• 113 syf.
    ·Puan vermedi
    Mina Urgan neredeyse oyunun kendisi kadar uzun ve güzel bir önsöz yazmış. Bu arada bu önsöz kelimesi için TDK ayrı yazılmalı derken İş Bankası Kültür birleşik yazmayı tercih etmiş. Bence de birleşik olmalı ama zaman zaman ayrı yazıyorum TDK'nin etkisinde kalıp. O önsöz sayesinde oyuna hakim oluyorsunuz ve çok daha bilinçli bir şekilde sıkılmadan okuyorsunuz kitabı. İki saat içinde bitebilecek bir oyun ama önsözle falan üç dört saati bulabilir. Ben viskili kahve eşliğinde okudum. Bir yerden sonra kahve çok daha lezzetli Shakespeare çok daha şiirseldi. Tavsiye ederim.

    Sohbet etmekten çok keyif aldığım bir arkadaşımla yine yoğun bir diyaloğun ortasındayken adı geçti bu oyunun. Konuştuğumuz şeyleri destekleyen, örnekleyen ögeler vardı oyunda. Sevilmek için etrafına para saçan, sevgiyi parayla satın almaya çalışan bir adamın parasının tükenmesiyle birlikte etrafında kimsenin kalmaması ve kendisini çok sevdiğini söyleyen kişiler tarafından ihanete uğraması sonucu karakterindeki 180 derecelik dönüşümü üzerine bir oyun bu. Mina Urgan'a göre karakterlerin hepsi simgesel ve yine bir önceki cümle de Mina Urgan'ın yorumu ki ben katılmıyorum o yoruma. Sevginin parayla çok rahat satın alınabilecek bir şey olduğunu, zaten sevgi denen kavramın kutsallaştırılacak bir şey olmadığını bir faydacılık durumu olduğunu savunuyorum. Ama asıl katılmadığım kısım Timon'un sevilmek uğruna para saçtığını söylemesi. Timon sevilme arzusu kadar sevgiyi gösterme biçimi olarak da yapıyor bunu. Sevgi kutsalsa Timon'u takdir etmeli Mina Urgan. Oysa o Timon'u kibirli olmakla itham etmiş neredeyse. Benim sevgi üzerine düşüncelerimi bir kenara bırakıp kitap özelinde devam edelim. Mina Urgan, Timon akıllı davranmalıydı, insanların iyi ve kötü özellikleri olabileceğini unutmamalıydı diyor. Oysaki gerçek sevginin ''vermek'' üzerine kurulu olduğunu öğütleyen oldukça fazla kişisel gelişim zırvası var. Mina Urgan'a ise Timon eleştirisi konusunda katılmasam da sevgiyi yorumlayışı konusunda kesinlikle katılıyorum.

    Önsözde yazanları tekrar edecek olsam da kitabı bundan daha iyi anlatacak cümlelerim yok. Shakespeare'in az bilinen oyunlarından biriymiş bu ve yer yer ciddi farklılıklar varmış oyunda. Bu nedenle oyunun bir bölümünün Shakespeare'den sonra yazıldığı ya da tam tersi bir başkası tarafından yazılan oyunun Shakespeare tarafından tamamlandığına ilişkin görüşler varmış ama Mina Urgan bunlara katılmıyor. O, oyunun Shakespeare tarafından yazıldığını ama sonra Shakespeare'in oyunun üzerinden tekrar geçmediği o yüzden bazı bölümlerinin hafif kaldığı fikrini benimsiyor. Sonuçta bir çeviri okuduğumuzdan ve Shakespeare diline falan da hakim olmadığımdan gerçekten de şu bölümler hafif kalmış falan diyemem elbette. Benim oyundan anladığım -işime gelen kısım tabii- sevginin, tıpkı benim iddia ettiğim gibi, somut şeylere bağlı olduğu, herhangi bir kutsallık ihtiva etmediği ve insanın, -yine tam da iddia ettiğim gibi- doğası gereği bencil bir yaratık olduğu. Shakespeare bana kalırsa yozlaşmış ahlaki değerlerden, insanlığın çöküşünden falan da bahsediyor ki 16. ve 17. yüzyıllarda yaşadığını göz önüne alırsak demek ki mazi güzellemesi yapmak da çok mantıklı değil. Dünya hep böyle bir yerdi ve hep böyle olacak. Değişen sadece yöntemler, araçlar. Oysaki amaçlarda iyiye ya da kötüye doğru bir sapma yok. Tabii yanlış bir mesaj vermek de istemem, Shakespeare iyi olan, cömert olan kaybeder falan demiyor. Hatta kitabın sonunda ana hikayeden bağımsız bir yan hikayeyi dikkate aldığımızda mertliğin, hak aramanın zalimliğe, haksızlığa galip geldiğini söylüyor. Her ne kadar Mina Urgan, karakterleri alegorik olarak tanımlıyor olsa da aslında günümüzde de neredeyse birebir örnekleri görülebilecek karakterler oyunda mevcut. Umarım bir gün sahnede de izleme şansım olur bu oyunu diyor ve Timon'un sözleriyle bitiriyorum;

