• Bazen bir an geliyor hiçbir şey söyleyemiyor insan, insan olduğunun, güçsüz olduğunun farkına varıyor acımasızca. Dünyadaki her şey dönüyor etrafında, o duruyor ama. Basit birisi olduğunu anlıyor eninde sonunda. Bunların daha güzel günleri olduğunun bile bilincinde artık. Her şeyin her zaman kötüye gittiğinin olduğu gibi. Fibonacci sayıları gibi tüm hayat. Katlanarak büyüyor sorunlarımız, tahmin edilir olsa da oldukça. Biz en başta kalsak da sabah değilmiş gibi, her şey üstümüze çullanıyor belki. Teoride sadece dışarıya dönüşü olan onlarca dünya arasında, unuttuğum birisi - yok unuttuğumu sanmıyorum açıkçası. Başlıyorum demem lazım galiba, herkes yerini aldıysa. Olabildiğince aciz, olabildiğince insan, hala ben ama. O, bir parça tahmin edilebilen, hatırlanan, bazıların sevdiği- yo sadece alıştığı- bazıları için hayal kırıklığı olan, sonu hep aynı biten umutsuz vakanız. Kendine acıyanlar her dönemde popüler olmuş edebiyat camiasında, benim neyim eksik ki. Ecnebilerin mavi dediği tondayım zaten bir kaç günden beri - sebebim yok. Daha dün gece kabul ettim kötü birisi olabileceğimi, herkes kötü cevabını aldım sonrasında. Felsefe ya da değil - kötü müyüz aslında gerçekte? Sizi de yanıma çekerek üste çıkmaya çalışmıyorum. Sadece merak ediyorum. Bir buçuk yıl önce, bir başkası - ne kadar doğru olur insanın öteki kendini başkası gibi göstermesi bilmiyorum- kötü insanlar olmadığımızı söylemişti. Herkes her şeyi söylüyor, iyi bir şey değil bu gerçekten. Ben de söyleyemem iyi olduğumu, baştan beri söylüyorum. İki tür insan var belki, ben hep o şüpheci, içi pislik dolu olanlardan olmayı yeğledim galiba. Ama diğerlerine ihtiyacım oldu hep. Şansıma da hep diğerleri düştü, iyi olanlar- üzdüm, yıktım onları hep şansıma. Şanslılardı galiba, oksimoron gibi görünse de. Kötü insanı bende tanıdılar, en zararsız kotüde belki. Yarın ne olacağımı bilmiyorum. Ölüm filan da bahsetmiyorum, güçsüzlük en başta söylediğim. Çaresizlik, her şeye sahip olduğunu düşünse de kemiriyor insanı. Her şey ne; mutlu, pişman olmayacağın bir hayat? Mümkün mü, ben hiç bir şeyden pişman olmadım diyebilecek misin kendine dürüstçe? Daha iyi ya da daha kötü değil, gerçekten başka bir şey istemiyor muydun kendin için? Burada mı hala herkes- öykü konması gerek buraya bir tane? Ağustos böceği ile karınca gibi belki. Ya da kırmızı başlıklı kızın öyküsü- masal değil ama. Henüz kar yağmamışken başlayan bir öykü bu. Oyuncular, Büyük Kötü Kurt, namı değer Bigby - her ahvalde aşık olunası kız (kırmızı başlık opsiyonel), binlerce figüran- kimi önemli, kimi önemsiz. Kime göre, neye göre bilinmiyor ama. Ormanda saçma sapan gezen bir yapısı var kızımızın. Kurt aslında saf olanı, başına daha önce piyano düşmüş, aptalca dolaşıyor etrafta, saçmalıyor da diyebiliriz tabi- en doğal insan/kurt içgüdüsü Hermann Hesse'den beri saçmalamak. Görecek tabi kızımızı eninde sonunda, başka türlü olmaz hikaye de masal da olsa. Yemesi gerek motor reflekslere göre, öyle başlıyor her şey - Bigsby'liğe yakışan şeyler yapıyor- albenisi çok olan. Uzun bir süreç tabi-uzun olduğu kadar da umutsuz. Stokholm- Antistokholm, ne kadar sendrom varsa yaşanıyor, her aptal kırmızı başlıklı kız uyarlaması gibi aşık oluyor kızımıza kurdumuz. Sonra- sonrası malum. Kız fark ediyor içerideki kötüyü. Öldürtmeden oduncuya ama, olaylar karınca/ağustos böceğine evriliyor. Kızımızı karınca- salak kurdumuzu ağustos olarak düşünün. Yiyemeden, öpmeden kızı- bitiyor her şey- öğütler başlıyor üst üste. Aptal kurt dolaşamıyor ki artık ormanda başıboş. Her yerde kızı görüyor. Ama bir şey yapamıyor, haklı çünkü karınca her zaman. Ağustos böcekleri aşağılanmaya mahkum her zaman. Peki siz kim oluyorsunuz da masallara anlamlar yüklemeye çalışıyorsunuz? Bu gözler neler gördü Kırmızı Başlıklı Kızla ilgili? Hiç kimse böyle bir şey anlatmaya zorlanmamalı. Hiç kimse bunları okumaya zorlanmamalı. Çürük ruhlar, sahte insanlar , aptalca ünvanlar, dönüyor etrafımda. Aralarından uzatmak istiyorum elimi bazen. Geçiyor şans eseri hiç bir şeye değmeden, ama boşta kalıyor her zamanki gibi. Ne olacaktı sanki, diye soran okuyucu, teşekkürler hala burada olduğun için. Sen hiç sevdin mi diye Anadolu masallarına girmeyeceğim tabi ki, kötü bir şey o. Üff, yine gereksiz bir yazı oldu- sömürüyle dolu. Başlarda güzel bir şey olacağa benziyordu halbuki. Anlamalıydım, güçsüz insan her yere çıkabilir elbette. Neyse, mutlu olmak lazım demiş birileri. En güzeli sahte olan- uğraşmak zorunda olmuyorsun hiç bir şeyle- gülümse yeter, olabildiğince içten, bilen biliyordur zaten seni. İyi geceler.
  • Sevmek dediğimiz...
    Sevmek, yalnızca sevgiden oluşmuyor.

