• .. Ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
    Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
    .....
  • 80 syf.
    ·9/10
    Bilmem nedendir ama Stefan Zweig kitaplarına hep mesafeli olmuşumdur. Daha az kitap okuduğum( daha cahil olduğum) günlerimde bir kaç kitabını okumayı denemiştim, beklediğim tadı, katkıyı alamamıştım( Tercümeden kaynaklı olabilirdi). Bütün dünya adamı okuyor, bende mi bir eksiklik var diye içim içimi yiyordu. İyi bir okuyucu olduğuna inandığım bir arkadaşıma bu konuda fikrimi aktardığımda, o da zamanla o da olur demişti, bana Stefan Zweig kitaplarını sanki büyülenmiş gibi anlatmıştı. Bunu kafamda bir kenara not etmiştim. .
    Geçenlerde çok az bir bedel ödeyerek Bir Çöküşün Hikayesini aldım. Birkaç sayfa okuduktan sonra etkilenmiştim.
    Arkadaşımın dediği gibi 'O da olmuştu', ben de büyülenmiştim

    Bir çöküş, bir ego, bir yalnızlık.... bu kadar mı güzel anlatılır. Defalarca cümleleri okudum, bazılarını not ettim. Hülasa çok zevk aldım. Beni tümüyle sardı.
    Eser; İnsanın, sağlam bir ipe sarılmadan, en güçlü düşmanı olan BEN ile mücadelesinin ne türlü sonuçları olabileceğinin trajik bir versiyonu. Önce 'Nasıl olur, ben vazgeçilmezim?' 'Bunu bana yapamazlar!.......... Sonra nasıl olsa yaptıkları hatadan dönerler. Ben şöyleyim, ben böyleyim. Sonra yalvarışlar. Sonra kendini ispat etme çabaları ve kendince intikam alma isteği, ölümsüz olma isteği, ölüme bile hükmedebileceği cüreti . Sonuç hüsran tabiki
    Fazla zaman harcamadan, güzel eserlerin tadına varmak isteyen herkese tavsiye ederim.
  • 446 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Irvin Yalom'dan harika bir kitap: Spinoza Problemi. Bir tarafta 16. yüzyıl Hollanda'sında Bento Spinoza diğer tarafta 20. yüzyıl Almanya'sında Albert Rosenberg. Biri, dini bağnazlıkla mücadele etmiş diğeri tarihi bağnazlığın içinde yer almış iki figür. Yalom bu iki kişiyi bizlere anlatırken, onların fikir dünyalarının oluşum sürecine de değinir. Kabalalık içinde anlaşılmama, yalnızlık ve bunun getirdiği iç sıkıntıları da dile getirir.

    Peki, Rosenberg ile Spinoza'yı niçin bir kurgu içinde anlatma gereği hissetmiş?
    Çeşitli sebepler sayılabilir. Örneğin: Dışlanmışlık, yalnızlık, anlaşılmama. Kitabı okuyan kişi farklı şeyler de çıkartabilir. O yüzden kişisel algılama ve anlama durumuna göre değişkenlik gösterir.

    Niye başkası değil de Rosenberg seçilmiş diye bir soru daha çıkabiliyor? Acaba yine burada da dışlanmışlık, yalnızlık, anlaşılmama mı etken?

    Rosenberg'in zihin hocası olan Houston Stewart Chamberlain'den bahsedilir. Yazdığı kitabın popülerliğinden bahsedilir ve 'ikna edici bir dille yazıyor. Ve eğitimsizleri etkiliyor (s.44)' diyerek bir durum değerlendirmesi yapar. Rosenberg'in duygu dünyasına adım atılır. Annesi ölmüş, babası hasta, abisi hasta bir çocuğun yalnızlığı. Chamberlain'in, hamasi düşünceleri Rosenberg'in alt yapısını oluşturur.

    Chamberlain'in okur profili deşilir. Bir kitap nasıl olurda bu kadar popüler olur? Bunun arkasındaki etkenler neler? Ne içeriyor? Rosenberg ve buna benzer kişilerin olgunlaşmasında ne kadar etkili oldu? Okur kitlesinin genel profili nasıl? Okur kesimin ruh hali nasıl? Yahudi düşmanlığını yok etmek ya da azaltmak için neler yapılabilir? Hep kötülük üzerine düşünen bir zihne, iyilerin de olacağı nasıl inandırılır?

    Rosenberg'nin niçin Goethe'nin hayatını okuması istenir. Goethe'nin Rosenberg için önemi ne idi? Rosenberg'in büyük Alman dehası olarak kabul ettiği Goethe nin fikir dünyasında Spinoza'nın yeri ne idi?