    Bir daha gelmeyin yanıma; deyin ki Atina'ya
    Timon yıkılmaz konağını kurdu
    Tuzlu dalgaların okşadığı bir kumsalda
    Deniz her gün örtecek üstünü
    Kabarıp coşan köpüklü sularıyla.
    Gelin oraya, mezar taşım kahinlik etsin size.
    Dudaklarım, bırakın acı sözleri, konuşmaz olun;
    Belalar temizlesin tüm kötülükleri!
    Tek işleri mezarlar, kazançları ölüm olsun insanların;
    Güneş sakla ışıklarını, Timon yok artık yarın.

    ''hiçlikte her şeyi bulacağım''
  • Kendimizi ötekiyle kıyaslıyoruz. İçimizde bir şey eksik olmalı ki kıyasa ihtiyaç duyuyoruz. Onların yanlışlığını ispatlayarak kendi inancımızın doğruluğuna kanıt bulma çabasındayız. Onlar ne kadar yanlış olursa biz o kadar doğru oluruz zannediyoruz. Yani onların üzerinden bir varlık inşa ediyoruz kendimize. Tek başına var olmanın ağırlığına talip olmayıp bir alternatif olarak konumlanmayı yeğliyoruz.

    Kendimizi rahatlatma biçimlerimizden biri şu, “ama onlar aslında hiç mutlu değiller”. Eğer onların içten içe mutsuz olduklarına inanırsak esas kazanan biz oluyoruz. Refah durumlarına, şatafatlı hayatlarına, neşeli kahkahalarına bir açıklama buluyoruz böylece. Kendimizi geride kalmış hissinden kurtaracak bir dayanak.

    Bazen de daha farklı kelimeleri deniyoruz. “Huzur” mesela. “Mutlu olabilirler ama huzurlu değiller” diyoruz. Belki de bu, kendi mutsuzluğumuza bir kılıf bulma ya da yanlış yolda olduğuna inandığımız birilerinin mutlu olmasından dolayı hissettiğimiz ezikliği örtbas etme çabası.

    Ötekinin huzuru, ötekinin mutluluğu bizi neden bu kadar alakadar ediyor diye düşününce insanın aklına kendi inandığımız değerlere o kadar da güçlü bağlanmamış olduğumuz çıkarımı geliyor.

