• ADEM-İ MALÛMİYET*

    Bir pınarın taşındayım
    Umutların başındayım
    Kardelenler çiçek açmış
    Ekmeğinde aşındayım

    * belirsizlik.

    --------------------------------------------------------------------

    BÎ-RÂHE*

    Taştım taşacağım, bir türlü sığamadım benliğimde,
    Cefakâr bedenim, sarıp sarmalıyor bilinmezliğimde,
    İki bahar arasında sıkıştım kaldım, ağlasam mı gülsem mi?
    Esip gürlesem, yaksam yıksam her şeyi, sensizliğimde.


    * Çıkmaz sokak.

    --------------------------------------------------------------------

    * Yazmakla yanmak arasında ne kadar güçlü bir bağ var ise kanmakla kanamak arasında da mutlak bir bağıntı vardı.

    --------------------------------------------------------------------

    * Düşen, ayağa kalktığında, daha sağlam adımlar atar.

    --------------------------------------------------------------------

    * Ölümü bir kere tadan, bir daha dünyaya meyletmiyordu.

    --------------------------------------------------------------------

    * Hadi tut elimden
    Bana, senin gözünden yaşamayı öğret!

    --------------------------------------------------------------------

    * Annem: Gelen, giden oldu mu?
    Ben: Gelmeyenler ve gidemeyenler...

    --------------------------------------------------------------------

    * Sen, benim kalbimin elektriğisin. Aramızda çok büyük fırtınalar da kopsa sen gitme!

    --------------------------------------------------------------------

    * Ben, sana; âşk, sadakât ve güven vadediyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    * Gözyaşların, bu gökyüzünün yağmurları gibi; ruhumun en karanlıklarına işliyor, beni benden alıyor, derinden sarsıyor, hüznün sancağına yerleştiriyor.

    --------------------------------------------------------------------

    YOLUNA DİLLER DÖKTÜM
    "Dünyadaki varlığım seninle bütünleşti."

    --------------------------------------------------------------------

    VUSLAT*

    Bağışlayan'a:

    Sen, dışarıdan anahtar deliği olmayan kalbimin kapılarını, içeriden sonsuza kadar açılmamak üzere kilitleyip en merkezine yerleştin. Ruhumun yönetim merkezini ele geçirip tüm bedenimi, en ufak zerresine varana kadar, her yerini istila ettin. Bütün duyu organlarımın ayarını bozup hâkimiyeti Sen'de olmak üzere kontrolü ele geçirdin. Sen var ya Sen, varlığı bir, kudreti sonsuz olan, eşi ve benzeri olmayan Sen, O'nu bana bağışladın! Hamd-ü senâlar** sana...

    Bağışlanan'a:

    Cennet kokulum, nur yüzlüm, hoşgeldin... Gönlü pak, neşesi huzur olan yârim, hoşgeldin... Hoşgeldin, güzel sultanım, biricik sevgilim, sonsuz ve tek aşkım... Hoşgeldin, varım yoğum, alınyazım, gönlümün şifâsı, canım, cananım hoşgeldin...

    * (Sevgiliye) ulaşma, erişme, kavuşma.
    ** Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek.

    --------------------------------------------------------------------

    BOZUK RİTİM

    Yaradan,
    Her şeyi yoktan var eden,
    Yaratılanları birbirine
    Bağlayan, kenetleyen!
    Onu çıkardı karşıma.
    Kâderime yazılan,
    O yazılmışların en güzeli...
    Nâdîde bir şiir, belki sıradan!
    Ama zâtıma* mahsus,
    Okudukça okuyasım
    Dinledikçe dinleyesim
    Gelir, bir âfet-i devrân!**

    Gayritabii*** bir durumu da yoktu öyle.
    Olması gerektiği gibi
    Sade ve yâlın,
    Biraz serseri,
    Biraz da şımarık...
    Ve nevi şahsına münhasır****
    Bir karakteri,
    Bir de muvâzenesiz***** bir
    Hâli vardı, beni benden
    Alan, vermeyen!

    *********************
    * kendime
    ** devrin güzeli
    *** olağan dışı
    **** kendine özgü
    ***** dengesiz

    --------------------------------------------------------------------

    GİRDÂP*

    Gözlerinin keskin uçurumlarından düşüyorum.
    Kendimi, kalbinin kuytu köşelerinde buluyorum.
    Mide sancılarında çalkalanıp kaybolurken
    Bilinmez karanlıkların içinde savrulup gidiyorum.


    * burgaç, dönme, eğrim, çevri, anafor.

    --------------------------------------------------------------------

    ACZ

    Deniz adamı sakin denizlerde
    Yüzerdi her zaman ki gibi
    Bir daldı mı derinliklere
    Amansız çırpınışlarda
    Bulurdu kendini

    --------------------------------------------------------------------

    CANHIRAŞ*

    İçimin hengâmesinde** sarardı yapraklarım
    Gönlümün yıkılışında kapandı kapılarım
    Anlamak kâderimde yaralanmaksa
    Ruhumun çırpınışında sonlandı duygularım

    * Yürek parçalayan, dayanılamayacak şekilde üzüntü veren.
    ** Patırtılı, gürültülü olay; kavga.

