyla tam bir 19 a vurgu yaparcasına sona erdi.. Samsun lu olan Mehmet bey ve Samsun diyince hepimizin aklına gelen o kurtuluş mücadelemiz 19 mayıs 1919.. Hikayemiz de zaten aziz vatanımızın bir nevi kurtuluş öyküsü gibi özgürlük mücadelesi gibi..

    Evet değerli okurlar, bizler (Şimal , NigRa , Hilal mazlum , 7'nci adam , Visal..., Yuceyurt, Mithril / Evie Black, Uğur Ukut , Yasin Yalçın, Ahmet Mülayim, Enes Bayrak, Muhayyelll, DR.çehov, Erhan, Mehmet Yılmaz)
    Yazarken çok keyif aldık. Umarız sizler de okurken çok keyif alarak okursunuz..
    Etkinlik başladığından beri emeği geçen herkese çok çok teşekkürler ediyorum.. kasımda hikaye başkadır dedik.. başka oldu gerçekten..
    Sevgiyle,huzurla,sağlıcakla esenkalın efendim..

    sizleri hikayemizle baş başa bırakıyorum.

    19..........

    Sonbaharın ikindi güneşi bir başka ısıtır insanı. Hem güneşin akşama gurubu hem de mevsimlerin kışa gurubundan olsa gerek. Akşam, nasıl bütün her şeyin üzerine karanlık bir yorgan çekiyorsa kış da o karanlığa inat bembeyaz bir yorganla örtüyor her şeyi.
    İlkbaharın müjdecisi rengarenk kokulu çiçeklerin tüm yaz gayretlerinin ve olanca sıcakta yanmalarının sonucu meyveler, sebzeler, yiyecek içecek ne varsa ambarlara konulacak her şey.. hep yiyecek içecek değil ya bir de kokusu ve görüntüsü ile ruha gıda olacak arz-ı endam eden envai çeşit çiçekler, çiçekli ağaçlar var.. işte ben en çok bunlara meftunum aslında..
    Bundan tam beş yıl önce.. her biri hakkında her türlü bilgiyi öğrenip olmaları gerektiği yere tek tek ben diktirdim bu envai çeşit aromatik ve egzotik çiçekleri.. hiç kimsenin bilmediği daha doğrusu kodaman sosyetenin oturduğunu sandığı, İstanbul’un yüksek rakımlı, gözden ırak bir ormanlı tepesinde tam 19 tane villanın bahçesine.. Beş yıl boyunca hem evlerin yapımı hem de bahçenin en ufak ayrıntısını her gün en az üç kez gezerek, kimi zamanlar burada kalarak 24 saat kontrol ettim.. iş seyahatleri bahanesiyle onların beni yurtdışında bildikleri sevgili eşim Naz ve oğlum Can’a hasret geçen yoğun yılların işte semeresi.. şahsına münhasır tasarlanan amacına uygun evler.. gül bahçesi içinde olan da var, kopkoyu renklerle donanmış şato görünümlü olan da.. daha neler neler...tam 19 tane..
    Tam da gözümün içine giren yoğun ikindi güneşinin altında güneş gözlüğümü takmadan erguvanların, zeymuranların, akasyaların, kızıl ağaçların, çam kokularının, yediveren güllerin arasında adım adım gezdiğim ve her karesini ezbere bildiğim bu yere haftaya taşınacağız.. Herkesin hanımına farklı farklı şeyler dediği gibi ben de üstün hizmetlerimden ötürü devletin bana verdiği büyük ikramiye karşılığında böyle bir yerden ev aldığımı söyleyeceğim sevgili eşime.. bu sürprizime nasıl şaşıracağını ve sevineceğini tahmin ediyorum aslında.. eminim çok da gururlanacaktır böyle bir ödüle layık olduğuma.. ve tek çocuğumuz Can’ımızı böyle bir yerde büyütecek olmamıza.. sanki yeni görüyormuşum gibi bende çok şaşıracağım onlarla birlikte ve heyecanlı mutlu görüneceğim.. her detayı incelerken ‘’ aa çok iyi düşünmüşler bravo’’ diye öveceğim kendimi gıyabımda.. sabah koşusunda, nilüferli havuzların başında, ya da arabamıza inip binerken karşılaştığımız komşularımızla eşlerimiz yeni tanışırken bizler sanki yeni tanışıyormuşuz gibi merhabalaşacağız.. hepsinin durumuna göre özel dizayn edilen ağaç, çiçek, su kanalı, kapıdaki evcil hayvanlar, çocuklarımıza aldığımız ve onlara eşlik eden kedi köpek dahil ve dahi bir otu ve çöpü dahi sıradan olmayan ama bizim sıradanmış gibi davranacağımız bu yerler için her birimizin o evi nasıl aldığına dair eşine söyleyecek illaki inandırıcı bir cümlesi olacak tabii ki.. belli aralıklarla taşınarak dikkat de çekmeyeceğiz.. çok sık görüşerek açık da vermeyeceğiz.. eşlerimiz bizi birbirilerine bizim onlara kendimizi nasıl anlattıysak öyle anlatacaklar.. bizim evimiz envai çeşit kokulu ve rengarenk güllerin arasında bir ev.. bahçesindeki minik havuzda nilüferleri de ellerimle tek tek suya bıraktım.. öyle olması gerekiyordu .. o koku bizim için çok önemliydi çünkü.

    Peki Biz kim miyiz?

    Biz bu vatanın geleceğiyiz..

    Tam 19 kişi..

    Şimdilik..

    Her birimizin, hem kendi özelliklerimiz, hem de bizlerden genetik olarak tek çocuklarımıza aktarılan özelliklerimizden dolayı özel yetiştirilen, devletin değişik kademelerinde, görünür mesleklerimizle çalışan, mühendis, biyolog, kimyager, doktor, botanik bilimci, zoolog, uzay bilimci, fizikçi, bilgisayar mühendisi, mimar ve değişik meslek gruplarından tam 19 kişi.. Dünyanın gurubunun yaklaştığı, bir nevi kıştan önceki sonbaharın evlatları.. Bu kaçınılmaz kışı rahat geçirelim diye dünyanın gerisinde kalmamak ve kendi geleceğimizi şekillendirmek adına hem kendi özelliklerimizi hem biricik evlatlarımızın özelliklerini kullanacağımız hem de daha ne özelliğe sahip olduğunu fark etmeyen cevherleri bulmak ve yetiştirmek için her an çalışmaya azmetmiş bir avuç yürekli adam.. ve 19 tane farklı yaş ve cinsiyette özel çocukları..

    Eşimin ara ara tedirgin olduğu, acaba bir hastalığı mı var dediği oğlum Can.. farkında olduğum özelliklerinin sonuçlarını eşim hastalık mı acaba diye anlıyor tek sorunumuz bu .. onu rahatlatmak için her seferinde özel ayarladığım farklı doktor arkadaşlarıma götürüp ‘’hiç birşey çıkmadı hayatım her şey yolundaymış’’ diyerek atlatıyorum.. şu an 9 yaşındaki oğlum doğduğundan beri benimle iletişim halinde.. önceleri telepatik yollarla, konuşmayı öğrendiğinden beridir de konuşarak, annesi yanımızdayken de uzaktan telepatik yollarla anlaşmaya devam ediyoruz.. çok özel ilgileniyorum aslında onunla güncel hayatta annesinin olmadığı zaman ve yerlerde eğitiyor, kimi zaman da kan ter içinde burnu kanayarak uyandığı rüyalarına girerek onu orda yetiştirmeye devam ediyorum.. ben olmadığım zamanlarda da özel eğitimli safkan iran kedisi de onun gölgesi gibi her an yanında zaten.. o kedinin soyunu ve özelliklerini anlatmaya kalksam ne kadar büyük bir hazineye sahip olduğumuzu anlatamam bile..
    ………………
    Mevsim sonbahar... Dökülen yaprakların bir yolun sonuna yaklaşması misali biz de artık yolun sonuna ilerliyoruz. Çoktan söylenmiş 19 yalan bulunduğumuz tepeye doğru yola çıktı bile.

    Yıllardır hazırlandığımız büyük final, onca zorlukla bazen bilinmezliğin verdiği kuşkuyla beklediğimiz o kış bu kış.

    Ben kim miyim? 19 taneden birisiyim sadece, bizim ismimiz önemli değil zaten yaşamlarımız gibi isimlerimiz de sahtedir. Hepimiz devlet için birer numaradan ibaretiz. Örneğin şu mimar olduğuna inanan ve villaların yapımıyla tek tek ilgilendim diye böbürlenip duran 3 numara. İnsan bir yalanı yaşamayı sürdürdükçe zamanla o yalan kendi gerçekliğine dönüşüyor da sahteyle gerçek yer değiştiriveriyor.

    Biz gerçekten hiç var olmamış ve hiç var olmayacak olanlarız. İsmimizi, işimizi, görevimizi, ailemizi... hiç birisini biz seçmedik.
    Ben kim miyim? Ben kendisine, özel ve şahsa münhasır tasarlanmış 19 villaya, 19 özel bahçe yapma görevi verilenim. 19 özel aileye 19 özel çiçek... Çiçekler, hayvanlar, eşyalar hepsi ayrı ayrı öneme sahip evet. Bizim dünyamızda normal gözüken şeylerin hepsi aslında normal görünüme sahip özel varlıklar. Hiç kimse hangisinin tam olarak ne yaptığını bilmiyor, böylece aslında hiç kimse bilmesi istenenden fazlasını bilemiyor. Örneğin ben sadece çiçekleri biliyorum, 3 binaları, 7 hayvanları gibi.

    Kendimi bildim bileli böyleyim, bir zamanlar bir ailem var mıydı bilmiyorum geçmişime dair hatırladığım ıssız bir adada kurulmuş bir laboratuvar, bitmek bilmeyen aklınızın almayacağı zorlu deneyler, bir sürü beyaz önlüklü insan, ilaçlar, kabuslar, hazırlandığımız görevin vurguları ve belirli zamanlarda bir araya gelebildiğimiz kalan 18 çocuk. Öncesi yok... Vücudumuzun geçirdiği mutasyon ile kazandığımız yeni özelliklerimizin bedelini hatıralarımızla ödedik.

    Devlete bağlı çok gizli bir örgüt tarafından yürütülen kontrollü deneylerin 19 başarılı deneğiyiz biz.

    Hiç Stephen King okumuş muydunuz? İşte biz bu 19 kişi o romanlardaki karakterlere taş çıkartacak hayatlar sürdüren gerçek kişileriz.

    Yıllarca süren özel eğitimler sonucu her birimiz farklı alanlarda uzmanlaştırılarak devletin çeşitli kadrolarında görev almaya başladık.

    Deneyin ilk basamağı genetikleriyle oynayarak üstün özellikli bireyler elde etmek ise, 2.basamağı ise bu üstün özellikli genleri biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak bir sonraki nesile aktarabilmekti.

    İkinci aşama için üreme çağına gelmiş 19 deneğe doğal yollardan çocuk sahibi olamayacak eşler bulmaktı.

    Doğal yolla meydana gelecek gebeliklerde 2. nesil deneklerin DNA sının tek zinciri anneden geleceği için saf DNA elde edilme şansı %50 olacak ve yılların çalışması büyük bir risk altına girecekti. Başka yollarla da deney devam ettirilebilse bile doğacak bebekler sürekli gözetim altında tutulamayacağı için bu da başka problemler doğuracaktı. Bu nedenle örgüt her birimize yıllardır hazırlıkları devam eden projenin mükemmeliyetinin korunmasını sağlayacak koşulları sağlayan eşler buldu ve tamamen gözlemde bulunabilmek için hepimizi bu eşlerle evlendirdi. Tabi bayanların deney malzemesi olduklarından haberi yoktu, projenin gizliliği tehlikeye atılamazdı.