    Doğru yolda yürüdüğümüzü o kadar kabullenememişiz ki, bizim gibi olmayan birinin iyi bir şey yapıyor olması, mutlu olması ya da başarılı olması bir anda bir soru işareti bırakıveriyor zihnimize. Belki de bu yüzdendi, dünyayı gezen bir seyyaha “din değiştirmeyi düşündün mü?” diye sormaları. Sanki bu din, şu anda bizim, ama göreceğimiz her yenilikle başka bir ihtimali de düşünebiliriz gibi. Annesinin hep kötüyü zikrederek iyiye yöneltmeye çalıştığı çocuklara benziyoruz. Annemiz “bak yavrum onlar çok şeker yemişler ama hep dişleri çürümüş” dediğinde ikna oluyoruz. Ama sonra başka bir şeker yiyen çocuk gördüğümüzde sorgulama baştan başlıyor. Çünkü şeker yemenin bize gerçekten zararlı olduğuna inanmamışız. Sadece ikna olmuşuz.

    Herkesin kendine şu soruyu sorması lazım: “ben bu dinden ne bekliyorum?” Ya da şöyle soralım: ne beklemem gerekir? Mutluluk mu, başarı mı, huzur mu…? Bu din bize dünyada ve ahirette afiyet olması gereken bir din. Ama afiyet ne? Maddi refah mı, entelektüellik mi, sağlık mı, güzellik mi?

    Dinimiz bize tek bir şey vadetmiyor. Evet zafer bizim, refah bizim, sağlık bizim. Ama Uhuddaki mağlubiyet de bizim, kıtlık da bizim ve tauna yakalanan da biziz. Bu din bize hiç kimsenin sahip olmadığı bir mülk isteyen Süleyman’ı da anlattı, asırlarca kıtalara hükmedecek gücü de verdi. Ama mallardan, ürünlerden, canlardan eksiltileceğini de vadetti. Peygamberim “beni seviyorsan kendini fakirliğe hazırla” dedi.

    Sahip olduklarımız ya da kaybettiklerimiz için bir yol seçmedik biz. Yolu zaten seçmemiz gerektiği için seçtik. Dünyada bize verilecek bir şeyi elde etmek için seçmedik. Eğer öyle olsaydı, adımıza münafık denmeliydi. Çünkü yalnızca münafıklar dinin sadece dünyadaki getirileriyle ilgilenirler.

    Diyelim ki ben dinimi huzur üzerinden tanımladım. Namazımı işlerimin yolunda gitmesi, dualarımı icabet, zekatımı bereket üzerine inşa ettim. Peki ya bir gün işlerim yolunda gitmezse namazı bırakacak mıyım? Kabul olmuyor diye duadan vaz mı geçeceğim? Bolluk görmedim diye zekata olan inancım mı sarsılacak?

    Ya bir gün huzursuz olursam, dünyanın en mutsuz, en depresif, en kaygılı insanı ben olursam ilk yapmam gereken şey Müslümanlığımdan şüphe etmek mi olacak?

    Müslümanlığın tanımı içerisinde ömür boyu mutlu olmak, her an huzurlu olmak diye bir başlık yok. Evet seccadede oturup dua ederken yaşadığımız hissi hiçbir terapist yaşatamaz bize. Bu duyguyu deneyimlememiş hiçbir kimse bilemez. Ama biz o huzur için dua etmiyoruz. Dua ettiğimiz için o huzuru buluyoruz. Bir gün huzur bulmasak da dua etmeye devam edeceğiz.

    Karşımızdakinin huzursuz ya da huzurlu olmasının bizim için bir önemi yok. Çünkü onları yanlış yapan şey mutlulukları olmadığı gibi, mutsuzlukları da değil. Sıratı müstakim dışında yürüyor olmalarının sebebi böylesine yüzeysel şeyler değil.

    Yıllarca bizim sloganımız ‘huzur İslamda’ oldu. Şüphesiz yanlış değil; ama eksik. Bizim Müslümanlar olarak kesinlikle sahip olmamız gereken bir şey varsa o da afiyet. Afiyet ne peki? Huzur, başarı, mutluluk, sağlık değilse afiyet ne? Belki de bizzat imanın kendisi. Kalbimize verdiği sızıyla ve huzurla, sebep olduğu mutluluk ve hüzünle, bolluklar ve darlıklarla, eksikler ve tamlarla imanın kendisi.