    --------------------------------------------------------------------

    SİRÂYET¹

    Ey fâni, tefekkür² et, eyleme gönlünü vîrân³
    Zevâhirine⁴ aldanıp da sanma kendini mîrân⁵
    Haddizâtında⁶ şu ehven-i şer⁷ dünyada
    Âmiyâne⁸ şeylerle meşgul olma her ân

    1 başkalarına geçme, bulaşma
    2 düşünme, düşünüş
    3 yıkılmış, yıkık
    4 dış görünüş
    5 sultan, paşa, bey
    6 aslına bakacak olursak, aslında
    7 kötünün iyisi
    8 basit, sıradan

    --------------------------------------------------------------------

    VURACAKSAN SEN VUR

    Vuracağım seni demiştin ya!
    Çoktan vurdun sen beni.
    Ateş ettin!
    Bitmeyen şarjörünle*
    Mermi gibi gözlerinle
    Delik deşik ettin.

    * güzel düşüncelerinle, aşkınla, sevginle, cilvenle

    --------------------------------------------------------------------

    HÂLETİRÛHİYE*

    Biz olmalıydık, sokağımızdan güz gitmeden
    Haşin rüzgarların kızgınlığı sönüp dinmeden
    Gözlerden uzak iki göz evimizde
    Diz dize dinlediğimiz, en son şarkı bitmeden

    * Ruhsal durum

    --------------------------------------------------------------------

    DERT ÇUKURU

    Aşk hiç ummadığın bir anda gelir ruhuna,
    Hesap etmeden, ansızın...
    Kala kalırsın, anlamazsın bîçâre*
    Derinliklerde kalır bir yâr, bir de yâre...*

    * Çaresiz.
    ** Yara.

    --------------------------------------------------------------------

    SERZENİŞ

    Gülüşünü ömrüme,
    Gecemi gündüzüne,
    Sevdamı sevdana,
    Kat da sev beni...

    --------------------------------------------------------------------

    MEBHÛT*

    Uyku denen illet
    Vakit desen zillet
    Günün bu saatinde
    Uyunur mu millet?

    * Şaşkınlık içinde kalmış olan.

    --------------------------------------------------------------------

    ADEM-İ TAHAYYÜZ*

    Yokluğun suya hasret bir kara toprak
    Kâderim derin, bulanık bir bataklık!
    Sensizlik, hırçın okyanuslarda
    Liman arayan bir gemi!

    Battıkça çıkamadığım, çırpındıkça
    Dibe gittiğim bir girdap gibi...
    Zaman sanki belirsizliği seçmiş
    Kurtar beni bu bilinmezlikten.

    * Mekândan münezzeh oluş.

    --------------------------------------------------------------------

    NAMÜTENÂHÎ* AŞK

    Seni tanımak istiyorum, sana dair her şeyi...
    Her ân'ını yaşamak, mutluluğuna ortak olmak...
    Huzur bulduğum, neşem, varım yoğum, alın yazım
    Seninle sonsuzluğa elele yürümek istiyorum...

    * Sonsuz

    --------------------------------------------------------------------

    KASVET*

    Aralandı bana bir ara
    Gecenin rengidir kara
    Zehriyle hemhâl** oldu
    İçimdeki kapanmayan yara!

    * Sıkıntı.
    ** Bütünleşmek.

    --------------------------------------------------------------------

    Şeb-i Âlâ*

    Ve bir gün daha bitti.
    "Merhaba" yeni bir günde, güneşe hasret gecelerimin güzelliği...
    Gönül penceremden sesleniyorum:
    "Uykunun en tatlı rüyalarında bul kendini. İyi geceler..."

    * İyi geceler

    --------------------------------------------------------------------

    Bâd-ı Hazân*

    Rüzgarlı bir bahçem var, gönlümün serinliğinde.
    Ruhum seni arıyor, düşüncelerin gizliliğinde.
    Buğulu, bulanık gözlerde saklıyorum
    Hüznün terketmediği, ömrümün derinliğinde.

    * Sonbahar Rüzgarı

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZE GÜN AYDI

    Gözlerini aç hadi, senli benli rüyaları bırak da
    sonbaharın hüzünlü yağmurlarını seyret, sabah pencerenden.
    her gün aslında yağmurlu bir gün bende, gözlerimdeki yaşlar
    oluk oluk akan sular gibi, seller oldu herşeyi yıkıp geçen.
    sen pencerenden bakmaya devam et,
    ıslanmış bir ben olacak senin aşkından.
    eğil de bir şey fısıldayacağım:
    Günaydın, beni sonbaharında ıslatan ey güzeller güzeli kız...

    --------------------------------------------------------------------

    HAFÎ*

    yıpranmış sayfalarda buldum seni...
    baş harfini kazıdığım...
    sonu yazılmamış kelimelerde...
    çizilmiş karalanmış kalplerde...

    * Gizli, saklı şey.

    --------------------------------------------------------------------

    GÜZ

    Dalgalar sahile çarpar
    Esme ey deli rüzgar
    Sen esince nasıl da
    Yüreğim sızlar

    --------------------------------------------------------------------

    AŞK-I HÜDÂ

    Savrulan bir kıvılcımınla parlıyorum.
    Sevgime ateşini atıp harlıyorum.
    Dünya yansa ne yazar!
    Gönlümdeki yangınınla kavruluyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    KALBİMDEKİ İMÂN*

    1
    Aşk seninle güzel
    ve ekledi:
    Gerçek aşka giden yolda
    Benimle gel...

    2
    Kutsal itâatim koşulsuz
    ve gökler aydınlandı:
    Hakk emanetimi korumak için
    Benimle uç...

    3
    Rabbinin adı ile başla
    ve okurken dedi:
    İndirilenlerin doğruluğuyla gerçekliğini
    Benimle gör...

    4
    Müjdeleyicilerin yolundan yürü
    ve açıkladı:
    Haber verilen emirlerle yasakları
    Benimle bil...

    5
    Sadakâtim sonsuz
    ve devam etti:
    Sonu olmayan başlangıcı
    Benimle sev...

    6
    Farket bütün olan, biteni
    ve teslimiyetle söyledi:
    O'ndan gelip O'na giderken
    Benimle kal...

    *İmânın şartları

    --------------------------------------------------------------------

    GELECEKTEKİ GELMEKTE OLANA BİR MEKTUP!