    Bir altın madeninin duvarından kopardığımız bir parçanın içinde altınla birlikte nasıl taş, çakıl, çamur buluyorsanız, sevmek dediğinizde de sevginin yanında sevgiye benzemeyen birçok duyguyu buluyorsunuz.

    Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret olsaydı, sevdiğimizin mutluluğunu ister, onun mutluluğundan mutlu olurduk ama biz sevdiğimizin mutlu olmasını değil, “bizimle mutlu olmasını” istiyoruz.

    “Bizimle” sözcüğü altının yanındaki çakıl işte.

    Sevdiğimiz kadın bir başkasıyla mutlu olduğunda bu bizi mutsuz ediyor, sevdiğimiz bir başkasıyla güldüğünde bu bizi ağlatıyor, sevdiğimiz bir başkasıyla seviştiğinde bu bizi yaralıyor.

    Sevmek, sevdiğimiz “bizimle” mutlu olduğunda, bizi başkalarına tercih ettiğinde sevgiye benziyor ama sevdiğimiz bir başkasıyla mutlu olmayı tercih ettiğinde, bizi terk ettiğinde sevmek sevgisizliği hatta düşmanlığı andırıyor.

    Sevmek, ancak “bizimle” şartı gerçekleştiğinde sevgiyse eğer, o zaman, sevmek karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor? Hem seven hem sevilen biziz de, sevdiğimizi sandığımız kişi, kendimize duyduğumuz sevgiyi yansıtan bir ayna mı; sevdiğimizi kaybettiğimizde bizi ve sevgimizi yansıtan aynayı kaybettiğimiz için mi o kadar mutsuz oluyoruz?

    Peki ama eğer sevmek böyle bir şeyse, niye herhangi birini değil de özel olarak seçtiğimiz birini seviyoruz, niye ancak bir kişi bizim aynamız olabiliyor?

    Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil, daha karmaşık, daha anlaşılmaz, daha tehlikeli bir şey.

    Sevdiğimiz insan uğruna öldüğümüz öldürdüğümüz de oluyor.

    Bir kadını sevdiğimizde “benim olsun” diyoruz.

    Bir erkeği sevdiğimizde “benim olsun” diyoruz.

    Sevmek, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor.

    Bir de “vatanı sevenler” var.

    Peki onlar ne diyor?

    “Vatan mutlu olsun” mu diyorlar? Yoksa “vatan benimle mutlu olsun” mu diyorlar?

    Vatanı sevdiği için darbe yapanlar, çete kuranlar, faili meçhul cinayetler işleyenler, siyasete hile karıştıranlar, hukuku çarpıtanlar, “vatan mutlu olsun” diye mi yapıyorlar bunları yoksa vatan “onlarla” mutlu olsun diye mi?

    Vatan, “onlarsız” daha mutlu olursa, bu, onları sevindirecek mi yoksa üzecek mi?