    Eşlerimizin neye göre seçildiğine dair bilgimiz yok, örgütün kararlarını sorgulamaz uygularız çünkü şimdiki bizim biz olmamızı sağlayan örgüttür. Örgüt demek devlet demektir ve bizim her şeyin vatanımızın iyiliği için yapıldığından şüphemiz yoktur.

    Tabi burada tutarlı hikayeler yaratmak, bizleri sevdiklerine inanmalarını sağlamak ya da en mantıklı mantık evliliği olduğuna inandırmak ve evlenmeye ikna etmek için bir dizi hafıza yıkama, zihin kontrolü gibi güçlerimizi kullanmamız gerekebildi.

    Doğal yollardan çocuk sahibi olamadığımızı öğrendiğimde şaşırmış gibi yapışım, üzüntüm ve bilimsel yöntemler deneme kararı alışımız. Yaşanılması zorunlu bir başka yalan daha...

    Ve deneyin 2.aşamasının başlaması. Gen terapileri sonrası Rekombinant DNA teknolojisi ile kopyalanmış genlerin bebeklere aktarılması, ve 19 süper bebek! Gen klonlanması gibi bir teknolojinin Dolly ile sınırlı kaldığını mı düşünmüştünüz?

    Çiçekler diyordum değil mi? Kimisi güçlerin kontrol altında tutulabilmesine yardımcı olan, kimisi güçlerini kullandıktan sonra bitkin düşen çocukların ( çözümü hala araştırılıyor) toparlanmasına yardımcı olan, kimisi bazı özelliklerin tetiklenmesini sağlayan her biri Istanbul’a endemik 19 farklı genetiği ile oynanmış çiçek. Kokusu, rengi, konumlanmaları ile ihtiyaca göre bahçelere dağıtılmış durumdalar.

    Bizim evimiz tamamen kopkoyu renkli taşlardan yapılmış, İtalyan toskana tarzı villa. Bahçemiz şimdi kızımın saçlarının rengini hatırlatan, “Güneş” ve “Ateş” ile ilişkilendirilen familyaya ait, yeni yeni çiçek açmaya başlayan Taraxacum aznavourii yani İstanbul karahindibası diye bilinen endemik tür ile süslenmiş durumda. Varlığı, yaşamı, zekayı ,arzuları ve ruhsal gelişimi simgeleyen, büyük yaratıcıların, idealistlerin ve bilim adamlarının favori rengindeki çiçekler. Bir süre sonra bitecek olan bütün bu geçiciliğin temsili. Güçlendirilmiş genetiği sayesinde uzun ve yorucu çalışmalarımızın sonucu güçsüz düşen bünyemize enerji sağlaması için tüm bahçemizi bu çiçeklerle donattım.

    Evimiz tamamen taştan çünkü küçük kızım güçleri üzerinde tam kontrolü sağlayabiliyor değil ve sırf yapbozunu tamamlayamadı diye evi yakmasını istemem. Evet kızım pirokinez bir psişik, bu tamamen kendine has gücünün yanında benden aldığı telekinezi gücü onu epey güçlü bir mutant yapıyor. Eşimin nasıl fark etmediğini soracak olursanız aniden açılıp kapanan kapılara, dolaplara bazen mazeretler üreterek bazen de hafızasını sildirerek bir şekilde idare ettim. Bazen eşime her şeyi anlatasım gelir fakat görev gizliliği dolayısıyla olabilecekleri kestiremediğimden şimdiye kadar buna hiç cesaret edemedim.

    Kaçınılmaz kış gelecek ve görevimiz nihayete erecek.

    Tüm bu kurgusal oyunda duygular oyunu bozacak olan kurallardı ve devre dışı olmalıydı. İlk ve en katı kural buydu ve tüm bu Truman Show benzeri kurguda gerçek olan tek bir şey olmadığına göre çocuklar da oyunun bir parçasıydı ve zamanı geldiğinde ve hazır olduklarında, görevlerine teslim edilmeleri gerektiğinden onlara bağlanmamamız gerekiyordu. Genler örgüt tarafından tekrardan yaratılan genlerse çocuklar da bizim değil vatanın çocuklarıydı. Hazır olacakları zamana kadar onları eğitip gelişmeleri düzenli olarak rapor etmemiz gerekiyordu.

    Fakat sorarım size adım adım büyümesini izlediğiniz, sürekli emek verdiğiniz, gülen ağlayan koşup oynayan ve size koşulsuz bir sevgi duyan bir canlıya bağlanmamak mümkün müdür?

    Kızım psişik yeteneği sebebiyle sık sık görüler görür ve bunları diğerleriyle birlikte değerlendirip anlamını çözdükçe raporlarım, fakat buraya taşınmamızdan bir hafta önce ağlayarak tamamlanması gereken görevi gördüğünü, görünün net olmadığını fakat görevin başarıya ulaşabilmesi için sonunda kendisinin ve diğer çocukların ölmesi gerektiğini anlattı. Günlerce teselli etmeye çalışarak bunu unutmasını söyledim ve kimseye bu görüden bahsetmedim. Kime ne kadar güvenebilirim bilmiyorum.

    Ben kim miyim? Ben kendisine belirlenen kaderi reddenim. Hepsinin kardeşi olan ve tüm kardeşlerinden şüphe eden kişiyim. Tüm bu baş döndürücü güç ve görev aşkını kızımın normal bir yaşam sürme olasılığına terk edecek olanım. Onca zaman görev öğretilerini her şeyin önünde tutmuş olup üstün yetenekleri de olsa yine de çocuk olan, hatta benim büyüttüğüm ve sevdiğim bu çocuğun hayatta kalması için her şeyi göze almış olanım.

    Hayır hangisi olduğumu söylemeyeceğim, zaten gereğinden fazla şey biliyorsun artık ve senin de zihnini okuyup beni bulabilirler. Hayır böyle bir şeyin olmasını istemem, yapmam gereken şeyler için zamana ihtiyacım var. Güvenebileceğim kardeş(ler)im var mı yoksa yalnız başıma mıyım bunu araştırmalıyım önce. Yine de yeterince dikkat edersen benim kaç numara olduğumu anlayabilirsin belki.

    Şimdilik benim için en büyük risk telepat yetişkin veya çocuklardan birisinin bu sırrı keşfetmesi...
    ……………
    Kuzeyden esen rüzgarlar serttir. O nazenin çiçekler dayanamaz buna. Daha bir hafif esmeli rüzgar onlar için. Hatta esmemeli dokunmalı yaprağına; pembesi beyazına. Bana sorsanız hiç bilmem hiç birinin adını. Hepsi topyekün yeşildir benim için. Ottur, topraktır. Bir maviyi severim göğü yaşattığı için. Kollarımı açasım gelir her göğe baktığımda. Kuzeyim ben; bulutlar özlemim.
    Anladığınız üzere kendime Kuzey adını verdim. 1ve 0 hakim hayatıma. Numaram 10. Herkesin bildiği mesleğim üniversite de öğretim üyesi olmam. Yaka kartımda Profesör Kuzey YILMAZ yazmakta. Teknoloji ile aram oldukça iyi. Pek kurallara takılan biride değilim. Genelde ya kuralları koyar ya da o kuralları bozan benim. 19 evin tüm teknolojisi benden sorulur. 19 evin, ev sahipleri yokken bu evlere yaptığımız ziyaretlerde yeni alınan tüm eşyalara 1 metrenin 1 milyonda biri büyüklüğünde yani gözle göremeyeceğiniz chipler yerleştiriyoruz. Giydiğiniz kıyafetlerin her birinde bu chiplerden var. Ve dış etkenlere karşı inanılmaz dirençli. Ten ısınız, nabız atışınız, nefes alış verişinize göre psikolojik analizler yapabiliyor. Sizden çok sizi tanıyoruz. Hangi olaya ne tür tepkiler verebileceğinizi önceden tahmin etmek artık o kadar da zor değil. Tüm evler her santimi kameralarla değil eşyaların yansıtma özelliği ile izlenmekte. Evde bulunan tüm eşyalara çok özel bir madde sürmekteyiz. Birkaç saat içinde emilen bu özel sıvı sürüldüğü yerdeki yüzeyi aktif hale getiriyor. Hücresel değişim yaşayan bu yüzeyde deformasyon olmuyor. 0,2 desibele kadar tüm sesleri toparlıyor. Toparladığı ses titreşimini büyütüp, tıpkı modern ses alıcı cihazlarında olduğu gibi, sonra mevcut engelleri ortadan kaldırıp, gelen bir sesi diğer seslerden ayırmak için özel filtre ve arıtmadan geçiriyor. Sesleri kaynak dosyadaki verilerle eşleştirerek görüntüleme sağlıyor. Kısaca eşyaların dış yüzeyi birer kamera görevi görüyor. Ve bir karıncanın hareketlerini bile görebilme hassasiyetine sahip. Ama bunu kimse bilmiyor.
    Hişttt.. ARAMIZDA KALSIN.
    Stanford da doçentlik tezimi son teknolojiler üzerine verdim. Ve pek çok projede aktif olarak çalıştım. Öğrendiklerimi bu 19 villa da ve en çok ta kendi evimde uyguladım. Görünen her şey aslında gördüğünüz şey değildir.. Hiç bir zaman size gerçeği yansıtmaz. Gözünüz beyninizle size oyun oynar. Yanıltır. Cam saydamdır değil mi? Arkasındaki her şeyi olduğu gibi mi yansıtır? Asla... Benim evimin tamamı cam. Size göre kırılgan bana gör ise bir kale. Evde olan her şeyi görebileceğinizi mi sanıyorsunuz? ASLA... Nasıl göstermek istiyorsam öyle görürsünüz. Ve bunun için de hiç bir özel güce ihtiyaç yoktur. Sadece biraz teknoloji..
    Az önce size bahsettiğim 1 metrekarenin 1 milyonda birinden çok daha küçük chipler yarattım. Bunlar benim ve ailemin vücudunda gezmekte. Kanda gezinen, vücut düzenleyici olan bu chip verileri değiştirerek yansıtmakta. İstendiğinde izlenemez ve dinlenemezsin. Hatta hiçbir kamera seni göremez. Vücudun bir verici olmaktan çok, ayna konumuna düşerek arkasındaki görüntüyü kameraya yansıtır. Aslında varsın ama aslında yoksun da. Gelelim evin cam olmasına. Evdeki camlar sabit değil. Yani istendiğinde hareket halinde olan bir camı dışarıdan kim görebilir? Hiç kimse. Hareket halinde bulunan bu camlar kırılma açıları oluşturup evin içinde özel alanlar meydana getirmekte. Tıpkı bir su dolu bardakta duran kaşık misaliyiz. Sonradan yaptığım bu eklemeler Denizin dünyaya gelmesinden öncesine dayanır. Mimari tasarımı değiştirme sürecim ev halkının evden gitmesiyle başlar. Nurun doğum için 3 aylığına kız kardeşinin yanına gitmesi, evin bana kalması anlamına geldi. Ve bu avantajı fırsata dönüştürmüş oldum.
    Bir kızım var ismi Su. Yoğun uğraşılar, doktora gitmeler gelmeler, her gece yaşadığımız Nur’un ağlama krizleri sonucu dünyaya merhaba dedi. Evet eşim Nur çok hassas ve sevecen biri. Bu dünyada onu sevmeyecek biri yok. Ne kadar kurgulanmış bir evlilik yapmış bile olsam. Sadece onun yanında tüm yelkenlerim suya düşüyor. Benim limanım, sevdiğim. Kimsenin bilmediği bir sırrı sizinle paylaşacağım. Su' dan sonra Nur bir kez daha hamile kaldı. Uzun bir dönem bu durumu kimseye sezdirmedik. Kolay olduğunu söylemiyor. Son 3 ayında aynı dönemlerde Nur'un kız kardeşi de hamileydi. Zor ve sıkıntılı bir hamilelik dönemi geçirdiği için ablası Nur onun yanına şehir dışına gitti. Hatta doğumları aynı zamana denk geldi. Gelmeseydi başka bir planım daha vardı. Ama buna lüzum kalmadı. Buraya kadar her şey çok güzel. İki kardeş ikisi de hamile. Ama hayat çok az pembe renk barındırır. Kız kardeşinin kalbinde delik varmış. Ve bunu hepimizden saklamış. Bir tek eşi biliyormuş. Zaten bebeği de istememiş. Doğum esnasında Nur bebeğimizi dünyaya getirirken kız kardeşi de yaşamını yitirdi. Hem bebeği hem de kendisi hayatını kaybetti. Kayıtlara sızmak, evrakları değiştirmek hayata merhaba diyen kızımızı baldızımın çocuğu olarak kayıtlara girmek birkaç dakikamı aldı. Aslında bizim olan Deniz. Öz anne ve babasının kollarında güvendeyken, sizin gözünüzde öksüz ve öz babası tarafından istenmeyen bir çocuk olarak görüldü.
    Su ile Deniz arasında 1,5 yaş var. Ve her ikisi de üstün ırk. Su, çevresinde bulunan tüm varlıkları istediği şekil ve büyüklükteki canlılara çevirme ve emri altına alma yeteneğine sahip. Dikkat edin. Elinizdeki bir bardak birden sizi öldürebilir. Bir gül devasa bir deve dönüşüp sizi ezebilir. Deniz ise ruhlar alemine hükmediyor. Ölmüş olan tüm canlıların ruhlarına hakim. Gel de şimdi bu kızlara bir laf et. Azıcık sinirlendir.
    Hayatım pahasına koruyacağım bir aileye sahibim. Tüm çabam ve bu kadar teknolojinin içine dalmış olmamda bu yüzden. Düşmanımı kendi silahı ile vurmak. Teknolojiyi teknoloji ile alt etmek. Tüm ipler benim elimde olduğu sürece yaşamaya devam edeceğiz.
    ………………
    Bir sonbahar akşamıydı. Rüzgar bütün hiddetiyle ağaçları hırpalamaya devam ediyordu. Top şeklini almış çalılar oradan oraya savruluyorlardı. Rüzgarın çıkardığı o huzur veren sese orman da eşlik ediyordu. Ama her zamankinden farklı bir şeyler vardı. Baykuşların, sincapların, yarasaların o garip haykırışlarından farklı bir ses. Daha önce böyle bir ses duymadığımdan elimdeki kitabı yere bırakıp pencerenin önünde seslere kulak verdim. Ses bir değil birkaç yerden geliyordu. Hepsi de aynı tonda ve ritmi bozmadan sesleniyordu bana. Bunlar beni çağıran telepatik sesler beynimin içinde. Bunlar beraber yola çıktığımız 19 arkadaşım ailemin sesleriydi evet onlardı..

    Sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu zihnimin içinde .. artık hazırlanıp dönmem gerektiğini söylüyorlardı. Verilen görevleri tamamlayıp dönme vakti geldiğini...

    Ama dışarıda karanlık beni içine çekiyordu hiçliğe karanlığa ve ay ışığına.. gece sevdiğim sırlar ile dolu olmuştur daima bana ben olmayı gösteren. Arayıp Kendimi bulduğum. Yaşadığım hiçliğin içinde bir ses olup hiçliğe şekil vermeye çalışmak gibi sessizliği bozup geceye ses veren ses gibi. Kendimi geceye karanlığa bıraktım gecede kendimi ararken çalıların arasında bir ses duydum? Sese doğru ilerledikçe beyazlar içinde hiç görmediğim bir kadın çıktı oldukça ürkmüş ve titriyordu.

    Aklımdaki sesler daha yoğunlaşmaya başladı hayallerim vardı korkularım ve yalnızlığım.. korkularımı bırakıp karanlıktan çıkan kadına baktım aklımda milyonlarca soru hepsinin karşısında çaresiz yardıma muhtaç bir kadın. Ürktüm titredim sustum aklım beni yanıltıyor mu yine diye düşündüm ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmeden ardıma dönüp karanlığa yürümeye başladım hiçliğe!
    İçim rahatsızdı.. korku ve şüphe ile dolu bir şekilde ilerliyordum karanlığa geceye..

    Ardımda bıraktığım gerçek miydi hayal miydi diye düşünmeye başladım sorular bitmiyordu .. ardıma tekrar döndüm kadına doğru ilerledikçe daha büyük sorular ve şüpheler ve anlaşılmaz bir sevinç ile kalacak yerin var mı diye sordum.. hayır dedi.. beni takip et dedim bembeyaz kadına..

    Eve vardık kadına temiz kıyafetler sıcak bir yemek ve dinleneceği bir yer vermiştim konuşmadık tek kelime etmeden sabah olmuştu ikimizde uyumamış sadece boşluğa bakıp ne olacağı konusunda tek kelime etmeden binlerce şey konuşmuş gibiydik.

    Artık dönme vakti gelmişti zorlu geçen 13 yılın ardından 19 arkadaşıma aileme kavuşma zamanı. Heyecanlıyım.. artık bir çatı altında olacaktık ve bir aile olacaktık bunun için hazırladığımız her ayrıntısını hepimizin belirlediği 19 villa
    Her birinin detayını özelliğini kendimizin belirlediği villalar yuvamız olacaktı..
    Artık ayrılık olmayacak yuva aile olacağımız vaktin geldiği zaman gelmişti
    Sonunda bir aile bir yuva ve bir olmanın mutluluğu 19 kişilik ailem olacaktı ve yanımda tanımadığım bir kadın? Beni artık dönüş vakti diye hiçliğin arasından alan bembeyaz kadın..

    Evimi hayal ettim 19 villanın en uzağında en ücra köşesinde tek ve hiç birşeye yakın olmayan sadece huzuru sessizliği yaşayacağım evim.
    Her detayında hepimizin seçtiği güzellikler vardı çiçekler hayvanlar teknolojik gereçler benim eklediğim güvenlik detayları sığınaklar depolar ve hepsini yer altından bağlayan tüneller.. olası tehlikelere karşı ailemizi bir araya getirip toplanacağımız yollar ve bir arada olup zorluklarda hep beraber karar alabileceğiniz gibi bir üs.. hepsi yer altında..

    Gecen 13 yıl boyunca ben çeşitli yerlerde çeşitli görevlerde insanları eğitip onları kendilerini ve bu ulusu korumalarını öğretmiştim. Kimi zamanlar zor durumda olanlara koşup yardım edip yaralarını sarmış, kimi zaman kimsenin gidemediği yerlere gidip insanlar ile birlikte olmuştum. Birlik beraberlik kardeşlikten bahsedip insanları bir araya toplamıştım. Tabii ki maksadım hem yardım hem de kendinin bile farkında olmayan üstün yetenekli insanları bulmaktı..

    Yola çıkma zamanı dedim bembeyaz kadına..
    - Kadın gülümseyerek bana ailen ve sevdiklerinin yanına mı dedi şaşırdım.. ürktüm.. nerden biliyorsun bunu diye sordum.
    -Dün gece konuşmasak dahi aklından geçenlerin hepsini gördüm dedi.
    -Şaşırmadım çünkü 19 kişi idik ve 19 umuz da üstün yetenek ve güçlere sahip idik ve hepimiz telepati ve zihin okuma konusunda eğitim almıştık. kadına şaşkınlık ile ne diyeceğimi bilmeden
    - sen peki diye sordum sen neden gece karanlığında ormanda bekliyordun diye ilk kez sordum?
    - Mimar yolladı beni dedi.. Seni bana anlattı..7nci adam seni bize getirecek ve seni koruyacak dedi..
    -Neden ne için kimden koruyup seni aileme götürmem gerek diye sordum .. seni neden bana yolladılar? Dedim..
    -Sen savaşçısın.. ben de.. dedi..
    Sanki içimi okuyor sanki ben di bembeyaz kadın.. Gözlerimi kapadım.. ve açtığımda çığlık çığlığa soğuk ve sert esen kuzey rüzgarıyla 19 a.. aileme.. gelmiştik bile.. bir anda..
    …………………
    Görev adım 8 Numara, bilinen mesleğim Jeofizik profesörü, sayılarla kafayı bozmuş Matematik mühendisi eşim ve yedi yaşında Yağmur adındaki kızımla 19 muhteşem villanın bulunduğu ormanda 8 Numaralı villada yaşıyoruz. Geliri çok iyi olan bir aile için bile çok lüks olan bu villada nasıl mı yaşıyoruz? Sayılarla kafayı bozmuş eşimin hayatında ilk defa oynadığı şans oyunuyla. Peki gerçekten eşim şanslı mıydı? Tahmin edersiniz ki en büyük şansı (ya da şansızlığı) benim eşim olması...
    ...
    Ilık ve yağmurlu bir gece daha.. Camdan bir kale olan evimdeki kaçıncı gecem bilemiyorum. Zaman kavramı, biz 19 kişi için net ve anlamı olan bir şey değil. Bizler zamanda istediğimiz gibi hareket edebiliyoruz. Herkese hükmettiğimiz gibi, bize de hükmedebilenler var (belki de yok). Hayatlarımız, ailelerimiz, arkadaşlarımız, aslında bunların hiç biri gerçek değil. Gerçek olan tek şey, üstün yeteneklere sahip olan çocuklarımız. Tabi onlarında ne kadar gerçek olduğu muallak.
    Peki ben kimim?
    Evimin camdan olduğunu söylemiştim ya, evet camdan ama içi su dolu küplerden oluşan camdan. Çünkü ben sadece suyu bilenim, sadece çiçekleri bilen, hayvanları bilen adamlar gibi bende sadece suyu biliyorum. Ekipteki 18 kişiden biraz farklıyım. Onlara göre bu farklılık, zayıf kalmama sebep, ama bana göre bu bir üstünlük. Onların bu düşünmedikleri düşüncelerini nereden mi biliyorum? Suyu bilmemden. İnsan beyninin yüzde sekseni sudan oluşur ve insan vücudunun da yüzde yetmişi sudur. Hal böyle olunca, insanların ve en önemlisi ekip arkadaşlarımın beynini ve vücudunu okuyabilmem kolaylaşıyor. Zaten var olan üstün yeteneklerim, hiç bilinmeyen teknolojilerle donatıldığından bu yana daha üstün hale geldi. Arkadaşlarım için de aynı şey geçerli tabi. Fakat onlardan farklı olan yönümle, onların erişemediği en derin duyguya ulaşabiliyorum. Farkımın ne olduğunu merak ettiniz değil mi? Duygusal zekamın oldukça gelişmiş olması. Arkadaşlarımla aramdaki en büyük fark bu. Biliyorsunuz ki kadınların duygusal zekaları erkeklere göre daha gelişmiş. Biz 19 erkeğin üstün yetenekleri olsa da içimizde bir kadının olmaması duygu eksikliğine sebep oluyor.(Her ne kadar duygulara ihtiyacımız olmasada) Basit bir ayrıntı olarak görünse de, öyle değil. Çünkü, bizler her ne kadar eşlerimizin her zerresine hükmedebiliyor olsak da kadın gibi hissedebilmemiz de gerekli. Bu duygu yoğunluğu da sadece bana verildi. Arkadaşlarım duyguların beni zayıflattığını düşünüyor olsada onların bu düşüncelerini bu duyguyla daha iyi algılıyorum. Tabi olumsuz bir yönü de var. Kızımla kurduğum bağ... Arkadaşlarıma kıyasla babalık güdümün çok erken gelişmesi bu bağı güçlendiriyor. Neyse ki bu bağ sayesinde kızım diğer çocuklara göre daha hızlı gelişiyor. Ve itiraf etmekten çekindiğin bir şey var. Olmaması gereken bir şey. Bir istek, belkide bir hayal. Oda, görevim bittiğinde, dönebilirsem eğer, gerçek hayatıma döndüğümde, (ki gerçek bir hayatımın olduğundan emin değilim) nasıl bir yaşam sürdüreceğimi kestiremesem de istediğim tek şey ailemle olmak. Belkide bu sadece benim istediğim bir şey değildir.(Ki değil)Oyunun baş rolü olan eşlerimiz, çok üstün yeteneklere sahip çocuklarımız bu gerçek olmayan hayattan bize kalmasını istediğimiz yegane varlıklar.
    Suyun tek zerresinin ulaştığı her şeye ulaşabilen, hükmedebilen ben, görevimiz bittiğinde, bize ne olacağımızı ne kadar uğraşsam da kestiremiyorum. 19 villa, 19 aile, 19 gerçek olmayan hayat ve 19 görev, işte biz 19 kişinin özeti...
    ...
    Kızıma gelince; Yağmur, güçlerini altı yaşında kontrol etmeye başladı. Kontrolü bu kadar çabuk alması benim işimi kolaylaştırıyor. Gök cisimlerini kontrol etmekte uzman. Dünyaya 17 bin ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Jüpiterin 1,5 katı kütleye sahip, sadece kendisinin var olduğunu bildiği gezegeni bile kontrol edebiliyor. Evrende olan en küçük gök hareketini, her durumda hissetmesi, örgütün gizliliği ve güvenliği için önemli yere sahip. Aile içinde ve diğer villa sakinleri arasında ki duruşuyla, çok sıradan bir çocuk portresi çizmesine karşın, ekip arkadaşlarımla telepati yöntemiyle çok iyi haberleşebiliyor. Bizim dünyamızda şaşırmak duygusu var olmuş olsaydı yedi yaşındaki bu çocuğun bu kadar çabuk ilerlemesi oldukça şaşırtıcı olurdu. Peki sizce Yağmur'un diğer çocuklardan bir adım önce gelişmesinin sebebi ne olabilir? Tabi ki, benim duygu yoğunluğum. Hepimiz farklı alanlarda, aynı teknolojik eğitimlerden ve yöntemlerden geçmiş olsakda kadın gibi hissedebilmek kesinlikle bir ayrıcalık. Mesela anne çocuk bağını daha iyi hissedebiliyorum. Ve ekipten birinin herkesi kandırdığının (ya da kandırdığını sandığının) farkındayım. Bunu neden mi kimseye söylemiyorum. Çünkü her şeyin bir zamanı var. Ve hiç bir hata bedelsiz değildir. Zamanı geldiğinde farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız bütün hataların bedelini ödeyeceğiz zaten. Bizler bir ekibiz. Hiç kimseye güvenmeyiz. Kendi kendimize bile. Çünkü kimse güvenilir değil. Ama yine en çok bir birimize güveniriz. Bizler sadece örgüte güveniriz.
    Şaşırdınız mı?
    Düşünüyorsunuz şimdi, nasıl olurda biri kendine değilde, bir ekibe güvenebilir diye. Şaşırmayın, çünkü biz çok özel bir ekibiz. Her şeyi bilen, ama hiç bir şeyi bilmeyen 19 kişilik bir ekip. Evet herş eyi biliyoruz, ne yaptığınızı, ne hissettiğinizi, ne düşündüğünüzü. Ve bunların hepsini sizden önce biliyoruz. İnsanların hayatını onlar yaşamadan önce bilmek çok çekici geliyor sizlere değil mi? İnanın bizim bildiklerimizi bilseniz, bu hiçte çekici gelmezdi size. Şunu da unutmayın tabi, siz sadece bizim istediklerimizi bilir, görür ve duyarsınız. Her birimizin tek bir alandan sorunlu olması da bundan. Şimdi düşünüp duruyorsunuz, bunlar gerçek mi, değil mi, varlar mi yoklar mı, kim bunlar? diye. Fazla düşünmeyin. Söyledim size. Siz sadece bizim izin verdiğimiz kadarını bilebilirsiniz. Unutmayın, hisleriniz dahi bizim elimizde.
    Kim olduğumuzu bilmek istiyorsunuz.
    Şunu bilin ki, ne kadar az şey bilirseniz sizin için o kadar iyi...