    Bugün ayrı bir özledim seni. Biliyorum ve inanıyorum ki bir gün karşılaşacağız ve ebediyete kadar ayrılmayacağız. Söylesene bensiz ne yapıyorsun? Sahi ne yapıyorsun şimdi? Günün nasıl geçti? Dün ne yaptın meselâ? Günlerin, ayların, yılların bensiz nasıl geçti? Düşünmeden alamıyorum kendimi. Sen de beni merak ediyor musun? Nerede kaldı bu adam? Hangi boş işlerle uğraşıyor diye düşündün mü hiç? İnan seni bekliyorum, hasret kaldığım! Sensiz yarım yaşamaya çalıştığım hayatımı, tamamlamanı bekliyorum. Arıyorum seni! Aranmaması gereken yollarda, çıkmaz sokaklarda... Deli divane dolaşıyorum, kuytu köşelerde, bitap bir vaziyette, sana ulaşmaya çabalıyorum. Arada bocalıyorum da. Ama olsun seni bulacağım elbet. Bir umut vîrâne binalarda, ıssız mekânlarda, sana bakınıyorum. Bir iz ümidiyle girmedik yer, çalınmadık kapı, ulaşılmadık şehir bırakmıyorum. Seni arıyorum her yerde. Cadde cadde ilanlar asıyorum. Kaybımı arıyorum! Sensiz geçen zamanlarımın kaybını... Bulamadığımı, özlem duyduğumu arıyorum.

    --------------------------------------------------------------------

    Son Durak!

    Bundan seneler önce, yeni taşındığımız mahallemizdeki hânelerin sayısı 20-30 kadardı. Şimdiki gibi yüksek binalar da pek yoktu. Herkes birbirinden haberdâr olur, oturulup kalkılır, muhabbetler esirgenmezdi. Yeni birileri taşınsa hoşgeldine gidilir, tanışılır, kaynaşılırdı. Ya şimdi!

    ***

    Bir kış günü, yeni evimizden ilkokula gitmek için, sabah yedideki otobüse binmek üzere evden çıktım. Durağa varır varmaz arkamda sakallı, 65-70 yaşlarında, dinç, yaşlı bir amca belirdi. "Esselâm-ü Aleyküm evladım" dedi. Ben de "Ve Aleyküm Selâm amca" dedim. Amca, kendini tanıttı. Aşağı sokaktaki evlerden birinde oturduğunu, komşumuz olduğunu söyledi. Kimin çocuğu olduğumu, ismimi, okulumu, kaça gittiğimi, kısaca öğrenmek istediği bütün soruları birbir bana yöneltti ve soruların cevaplarını sırayla tek tek verdim.

    Bir süre muhabbet ettikten sonra otobüs geldi. Otobüse bindik, amca yol boyunca kendinin duyabileceği şekilde duâlar okudu, tesbihler çekti. Okula varmam yarım saat kadar sürdü. Amca da benden bir durak sonra ineceğini söylemişti. Ben inerken amca da inmek için hazırlık yapıyordu.

    Ertesi gün, durağa yine erken gelmiştim. Birkaç dakika sonra o amca geldi. Selamlaştık, hâl hâtır sorduktan sonra "Boş boş beklemeyelim, otobüsün gelmesine daha var, gel iki durak geriye yürüyelim, spor da olmuş olur" dedi. Her gün bir iki durak artırıp geriye doğru yürüdük.

    Bir müddet sonra evden daha erken çıkmaya başladık ve son durağa kadar yürüyüyorduk. Yürürken amca duâlar okuyor, tesbihler çekiyordu. Dediği gibi spor da oluyordu. Böylece kendini daha iyi hissediyordu.

    Bir gün "Evlat" dedi. "Biliyor musun, bu otobüs duraklarının bir son durağı olduğu gibi insanın da bir son durağı var. İnsanın son durağı, otobüs durağı gibi değil, istesen de istemesen de son durağına varacaksın. Mühim olan son durağına gelirken tuttuğun yoldur. Yolun bazen pürüzsüz bazen de yolunda çakıl taşları, çukurlar olacak. Bu yol hem yokuşlu hem de inişli bir yol... Tökezleyip düşebilirsin de... Ama ne olursa olsun sabrederek yoluna devam edeceksin." dedi.

    Bugün zil çaldı, kapıyı açtım, yine o amca. "Hadi gel, aşağı sokaktaki komşunun düğünü var, pilav yiyelim" dedi. Ben de "Peki amca, hemen hazırlanıp çıkıyorum" dedim.

    Hazırlandım, çıktım. Yolda yürüyoruz amca sözüne devam etti: "Sıla-i Rahîm'in büyüğü akrabayı, konu komşuyu ziyaret etmek, davetlerine icabet etmektir. Özellikle bayramlarda, düğünlerde, hastalandıklarında ziyaretlerini aksatmamaya gayret göstermektir. Bir gönül alabiliyorsan ne mutlu sana! Sıla-i Rahîm'in küçüğü ise camiyi ziyaret etmek yani cemaatle beş vakit namaza imkanların dâhilinde tabi olmak, namazında, tesbihâtında ve duânda gönlünü Allâh'a bağlamaktır." dedi.