    Rosenberg'in Goethe den, Goethe'nin de Spinoza dan etkilenmesini anlatılır. Düşünce akar, zihnini temizlemeye çalışır.
    Goethe gibi 'üstün bir ırka sahip kişinin, Spinoza gibi düşük bir ırktan kişinin, 'etik' görüşlerini benimsemesi ve hatta daha da ileriye gidip bir yıl boyunca her an birşeyler öğrenebilmek için o kitabı cebinde taşımasına bir anlam veremez. Zihninde sorgular, ama zihnin diğer kısmı 'sorgula', 'reddet', diyerek bir an da olsa o derin sorgulamayı reddeder.

    Spinoza geleneği sorgular. İtiraz eder. Başka yollar arar. Rosenberg, geleneksel düşünceye itaat eder. Sorgular gibi gözükür ama sorgulamaz. Araştırır gözükür ama yine gelenekselden vazgeçmez.

    Roman mı? Değil. İnceleme mi? Değil. Felsefe mi? Değil. Din mi? Değil. Hepsini içinde barındıran roman formunda yazılmış bir kitap. Parçalardan bütüne ulaşmak yani tümevarım da denilebilir. Ayrı ayrı parçalar yapboz gibi birleştiğinde çıkan görüntü gibi.

    Bir bütün içinde gerçekler de var. Ama okuyucunun daha iyi kavraması ve anlayabilmesi için canlandırma yapılarak kişiler karşılıklı konuşturulmuş.

    Felsefe, mantık, sosyoloji gibi kitapların genelde zor, anlaşılmaz metinler olduğuna inanılır. Yalom, burada bizleri düşünce yolculuğa çıkartıyor. Ayrıca peşine Rosenberg'i de ekleyerek bir kurgu oluşturuyor.

    Klasik biyografi kitabı değil. Sadece olaylar belli bir sıra içinde arka arkaya verilmiş.

    Dini, siyasi, kültürel, tarihi fikir bağnazlıklarının toplumları birbirine düşürebileceği gibi insanları da yalnızlığa sevk edebileceğini göstermesi açısından dikkate değer ve önemli bir çalışma. Toplum, cemaat, örgüt, kulüp bağlantılarının çok güçlü olduğu yerde dışlanan insan, yalnızlığa itilmişken, iç dünyasında da bunun derin acılarını yaşar.

    Yalom, hem psikiyatr olarak hem de kitaplarıyla bu kitabın içinde yer alır.

    Spinoza'nın içinde yaşadığı felsefe: Araştırma, zihin açma, sorgulama, yeni ufuklara yolculuk olurken; dogmaya yer vermez. O yüzden dışlanır, reddedilir. Felsefesi var. Sorgulamadan gerçeğe ulaşılamayacağını bildirir. Niçin, neden, nasıl, nerede, ne zaman gibi sorular sorar. 'Böyle'dir, 'bu şekilde' gibi düşünceleri lügatında barındırmaz.

    Rosenberg de Spinoza gibi ikilem yaşar.

    Spinoza kendi toplumundan dışlanmış, yalnızlığa itilmiş. Rosenberg ise kökenini reddetmiş, reddettiği kökenine düşman olmuş.

    Spinoza dini mi reddediyor diye bir soru ortaya atılabilir. Spinoza'nın anladığı ve anlattığı din neyi içerir? Tek Tanrılı dinlerden çok Tanrılı dinlere dönüş mü yoksa onun tasavvurundaki din, Tanrı inancı nasıl? Bu bilgiler kitabın içinde
    serpiştirilerek bir bütüne ulaşılır.

    Çoğu kişi belki de zor diye bu kitabı okumamış olabilir ama roman tarzında bir anlatım ile hem kişiler hem olaylar hem düşünceler rahat bir şekilde anlaşılabiliyor. Açıkcası Yalom bu zor mevzuları çok da güzel bir şekilde anlatmış. Yani zor konular da kolay bir şekilde de anlatılabilir, bu kitapta onun örneğidir.

    Gerçek, hayal iç içe. Spinoza'nın kitaplarından hareketle derine, iyice derine inip, karşılıklı anlatımla kurgu daha anlaşılır hale gelmiş. Dönemleri yansıtması bakımından da güzel. Bir belgesel, dizi olarak çekilebilecek kadar etkileyici anlatıma sahip.

    Yalom, önsözde Spinoza'yı hep yazmak istediğinden bahseder. Sebebini de şu şekilde ifade eder: Yahudi olduğu halde niçin Yahudiler tarafından dışlanmış? Ayrıca Hıristiyanlar tarafından da niçin kabul edilmemiş? Bu dışlanmışlığın sebebi nedir? Yalom, çeşitli sorular eşliğinde bir araştırma yapar. Ama çok fazla kaynak olmamasından dolayı yaşadığı sıkıntılardan da bahseder.