    Kim olduğumu söylemiş miydım size?
    Görev adım 8 Numara, bilinen adım Erdem Aksu, Jeofizik profösörüyüm, Eşim Zerya ve kızım Yağmur'la şehrin kalabalık ve kirli olan her şeyinden uzakta sakin ve doğayla iç içe sadece 19 ailenin yaşadığı bu ormanda inzivaya çekildik. Görünürde her şey doğal, sakin. Biz mutlu bir aileyiz. Eşimle tanıştığımız günden bu yana bir birimize tek bir yalan söylemedik. Size şaşırtıcı gelebilir ama evet bende ona hiç yalan söylemedim. Eşimle olan ilişkimizdeki tek yalan benim gerçek olduğum. Ben gerçek olmadığıma göre, söylediğim hiç bir şeyde yalan değil.
    Gerçek demişken, sahi, gerçek nedir?
    Bizim, yani 19 kişinin hayatındaki tek gerçek örgüt. Örgütün gizliliği, güvenliği ve çıkarları. Bizim tek ailemiz de yine örgüt... Şimdi merak ettiğiniz tek şey bu örgütün kimlerden oluştuğu ve ne yaptığı değil mi? Bunu bir gün öğrenebilirseniz eğer sizde bizden biri olmuşsunuz demektir.
    Biz kim miyiz?
    Biz gerçek olamayacak kadar üstün kişileriz...
    Aramızda olmayı çok istiyorsunuz değil mi?
    Bilmeniz gereken bir şey var.
    Olmayı en çok istediğiniz yer olmamanız gereken yerdir!!!
    Bunu unutmayın ve kararınızı ona göre verin. Çünkü, hepinizin her zerresinde biz varız. Düşüncelerinizi daha siz düşünmeden biliyor ve görüyoruz. Bunları size neden anlattığımı düşünüyorsunuz. Anlattığım her şeyin bir sırrı var ve sizin bu sırları bulmaya çalışmanızı istiyorum. Son bir şey daha! Şu bilinmeyen gezen vardı ya, belki de onun üzerinde yoğunlaşmanız gerekiyordur.
    …………………
    Bir amaca hizmet etmek bizim genlerimize kodlandı. Biz hizmet etmek için yaratıldık. Hepimizle oynadılar. Hepimizi değiştirdiler. İsteseler bizi birer süs köpeği yapabilirlerdi ancak devlete hizmet etmemizi istediler. Yüce bir gaye. Ancak... Bizim ve ailelerimizin hayatları.. bunlar ne anlam ifade ediyor? Peşinde hayatların tehlikeye atıldığı yüce vasıflı görevlerin yanında bizim hayatlarımızın değeri ne kadardı?

    Evet! O benim. Sorgulayan, şüpheci ve kırılgan olan. 19'un 9'u. Yanımda 1'i olmayınca tek başına 9. Yalnızken ne kadarda boynu bükük ve içe dönük görünüyorum aldığım numaradan belli oluyor bu.

    Bana verilen yetenek, insanların duyuları ile oynayabilme özgürlüğü. İstediğim kişinin hislerini anında değiştirebilir ve yerine istediğim hissi yerleştirebilirim.

    Açlığınızı size unutturabilir ve vücudunuz açlıktan ölürken beyninize doygunluk hissi verebilirim. Veya düne kadar çok sevdiğiniz bir dostunuzu yarın sizin gözünüzde yok edebilirim. Buna yetenek diyorlar.. ben diyemiyorum ancak. İnsan kandırmak beni pek memnun etmiyor.

    Eşim Aslı bir doktor. Çoğu şeyden habersiz ve beni delicesine seviyor. Ondaki bu sevgiyi yüreğine ben mi yerleştirdim, emin değilim. Beni gerçekten seviyor mu bilemiyorum. Yeteneklerimi onun üzerinde kullanıp kullanmadığımı kim söyleyebilir? İnsanın karısının sevgisinden şüphe etmesinden daha huzursuzluk verici ne olabilir ki? Eşim ile diğer numaralı ekip arkadaşlarımın eşleri arasında güzel bir dostluk var. Hemen hemen hepsi ile bir araya gelip sohbetler edebiliyor Aslı. Benden daha uyumlu olmasını çoğu zaman kıskanmıyor değilim.

    Kızım Ebru ise babasının aksine yeteneğinden gayet memnun ve onu idare etmeyi çok iyi bir şekilde öğrendi. İstediği an uzay-zamanı bükerek zaman çizgisinde sıçramalar yapabiliyor. Henüz bu teleportasyon yeteneğini geliştirmiş değil tabi ki. Biliyorum ki ilerleyen yaşlarda yanına istediği kişiyi de alarak ışınlanabilecek. Bunun için çok çalışmalı.

    Eve henüz alışabilmiş değiliz. Gerçi Aslı hemen benimsedi ancak ben çok yabancılık çekiyorum ve sanırım bu biraz daha sürecek. Bahçemizde kızımın ilgilendiği bir köpeğimiz var. Bizim villamıza bir köpek tahsis edilmesi bana çok manidar geldi başlarda. Yine bunun altında da bir bit yeniği aramadım değil. Benim sorgulayıcı yanıma atıfta bulunarak sanırım köpeklerin sadık olması hatırlatılmak istendi. Galiba benimle alay ediyorlar. Bunu uzun ve müsait bir zamanda oturup düşünmem gerek, biliyorum. Sadakat verilen her emre uymak mı yoksa faydasına inandığın şeyleri yapmaya çalışmak mı? Düşünmem gerek...

    Bahçemizdeki çiçekler ise evin diğer malzemelerine nazaran o kadar rastgele seçilmiş halde ki şaşırırsınız. Bütün halde bahçeye baktığınızda hiç bir görsel zevk verecek çiçek bulamazsınız. Ancak her bir çiçeği ayrı ayrı incelemek isterseniz o ayrı. Bunda da bir şeyler gizli olabilir mi?

    Sanırım devlet bizi 24 saat boyunca izlemekte. E zaten biz onlar için çalışmıyor muyuz? Neden bizi takip ediyorlar ki? Karımla vakit geçirirken sürekli tetikte olmak zorundayım. Bu beni biraz kıskanç biraz da asabi yapıyor. Bu şüphelerle yaşamak.. Aman tanrım!

    Devlete hizmet halka hizmettir! Bizlere öğretilen ilk kurallardan. Peki o zaman neden halktan uzakta yaşamak zorundayız. Onlarla iç içe olmadan onları tanımadan onlara nasıl hizmet edebiliriz ki? Sorular...

    Bizi yarattılar ve bir amaca mahkum ettiler. Bu belki de nesillerce devam edecek. Çocuklarımız birer robot. Bizden onları robotlaştırmamızı istiyorlar. Bunu kızımın gözlerine bakarak nasıl yapabilirim. Bunu benden nasıl beklerler..

    Şu günlerde bazı geceler uykusuz kalıyorum. Sebepsizce karmaşık rüyalar görüyorum. Yurt dışı merkezli bir örgüt tarafından İstanbul'da hayata geçirilmesi planlanan bombalı bir eylemi neredeyse son anda engellediğimizi anımsıyorum. İlk görevlerimizden biriydi. Takım çalışmasına yatkın olmadığımız hal ve hareketlerimizden belliydi.