    Bir iki dakika yürüdükten sonra düğüne katıldık. Düğün sahibi bizi görünce yüzü güldü, memnun oldu. Bize "Hoşgeldiniz, Allâh razî olsun." dedi. Pilavımızı yedik, karnımızı doyurduk. Öğle ezanı okunmaya yakın düğünden ayrılmak için ayaklandık. Düğün sahibi biz düğünden ayrılırken de "Ayağınıza sağlık, yolunuz açık olsun." dedi. Biz de "Allâh'a ısmarladık" dedikten sonra camiinin yolunu tuttuk.

    Velhasılıkelâm, Allâh hiçkimseyi doğru yoldan ayırmasın. İstikâmetimiz ne ise vardığımız yer de orası olacak.

    Selâmetle...

    --------------------------------------------------------------------

    MİNİK KEDİ YAVRUSU MASALI

    Bir zamanlar, büyük bir şehirde, dokuz yaşında, zeki mi zeki, güzel mi güzel, ismi Ayşecik olan bir çocuk yaşarmış. Ayşecik'in hiç kardeşi yokmuş. Annesi ve babası çalıştığı için, evde canı çok sıkılıyormuş.

    Bir gün, annesine:

    "Anneciğim, canım çok sıkılıyor. Okulda kardeşi olmayan arkadaşlarımın kedisi veya köpeği var. Ben de bir tane kedi istiyorum. Ne olur, bir tane kedi alalım!" diyerek ağlamaya başlamış.

    Gerçekten de Ayşecik'in evde canı çok sıkılıyormuş. Annesi, kızının bu hâliyle ilgilenmemiş. Çünkü kedileri pek sevmiyormuş. Zaten kızıyla da vakit geçirmezmiş. Ayrıca vicdansız bir kadınmış. Ailesini pek önemsemezmiş. Varsa yoksa hayatı işten ibaretmiş. İş çıkışı eve geç gelirmiş. Haftasonları da alışveriş merkezlerinden hiç çıkmaz, pahalı pahalı eşyalar alır, maaşını har vurup harman savururmuş. Ayşecik de küçük yaşına rağmen pek hamaratmış. Olgun insanlar gibi evin temizliğini yapar, yemek pişirir, bulaşıkları yıkar, yıkanan çamaşırları serermiş. Çamaşırlar kuruduktan sonra da ütülermiş.

    Ayşecik, annesine anlattığı gibi, gözyaşları içinde, babasına da durumu anlatmış.

    "Annem, kardeşimin olmasını istemiyor, kedi almamıza da olumlu bakmıyor. Bir tane kedi istiyorum babacığım! Lütfen alalım, evde çok bunalıyorum. Okuldan eve gelince evde yapayalnızım. Siz, eve çok geç geliyorsunuz. Benimle doğru düzgün ilgilenmiyorsunuz. Apartmanda hiç arkadaşım da yok. Ne olur, bir tanecik kedi istiyorum. Olur mu babacığım?" demiş.

    Babası, kızının bu hâline çok üzülmüş. Ertesi gün, babası işten çıktığı gibi, ismine petshop denilen evcil hayvan dükkanına gitmiş. Dükkandan bir tane yetişkin bir kedi satın almış. Kediyi güzel bir kafese koydurtup eve doğru yola çıkmış.

    Odasında ders çalışan Ayşecik, babasının evin ziline basmasıyla koşar adım giderek kapıyı açmış. Karşısında babası ve babasının elindeki kafeste, tüyleri pamuk gibi bembeyaz olan bir kedicik varmış. Ayşecik mutluluktan kulakları çınlatan bir çığlık atmış. O kadar çok sevinmiş ki ağzı kulaklarına varmış.

    Babasının elinden kafesi aldığı gibi odasına götürmüş. Kafesi açmış. Kediyi kafesten çıkartmış. Kediye önce sarılmış, sonra da kediyi öpüp koklamış. Mis gibi kokuyormuş kedi. Ayşecik bu kez mutluluktan ağlıyormuş. Kedi de çok sevildiği için mutluluktan mırlıyormuş. Kedi o kadar çok mırlıyormuş ki, Ayşecik kediye 'Mırmır' ismini vermiş.

    Ayşecik'in artık canı hiç sıkılmıyor, günlerinin büyük bir bölümünü, Mırmır ile eğlenerek geçiriyormuş.

    Gel zaman git zaman, Mırmır komşu evlerin balkonlarında gezmeye, yeni arkadaş kediler edinmeye başlamış.

    Bir gün, Mırmır hamile kalmış. Hamileliğinin son günleri hastalanmış. O kadar hâlsizleşmiş ki, yattığı yerden kalkamıyormuş.

    Bir müddet sonra Mırmır'ın dört tane yavrusu dünyaya gelmiş gelmesine ama yavrulardan üç tanesi ilk günü atlatamamış, ölmüş. Mırmır ölen yavrularına o kadar çok üzülmüş ki, gözyaşları içinde miyavlıyormuş. Mırmır'ın da pek durumu iyi değilmiş. Mırmır, ölen yavrularının acısına dayanamayıp iki gün sonra o da ölmüş.