    Vatanı sevdikleri için hak etmedikleri iktidarlardan vazgeçmeyenler acaba vatanı mı seviyorlar yoksa kendilerini mi, vatan onların kendilerine duydukları sevginin bir aynası mı, o aynayı kaybetmekten mi korkuyorlar, “biz olmazsak parçalanır” dedikleri vatan mı yoksa kendi varlıklarını yansıtan ayna mı?

    Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil.

    Sevdiğimiz “mutlu olsun” değil, sevdiğimiz “bizimle” mutlu olsun istiyoruz.

    Sevdiğimiz “başkasıyla” mutlu olduğunda, sevmek, sevgiden çok düşmanlığa benziyor.

    Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyoruz.

    Sevdiğimiz vatan bizden başkasıyla mutlu olduğunda, bizim iktidarımızı istemediğinde ne yapıyoruz?

    Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyor muyuz?

    Sevmek, karmaşık, anlaşılmaz hatta tehlikeli bir şey.

    Seven öldürebiliyor da...

    Öldürülen bazen bir insan oluyor bazen de bir vatan...

    Ahmet Altan
  • Daha mutlu muyuz peki? İnsanlığın geçtiğimiz beş yüz yılda biriktirdiği zenginlik memnuniyet anlamına geldi mi? Tükenmez enerji kaynaklarının keşfi tükenmez bir mutluluğun yolunu önümüze serdi mi?
  • ...Ayak izi rüzgarın olmadığı Ay'da bozulmamış hâlde duran Neil Armstrong, 30 bin yıl önce Chauvet Mağarası'nın duvarına el izini bırakan isimsiz avcı toplayıcıdan daha mutlu muydu? Eğer daha mutlu değilse tarımı, şehirleri, yazıyı, parayı, imparatorlukları, bilim ve sanayiyi geliştirmenin anlamı neydi?
  • "Ya gerçekten yaşamam gerektiği gibi yaşamadıysam, bilinçli seçtiğim yaşam yanlışsa?" bu soruyu hepimiz kendimize sormalıyız hayatımızın bir yerinde, fakat İvan İlyiç bu soruyu sorduğunda artık her şey için çok geçti. Aradan yüzyıldan fazla geçmesine rağmen insanların hiç değişmediğini fark ettim bu romanda. Daha fazla zenginlik, daha fazla lüks, çevremize güçlü görünmek, eşimize ve çocuklarımıza bakmak için ölene kadar çalışıyoruz ama peki yaşamamız gereken hayatı yaşayabiliyor muyuz? Tam da aynı gelecek kaygılarını yaşarken bu romanı okumam büyük bir şans oldu benim için. Huzurlu bir hayat yaşamak yerine canımızı dişimize takarak, anı yaşayamamak niye? Ben artık insanların tek sorununun aç gözlülük olduğunu düşünüyorum. Azla yetinebilseydik kesinlikle hepimiz olduğumuzdan çok daha mutlu olurduk. Tolstoy usta kalemiyle bu güzel romanda çok iyi bir ders verdi bana.
  • Kurban bayramı geldi,herkes İbrahim ve İsmail Aleyhisselam kıssalarını anlatıyorken benide düşünceler sardı tabi.. Bu evin birde kadını olmalıydı..
    O nasıl bir kadındı ki "İsmail" gibi babasının tek sözüyle bıçağın altına boynunu koyan,hemde babası tereddüt etsede:
    - "Allah emrettiyse üzülme kes babacığım!" Diyen,küçücük yaşında bu tevekkül abidesi evladı nasıl bir anne büyütmüştü?
    İsmail Aleyhisselamın bebekliğine döndüğümüzde aslında aynı itaati annesi Hacer'inde gösterdiğini idrak ettiğim an,yüreğim eridi!

    Hacer annemiz çölde bebeğiyle onu yalnız bırakan ve arkasını dönüp giden kocasının peşinden seslendi:

    -Ey İbrahim! Bunu senin Rabbin mi istedi?

    Rabbimin emridir bu diye ardına bile bakmadı İbrahim Aleyhisselam.
    Kocası adım adım uzaklaşırken, ikinci bir hitap daha yükseldi Hacer annemizin yüreğinden:

    -Rabbimin emriyse bu,bizi burda asla perişan etmez, git ey İbrahim!

    Ya Rabb, bu nasıl bir teslimiyettir?

    Zemzem suyunun varoluş hikayesi işte bu sözlerin sahibi hanımefendinin Rabbine olan teslimiyeti ve kocasına olan sonsuz itaati ile başlıyordu.