    19 kişi, 19 farklı karar mekanizması gibi çalışıyorduk. Birbirimizin yeteneklerini kıskandığımız bile oluyordu ilk zamanlar. Ancak bunları aştık zamanla. Aynı amaca hizmet eden 19 kişilik bir takımız artık. Peki o halde ben neden günlerdir bu rüyaları görüyorum. Bir sebebi olmalı!

    Yurt dışı hizmetlere henüz gönderilmedim. Yeteneğimin ülke içindeki halk kamuoyu üzerinde çok daha faydalı olduğu düşünülüyor. Korku ve panik halindeki kitleleri anında sakinleştirebilme gücüm devletin en sevdiği yanım. Panik hali ile eleştirel düşünen kitleler bile artık sessizleşiyor. Bunun sebebi ben miyim, yoksa toplumsal baskı mı? Hangisi olursa olsun, devletimiz artık çok güçlü. Hele ki insan yönetimi konusunda.

    Dünya büyük bir savaşın ortasında. Belki omuz omuza çarpışmalar görmüyor halklarımız ancak soğuk bir savaş sürmekte. Bizler gibi genetiğiyle oynanmış insanlar yaratmak fikri tabi ki sadece bizim devletimizin fikri değil. Olamaz da. Nazi Almanyasında bile benzer amaçlarla onlarca deney yapıldığını unutmayın. Başarısız olduklarını iddia edebilir misiniz? Hele ki günümüzde. Aynı amaçla çalışmalar yapılmadığını kim söyleyebilir. Devam eden bu psikolojik ve informatik çarpışmada ülkemi ve halkımı korumak için bu 18 adamla birlikte verilen her görevi yerine getireceğimize yemin ettik. Bu yolda öleceğimizi bildiğimiz halde.
    ………………………
    Bir anda, kanıma pompalanan adrenalinin gücüyle gözlerimi açtım. Kalbim hızla çarpıyordu. Gözlerimi tekrar kapattım ve derin nefesler alarak nabzımı 120 seviyelerinden 90lara indirdim. Hızla akan kanımın damarlarımda yaptığı basıncın sesi kulaklarımdan silindikçe, beynimin içinden gelen ve sürekli tekrarlayan sesi daha net duyar oldum;
    “Saat 9’da olağanüstü toplantı”…

    Yatakta, yanımda uyuyan kadını uyandırmadan doğruldum ve başucumdaki çalar saate baktım. 5.59du, bir dakika sonra çalacak olan alarmı kapatıp çıktım yataktan. Eşim öce yatakta kıpırdanmaya başladı, ve ardından da gülümseyerek gözlerini açtı.
    “Günaydın hayatım, erkencisin?” Soru anlamı taşımayan kelimelerin soru sorarcasına kullanılmasından nefret ederdim. Her kelimenin, her aletin, ve her insanın bir görevi vardır ve bunun dışına çıkmamalıdır. Yüzüme sıcak, ve sıcak olduğu kadar da sahte bir gülümseme yerleştirerek yatağın kenarına oturdum ve kadının saçlarını okşamaya başladım.
    “Dün akşam bahsetmiştim ya, sabah erken yatırımcılarla bir toplantımız var, öncesinde hazırlık yapmak istiyordum.” Kadın hatırlamak ister gibi hafifçe gözlerini kıstı ve alnındaki çizgiler biraz daha belirginleşti.
    “Hatırlamıyorum.” Hatırlamıyor mu? Yatağın, kadının yattığı tarafındaki komodine kaydı gözlerim. Üzerindeki vazo içerisinde bahçeden kopartıp getirdiğim gül vardı. Ancak kurumuştu. Tam da zamanı!
    Ben kadına söyleyecek cümle, onu ikna edecek bir açıklama düşünürken yatak odasının kapısı çaldı.
    “Gel!”
    Yavaş yavaş açılan kapının ardından oğlum Doğan’ın ışıl ışıl yüzü belirdi.
    “Günaydın anne, baba, sesinizi duyunca uyandığınızı anladım ve size bir sürpriz yapmak istedim.” Arkasında sakladığı kıpkırmızı gülü ortaya çıkartıp, şaşkınlıktan gözleri dolan kadına uzattı. Kadın mutlulukla gülü aldı ve uzun uzun gülü kokladı.
    “Teşekkür ederim, yine tam zamanında geldin”
    “Görevim. Ancak bir dahaki sefere çiçeğin tazeliğine dikkat edersen iyi olur”
    “Neden erken kalktın?”
    “Seninle aynı sebepten, toplantıya bu sefer biz de davetliyiz” Oğlumla sürdürdüğüm sessiz sohbet, kadının sesiyle bölündü;
    “Teşekkür ederim bir tanem, ben hemen kahvaltıyı hazırlıyorum o halde, babanın bu sabah işe erken gitmesi gerekiyormuş, dün akşamdan beri bundan bahsediyor. Bu durumda seni okula ben bırakırım.”
    “Gerek yok anne ben babamla gideceğim”
    “Tamam canım, nasıl istersen” kadın üzerine sabahlığını geçirerek alt kata mutfağa indi.
    Ben kimim? 19 askerin biri. Ne adımın ne numaramın ne de başka bir şeyin önemi var ama ben 1 im. İlk denek, ilk asker... Aynı zamanda da kimyagerim. Biyokimya ve genetik mühendisleri ile beraber çalışıyorum. Az evvel kadına koklattığımız çiçeğin kokusundaki kimyasal bana ait mesela. Bitkinin salgıladığı AG24D6 kodlu enzim oksijenle buluştuğu anda güzel bir koku veriyor, ve enzime karşı herhangi bir antidot almamış kişinin koşulsuz şartsız itaat etmesini sağlıyor ve beyinlerindeki sorgulama mekanizmasını çürütüyor, böylece onlara sunduğumuz yapay gerçeklere tamamen inanıyorlar. Ben bu gibi pek çok kimyasal yaptım ve yapıyorum, diğer askerler ise bu kimyasalı organik ya da inorganik malzemelerde birleştiriyorlar. Gülün DNA’sına, bu enzimi salgılatmak gibi. Bizimle yaşayan 19 kadının onca dönen şüpheli şeye rağmen hala bu kadar sakin kalmaları, bu çiçekler sayesinde. Çiçeklerin başka rolü yok mu? Elbette var, bu sadece tek bir görevi…
    Yanımdaki kadın, tamamen önemsiz… Bu hikayede Doğan’ı 9 ay rahminde taşımaktan başka bir görevi yoktu. Görevini de bundan 8 yıl evvel tamamladığına göre artık elimine edileceği günü bekliyor. Ve bu da çok uzak bir tarih değil. Her ne kadar kendisine karşı hiçbir duygu taşımasam da, çünkü en başından beri plan onların zamanı geldiğinde yok edilmesi üzerineydi ve bizler de çocukluğumuzdan beri bu gerçeğe şartlandırılarak büyüdük, yine de masum bir kadının öldürülecek olması beni biraz üzüyor. Keşke bugünün yapay rahim teknolojisi o zamanlar da var olsaydı da, hiçbir kadını bu işe bulaştırmasaydık.
    Ve ne yazık ki, duygusal bağ kurmama konusunda herkes benim kadar başarılı olamadı. Eliminasyon günü geldiğinde eş dedikleri kadınları korumak adına bizi karşılarına alabilecek kadar ileri gidebilecek olanlar var aramızda. Gerçi o gün geldiğinde bunu yapabilecek kadar ileri gidebilirler mi bilinmez ama buna gerek bile kalmayacak. Çünkü Yüce Üstat geçen ay bana planını açıkladı. Özel bir kimyasal hazırlayacaktım, vücuttaki iyon dengesini kısa süreliğine bozacak bir kimyasal. Bu da, vücuttaki kasların çalışmasını engelleyecektir, kalp kası dahil… Bir süre sonra kalp çalışmayı durduracak ve ölüm gerçekleşecek. Birkaç dakika sonra ise kimyasalın etkisi geçecek ve yeniden iyonlaşma başlayacak. Ancak kalp bir daha çalışmayacak. Sonrasında mühendisler bu kimyasalı, her kadın ve Deniz için özel seçilmiş takılara enjekte ettiler. Elbette ki onlar bu kimyasalı AG24D6’nın yeni bir versiyonu olarak biliyorlar. Ve sadece üç gün sonra, bu özenle paketlenmiş takılar 19 asker aracılığı ile hedeflerine ulaştırılacak.
    Peki bu durumda, kadınlarla duygusal bağ kurmuş olanlar aldatılmış hissetmeyecekler mi ya da örgüte düşmanlık beslemeyecekler mi diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
    Merak etmeyin, bunun için de karanfiller hazır, 19umuz da hediyeleri verdikten sonra acil toplantıya çağrılacak ve karanfillerle süslü bu toplantı odasında Yüce Üstadın söylediklerini sorgulamadan kabullenecekler.
    Aslında bu kadar detaylı bir işleme gerek yoktu. Neticede örgüt, tüm siteyi ateşe verebilir ve bir yangında herkesin öldüğünü de bildirebilirdi ancak gereksiz yere medyanın ilgisini çekmeye gerek yok. Kadınların aileleri ve dostları gül kokulu bahçelerde, sevdiklerinin kalbinin bir gece ansızın durduğunu öğrenecekler ve bir daha sorgulamayacaklar.
    Gelelim oğluma, Doğan… Onun yeteneği ise hızı. Sabah kadının “Hatırlamıyorum” sözüyle sıkıntı yaşadığımı duydu, ve ben daha cevap bile veremeden yatağından kalkıp giyindi, odasını topladı, bahçeye çıktı, gülü aldı ve bildiğiniz üzere kapımızı çaldı. Muhtemelen Flash ve Superman yarış yapacak olsalar, oğlum ikisini de geçerdi. Bu hızın ona en büyük katkısı ise zaman oldu. Henüz 8 yaşında olmasına rağmen 80 yaşındaki bir insanın deneyimi ve bilgisine sahip, okumadığı kitap, gazete, makale kalmadı. Normal bir insanın yıllarca emek verip ge geliştirebildiği yetenekler onun sadece birkaç dakikasını alıyor. Ve o da bu görevinin bilincinde ve kadının elimine edilmesi gerektiğinin bilincinde.