    Ayşecik, bir yandan Mırmır'a, bir yandan da ölen yavrulara ağlıyormuş. Yaşayan yavru ise anne sütü ile beslenemediği için, o kadar cılızmış ki tüy gibi hafifmiş. Ayşecik, yavruya bakmakta zorlandığı için, Ayşecik'in annesi yavruyu, Mırmır'ı aldıkları dükkana götürüp vereceğini söylemiş. Annesinin çok sevdiği, maaşının yarı fiyatına satın aldığı ayakkabının, işe yaramayan kutusunun içine annesi yavruyu koymuş. Kutunun içindeki yavruyu, arabasının ön koltuğuna koyup arabayı sürmeye başlamış. Hava bir anda kapanmış. Simsiyah bulutlar, her yeri kaplamış. Hafiften yağmur atıştırmaya başlamış. Dükkan epey uzaktaymış. Yavrunun çıkardığı sese Ayşecik'in annesi daha fazla dayanamamış. Yolun daha yarısına gelmeden arabayı, yolun kenarında durdurmuş. Ayakkabı kutusuyla birlikte minik yavru kediyi, elektrik direğinin dibine koymuş. Arabasına binip işine doğru arabayı sürmeye başlamış.

    Yağmur şiddetini artırmış. Ayakkabı kutusunun içine yağmur suyu dolmaya başlamış.

    Yoldan gelip geçenler, yağmurdan daha fazla ıslanmamak için, hızlı adımlarla ve koşarak aceleyle gidiyorlar, ayakkabı kutusunun içindeki minik yavru kediyi farketmiyorlarmış. Yavrucuk ise yoldan geçenlere sesini duyuramıyormuş. Zavallıcığın, ıslanmaktan ve üşümekten sesi zaten çok az çıkıyormuş. Yavru kedi, tir tir titriyormuş. Minik kediciğin gözyaşları, yağmur tanelerine karışmış.

    O kadar çok yağmur yağmış ki, yağmur suları sel olmuş. Ayakkabı kutusu, sele kapılıp gözden kaybolmuş. Ayakkabı kutusunu, ne gören olmuş ne de duyan. Kimse, ayakkabı kutusuna ne olduğunu bilmiyormuş.

    --------------------------------------------------------------------

    ÇOBAN KÖPEĞİ İLE SOKAK KÖPEĞİ MASALI

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Bir varmış, bir yokmuş...

    Allâh'ın kulu çokmuş...

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

    Develer tellal iken, pireler berber iken...

    Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...

    Ak sakal, sarı sakal...

    Berber elinden, yeni çıkmış, kırkılmış, yok sakal...

    Kasap olsam, sallayamam satırı...

    Nalbant olsam, nallayamam katırı...

    Hamama girsem, sorarım natırı...

    Nadan olan bilmez, ahbap hatırı...

    Dereden geldim, sandığa girdim...

    Bir de ne göreyim, köşede bir hanım oturuyor...

    Şöyle ettim, böyle ettim...

    Yüzüne baktım, hanım yerinden kalktı...

    Çıktık birlikte yola...

    Ne sağa baktık, ne sola...

    Gide gide, kaf dağının arkasına geldik ki...

    Ne ileri gidilir, ne geri...

    Sana bir masal söyliyeyim gel beri.

    *************************************

    (Masal Başlangıcı)

    Vaktiyle köyün birinde bir çoban yaşarmış. Köyün bütün koyunlarını dağlarda, ovalarda gece gündüz otlatmaya çıkarırmış.

    Köyün havası şehir merkezlerine göre biraz serin ve soğuk olduğundan, çobanı soğuklardan ve gece ayazlarından koruyan, kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılmış, ismine kepenek denen kıyafetini, çoban üzerinden hiç çıkarmazmış. Sürüyü otlatmaya çıktığı zaman kavalını çalar, sürüye hâkimiyet sağlarmış.

    Bir de çobana hem arkadaşlık eden hem de koyunları koruması için çobanın yanında bulundurduğu, heybetli mi heybetli, güçlü mü güçlü bir çoban köpeği varmış. Çok bakımlı, tüyleri görkemli ve parlakmış. Çoban köpeğinin bir hırlamasıyla yer gök inlermiş ki havlamasını siz düşünün artık!

    Çoban köpeği o kadar kuvvetli ve atikmiş ki, sürüye yaklaşacak olan kurtlara hemen müdâhele edermiş. Çoban köpeği ile baş edemeyen kurtlar bir daha sürünün bulunduğu yere yaklaşma cüretinde bile bulunamazlarmış.

    Bir gün, sürünün yanından, sünepe mi sünepe, sefil mi sefil, başı boş, işe yaramaz bir sokak köpeği geçiyormuş. O kadar bakımsızmış ki tüylerinin birçoğu dökülmüş. Sokak köpeğinin dökülmeyen tüylerinin üzerinde ise pireler uçuşuyormuş. Açlıktan derisi kemiklerine yapışmış, kemikleri sayılıyormuş. Sokak köpeği, kuru bir kemik verene, kırk yıl köle olabilirmiş.

    Çoban köpeği hemen sokak köpeğini farketmiş. Yıldırım hızıyla sokak köpeğinin yanında soluğu almış.

    Çoban köpeği:

    "Hey dostum! Niye geziyorsun buralarda?" demiş.

    Sokak köpeği çok yorgun, aç ve susuzmuş ki, çoban köpeğinin söylediklerini zor anlamış.

