• Bülbülü Öldürmek kitabını hepimiz ismen bir yerlerden duymuşuzdur. Bu kadar bahsi geçen hatta üstüne bir de filmi çekilen bu kitabı elime aldığımda beklentilerimi karşılayıp karşılamayacağı konusunda çekincelerim vardı. Üzülerek söylüyorum ki ben de önyargılarla başladım kitaba.
    Kitap, küçük Scout Finch'in dilinden anlatılıyor. Scout; babası Atticus, ağabeyi Jem ve yardımcıları Calpurnia (nam-ı diğer, Cal) ile birlikte Maycomb adı verilen küçük bir kasabada yaşamaktadır. Küçük, huzurlu bir kasaba gibi görünmektedir Maycomb. Fakat toplumsal açıdan çok büyük yaralara sahiptir. Bunlardan en çok göze çarpanı beyaz- siyahi ayrımıdır.
    Maycomb halkına göre siyahilerin hiçbir hakkı yoktur bu dünyada. Ağır işlerde çalıştırılırlar, hizmetçi görevinde kullanılırlar... Hatta bu işleri ona vermeleri bir lütuftur beyazlara göre. Bundan dolayı onlara şükran duymalıdırlar. Üstüne üstlük "kanun önünde eşitlik" denen kavram siyahiler için geçerli değildir Maycomb'da. Davalı durumunda bulunan kişi bir siyahi ise mahkemede lehine karar çıkmasına imkan yoktur. Üstüne üstlük Maycomb'da siyahiler ile beyazların kiliseleri bile ayrıdır. Mahkemeyi bırakın, tanrı önünde eşit olduklarını bile düşünmezler onlarla. İbadetlerini aynı yerde yapmaya tenezzül etmezler.
    İşte bu zihniyete sahip küçük bir kasabada Tom Robinson adlı bir siyahi iftiraya uğrar. Kasaba mahkemesi Robinson'a avukat olarak Scout'un babası Atticus'u atamıştır. Beyaz jürinin ve beyaz davacının önünde siyahi bir davalının hiçbir şansı olmadığını bilse de, böyle hassas bir davayı kabul etmezse kendi ilkelerine ters düşeceği ve yine bu ilkelere göre yetiştirdiği çocuklarının yüzüne bakamayacağını düşündüğü için Atticus davayı kabul eder. Eder etmesine ama kabul ettiği için kasabalılar demediğini bırakmazlar. Finch ailesinin yüz karasıdır Atticus, nasıl bir siyahiyi savunmayı kabul eder, onda hiç akıl yok mudur ? Akıllarından geçen her şey dillerindedir Maycombluların. Öyle ki kasaba çocukların dahi gündemine yerleşmiştir bu olay. Atticus çocuklarını bu olaydan ve yankılarından uzak tutmaya çalışsa da elbet çocuklar üzerinde de tesirleri olacaktır.
    Kitap genelde ırkçılık ve yansımalarını konu alsa da tüm toplumlarda bulunan diğer yaralara da parmak basmayı ihmal etmiyor. Bunlardan bir diğeri de kadın-erkek ayrımı. Finchlerin komşusu Bayan Maudie, İncil okumaya daha fazla vakit ayırmak yerine bahçesindeki açelyalarıyla fazla ilgilendiği için kasaba halkından tepki çeker mesela. Scout bir hanımefendi gibi davranmalıdır, etek veya elbise giymelidir. Abisi Jem ve arkadaşı Dill ile vakit geçirmek yerine hanımefendiliğin inceliklerini öğrenmelidir. Scout'un halası Alexandra bile bundan rahatsızdır ve erkek kardeşi Atticus'u onlara yeterince iyi bakamamak ile suçlar. Atticus ne kadar çocuklarını yetiştirmede başkasının etkisinden hoşnut olmasa da mahkeme ve yankılarından çocuklarını sakınmak için kız kardeşinin yardımından yararlanacaktır.