    Merve KUNTOĞLU
  • 172 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "İyilik kişinin içinden gelir. Kişi iyiliği seçebilmelidir. Kişiye seçme hakkı verilmezse, o kişiliğini yitirir."

    Kitabın ana fikri kesinlikle bu söz...
    İlk defa okuduğum bir kitabın kahramanından nefret ettim diyebilirim. (Hem de çooookkk) Arkadaşlarıyla birlikte sergiledikleri eylemleri okumakla birlikte içimden yahut dışımdan sövdüm de sövdüm.
    Kahramanın dili argo kelimere yeterince yatkın ve kitap bolca rahatsız edici betimlemelerle dolu. Başlarda rahatsızlık duysamda "böyle bir karakterden de saygılı bir kelime dağarcığı beklenmez bee!!!" diye düşünerek kabul ettim.
    Ama sayfalar ilerledikçe kahramanımız Alex'e üzülmeye de başladım doğrusu. Genellikle yaşadığı her darbede "anladığm kadarıyla dünyada kimseye güven olmuyordu, ey kardeşim" sözüyle bizi de uyarıyordu aslında. Alex, aslında çevresindeki arkadaşlarına ve ailesine rağmen yalnızmış.( Arkadaşları ile beraber işledikleri suçları sadece o işlemiş gibi yalnız)

    Dönemin iktidarlarının ,çevreye taşkınlık yapanların ıslahı için hazırladıkları projenin tek boyutlu biçimde makineleştirilmeye çalıştırılan ilk kurbanı olmuştu Alex.
    Artık Alex'in kendi fikri olsa da fikirlerine göre bir yol seçme imkanı yoktu. İyiye yalnızca ve zorla iyiye yöneliyordu. Fikirleriyle yaptıklarının uyuşmaması onu deli ediyor ve hasta olduğunu düşünüyordu.
    Anladım ki, Allah'ın biz kullarına bahşettiği iradeyle birlikte doğru olan yolu bulmak ne büyük lütuf ne büyük nimet. Bir kez daha şükürler olsun dedirtti kitap .
    Ama yine de bu projenin Alex'e olan faydasını da görmezden gelemeyiz; İçinde bulunduğu durumdan kurtulup eski haline dönmeyi hayal etse de, her şey normale dönünce büyüdüğünü her yönden farkına varıp değişmeye ihtiyacı olduğunu farkına varması da kitabın iyi bir sonla bitmesine vesile oldu.
    İyi okumalar:)
  • Yarıda bıraktığım nadir kitaplardan.
    Kendisini sosyal medyadan tanıdığım, genelde insanları uyandırmaya dair çabalarını gördüğüm için hadi kitabına bir imkan tanıyalım deyip kitabını aldım ama kitap klişelerden oluşuyor.

    Erkek nasıldır, kadın nasıldır, ilişki çeşitleri, evlilik, klişe taktikler vs. vs. okurken çok bunaldığım bir ton başlık.

    Belki hala sevgili olmayı ilişki sanan, lisede sevgi açlığını ve zaman boşluğunu doldurmak için sevgili olduğunu zanneden insanların uyanmasını sağlamaktır amaç, onlar okuyabilir.

    Ama kesinlikle her yaşa hitap etmiyor, 18 yaş altı diyebiliriz. Onlara da doğru yolu göstermekten çok yanlışın nasıl olduğunu gösteriyor. Bizim daha çok iyiye doğruya sevk edecek, kötü alışkanlıklardan insanı kurtaracak sağlam tavsiyelere ihtiyacımız var ve bu tavsiyeleri zaten dinimiz yeterince veriyor. Bu yüzden gereksiz bir kaynak olmuş. Ekstradan öğrettiği bir şey yok maalesef. Okurken zaman kaybettiğimi düşünüyorum. Özellikle kitap okumayı seven, kendinin ne olduğunu bilen insanların okumasını tavsiye etmem.