    Kronolojik anlatım yok. Bir taraftan Spinoza'yı diğer taraftan Rosenberg'i anlatır. Daha 24 yaşındayken Yahudi cemaati tarafından afaroz edilmiş ve bunun sonucu olarak da ailesi dahil hiç bir Yahudi'yle görüşememiş; yalnızlığa itilmiş bir kişi olan Spinoza'yı bize tanıştırır. Yalnızlığa ve dışlanmışlığa giden yolu tarif eder.

    Yalom, "Spinoza Müzesi'ni rehber eşliğinde dolaşırken konunun kafasında canlandığından bahseder". Nazilerin bu müzeyi yağmalaması ve bu işin başında ise büyük Yahudi karşıtı Alfred Rosenberg'in olmasını anlatır.

    Spinoza Problemi ne idi? Nazilerle arasındaki bağ ne idi? Niçin bu konuyla ilgilenmişler? Yalom'u, kitap yazmaya teşvik eden en önemli sorun ne idi? Alfred Rosenberg kim idi?
    Nazilerin onlarca kitabı yaktığı bir ortamda Spinoza'nın kitaplığı neden ve kimler tarafından nereye taşınmıştı? gibi çeşitli sorular eşliğinde dünden bugüne gelen bir fikir jimnastiği sunuyor.

    Yalom'nun anlattığı Spinoza ve Rosenberg hikayesi, bir dini inanış, siyasi düşünce ve felsefenin katı bir şekilde uygulanmasının insanları nereye sürükleyebileceğini de gösterir. Spinoza, çevresinde yaşadığı ya da gördüğü dini, kültürel bağnazlığa tepki göstermişken; Rosenberg, bağnazlığın içinde kendini bulmuş, yetiştirmiş ve ona inanmıştır.
    Dini inanışın ya da dogmanın kesinkes emirlerine itiraz edenle; siyasi, tarihi inanışa dogma derecesinde inanan bir kişinin yaşamlarına odaklanıp bunları hem ortak hem de zıt yönlerine değinerek bir yolculuğa çıkartıyor.


    Yalom, zor konuyu bilinmeyeni bilinir kılmak yolunda yaptığı anlatım, kitabın içeriğinden korkulmayacak kadar sarihtir.

    Yalom, Rosenberg'in Goethe'yi sevmesini, Goethe'nin de Spinoza'yı sevmesini anlatır ve ortaya çıkan ikilemden bahseder.

    Zihinsel olay anlatımları haricinde, duygu, gelenek ve kültür de kitabın kendine yer edilir.

    Spinoza, içinde bilen, gören, duyan, okuyan birisi ama dışarıda düşüncelerine ket vurulmaya çalışılan biri olarak; Rosenberg ise içinde bilen, gören, duyan, okuyan birisi ama dışarıda düşüncelerini ifade etmekten de çekinmeyen birisi olarak, fikrini olduğu gibi anlatmaya çalışır.


    Yalom güzel bir şekilde konuyu irdelemiş. Bize hem Spinoza'yı hem Rosenberg'i hem onların yaşadığı dış dünyayı hem de iç dünyalarına değinmiş. Birini din ile diğerini tarih ile siyasetle irdelemiş. Benzer yönleri olsa bile ikisi de bir 'inanç' ortamında kendilerini bulmuşlar. Yalom bizim için bunları yeniden üretmiş (imge) ve sunmuş. Dünyada ki herşey aynı özün yani Doğanın veya Tanrı'nın parçasıdır ve istisnasız her şey doğa kanunlarının ışığı altında kavranabilir (S.262) diyerek Spinoza'yı anlatmış.


    Spinoza'nın Yahudi kökenli olmasına rağmen kutsal kitabı ve hahamları sert bir şekilde eleştirmesi; kutsal metnin içinde insan elinden çıkmış ögelerin bulunduğunu ve kutsal olamayacağını ifade etmesi, daha sonra olacak olayların da fitilini ateşler. Kendi cemaatinden dışlanır. Daha sonra bir kurul kararıyla dinden de atılır (aforoz edilir). Rosenberg ise, inandığı düşüncenin iktidara gelmesine sevinerek, çocukluktan itibaren beynine kazınan o bağnazlığın uygulamasını sağlamış.


    Yalom bu ikiliyi ele alırken epey incelemiş, derinliğe inmiş. Bir 'dava' ve ondan vazgeçmeyen iki kişinin şahsında sistem, din, anlayış, kültür sorgulaması yapar. Ölümlerine kadar 'davalarına' ihanet etmeyen, kendi doğrularından dolayı yılmadan ölüme koşan düşünceyi anlatmaya çalışır.