    Kahvaltıdan sonra okul üniformasını giymiş olan oğlumla arabaya bindik, siteden çıkar çıkmaz yaklaşık 100 metre ilerdeki büyük iş merkezine girdik, arabayı otoparka bıraktıktan sonra beraber en üst kattaki toplantı salonuna çıktık. Aslında bu binaya evlerimizin altındaki tünellerden de geçiş var ancak kadınlar bizi yolcu etmek konusunda ısrarcı olduğu zamanlarda evin dışından gelmek daha kolay oluyor.
    Toplantı odasına girdiğimizde sandalyelerin neredeyse tamamen dolu olduğunu gördüm. Girişte bulunan VR gözlüklerinden birini kendime aldım diğerini Doğan’a uzatacakken onun çoktan gözlüğünü takmış olduğunu farkettim. Beraber ön sıralara geçtik ve oturduk. Her zaman olduğu gibi gözlüklerin aktifleşip Yüce Üstat’ı görmeyı beklerken sesini duyduk.
    “Evlatlarım, gözlüklerinizi çıkartın! Bugün özel bir gün ve sizinle özel olarak konuşmaya geldim”
    Şaşkınlık dolu mırıltıların yerini bıraktığı uğultuyla gözlüğümüzü çıkarıp sahneye baktığımızda salonu yeniden derin bir sessizlik kapladı. Yüce Üstat bembeyaz takım elbisesi ile sahnede bizlere bakıyordu, yakasında taşıdığı kırmızı karanfil, birazdan konuşulacakların ciddiyetinin sinyallerini taşıyordu. Yanında ise yine beyazlar içinde oldukça solgun, genç bir kadın vardı. Masmavi gözlerini salonda gezdiriyor, sanki birini arıyordu. Tüm beyazlığı ve solgunluğu ile tezat oluşturan simsiyah saçları ise beline kadar uzanıyordu. Çıkık elmacık kemikleri ve sivri, kalkık çenesi bana çok tanıdık bir simayı anımsattı ama bir türlü çıkaramadım.
    “Evlatlarım, bugüne kadar pek çok olayda suça karşı mücadele ettiniz, halkın yanında savaştınız. Gerek iç gerekse dış düşmanlara karşı birliğimizi savundunuz. Ancak bunların hepsi birer eğitimdi ve sizi bugüne hazırlamak içindi. Bugün yanımda, sizinle konuşmak için çok uzaklardan gelmiş çok özel bir konuğum var. Sözü kendisine bırakıyorum.”
    Ve ardından konuşmaya başladı…
    -------------------------------
    Beyazlar içerisindeki kadın sitenin doğu yakasındaki kayalıklara yürüdü. 19 özel çocuk toplantı sonrasıyla babalarıyla eğitime girmişti. Ancak aradığı çocuk burada kayalıkların üstüne oturmuş yanında, kendinden başka kimsenin göremediği arkadaşı ile konuşuyordu.
    Kadın çocuğun yanına geldi ve doğrudan küçük kızın yanındaki hayalete bakarak konuştu;
    “Zeynep, bize biraz izin verir misin, Deniz ile konuşacaklarım var”
    Küçük kız şaşkınlıkla kocaman olmuş masmavi gözlerini bir Zeynep’e bir de yanında beliren çok tanıdık olmasına rağmen ilk kez gördüğü kadına çevirip durdu.
    “Onu görüyor musun? Sen de mi hayaletlerle konuşabiliyorsun?” Sonradan aklına gelmişçesine ekledi “Peki ismini nerden biliyorsun”.
    Küçük kızın sivri çenesi merakla biraz daha havaya kalktı.
    “Senin bildiğin ve henüz bilmediğin her şeyi biliyorum. Ve seni uyarmaya geldim.”
    Cebinden küçük bir kutu çıkartıp kıza uzattı.
    ‘’3 gün sonra baba dediğin adam sana, senin katilin olacak bir kolye hediye edecek. Onu sakın takma, tamamen kopyası ikinci bir kolye bu kutunun içinde. Onu tak. Ve yine kutunun içinde bir hap var, nabzını hissedilemeyecek seviyeye kadar düşürecek ve seni öldü sanacaklar. Sonrasında sadece beni bekle.”
    Küçük kız inanmaz gözlerle karşısındaki kadına bakıyordu. Mavi gözleri iyice kısılmış, korku ile gölgelenmişti.
    “Sana neden güveneyim ki, bütün bunları nasıl bilebilirsin”
    “Şimdi güvenmeyeceksin zaten, 3 gün sonra Prof. Kuzey Yılmaz’ın hediye edeceği kolyeyi gördüğün zaman güveneceksin. Ve bütün bunları çok iyi biliyorum, çünkü senin geleceğin benim geçmişim. Ben sen im.”
    …………………
    Bu toplantıyı kaçıramazdım. Onları durdurmanın tek yoluydu bu. Her ne yapacaksam bir arada oldukları bir anda yapmalıydım. İş merkezinin kapısına varabildiğimde toplantı dağılmış birer birer çıkmaya başlamışlardı. Lanet olsun yetişememiştim.
    Elimdeki çantayla öylece kapıda kalakalmıştım. Onlara görünmeden ortalıktan kaybolmalıydım. Kontrol edemedikleri biri olduğumu anlarlarsa akşam yemeğini yiyemeyebilirdim.
    Ben de onlar gibi devlet için çalışıyordum. Görevim de onları hazırlandıkları büyük yolculuğu başaramadan durdurmaktı. Çünkü aşırı yüklemeler 19 'un DNA sini bozmakla kalmamış beyin fonksiyonlarını da etkilemişti. Şu anki halleri gerçekten çok uzak, yarı sanal bir durumdu. 17 bin ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk hazırlığındaydılar. O yolculuk başlarsa dönüşümsüz sanal aleme geçeceklerdi.
    Onlar bunu bir uzay aracı olarak algılayacaklar ama aslında bildiğiniz bir matrix dünyasının ilk fertleri olacaklardı. Bu yüzden de onların bir an önce uyandırılmaları, villa sandıkları o tabutlardan çıkarılmaları ya da o tabutlarla birlikte gömülmeleri gerekiyordu.

    Büyük fırsat kaçmıştı. O toplantıdan biraz daha erken haberim olsaydı veya daha hızlı olabilseydim 19 efsanesi bir şekilde sona ererdi. Şimdi işi uzun yoldan daha uzun sürede halletmem gerekiyor. Doğruca villâlarına gidip tek tek ya da ikişer-üçer onlara ulaşmalıyım.

    Ben onlar gibi özel yeteneklere sahip değilim. Ama onların özel güçlerini geçici olarak kaldırabilir, aralarındaki telepatik konuşmaları dinleyebilir ve istersem kesebilir, zihnimi onlara kapatabilir ve onların tüm bildiklerini geçici belleğime kaydedebilirim. Ben ne kadar istersem o kadar bana ulaşabilir ve bulaşabilirlerdi. Tam olarak da bu yüzden onlara karşı onları kullanan devlet tarafından görevlendirilmiştim.

    Örgüt son dönemlerde yeni yapılanmasıyla 19 u kişisel ve özel amaçlarda kullanmaktan çekinmediği için uluslararası platformlarda Türkiye zor günler yaşamış ve asla vermeyeceği tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de 19 sorununu çok kısa bir sürede çözmek ve yeniden masaya elini vurmak istiyordu.

    Örgüt tüm hazırlıklarını tamamlamış onları sanal aleme geçirip tüm dünyayı hatta uzayı kontrol etmek istiyordu.

    Devlet bunun önüne geçemezse çok daha ağır bedeller ödeyeceğini bildiğinden imkanları zorluyordu. Benim özel durumum doğuştan vardı. Bana ulaşmaları ise çok kolay olmadı. Ailem yıllarca beni onlardan saklamayı başarmıştı. Başaramamış olsalardı belki de efsane 19 degil 20 olacaktı kimbilir.

    Villaların olduğu ormana geldiğim de karanlık çökmek üzereydi. Çok yoğun bir telepatik iletişim vardı. Ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kısa bir eğitim süreci ve kimyasal destekle bu hale gelmiştim. Yeterli tecrübem de yoktu. Yine de tek şansları bendim.
    …………………
    Yüce Üstad’ın bizi, kızım Ilgın’la beraber toplantıya çağırmasından sonraki gündü. Güneş tenimizi yakıyordu ama biz iki-üç arkadaş ormanlık alanın ilerisinde, tepenin aşağısına doğru kurulan deniz manzaralı tenis kortunun tribünündeydik. 2 numara ile 6 numara raketsiz bir tenis maçı oynuyorlardı. İkisi de olduğu yerde durup sadece gözleriyle topu takip ediyor ve telekinezi güçleriyle topa yön veriyorlardı. Koşturmaca olmayınca maçın çok da heyecanlı olduğu söylenemezdi. Bence 19 için yeni tür sporlar icat edilmeliydi. Biz ayakta tribünün önünde duran demirlere yaslanmış, bir yandan maçı izliyor, bir yandan da aramızda konuşuyorduk. Eşlerimiz buraya geldikten sonra epey bir kaynaşmış, evlere gidip gelmeler başlamıştı. Biz ise çok daha önceden beridir tanışıyorduk. 8 numaranın eşi şimdi inanılmaz yetenekli kızıyla bizim evde, benim eşim ve kızımla birlikteydiler. Kızım Ilgın çekiçsiz bir Thor gibiydi adeta. İstediği yerde istediği zaman şimşek çaktırabiliyordu.

    Ben ise hayvanlarla ilgileniyordum. 7 numara da hayvanlarla ilgileniyordu ama o sadece klasik bir zoologtu. Gerçek yetenekleri başkaydı. Ben ise görünürdeki mesleğim veteriner olmasına rağmen hayvanları kontrol edebiliyor, onlarla iletişim kurabiliyor, onların akıllarındakini okuyabiliyor ve onları istediğim gibi yönlendirebiliyordum. İstediğim an ebabil kuşlarıyla yukarıdan taş yağdırabilir, insanların üstüne Nemrut’a yapıldığı gibi bir sinek ordusu yollayabilirdim. Bir vakitler bunları sadece Tanrı yapabiliyordu.
    Efendim?
    Ben mi kimim?.
    Ben Son Akşam Yemeği’ndeki İsa ve havarilerinin toplam kişi sayısı. Ben Valhalla’daki 12 kişilik yemeğe davetsiz olarak gelen, yakışıklı ve adil Baldr’ı öldüren İskandinav Tanrısı Loki. Ben Albert de Salvo, Charles Manson, Jeffrey Dahmer gibi ünlü katillerin isimlerinin harf sayısı. Ben bu 19 kişilik topluluğa en son dahil olan ve birçok kritik operasyonda başarı sağlamış, birçok kişinin hayatını kurtarmış olmama rağmen bu topluluk tarafından asla kabul görmeyecek olan uğursuzlar uğursuzu 13 numara.
    Benim, nasıl desem, insanlarla pek aram yoktur. Kızım Ilgın’a da çok iyi rehberlik edebildiğim söylenemez zaten. Eminim çok çalışmayla bütün doğa olaylarını kontrol edebilir hale gelecektir.

    8 numarayla 10 numara icat edilebilecek yeni oyunlar hakkında konuşuyorlardı aralarında. 10 numara eski tip sporların tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini, artık VR(Sanal Gerçeklik) türü oyunlara yer verilmesi gerektiğini söylüyordu. 8 numara ise itiraz ediyordu. Telepati ve telekinezi yeteneklerimiz bizi zaten fiziksel bir şeyler yapmaktan alıkoyuyordu. Fiziki anlamda güçsüz kalmamak için tekrar sadece bedensel olarak oynanan oyunlara dönmemizi salık veriyordu. Hatta 19 erkek arasından iki halı saha takımı kuramadığı için hayıflanıyordu. Ben pek lafa katılmıyordum. Esasında bilgi toplamak için buradaydım. Sonuçta biz 19 adam, karıları ve çocukları bir aileydik. Dışarıdan herkese böyle göründüğüne emindim. Ama herkesin birbirinden sır sakladığı, herkesin topluluğuna bir gün ihanet edebileceği düşüncesiyle dolaştığı ve aslında kimsenin birbirine güvenmediği bir toplulukta aile kavramından ne kadar bahsedilebilirdi ki? Yeni yeteneklerimiz bize bugüne kadar hiçbir insanın sahip olamadığı şeyler vermişti. Ama aileyi ve arkadaşları yitirmiştik. Hatta belki insan olmayı da, kim bilir…

    Evet, maalesef 19 kişinin 19’u da birbirine güvenemiyordu. 10 numara hepimizi gözlüyordu. Neyse ki ben ondan, onun da bilmediği ve farkında olmadığı bir teknoloji sayesinde gizleniyordum. Deniz’in onun kızı olduğunu da biliyorum. Çiçeklerle ilgilenen ve bahçe düzenlemelerimizi yapan adam kızını korumak için her şeyi yapar. 9 numarayla bu görevin, bu 19 kişinin bir araya toplanışının, gerçekten de uzun kışın gelip gelmeyeceğini konuşuyorlar. Olası bir isyana ya da firara kalkışabilirler. Kimin neler yapacağı ya da neler yapabileceği hiç belli değil. O yüzden her şeyi gözlemlemeli ve hareketlerimi ona göre düzenlemeliyim.
    Akşam çöküyordu ve maç bitmişti. Güneş sanki uzun kış hiç gelmeyecekmişçesine hiç acele etmeden batıyor, ortama muhteşem bir kızıllık katıyordu. Bu manzarayı izlerken bu kadar çok zevk almak bile hala gerçekten insan olduğumuzu göstermez mi? DNA’mızla bu kadar çok oynanmışken, diğer insanlardan bu kadar farklıyken yine de bir parçamız alt-insandan besleniyordu hala. Maçı kazanan 2 numara 6 numarayı tebrik ettikten sonra ikisi yan yana yürüyerek sahadan çıktılar. İkisi de duş alma gibi bir ihtiyaç hissetmedi. İkisi de bir gram terlememişti çünkü.