    Sokak köpeği, çoban köpeğinin yüzüne manâsız manâsız bakarak:

    "Hiç, ne olsun, bir parça yiyecek arıyorum. Bir de bir yudum su bulmayı ümit ediyorum." demiş.

    Çoban köpeği, sokak köpeğinin görünüşüne çok üzülüp, hâline acımış. Kendi tabağındaki yiyeceklerden, sokak köpeğine ikrâm etmiş. Yalağındaki sudan da kana kana su içmesine izin vermiş.

    Sokak köpeği güzelce karnını doyurmuş. Susuzluğunu gidermiş.

    Çoban köpeğine dönüp:

    "Dile benden ne dilersen!.. Ne söylersen yapacağım. Emrine âmâdeyim." demiş.

    Çoban köpeği ise:

    "Ben, bu koca sürüyü, zor zaptediyorum. Eğer bana hem arkadaş hem de yardımcı olursan, barınacak bir yerin olur, ayrıca aç susuz kalmazsın!" demiş.

    Sokak köpeği bu teklife çok sevinmiş. Hemen teklifi kabul etmiş.

    Günler geçtikçe sokak köpeği kendini toparlamış. Sokak köpeğinin dökülen tüylerinin yerinden daha güzel tüyler çıkmış, sarkan kasları kuvvetlenmiş. Eski hâlinden eser kalmamış. Hatta bir süre sonra sokak köpeği o kadar güçlenmiş ki çoban köpeğini bile geride bırakmış.

    (Masal bitişi)

    *************************************

    (Tekerleme Alıntıdır.)

    Gökten üç elma düştü; biri bana, biri dinleyenlere, diğeri de bütün iyi insanlara...

    Artık ne bir dert, ne bir mihnet…

    Devlet üstüne devlet sürüp, balı kaymağa katıp yemişler, içmişler...

    Gayrı karardı köz, tükendi söz; gökten üç elma daha düştü. Anasız kuzulara, kol kanat olanların başına…

    Günlerini gün ettiler ama bir gün geldi, bunlar da adı kalanlara karışıp, hikâyeleri dillere destân oldu.

    --------------------------------------------------------------------

    HAYAT TECRÜBELERİ

    (Yoruma siz de tecrübelerinizi yazabilirsiniz...)

    Kullandığım faturalı telefon hattını başka bir operatöre taahhütlü taşıdım. Yalnız taşıma işlemi yasalara göre 2 ile 4 gün sürüyor ki bu süreyi siz 5 gün olarak hesap edin. Çünkü hesap kesim tarihinize göre fatura geleceği için, taşıma işlemini takip eden birkaç gün sonrasına hesap kesim tarihi vermeyin ki ekstradan fatura ödemek zorunda kalmayın. Yani taşıma işlemini talep ettiğiniz günden bir gün öncesini hesap kesim tarihi yapabilirsiniz. Taahhütten olur da vazgeçmeyi düşünürseniz mümkünse hemen ilk aydan vazgeçin, zira ilerleyen aylarda taahhüt gereği, her ay için faturanın yarısı kadar da ceza ödüyorsunuz.

    Bir de şöyle bir şey var. Günümüzde internetsiz ev yok sayılır. İş görüşmelerini dâhil etmiyorum, günlük muhabbetler için telefon görüşmelerini yapabileceğiniz uygulamalar mevcut. Mümkünse görüşmelerinizi evdeyken yapın. Operatör firmalarına ekstradan ücretler ödemek, aylık olarak çok gibi görünmese de çekirdek bir aile olduğunuzu düşününce yıllık olarak hesap edilince epey bir fazla meblağ oluyor.

    Bir diğer konu, akıllı telefonlar. Evet, teknoloji çağındayız, en ucuz akıllı telefon şimdi ortalama gelirli birini düşününce maaşının yarı fiyatıyken, en pahalıları maaşının 2-3 katı olabiliyor. Bir de en ufak bir düşürmede, darbede telefonumuz kullanılmaz hâle gelebiliyor veya temirciye hatrı sayılır miktarda paralar ödeyebiliyoruz. Ayrıca telefonumuzda hiçbir sorun yokken yeni model çıktı, hemen onu almalıyım gibi beyin altına işlenen reklamlar da cabası. Nefsimiz de devreye girip "bak onlarda en yenisi var sende niye yok" dediği ân kaçınılmaz son bizi bekliyor oluyor. Daha telefonumuz eskimeden, kullanışsız hâle gelmeden yenisini almak! Bir de akıllı telefonların tüm özelliklerini kim kullanıyor? Saysak akıllı telefon kullanıcılarının yüzde biri bile değildir.

    Telefonumuzun akıllı olması ekstra maliyetlere sebebiyet vereceği aşikâr. Hâlbuki akıllı olmayan, ucuz yollu, sağlam telefonlar alabiliriz. Evde 1-2 tane dayanıklı tablet olmasının hiçbir sakıncasının olacağını sanmıyorum. İnternet ihtiyacını tabletlerden karşılayabiliriz. Fotoğraf mı çekmek istiyorsunuz, alın iyi bir marka fotoğraf makinası, 20-25 sene kullanın.

    Yani uzun vade de düşününce cebinizde epey bir para kalacağı malum. Teknoloji güzel bir şey ama akıllı kullanınca daha güzel. Büyük bir kitlenin bu yönde kullanımı gerçekleşirse cari açığı da büyük oranda kapatacağımızı da düşünüyorum.