    NOT: Beğendiğim tek yer kitabın girişindeki eğitim ve kariyer hayatında dikili ilişkiler kısmıydı. Hakkını yememek lazım
  • Birden "suç, daima aynı hayatı sürdürmekte.." sözü kulaklarını yırttı. Evet, değişmek gerekiyor muydu?
    Mehmet Rauf
    Sayfa 26 - Sis Yayınları
  • 200 syf.
    ·Beğendi·8/10
    #okudumbitti #kitapyorum
    #ötekilerigörmek 197 Sayfa

    .
    “Bakmak edilgendir, görmek etken... Bakmak somut düşünmektir. Görünenin arkasındakini fark edememektir. Görmek ise soyut düşünmektir. Tenin arkasındaki canı fark etmektir. O canın ne halde olduğunu anlamaktır. Ancak soyut düşünebilen insanlar ve toplumlar olanlardan ders çıkararak çözüm üretebilirler. Çünkü gören insan ve toplum, çözüm üretmek için hareket eder. Elinden ne geliyorsa. Gücü neye yetiyorsa. Gören, izleyici değildir çünkü .. durup bekleyemez. Görenin adalet duygusu büyür, vicdanı olan bitene kayıtsız kalamaz. Bu nedenle değişmek ve daha iyiye doğru ilerlemek için önce görmek yani soyut düşünebilmek gerekir.”
    .
    Herkese Merhaba
    .
    Bugün sizlere içerisinde birbirinden hüzünlü 8 hikâye bulunan #ötekilerigörmek kitabının yorumu ile geldim. Yazarın kalemi ve anlatımı sade olmasına rağmen, kitaptaki hikâyeler beni oldukça etkiledi. Her biri benden, senden bizden ve gerçekte yaşanan hayatlar, maalesef. /ötekiler/
    .
    Kitabın adından da anlaşılacağı gibi göç hikâyeleri, çoğu zaman üçüncü sayfa haberi olarak okuduğumuz, izlemeye bile tahammül edemediğimiz kadınların kanayan yarası olan tecavüz, erken evlilikler, kadına şiddet, maddi ve manevi yıkımlar. "Çünkü herşey görmek ile başlar!"
    Peki sen ne kadar görüyorsun?
    Her şeye rağmen hayatta güzel şeyler de olabiliyordu... Kim bilir...
    "Adaletsizliği işleyen sefildir, çeken değil..."
    .
    Öncelikle yazarımızı böyle zorlu hikâyeleri kaleme aldığı için yürekten kutluyorum. Çok keyif alarak okunacak bir kitap elbette ki değil, ama kesinlikle her kitapseverin okuması gerekir diye düşünüyorum. Tavsiye ederim, OKUYUN efendim...
    .

    .
    #kitaptanalıntılar
    "İnsanın ilk kullandığı alet, başka bir insandır."
    "Kendini seven insanlar, kendilerini üzecek durumlara karşı sınır çizip kendini korurlar."
    "Adaletsizliğin bittiği gün dünyada biter..."
    .
    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar. Unutmayalım ki her kitap bir yaşamdır.
  • 400 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı klasik bir polisiye niyeti ile okuyanlar, içinde aradıkları kurgusal derinliği bulamayabilirler. Ama kitabın kendi içinde tutarlı bir psikanalistik derinliği olduğunu görüyorum.

    Yazarın iyiye sevk edici bir tutumla okuru kötücül gerçekçi bir döngünün içinde, kafa bulandırıcı bir sarmalın tam da göbeğine düşürüp, defalarca iç muhasebeye yöneltiği takdirlik. Klasik bir polisiyedense mana derinliği çok kuvvetli psikolojik bir roman olduğunu söylemek daha doğru.