    8 numara ile 10 numara da hemen evlerine gidip ailelerini alarak dışarıda bir yere yemeğe gitmek için sözleştiler. Beni de nezaket icabı çağırdılar ama ilgilenmedim. Dünkü toplantıdan sonra Yüce Üstad beni yanına özel olarak çağırmıştı ve bana bir görev vermişti. Onunla ilgilenmem gerekiyordu. 19 kişi arasında hiç kimsenin bilmediği bir şey biliyordum. Biz devlet adına çalışıyorduk ama devlet içindeki bir başka kurum bizi yok etmeye çalışıyordu. Diğerleri herhangi bir durumda devletle muhatap olacaklarını düşünüyordu ama iş sandıklarından çok daha karışıktı. Yüce Üstad beni diğer kurumun içine sokacak ve ben de kendi örgütümüz adına ajanlık yaparak diğer çetenin çökertilmesini sağlayacaktım. Yüce Üstad’ın bana verdiği görev buydu.

    Eşime ya da kızıma herhangi bir açıklama yapmadan arabamı alarak villalı bölgeden çıktım. Sokaklardaki evsizleri, evlerini su basanları, çamur deryasında yaşayanları görmezden geldim. Bu manzaraları gördükten sonra uzun kışın geleceğine her gün daha fazla inanıyordum. Sonunda geniş ve kalabalık bir caddeye arabamı park ettikten sonra ruhsuz binaya doğru adım adım ilerledim.

    ************
    Ormanlık alanda tek dizimi yere koymuş, ne yapacağımı düşünüyordum. Yoğun telepatik iletişimden dolayı başım ağrımaya başlamıştı. Aslında serin bir yaz akşamıydı. Ama görevin ve ne yapacağımı bilememin verdiği heyecandan dolayı sıcak basmıştı. Kenardan bir yerden bir ağustos böceğinin sesi geliyordu. İnsanların, hayvanların, bitkilerin ve neredeyse bütün canlıların DNA’larıyla oynanmış, beyinler yıkanıp zihinlerle oynanmış, devletin içinde devlet, örgütün içinde örgütler kurulmuştu. Tanrı’m. Ölü ruhlarla konuşan bir kız bile vardı. Buna rağmen doğa hiçbir şeye aldırış etmeden sakince akışına devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi her şey kendi kontrolündeymiş gibi davranıyordu. Her şeyi insan eliyle yapılmış olan şu ormanlık alanda öten bu ağustos böceğinin doğa ananın bir evladı olduğuna emin gibiydim. Gerçi o takıntılı mimarı düşündüğümüzde o bile insan eliyle yapılmış olabilirdi.

    19 hakkında epeyce bilgim vardı. Devletin içindeki en iyi elemanlarımız, siber güvenlik ve siber saldırı uzmanlarımız aylarca çalışmış ve sonunda 10 numara olan Kuzey YILMAZ’ın savunma sistemini aşmayı başarmışlardı. Kuzey kendisi hariç bütün 19’u yani 18’i dinliyordu. Hatta liderleri olan Yüce Üstad’ı bile dinliyordu. Onun bütün bilgilerini böylece almış olduk. Arada sırada ben bu ormanlık alana gelerek uzaktan telepatik yollarla konuşmalarını dinlemiştim. Kimse hiçbir şey fark etmemişti. Daha da önemlisi içeride bir adamımız vardı. Bu adamın kim olduğunu ben bilmiyordum. Bilse bilse 19’la iletişim kurma görevini bana veren Mustafa Bey biliyordur. Bana sorarsanız Mustafa Bey 19’la savaşmak için yeterli bir adam değildi. Devlet ona bu konuda yetki vermişti ama buraya torpille geldiğini düşünmeden edemiyordum. Asıl operasyonun başında ise bambaşka bir adam olduğunu biliyorduk. Kendisini hiç görmemiştim ama ona İskender diyorlardı. Başbakandan daha çok şeyden haberi olduğu söyleniyordu.

    Bu kadar beklemek yeterdi. Çömeldiğim yerden kalktım. Derin bir nefes alarak işe koyulmaya karar verdim. İlk olarak etrafında gerçekleşen her şeyi sorgulayan 9 numarayla başlayacaktım. Bizim tarafa çekilmesi en muhtemel adaylardan biriydi o. Ama bizi de sorgulayıp 19’da kalması işten bile değildi. O yüzden dikkatli olmalıydım. Tam 9 numarayla telepatik olarak konuşmaya başlayacaktım ki telefonum çaldı. Mustafa Bey arıyordu. Telefonu açar açmaz konuşmama bile fırsat vermeden acele acele şunları söyledi. “Acil karargaha gel, bütün planlar değişti.” Onu dinlerken arkada bağıran ve onun sesini bastıran kuvvetli erkek sesini duymazdan gelmeye çalıştım. Keşke 1 numaranın oğlu Doğan gibi bir anda karargaha dönebilseydim.

    Bana tahsis edilen arabayla karargaha dönmem trafik yüzünden 1 saatimi aldı. Hem fiziki, hem siber anlamda bir kale olan bu karargahtan devletin içindeki pek az birimin haberi vardı. Bu bina öyle bir teknolojiyle donatılmıştı ki 19’un içindeki telepatların bile burayı dinlemesi imkansızdı. Karargahı tarif etmeye gerek bile yok. İçi de dışı da sıradan bir belediye binası gibi ruhsuz görünüyordu. Hemen ikinci kata, Mustafa Bey’in odasına çıktım. İçeriden hala bağırma sesleri geliyordu. Kapıyı tıkladıktan sonra girdim. İçerdeki manzara beklediğim gibiydi. Mustafa Bey resmi makamının önündeki koltuklardan birine oturmuş, mahzun mahzun önüne bakıyordu. Kafasının üstündeki dökülmüş saçları, bıraktığı ince ve kır bıyığı bende emekli bir amca izlenimi uyandırıyordu. Bakacak başka yer bulamadığı için halıya bakıyordu ve o bakışlar da emeklilik zamanının gelmesini bir an önce istediğini belli ediyordu.

    Ayakta, camın önünde ise sarışın, uzun boylu, jilet gibi bir takım elbiseyle çakı gibi bir adam duruyordu. Bağırışlar ona aitti.
    “Bundan böyle bu kurumda benden habersiz tek bir adım dahi
  • 400 syf.
    ·5 günde·4/10
    Sessiz Kalma, Starr adındaki on altı yaşındaki bir kızın çocukluk arkadaşlarından birinin ölümüne şahit olmasıyla başlıyor. Hikaye daha sonra çeşitli yönlerde şekillense de çoğunlukla (keşke şu eğik yazı instagramda olsaydı.) Starr'ın bu durumla baş etmeye çalışmasını ve olayın tek görgü tanığı olarak arkadaşına hak ettiği adaleti sağlamak için yaptıklarını anlatıyor.

    Kitabı almadan önce konu dışında bilmeniz gerekenler;

    1¬ Yazar, ırkçılığın yanlış bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyor.
    2¬ Yazar, ırkçılığın yanlış bir şey olduğunu anlatmaya çalıştığı kitabında ırkçılık yapmış.
    3¬ Yazar, düşüncelerini okuyucuya birebir geçirmek için "çok" çalışmış.
    4¬ Kitabı okuyabilmek için ilk önce sadece yazarın düşünceleri ile dolu yüz elli - iki yüz sayfayı okumanız gerek.

    Kitaplarda okuduğunuz karakterlerin hangi ırktan, ülkeden, etnik kökenden olduğu fark yapmaz. Bunları kitapta bize vermelerinin tek sebebi okurken aklımızda belli figürlerin oluşması ama Sessiz Kalma için durum böyle değil. Bu kitapta rengin o kadar önemli ki karakterlerin renginin siyah olduğunu hiç unutmaman için her sayfada buna bir gönderme var. Bundan öte kitapta klasik bir zenci betimlemesi var; sürekli küfür eden, yanlarında sürekli silah taşıyan, aralarında her an kavga çıkması muhtemel ve birbirlerine nefret dolu insanlar. Biraz önce saydığım şeyler renginle ilgili değil, yaşadığın yer ile ilgilidir. Silahsız gezmeyen kişiler sadece zenciler değil. Kötü ortamlarda büyümüş hemen hemen herkes bu durumda. Ayrıca kitap sözüm ona konuşma dili ile yazılmış ve bu olay bence "Zenciler sadece kenar mahalle ağzıyla konuşurlar." gibi bir düşünceyi tetikleme potansiyeline sahip. Kitabı okuduğum süre boyunca sürekli "Bu cümle ırkçı mı yoksa bana mı öyle geldi?" diye düşünüp durdum. Irkçı olan kitap mıydı? Yoksa ben miydim?..

    Kanımca yazarımız Angie hanımefendiler, düşüncelerini kitaba nasıl yedireceğini bilememiş çünkü kitabı okurken yazarın size geçirmeye çalıştığı şeyleri çok net anlıyorsunuz ve söylememe izin verin; bu çok rahatsız edici. Yazar bu ırkçılık çizgisini bozmamak için elinden gelen her şeyi yapmış öyleki ana karakterimiz Starr kitapta orta kahverengi tonlarında bir birey olarak betimleniyor. Bir de kitabın kapağına ve lanse edilişine bakın. O kız orta kahverengi değil arkadaş. Birine kitabında a diyosan o kişi benim için a'dır. Onu b diye göstermeye çalışmak niye?

    Yine biricik yazarımız bütün kitabı konuşma dilinde yazmaya karar vermiş. Bu da başka bir sorun çünkü sen bütün kitabı konuşma dilinde yazamazsın ama bunun ötesinde çeviri kocaman bir sorundu. Kitapta "yapmıycam etmiycem" şeklinde yazan kelimeler vardı. Orijinal diline bakıyorum kelime normal yazılmış, kitaba dönüyorum cümlenin başı ile sonu belli değil. Kitabı okurken arkadaşım bana "Kitabın Türkçe'sini anlamadın İngilizce mi okuyorsun?" dedi. Bunun dışında kitap küfürlerle dolu ve sanırım çevirmen beyefendi yazacak düzgün bir şey bulamadığı için kitapta "amk" şeklinde bir ifadeye yer vermiş. Dünyanın en saçma şeyi değil mi? Ne kadar sinir olduğumu anlatamam. Gerçekten hangisi daha büyük bir sorun çözemedim. Yazarın dili mi çevirmenin kitabı çevirememesi mi?

    Sessiz Kalma'yı elimden geldiğince iki dilde de okumaya çalıştım. Bu yüzden mi bilmiyorum ama kitap aşırı uzundu. Hani ana karakter hariç diğer karakterlerin hikayesinin de anlatılması güzel ama bir ara ana konudan sapıp çok başka yerlere gittik ve açıkçası bunların hepsine gerek var mıydı bilmiyorum.