    Böylesine derin bir olay küçük bir kız çocuğunun dilinden ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Mevzuların çocuklar üzerinde uyandırdığı duygulara, olaylarla baş etmeye çalışma biçimlerine, bunca olaya rağmen o çocukluğun verdiği büyü ile mutlu olabilmelerine yer yer gülümseyip yer yer hüzünleniyorsunuz. Kitabın dili de kurgusu kadar güzel. Hikaye, derinliği sebebiyle çok hızlı bir okuma sağlamayabilir ama böylesi çok daha güzel. Yazar çocukluğun saflığı,masumiyeti ile insanın acımasızlığını, bitmek bilmez önyargılarını ve ötekileştirmelerini birlikte vererek bu zıtlıklarla hikayeyi pekiştiriyor. Kitap damağınızda yıllar geçse de hatırlayabileceğiniz bir tat bırakıyor. Yapıtın dillerde bu kadar yer etmesinin sebebi de bence bu güzel ayrıntıları. Bu Harper Lee romanı, kesinlikle ölmeden önce okumanız gerekenlerden.
  • Öncelikle şunu ifade edeyim ki, yazar hakkında hiçbir bilgim yok. O yüzden olumlu ya da olumsuz fikre sahip değilim. Sadece takip ettiğim kitaptı ve kampanya dolaysıyla daha ucuza almıştım ve fırsat bugüneymiş diyerek kitabı okumaya başladım. Sondan başlayarak şunu söyleyebilirim: Okunabilir bir kitap. Tavsiye ederim.

    Ama içeriğe girdiğimizde bazı kısımlar gerçekten anlaşılır bir şekilde ifade edilmişken özellikle AKP dönemi için hem eleştiri yapılmış hem de başka çare yok tarzında bir ifade ortaya
    çıkmış gözüküyor. Olabilir o da yazarın kendi görüşü.

    Kitabı okudukça ileriki yıllarda bir "aldatıldık", "kandırıldık" edebiyatı yine devreye girebilir. Yazar bunu şu şekilde ifade
    ediyor: "Erdoğan yalnız, çevresi onu anlamıyor ve yanlış bilgi veriyor..." Peki o çevresi değişiyor mu, bunu bilmiyoruz. Değişmiyorsa niye değişmiyor?

    Yazar kendini bazen Erdoğan'ın yerine koyarak bir çeşit niyet okuma da yapıyor.

    Kitap 1996 yılında Erbakan'ın Pakistan'a yaptığı resmi ziyaretle başlıyor. Okudukça yazarın da o heyette olduğunu ve 'danışman' olarak görev yaptığını öğreniyoruz. Öznel ifadeler olduğu için kendi düşünce ve eylemlerini haklı görme hakkı kendinde var. D8 oluşumu, ona karşı verilen tepkiler ve sonunda Erbakan'ın siyasi olarak iktidardan düşürülmesinin arka planında yapmak istediği bazı ekonomik hamlelerin, küresel güçlerin hoşuna gitmemesi, sonun başlangıcı olarak sayılabilir diyerek bir pencere açıyor.

    Temel nokta, parayı basan ve yöneten güçlerle bunlara karşı gelen kişi ya da devletlerin başlarına neler gelebileceğini anlatması. Evet, FED özel banka, parayı basar Amerikan devletine satar. Hatta Kennedy bile bunların yüzünden öldürülmüş şeklinde yazılmış kitaplarda mevcut. Kitapta yazmasa da buna benzer daha onlarca olay da var. Hatta yeni bitirdiğim Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Çöküşü
    kitapta çok da ayrıntılı ve kaynak belirtilerek yapılan açıklamalar var. FED'in tarihinden tutunda, yönetim yapısı ve iktidarları (sadece ABD'de de değil, diğer yerler için de geçerli) nasıl elinde oynattığına kadar çok sayıda bilgiye erişebilirsiniz.

    Anlatım akıcı, sürükleyici ve herkesin anlayacağı şekilde olduğu için kitabın okunup, anlaşılması daha kolay.
    Örneğin "Hazine bonosu ihraç etti (s:47)." Bunu güzel bir şekilde açıklamış. Anlatımın bu şekilde basite indirgenmesi
    konunun anlaşılması açısından oldukça önemli.