    Hayat tecrübelerden ibaret. Bazen tecrübe elde etmek için cebinizden bir miktar para çıkabilir...
  • 70 sayfa manifesto yayınlayıp Türkleri Boğaz'ın batısına geçtikleri takdirde öldürmekle, "konstantinapol"e gelip camilerimizi indirmekle ve Ayasofya'yı minarelerden temizleyip İstanbul'u tekrar ele geçirmekle tehdit eden bir teröristin 200'e yakın müslümanı cuma günü ibadet esnasında öldürmek üzere ince ince planlanmış kalleşçe saldırısından sonra dahi sebebi ölen müslümanların orada yaşayabilmesine bağlayıp bu vahşeti meşrulaştırmaya çalışan, dinime ve peygamberime hakaret eden Avustralyalı senatör Fraser Anning ve bu gibi gavurların dinine de, yağma ve işkence üzerine inşa ettikleri yalancı medeniyetlerine de asla saygı duymuyorum.

    Ceddimiz bunlara nasıl bir kuyruk acısı yaşatmış olacak ki nefretleri halen dipdiri, taptaze duruyor. Bizim milletimiz kendi tarihini karalayadursun, adam silahının üzerini 2. Viyana Kuşatması'yla, Hüdavendigar'ın katiliyle, "Türk yiyici" ibaresiyle, kendi gibi saldırganların isimleriyle donatıp harekete geçiyor. Biz tarihimizi unutuyoruz ama düşman unutmuyor! Demek ki terörün ırkı varmış. "Türk eşittir müslüman" olarak gördüklerinden nefretlerini dünyanın öbür ucunda olacaklardan bihaber ibadetini yapan müslümanlardan çıkardılar. Sonra bir de utanmadan olup biteni müslümanların o bölgedeki yoğun varlığına atfetmeyi, makul bir sebepleri varmış, katliam için makul bir sebep olabilirmiş gibi göstermeyi ve "Müslüman bugün kurban olan taraf olsa da genellikle saldırgan taraftır" "Onların yöntemiyle aynı şekilde onlara saldırıldığında şaşırmamalılar" gibi adice söylemlerde bulunmayı da ihmal etmediler. İçimizdeki hainler de "ah keşke Türkiye'ye gelip buradaki camileri de temizlese" diye iç geçirdiklerini utanmadan dile getirebilecek kadar cesurlar artık.

    49 müslüman öldü, bir o kadarı da yaralandı. Ama katilleri yalnızca artan müslüman nüfusundan endişeli, İslamofobik bir akıl hastası olarak anılıyor. Başımıza gelen her türlü musibetin uzaktan veya yakından sorumlusu olan batı hayranlığımızın daha nelere yol açacağını kestirmek zor. Neyse, ne de olsa gelişmiş, uygar insanlar, medeni bir yaşam sürmekte bir numaralar, örnek alınması gereken bir güruh bu batılılar. Hayvan haklarını korumada falan da çok iyiler, en az insanları öldürmek kadar iyi yapıyorlar bu işi.

    Bu ilk değil. Kafirin gözü hep üstümüzde, öyle olmaya da devam edecek. Haç ile hilalin savaşı hiç bitmeyecek. Allah yardımcımız olsun. Başımız sağ olsun.

    https://i.hizliresim.com/zjZybj.png
  • 418 syf.
    ·11 günde·8/10
    Daha önce Ahmet Ümit’in Ninatta’nın Bileziği kitabını okumuştum. Destan şeklinde yazılmış çok hoşuma giden bir kitaptı. Meğersem o kitapta farklı bir şey denemiş Ahmet Ümit. Kendi tarzında bir kitabını okuyayım bari diyerek adı hoşuma gittiği için bunu seçtim.
    Anlatım tarzı yine güzeldi ara ara hafifi şiirsel anlatımlar katmış ama ayarında olmuş. Güzel ve keyifli bir şekilde okunuyor. Ama biraz fazla uzun geldi bana biraz daha kısa olsa daha iyi olabilirmiş, hikayeye pek bir etkisi bulunmayan bazı karakterlerin geçmiş yaşamları gibi. Sonralara doğru “e hadi bir sonuca varsın artık” ruh halindeydim. Kitap polisye, yılbaşı gecesi işlenen bir cinayetin soruşturmasını yapan komiser/dedektifi okuyoruz. Ama öyle Amerikan polisiyeleri gibi aksiyonu falan değil daha çok muhabbet ve soruşturma şeklinde ilerliyor. Kitapta eskiden yaşan halk olaylarıyla ilgili hikayeler de var, bunlr aurı bir güzellik katmış. Yer yer ülkenin adalet ve asayiş sistemini de sorguluyor.
    Kiatp aslında Komiser Nevzat serisinin 5. kitabıymış ama goodreads de görmesem bir serinin parçası gibi durmuyor, herhangi bir eksiklik yoktu kitapta. Başka kitaplarını da okurum muhtemelen.
  • Bu kadar ünlü olmayı hakeden birçok konuyu güzel bir şekilde harmanlayan bir kitap.Tek sıkıntı bilim ve felsefi yönü maceradan biraz daha fazla olabilse daha iyi olabilirmiş ama yine de herkesin okuması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
  • 144 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Bize coğrafyaları tarihinden ayrıştırarak anlattılar hep.Havasını, suyunu,dağını,taşını,toprağını,mevsimini,iklimini,hangi kürede yer aldığını kusursuz anlattılar. Fakat her coğrafyanın bir yazgısı vardı çünkü üzerinde yaşayan insanın bir kaderi vardı. Sevmek,nefret etmek,yaşamak, ölmek,inanmak, inanmamak, mücadele etmek,iyilik etmek,kötülük yapmak, savaşmak,barışmak, Boşnak olmak,Şii olmak,Samsunsporlu olmak, erkek olmak, Sırp olmak, zengin olmak, solcu olmak, sağcı olmak… hepsi ona,kadere dahildi… Bize hep coğrafyaları insansız,hikayesiz anlattılar.