    Hani bizde güya "güçlü" kadın imajı çizmeye çalışıyoruz ya son günlerde..
    İyi bakalım İslam nişanı olan hanımların hayatlarına tek tek..
    Makam ve mevki ile mi yükselmişler yoksa sadece "İtaat etmek" ile mi isimlerini İslam tarihine yazdırmışlar.
    Ya Rab bu nasıl bir vasıf?
    Bu nasıl bir yükseliş?
    Ki, bedenen zayıf ve ruhen naif bir kadın sana itaat ile öylesine kuvvetli oluyor ki sende bu kadınların adını kıyamete kadar tüm müminlere zikrettiriyorsun!
    Değmez mi bu şeref herşeye?

    O öyle teslimiyetli bir hanım oldu ki:
    -Rabbim emrettiyse,benim bebeğimi zayi etmez! Dedi. Ve kabul etti kundaktaki İsmail ile çölde aç susuz kalmayı.
    Sonra,o bebeğin topuklarını vurduğu yerden fışkırdı mübarek zemzem!!

    O ananın büyüttüğü bebek öyle teslimiyetli bir evlat oldu ki:
    -Rabbim emrettiyse,beni zayi etmez! Dedi. Ve kabul etti bir kayanın üzerine başını koyup,babasının onu hakka kurban etmesini.
    Sonra,o evlat için indi ulu melek Cebrail!

    Şimdi silkelenme zamanı değil mi? Rahat bırakın halıları,kilimleri,camları,perdeleri!
    Niye misafirlere iyi görünmek isteyipte,Allah'ın karşısında rezil ediyorsunuz kendinizi!
    Gözyaşları içinde bu kıssaları anlattınız mı kendi İsmail'inize?
    Bu affolunma ayında ziyan ediyorsunuz bu değerli vaktinizi,kırılıp hurda olacak eşyalar için.
    Ama unutuyorsunuz Allah'ın size emanet ettiği ailenizi.
    Kocanızın kalbi kırıksa,çocuklarınız bu kelamları annesinden dinleyemiyorsa,aynı şekilde hanımı sevgisiz kalmışsa;
    En iyi tatil beldesine gidilse,en iri kurban alınsa,en hijyenik(!) Evde yaşansa inanın Allah için bunların hiçbir kıymeti yoktur!

    Kurban bayramı dolaplarımıza eti değil,kalbimize İTAATİ sokmalı!

    Bakın bıçağın altına boynunu koyan hayvanlara tevekkül ile.. Aynı şeyi biz yapabiliyor muyuz?
    Üstelik bizden canımızı isteyende yok..
    Allah'ın emirlerine itaat etmek ailemizin kalbini alıp,başımıza ne gelirse gelsin tevekkül etmek..
    Bizden tek istenen bu!
    Vallahi bizi ne çölün ortasında bırakıp giden var,ne gel senin boynunu keseceğim diyen var!
    Biz daha ufacık şeylere katlanamazken Allah aşkına hangi Allah'a iman ediyoruz?
    Onların Rabbi birşey emrettiyse kulunu zayi etmezdi,peki biz neden aynı şekilde güvenemiyoruz Rabbimize?
    Haşa,çok acı ama tek sorun budur.. Biz güvenemiyoruz Rabbimize!
    Güya kendimize göre önlemler alıyoruzda ziyan ediyoruz şu ömrümüzü..
    Velhasıl;
    Evlatlarınızın İsmail,Hacer olmasını istiyorsanız nefsinizi unutun ve bu işten Allah'ın ne kadar razı olacağını düşünün..
    Bir defacıkta kocanız mutlu olsun diye itaat edip:
    -Tamam senin annenlere önce gidelim deyin..
    -Hadi tamam sen nasıl diyorsan öyle olsun deyin,alttan alttan ince bir tebessümle..
    Hanımızın gözlerine bakın:
    -Sen gençliğinde böyle güzel değildin deyin,
    -İyki evimin senin gibi bir hanımı var ki,başka evler çamaşır suyu kokarken sen bizim evimizi Rasullerin kıssalarıyla temizliyorsun deyin..
    Eşlerinizi tebrik edin,kıymetlerini bilin.
    İnanın bu tavrı gören evlatlarda itaatkar olacaklar. Birbirine affen "çemkiren" hiçbir anne babanin evladı,ilerde ne ebeveynine dolayısı ile nede Allah'a itaat etmiyor kardeşlerim.
    Hacer'lerin,Ibrahim'lerin oğulları "İsmail" oluyor..
    Bu sebeble tam vakti bugün..
    Arefe günü tüm geçmişe tevbe edin ve beni:
    -Hacer yap Rabbim!
    -İbrahim yap Rabbim! Ki,yavrumuzda İsmail olsun diye dualar edin..

    /Yağmur Mirzayeva/20.08.2018