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası isminin nereden geldiği ve 'cumhuriyet', 'cumhuriyeti' arasındaki farklı anlatması
    çok anlaşılır.

    Kitapta çok fazla olay olduğu için konu içinde geçişler çoğu zaman kısıtlı veya yok. Her şeyi anlatayım edasıyla
    bazı şeylerin anlatılması yapılırken bazen de arka plan gözardı edilmiş. Bunu da sayfa sayısına bağlıyorum. 200 değil de 400
    sayfa olsaydı bazı olaylar tam olarak anlatılabilirdi. Sayfa sayısı kısıtlılığı verilmek istenen iletiyi tam olarak verememiş ama anlatılmak istenen şeyleri bir nebze de olsa ifade etmiş gözüküyor.


    1990'lı yıllardaki AÖF İktisata Giriş dersinde dünyadaki merkez bankaları anlatılırken 3 tip oluşumdan bahsedilirdi.
    1. Tamamen özel. Amerika FED örneği. 2.Tamamen kamu. Eski SSCB, Küba, Çin, K.Kore gibi. 3.ise Türkiye'nin de içinde
    bulunduğu Kamu-Özel sektör oluşumu. Yani merkez bankaların da hem kamunun (yani hazine-devlet) hem de özel sektör (yani bankalar) hisseleri oranında söz sahibi. Ama egemen güç yine Türkiye örneğinde kamunun payı.

    Tabi bu araştırma-inceleme kitabı ya da ders kitabı olmadığı için bazı kavramlar tam oturmuyor. Merkez bankasına
    sözümüz geçmiyor. Peki ne yapalım? Oturup ağlayalım mı yoksa herşeyin değiştirildiği bir yer de (hatta gecenin bir vaktinde özel kanunlar çıkartıldığı bir dönem de) buna nasıl müdahele edilemiyor. Bunun cevabı yok. Sadece böyle...



    Yazılacak çok şey var. Ama genel olarak bilgilendirme amaçlı, konuyu anlatması devamında verdiği örneklerin basitliği, uygunluğu kitabın okunurluğunu daha da artırıyor.

    AKP dönemini ise çok basit ve hızlı bir şekilde geçilmiş. "Yalnızlık" üzerine bir kurgu oluşturup, çevresinin bile onu anlamadığı ve yanlışa sürüklediği ifade ediliyor.


    Kitapta sevmediğim kısım ise yazarın "niyet okuma" ile yaptığı "zorlama yorumları". Bu tarz ifade sanki "ben buradayım", unutmayın gibi geldi bana. Çok fazla bir şey yazmadan burayı da kısa kesiyorum.


    Olumsuz gördüğüm nokta ise yazarın yaptığı alıntılara kaynak göstermemesi. Örneğin 39.sayfa da bulunan Woodrow Wilson'a atfedilen cümleler. Dipnot ve kaynak verilmeyen kitabın notunu kırıyorum. Çünkü o alıntıyı nereden almış belki gidip o kitabı alıp ben de okuyacağım.

    İkincisi ise yayınevine: Kitabın kapağında kullanılan resimler kimlere ait. Burada da başka bir niyet okumamı var. İç sayfada kapakta kullanılan resimler şunlar, bunlar diye açıklama da yok.

    Ezcümle: "Niyet okuma", "Zorlama yorumlar", "Ben de varım"ları çıkartığımızda özellikle konuyu anlatım tarzı itibarıyla güzel çalışma olmuş.

    AKP dönemini Erbakan'la kıyasladıktan ve Erbakan'ın "boyun eğmediği" için iktidardan indirildiğini ifade ederken, AKP'nin önce küresel güçlere boyun eğdiğini sonra müstakil bir şeyler yapmaya çalıştığını ifade ederken yine küresel güçlerin sarmalına girdiğini kendi ifade ediyor. Esasında bir şeyler yazmaya çalışsa da ya kendisinden ya çevresinden kaynaklı (bu da benim niyet okumam) bazı şeyleri yazmamış.