    Kitabı bitirdiğimde Mehmet Bey'in farklı coğrafyalarda yaşamış insanları bir otobüse bindirerek yolculuk ettirirken karakterlerini bir mekanda toplamış olduğunu, birbirlerinden farklı hikayelere sahip bu yolcuların her birinin hayatında acının,zulmün,iyiliğin… nasıl ortak olduğunu, coğrafyalar değişse de insanın yaşadıklarının değişmediğini vurguladığını düşündüm.Aslında otobüs,hepimizin içine doğduğu hayat ve kader de hepimizi ölüme götüren yolculuk.Sanki hepimize şu söyleniyor: “Aynı dünyada, birbirbiriyle iç içe; farklı tercihlerle, inançlarla, ideolojilerle yaşayan bizlerin bu hayat yolculuğunda kaderleri birbirine bağlanmıştır.”

    İnsan;yalnız kendinden ibaret değilmiş, gördüm.

    İnsan;sahip olduklarıyla yaratılmışların en yücesi olabileceği gibi en aşağısı da olabilirmiş,gördüm.

    Adil olmak,köle olmamak,özgür olmak insan olmanın şartıymış,gördüm.

    Her hayat ayrı bir hikayeyse; iyi hikayelerin de kötü hikayelerin de sonunun ölümle bittiğini, gördüm.

    Bir roman okudum ama karakterler bizim mahalleden, bizim şehirden, gazeten,tvden, haberlerden, ülkeden, dünyadan hep tanıdık geldi. Hiç yabancılık çekmedim. Bize biz anlatılmış, gördüm.

    Umarım,anlamışızdır kendimizi. Umarım anlarız…

    Bize hayatı daha yakından gösterecek bir pencere açtığınız için teşekkürler Mehmet Bey. Kaleminize sağlık.

    Her okurun kitapta kendisinden bir şeyler bulacağına inanıyorum.O yüzden herkese tavsiye ediyorum.İyi okumalar.
  • 283 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Kitap aşırı fazla tekrara kaçıyordu. Malesef bu kadar fazla tekrara kaçması belli bir yerden sonra sıkıyor. Yazar Mustafa İNAN ı dolaylı yoldan anlatması gerektiğini düşünmüş. Bunu da Mustafa inanı tanıyan ve aşırı seven bir profesörün bir çocuğa Mustafa inanı anlatmasıyla başlıyor. Bu kısmı biraz daha kısa tutsaymis bence daha iyi olabilirmiş. Birde karakter başından başlayıp sonuna kadar gitmek yerine arada bolca spoiler veriyor ve karakterimizin geleceğinde ne olduğunu da anlatıyor. Bu bence yanlış. Önceki okuduğum biyografilerde kesinlikle spoiler verilmezken bunda verilmesi üzdü . Yazar sürükleyici lakin işte o profesörle çocuk geldiğinde tekrar sıkılıyorsun .ve orada bir mola veriyorsun kitaba. Etkileyici bir kitap ve Mustafa İNAN i anladım diyebilirim. Gerçekten anladigima da tanıdığıma da aşırı memnun oldum. Lakin bu bir kitap olduğundan kitabı eleştiriyorum. Girişi dediğim sebeplerden (profesör ve çocuk ) kötüydü . Ama Mustafa İNAN ı tanıdıkça sarıyor. Kitabın da en büyük günahı kendini surekli tekrar etmesiydi diyebilirim.
    Bu kitap kime hitap ediyor ?
    Aslında sürükleyici bir kitap. Önyargılı olanlar kesinlikle okuyamaz onu söyleyeyim. Ama önyargılı değilseniz size çok şey katacaktır. Ben genelde fantastik bilim kurgu ve gerilim okuyan biri olarak ben bile çok sevdim .
  • 168 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Baba ve oğulun hayatını kesiştiren bir film var kitapta. Her bölümde başka bir karakterin ağzından okuyoruz neler olduğunu hayatlarında neler yaşandığını. Tek bir kişiden çıkıp yine o kişide birleşen hayatları okuyoruz. Roman gibi ama aslında minik bir hikaye kitabı da olabilirmiş. Karakterler oldukça sınırlı. Zaten az olan karakterler üstün körü anlatılmış. Çoğu özelliklerini bilmiyoruz. O yüzden bana dağınık geldi romandan ziyade hikaye havası verdi. Diğer Yekta Kopan kitaplarına göre daha dağınık bir üslupta yazılmış gibi geldi bana. Ama konu olarak gerçekten insanı üzüyor. Yaşanan birden fazla dram var her bölümde birini okuyup kime üzüleceğinizi şaşırıyorsunuz. Oldukça kısa bir kitap soluklanmak için okumayı tercih etmiştim. Bir nefeste bitebilir. Yekta Kopan okumadıysanız tanışma kitabınız da olabilir. Yazarın kendine has tüm özellikleri üslubu kalemi bu kitapta birleşmiş. Tanışmanız gereken yazarlardan birisi. Bu kitapta bunun için oldukça iyi bir fırsat.