    Bakın, kitabın konusu güzeldi, birinin bir şekilde harekete geçmek isteyip bu konuyu işlemesi güzeldi. Hatta kitaptaki bütün olumsuz şeyleri çıkardığımızda bile - ki bu neredeyse kitabın tamamı oluyor- geriye kalan elle tutulur bir kısım vardı. Yazar kendi düşüncelerini kitaba yama yaptıktan sonra geriye yazacak bir şey kalmadığında için kitabı yazmaya karar vermiş ve dürüst olacağım kitap bazında yazılan yerlerin çoğu güzeldi ama o kadar çok hata var ki bu güzel yerlere odaklanamadım bile. Potansiyeli olan bir kitabı böyle kötü bir şekilde görmek benim için çok üzücü bir deneyim oldu.

    Sonuç olarak yoruma ne kadar geçirdim bilmiyorum ama bu kitapla ilgili duygularım karışık. Keşke biri şu kitaba retelling yapsa da güzel bir şey okusak. Yorumlarınızı bekliyorum ve buraya kadar okuyan herkese teşekkürler.
  • 405 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Anna Heymes, kitap onun üzerinden başlıyor. Bir deneye tabi tutuluyor ve biraz da renkler, şehirler, başkentler, resimler...Laurent Heymes de var. Anna'nın kocası. İlk başta hatırlayamadığı. Anna'nın bu arada teste tutulduğu makina Pozitron Kamerası. Hastalığına bir teşhis konulmaya çalışılıyordu. Peki ya Anna'nın hastalığı doktorların bildiği ve kendi söylediği kadar mıydı ?
    Anna, yemekte rahatsızlanınca dışarı çıkar, dışarı da bir adam görür. Gördüğü adam kocasıdır aslında ama Anna bunu bile anlayamaz. Çünkü rahatsızlığı iyice artmış ve kendi kocasını tanımaz hale gelmiştir.
    Paul. Bir diğer karakterimiz. Annesini döven babasına karşı daha 8 yasında cephe alan bir çocuk. Masum çocuğun ve annenin duaları kabul oluyor, babanın tehdit edip gittiği gece öldürülmesiyle eziyetleri son buluyordu. Ancak burada dikkat edilecek nokta Paul'ün hayalinde babasının eziyetlerinden kurtulmak için planladığı ölümün aynısı, babasının gerçekte ölüm şekliydi. Paul Nerteaux büyümüş ve polis olmuştu.
    Schiffer ise bir polis, hem de herkes tarafından sevilen ve görev aşkıyla yanan bir polis. Ancak bir sorun olmuştu. Tutukladığı Gazi Hamdi adındaki Türk bir gece sonra ölü bulunmuştu. Hem de tren tarafından paramparça olmuş cesediyle. Peki o zamana kadar sevilen ancak son gagasıyla direkten dönen bu polis, bu işten nasıl sıyrılmıştı ? Arkasında kim vardı ? Dile kolay tam 239 kişiyi tutuklamış neredeyse herkesin canını yakmış bir adalet dağıtıcısıydı çünkü.
    Paul ve Schiffer buluşuyordu ve ortada bir cinayet vakası vardı. Kurbanın Türk olduğundan şüpheleniliyordu.
    Cinayetler biraz daha derine inilecek olursa Türk mahallesine yakın işlenmiş ve Paul katilin Türk mahallesinden değil de Türk mahallesine saklandığına kanaat getirmişti.
    Cinayetlerin işlenme şekli oldukça midemi bulandırdı diyebilirim. Özellikle kadın cinsel bölgesine yapılanlar, bıçakla deşmeler, canlı kemirgen bir hayvan kullanmaları derken midemi zor tuttum diyebilirim. Açıkça söylüyorum bunlar benim midemi bulandırıyor ancak kitap bütünlüğü adına ses çıkartamıyorum. 
    Adına ‘İskele’ denilen bir grup Fransa'da kaçak yaşayan Türkleri denetliyor onları ülkeye sokuyor ve her sorunun çözümü için onlara gidiliyor. Yazar bu sefer bizi bayağı araştırmış aslında. Kafadan uydurma şeyler yazmak yerine araştırmalarla kurguyu birleştirmek çok güzel olmuş.
    Bu ne güzel araştırmadır. Yazarımız Türkleri, Lazları, Kürt ve Alevileri incelemiş ve genel bakış olarak yansıtmayı başarmış. Selamınaleyküm demeyi bilen, Galatasaray'ı tanıyan, 3 Hilal ve Çekiç sembollerini bilen ve kullanan birisi olarak yazarı kutlarım. Macera bu bölümde de 3 kadının cesediyle ilgili olarak dosyaları bulmakla geçti diyebiliriz.
    Mathilde Wilcrau ise kitaba sonradan eklenen ve yalnız yaşayan bir karakter. Mathilde'nin hastalarından birisi kim peki ? Anna. Anna ne yapıyordu, hatırladınız mı ? Şimdi son çare ona gelmişti. Bir doktora daha gidildi ve burada Anna'nın gerçekte kim olduğu ve biraz da beklediğimiz bağlantı sonunda açığa çıktı ve kitap daha da güzelleşti.
    Bir yandan da Paul ve Schiffer ikilisine devam edecek olursak şu Tansu Çiller'i futbolcu zanneden Paul'a nasıl güldüğümü anlatamam. Bir de yoldaydım millet bakıyordu.  Yazar sanki dedeleri Türk gibi her huyumuzu yazmış her yanımızı araştırmaya çalışmış, gerçekten oldukça çaba göstermiş. Hani bir televizyonu örttüğümüz ‘Dantel’ bile vardı.
    Konu Türk Mafyası ve eldeki isim ‘Bozkurtlar’ ve Paul gene anlamıyor. Gene derine iniyoruz. Ülkücüler, Ülkü Ocakları, Alparslan Türkeş derken sanıyorsunuz ki Grange romanı değil de Türk Yakın Siyasi Tarihi kitabını okuyorsunuz. Yazara hayranlığım bitmek bilmiyor.
    Anna gerçekte kimdi ? Bu artık hepimizin merak ettiği bir konudur öyle değil mi ? Türk olduğunu biliyoruz ancak belirli bir kimlikten olmadığı da aşikar. Peki o zaman kimdi ? Neden onu arıyorlar ve bulamadıklarında başka kadınları öldürüyorlardı ? İşte bunlar da kitabın devamında gelen unsurlarımız.
    Schiffer araştırmalarına Paul olmadan devam ediyordu ve sonunda da Anna'ya ne olduğunu ve ne yapıldığını öğrenme fırsatı bulmuştu. Şimdi artık tek sorun kadını nerede bulacaklarıydı. Ki bulacaktı da. Tabi bulduktan sonra ne olacaktı ? Schiffer ne yapacaktı ?

    Sıradan bir siyasî partiden çok Bozkurtlar, atadan kalma değerleri ön planda tutan kendi içine kapalı bir topluluk, gizemli bir tür kabile gibiydi. Gayet net bir tanımlamayla bizi tanımlamış, Başbuğ Alparslan Türkeş'in cenazesine katılanları ve insan şeklini hatta görevli polis sayısı bile verecek kadar derin bir araştırma yapmıştı yazarımız. Onun bu anlatımı beni çok etkiledi. Çünkü adam kendini aşmış ve Turancılık konusuna bile kitapta değinmişti. Hem de bir Orakçının ağzından. Türk Irkının çıkışı, Asena, Bozkurt Efsanesi. Düşünüyorum da önceki kitaplarda Asın Bayrakları derdim ama bu sefer bununla yetinmeyip bu adama Vatandaşlık vermemiz lazım. Kendi geçmişini bilmeyen sözde Türk gençleri için bu adam bile bulunmaz nimet olurdu.
    Kitabın başından itibaren dikkatinizi çekecek bir isim daha var. Daha doğrusu bir şehir. Cinayetler de bu şehre göre işleniyor. Açıkçası okudukça şaşkına döndüğümüz bir gerçek.
    Anna, havalimanında ve kaçmaya çalışıyor. Paul ise Anna'nın izini sürmeye bir yandan da mafyayı araştırmaya devam ediyordu. Peki bu ne kadar sürecekti ? Anna kaçmayı başar mıydı ? Paul ne bulacaktı ya da bulabilecek miydi ? Bir de Anna'nın peşinde olan giriş var ki onu her yerde takip ediyor. Bu ikisi arasında me oldu dersiniz ?
    Harika bir kitap. Olay kesinlikle milliyetçileri ya da Ülkücü tabanı kötü göstermek değil. Zaten gerçeklere bakıldığında da yurt dışı cinayetleri araştırıldığında hem bilinen hem de meçhul cinayetlerde 80 dönemi Türkiyesinde akıllara milliyetçi grup gelir ve bu doğaldır. Turancılık sadece Türk olanı bir arada tutmayı kendine ülkü edindiğinden gerçekler çok güzel bir kurgu ile birleştirilmiş, mafya babaları ve hayali isimler gerçek kişilerle bağdaştırılmış, yazar hiç sırıtmadan ve sonuna kadar sürükleyen bir kitapla bizi tanıştırmıştır. Kesinlikle seriye devam edeceğim, Grange romanları da kendisini okutuyor.
  • 476 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Kitap okumayan insanların Orhan Pamuk’a yaptığı karalama kampanyasına kitap okuyan bir kişi olarak kanmam ve Orhan Pamuk’a senelerce önyargımın oluşmasından ötürü kendime ne kadar kızdığımı anlatamam. Pamuk’un kalemine tek kelime ile bayıldım desem abartmış olmam. Galip’i İstanbul sokaklarında yürütmesi, İstanbul’u anlatırken Galip’in düşüncelerini bizlere birebir yaşatabilmesi, kurduğu o uzun uzun cümlelere rağmen insanı sıkmamasını çok beğendim gerçekten. Uzun cümleler sıkmıyor ama zorlamıyor da değil. Uzun cümlelerin bazılarını da anlayabilmek için daha doğrusu gerçek manada kavrayabilmek için birden fazla da okuduğumu söylemek isterim. Aslında bu güzel kitabı birden fazla okumam gerek ya.

    Tahsin Yücel’in “Kara Kitap Üzerine” isimli yazısında dediği gibi kitap içinde fazlası ile topal cümleler olduğu da bir gerçek evet hatta bu dediğim cümlelerin okurken o cümlenin haddinden fazla uzun olması maalesef bazı cümleleri havada bıraktığı da doğru. Özneye sanki birden fazla yüklenen yüklemlerin cümle içinde ağır geliyor ve özne de bu yüklemleri kaldıramıyor gibiydi; ama ben şahsen ne Tahsin Yücel’in dediği gibi Orhan Pamuk’un Türkçe’sinin yetersiz olduğunu düşünüyorum ne de İlber Ortaylı’nın dediği gibi Türkçe’sinin zengin olmayıp fakir olduğunu da düşünmüyorum. Bana göre kesinlikle Orhan Pamuk’un kaleminin, tarzının bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Tahsin Yücel’in yazısının tamamına linkten ulaşabilirsiniz. http://www.dipnotkitap.net/...tap_Tahsin_Yucel.htm Hatta Nüket Esen’in Kara Kitap Üzerine Yazılar kitabını okuyarak Kara Kitap üzerine fazlası ile de eleştiri yazılarını okuyabilirsiniz.

    Romanın konusuna gelecek olursak genel olarak söyleyemem o kadar sayıda kitap okumadım ama benim okuduğum kitaplara göre bana en farklı gelen kitap Kara Kitap diyebilirim; hatta sadece bana göre olmadığı da çok açık ki kitabın bu kadar seveni var iken bu kadar da sevmeyeni mevcut. Galip’in Rüya’yı araması, arar iken de ilgisiz taraflara yönelmesi ama ilgisiz tarafları ilgili şekilde okuyabilmek çok güzeldi. Roman içinde geçen Alaaddin’in Dükkan’ı çok güzel, çok başarılı, fazlası ile haklı olarak da ilgi çekici anlatılmış ve şimdi bu zamanda olduğunu bilsem bu dükkanın kesinlikle ziyaretine giderdim.