    Metafizik bir iskelet etrafında dönen buhranlı ilişkileri, kaderci denebilecek bir yaklaşımla ele alan yazar hiç alışık olunmadık sürükleyen, yer yer hipnotik bir etki sahası oluşturacak kadar kıvrak bir kaleme sahip. Kitabın bazı pasajlarında adeta efsuna kapılıp tekrar tekrar okudum. Öyle ki sadece bu roman hakkında yazmak için hesap açtım. Kesinlikle tavsiye ederim.
  • 1551 syf.
    ·10/10
    Ortaokul yıllarımda Sefiller'in sadeleştirilmiş halini okumuş ve o dönem bu kitabı anlamayarak yarım bırakmıştım. İlerleyen yaşlarımda ''Sefiller''i okudun mu diyenlere, ''ekmek çalıp 19 yıl mahkumiyet ile cezalandırılan adamın hikayesi pek benlik değil'' diyerek uzun halinden uzak durmuştum.

    Yanılmışım. Bu kitap benim bu zamana kadar okuduğum klasiklerin, hatta bütün kitapların şahıymış. Ekmek çalıp 19 yıl mahkumiyet ile cezalandırılan adamın hikayesinden daha fazlasıymış, bilememişim.

    Kitapta uzun uzadıya verilen bilgiler, ''eeee ne alaka şimdi, kitapla ne ilgisi var'' derken, pat önünüze çıkıyor. Daha önce hiç gitmediğim, belki haritada bile zar zor gösterebileceğim Fransa'nın yerlisi oldum bir anda. Paris'in sokaklarını, 1800 yılının Paris'ini, insanını ve yapılarını, özümsedim. Paris benim için bu kitaptan sonra Eiffel'den daha fazlası.

    Jean Valjean, bu zamana kadar okuduğum en ince ve iyi yazılmış karakter. Haksız yere aldığı 19 yıl ceza onun hayata bakış açısını ve karakterini kötü yapmışken, Piskopos onu iyiye yönlendirmeyi, içindeki iyiyi çıkarmayı başarıyor. Allah'ın iyi bir adam olarak yarattığı kişi, yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen yine iyilik yoluna dönmeyi başarıyor. Piskopos sadece iyilik yoluna dönmesinde vesile, bütün olay Jean Valjean'da.

    Fantine'de erkekler tarafından kandırılan ve kullanıldıktan sonra bir köşeye atılan kadınların yazgısını görüyoruz, bu kadının çocuğu için yapabileceği tüm fedakarlıkları, dışarıdan nasıl gözükürse gözüksün tam anlamıyla bir anneyi ve evladına hasret giden bir anneyi okuyoruz.

    Ah, küçük Coset, bu kitapta benim Thenardierlerden sonra en fazla kızdığım, öfkelendiğim karaktersin. Thenardierlerin hanında çektiğin acıları okurken ne kadar üzüldüysem, kitabın sonlarına doğru vefasızlığını, aşkının vefandan daha büyük olduğunu okuduğumda o kadar da kızdım.

    Javert, sen de otoritenin en iyi temsilcisiydin, rüşvet için mesleğinin adını kirletenlere karşı, bütün acımasızlığına karşın Javert'i tercih ederim. Senin sonun da içimi dağlamadı değil.

    Thenardier, salt kötünün en iyi örneği, bir insanın içinde kötülük iyilikten fazlaysa, (Thenardierlerde hiç yok denilebilir) ne yaşarsa yaşasın, zalimliklerinden vazgeçmediğini gördük.

    Küçük Gavroche ve karşılıksız aşkın kutsadığı Azelma, sizin en büyük şanssızlığınız Thenardier ailesinin evlatları olmaktı.

    Vefanın heykelini dikemem ama tek kelimeyle ''Marius'' ile anlatabilirim. Her koşulda babasının vasiyetine sadık kalan ve aşkından vazgeçmektense ölmeyi tercih eden, can borcunu asla unutmayan Marius, sen kesinlikle Azelma'nın aşkını hak ediyordun. Gönül bu ya, Coset'e kondu.

    Kitabın sonuna doğru ağlamak garanti, bu kitaba da ağlamayan, ben duygusalım demesin...
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Birisi beni silkeleyebilir mi lütfen...?
    Huuuu huuu, geldik, burdayizz... 2020...