    Borçlanma ekonomisinin ülkelere neler yapabileceğini gösteren bir örnek Türkiye. Borçlanarak kalkınma nasıl gerçekleşebilir?

    Anıların hem siyasetle hem de ekonomiyle yoğrulmasını okuyacağız.

    Kitap içinde çok altın geçince uzun zamandır elimin altında olan Paul Erdman'ın "Altın Dosyası" isimli kitabını okumaya başladım. Eski bir bankacının para, altın, siyaset dünyasına dair gerçek olayların roman olarak kurgulanmasına bir bakayım dedim.

    https://www.nadirkitap.com/...me=Alt%FDn+dosyas%FD

    29-30/09/2018 tarihinde okunup, notlar çıkarıp, kısmi inceleme yazılmıştır. İyi okumalar.
  • Benim için, tek başıma kendisiyle geçinebileceğim bir gerçeklik olsaydı, onunla yetinirdim, bu olabilirdi. Ben, gerçekliğin salt yalnızlığı içinde güven altında bulunursam, azalmakta olan iletişim yüzünden doğan bu sıkıntı ve gerçek iletişim içindeki tekdüzenli doyum, bizi felsefeyle ilgili kılmazdı. Oysa ben, başkalarıyla bağlantılıyım, kendi başıma bir nesne değilim.
  • Kitap keyifli bir o kadar da akıcı. Gerilim ağırlıklı bir roman olmuş. Avukat eşi olan Irene, eşini tanınmayan bir piyanistle aldatır. Bir zaman sonra ortaya bir kadın çıkar Irene'ye kocasını aldattığını bildiğini söyler, şantajla ondan para koparmaya başlar. Korkunun insana yaptırdıkları ve insan psikolojisini, davranışlarını, kişi kendini bilmeden başkalarınca nasıl fark edildiği üzerinde durulmuştur.
    Beni etkileyen kısımı olduğu gibi aktarıyorum:
    "Onun için üzülüp üzülmediğimi soruyorsun, değil mi? Cezası biraz ağır gibi görünse de o şimdi kendini iyi hissediyor. Dün o atı şömineye attığında mutsuzdu. Evdeki herkes kaybolan oyuncağı ararken o, yaptığı şey ortaya çıkacak diye gün boyu korku yaşadı. Işte o korku Onun için ceza dan beterdi çünkü ceza dediğimiz şey de bir kesinlik vardır; ağır olsun ya da olmasın, her ceza korkunç bir belirsizlikten ve Zalim bir bekleyişten daha iyidir. Bu yüzden o, cezasını öğrendiği zaman kendini iyi hissetti. Döktüğü gözyaşları insanı yanıltmasın; evet, ağlayıp durdu
    , fakat önceden gözyaşlarını içine atıyordu, içeri akan gözyaşları dışarı arkandan daha çok acı verir. Kuşkusuz o şu anda, dün olduğundan çok daha mutlu."
    " İnsanlar en çok, sır saklamaktan ötürü, suçlarının açığa çıkacağı endişesiyle acı çekerler. Maruz kaldıkları binlerce küçük saldırının acımasız baskısına yalan söyleyerek karşı koyarlar.
    "Utanç... utanç diyorsun öyle mi? Utanç da bir tür korkudur fakat daha iyi bir korku... Cezadan ötürü değil de... " Belki insan en çok, kendine yakın kimselerin önünde utanır. "

    Ceza ve korku daha güzel nasıl anlatılabilirdi ki...
  • --- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

    Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

    Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

    İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

    Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

    Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

    -----------------------------

    Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

    Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

    Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

    Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

    ---------------------------

    Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

    Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

    -------------------------

    Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

    Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

    -----------------------

    Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

    Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

    Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Dostoyevski her yerde!! Açlık'ı okurken kendisini bayağı bir andım zira. Açıkcası okuması bir hayli zor bir kitap oldu benim için. Kitaptaki karakteri biraz olsun anlayamadım çünkü hayatımda hiç o kadar açlık çekmedim. Allah kimseyi bu derece yoğun açlıkla sınamasın diyorum.
    Konu olarak: hayatını yazarlıkla sürdüren bir adamın açlıkla mücadelesini okuyorsunuz. Zaten Knut Hamsun'ın hayatı da bu şekilde geçmiş tıpkı Dostoyevski, Jack London ve daha niceleri gibi..
    Kitaptaki karakteri Raskolnikov'a benzettim çünkü ikisi de iliklerine kadar aç, hasta yataklara düşmüş ve delirmiştiler. Hele ki o delilik hali o kadar aynıydı ki. Adamın aç aç habire oradan oraya yürümesi, açlıktan sanrılar görmesi aklıma hep Raskolnikov'u getirdi. Bizim Raskol da böyle deli deli dolanırdı dedim. Her şeyden önce bir sağlıkçı olarak şunu söylemeliyim ki kitap psikolojik açıdan çok başarılıydı gerek fiziksel gerekse ruhsal bağlamda açlığın insan üzerindeki etkisi ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi. Ki bunu da yasamayan böyle güzel betimleyemez. Bu noktada yazar için çok üzüldüm bu nasıl bir açlık çekmek ve bunu okuyucuya hissettirmektir :(
    Dostoyevski'nin bir sözü var diyor ki: "Yoksulluktan utanmak aptallıktır. Aptallıktan utanın." Işte karakterimizin sinir oldugum noktası fazla dürüst, gururlu bir insan olmasıydı. Kendimi onun yerine koyduğumda talaş yiyecek kadar açsam her şeyi yapacagımı düsündüm, kendimi sokaklarda dilenirken hayal ettim ya da en agır isleri yaparken. Ama karakterimiz açlığından, fakirliğinden utanıyordu. Açsan hele ki fakirsen, onurlu, gururlu kalamazsın bence o yüzden okurken kitabın içine girip adamı sarsma istegi geldi bazı yerlerde. Kitabın en etkileyici noktası olan "Ylajalı" ile incelememe son veriyor ve herkesin arayışı içerisinde olduğu Ylajalı'sını bulup hiç kaybetmemesini diliyorum.
  • Bir çocuğun gözünden yetişkinler ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Çocukken sahip olduğumuz pırlanta gibi değerleri yetişkin bireyler olunca nasıl kaybettiğimizi ne de güzel vurgulamış. Bence kitabın en etkileyici bölümü, güzelliklerle anlatılabilecek nesnelerin, yetişkinler tarafından sayılarla anlatılmaya çalışılmasıydı. Hepimiz öyleyiz aslında. Sayılar, birimler arasında kaybolurken, nice güzellikleri görmezden gelebiliyoruz. Güzel bahçesi olan, bahçesinde ördeklerin gezdiği, küçük şirin bir evi kaç kez "Şehir merkezinden 15 km uzakta" diye nitelendirdik, Allah bilir.

    Küçük Prens'in Dünya'ya gelmeden önce karşılaştığı 6 gezegen ve bu gezegende yaşayan insan tipleri; gezegenimizde sıklıkla karşılaştığımız ve çoğu bu dünyayı mahvetmeye yeten insan tipi aslında. Bencil, emretmeyi seven, kendisine itaat edilmesini isteyen yani kendisine resmi köleler arayan, hiç görmediği şeyler hakkında yorum yapabilen vs.

    Yetişkin eğitimiyle ilgilenenler çok daha iyi biliyor ki çocuklar aslında her şeyin farkında. Anne ve babaların kendilerini kandırmaya çalıştığının, yalan söylediğinin, konuşmak isteyen çocuğu birkaç kelimeyle geçiştirmeye çalıştığının vs. Tüm bu durumların farkındalar ve karakterleri buna göre şekil alıyor. Anne ve babaların çocukken hakaret ettiği, aşağıladığı çocuğun ileride merhamet sahibi olmasını beklemek aslında çok büyük bir hatadır.

    Her satırıyla, her cümlesiyle aslında ders niteliğinde bir kitap. Yani bazı önemli konuları işlemek için yüzlerce sayfalık kitaplar yazmaya gerek olmadığını da bir kez daha anlamış olduk