    Himmm... 2020.? Acaba Sizofren kitabinda olanlar, okuduklarim hissettiklerim mi daha akil ötesiydi, suan 2020de yasadiklarimiz mi...? Okuyun karar verin canlar ben susuyorum bu konuda yorumum konuşsun...
    1980 Darbe senesine bambaska bi bakış açısı...
    Sizofren bitti, kapagi kapadik, iyiden iyiye sulu göz olduğum şu dönemde bi güzelde agladim.. Neye ağladım peki..?
    Ötekileștirdigimiz, toplumda deli diye addettigimiz insanlara mi..? Kendimize mi.?
    Mükemmel bir kurgu, mükemmel yapit. Kesinlikle bundan bi 70 yil sonra klasikler adayi... emre timur/Șizofren
    Sizofren dogulmaz sonradan sizofren olunur dimi.? Ama inanin sizofren ölünmez... Ve kesinlikle bunun tedavisi akil hastaneleri değil. Bu uygulanan yöntemleri okurken, akil sagligimi asil ben kaybedecektim. Bunları uygulayan asil deli dedim... Bir adam düşünün, hayatina zaten başlarKen yenik baslamis, annesiz... Babasinin intihar eden cesedi ile hasbelkader karsi karsiya kalmis bir adam...
    Aynalarla, golgelerle konusan, bilmediği şeyleri ogrenmek adima yemin etmiş, sirf bu sorunlari belki de cevresinde olan biten herşeyi mantikli bu sonuca baglamak, hayati cozmek hasebiyle psikoloji bölümüne kaydolur. Ve daha cozmeye gerek kalmadan, benim dilimde "askindan" deliye donmus bir adam... Biz deli desekte Sizofren olarak timarhaneye kapatilan bu genc adam.
    Mujgannn... Ah Mujgan... Bide Mujdat var tabii, kitabi okurken, nefret duygunuzu kabartan...
    Buyrun okuyun kim deli, kim sizofren karari siz verin... "verilen ilaclarla Bir Delinin iyileşmişligi yok. Verilen elektrik soklariylandaha da kötüye gidiyorlar. Adam karısını dayisiyla basiyor, bizde adama Torazini basiyoruz, kadincagizin çocuğu gözlerinin önünde boğulmuş denizde hayat şoka uğratmış zaten biz de veriyoruz elektrik şokunu iyileşsin diye... Bu istikamete kimsenin Şifa bulmadıgi en bariz bir gerçektir... " deliligin felsefesi mi olurmuș demeyin, mutlaka ve mutlaka okuyun, sonu inanilmaz ters köşe yapan bi kitap...
    Kendini Nietzsche sanan bir deli ve Pertevin atismalari, (kahkahalarla güldüm bu bölümler cok fazla iyiydi.) timarhanede oldukca komik ve trajikomik diyaloglar ve daha fazla seruven..
    Yani cok yazmak dökmek istediğim şeyler var spoiler olur bütün tadi kacar diye de çok korkuyorum. Tek diyecegimm, okuyunnnn, okuyunnn, okuyunn ve okutunnn
    .
    ️ Hayat İki güzellik arasında geçen bir süredir hayat sizin güldügünüzdenvçok daha komik ve sizin ağladığınızdan çok daha hüzünlü... Hayat varsa Umut da var, hayat varsa Ölüm de var! Ama bu hayatta umuttan daha çok ölüm var!
    ️ Bazen 'gezegenimiz evrenin tımarhanesi mi' diye düşünmeden edemiyorum. Goethe
    .
    ️Einstein ; aynı şeyi yapıp farklı netice beklemek ahmaklıktır demiş fakat Emre hocam diyor ki, ve cokta doğru diyor;
    Efendim, Olur mu öyle şey! asıl aynı şeyi yapıp aynı şeyi beklemek ahmaklıktır! Hayat ne zaman bu kadar mantıklı olmuş hep şaşırtmakla meşgul...