    Nazi Almanya'sının fikir dünyasına bizi yolculuğa çıkartır. Öyle güzel bir anlatım ki, sanki film izliyormuşsunuz gibi olayları size anlatır. Film kareleri gözünüzün önünden geçer. Rosenberg, Almanya, Hitler'in yükselişi, Alman milliyetçiliği ve savaştan mağlup çıkan Almanya'nın dışlanmışlığı.

    Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılan ve Versay Anlaşmasıyla Almanya'yı boyunduruk altına alan galip devletlerin uyguladığı siyaset sayesinde Almanya içerde derin siyasi ve ekonomik krize girer. "Dün dört sosis alınan yüz bin markla, bugün üç sosis alınabiliyor (s.296). Ekonomik olarak çökertilmiş bir toplum, bu ıstıraptan, bu mahcubiyetten, bu boyunduruktan kurtulma mücadelesi vermek ister. Hitler'in çıkış noktalarından biri de bu idi. Ey alman halkı, siz bu kötülüğü hak etmiyorsunuz söylemi.

    1923 yılında hükümete karşı darbe yapmakla suçlanan Hitler ve ekibi mahkemeye çıkartıldığında suçlamaları reddedip hafif cezalar almalarına karşın, sadece Hitler'in " Eğer Alman ulusunun yüce görkemini yeniden tesis etmeyi istemek ihanetse, ben suçluyum (s.322)". Etkileyici, dikkat çekici bir tonla 'ihanet' suçlamasını kabul etmesi sebepleri sıralanır. Hitler mahkeme heyetini bile etkiler. İlerde 'Önder' ve 'Führer' olacak kapıyı aralar.

    Onları bedenlendirip, yanlarına gider. Kah yan yana oturur, kah karşı karşıya oturup, sohbet eder. Onlarla konuşur. Yalom, psikiyatr olarak Spinoza ve Rosenberg'in ağzından olayların anlaşılması için sorular sorar.

    Tarih, siyaset, kültür, coğrafya, din canlanır. Dış mekanda bunlar olurken iç mekanda kişilerin bunlardan dolayı yaşadıkları travmalar, yalnızlık, dışlanmışlık anlatılır.


    NOT: Kitabın içinde - yemek isimleri hariç- Almanca kısımların Türkçeye tercüme edilmemesi hoş olmamış. Örneğin, Almanca "Herr" demek, Türkçede "Bay" anlamına gelir. "Herr Rosenberg yani Bay Rosenberg. Almanca bir terim değil o. Yine örneğin, "Ja, Ja (s.303)". Bu da Türkçeye " Evet, Evet" olarak çevrilebilirdi. Sonuçta o dile ait özel bir kavram değil. Türkçe Evet, İngilizce Yes, Almanca Ja.

    "Volk (O zaman Volk'un……) Volk, halk,millet, ulus demektir. Hatta araba markası bile var. Volkswagen (halk arabası).
    "Mein Führer….?"
    "Volk'a, Völkish….Reich….? Vb. yerlerin de tercüme edilmesi lazım.

    Not: Tavsiye ederim. 16-28/ Ocak /2019 tarihleri arasında okunup, 2 / Mart / 2019 tarihinde bu siteye yazısı eklenmiştir. Burada yazmaya çalıştığımdan çok daha fazlası kitabın içinde mevcut.
  • 208 syf.
    ·37 günde·Beğendi·10/10
    SOLOHOV : RUS TOPRAKLARINDA KOCA YÜREKLİ BİR DAYI

    Yaşam Bu mu? kitabından sonra okuduğum 2. kitabı yazarın. Yine birkaç kısa hikaye , anlatı. 14 hikaye ve 6 savaş röportajı. Solohov hem iyi bir hikayeci hem de iyi bir gazeteci ve bir savaş tanığı.

    Savaş,sefalet,garibanlık,yoksulluk,çilekeşlik,soğuk,sevgi(sizlik),
    askerlik,çocuklar,kadınlar,adamlar,kısaca dertli ve bitimsiz dev Rus toprakları..

    Hüzünle dolu olsa da kitap, yazarın yer yer neşeli üslubu da söz konusu, zaten başka türlü akıl sağlığını koruması zor görünüyor. Konu savaşlar olduğunda insanların ne kadar "yarınsız" ve karamsar olduklarını tahmin edebiliriz..

    Bir neşeli alıntı, daha fazlası yok ama idare edin bununla :) #37554128

    Bu kadar güldüğümüz yeter mi bakın, #39452408

    Benim suçum yok, adam anlatmış işte her türlü gerçeği, duyguyu. Onun da suçu yok aslında, bir yüzyıl önceki dedeleri büyük yazarlar da anlatmadı mı benzer şeyleri.. Kim suçlu peki, kimsenin suçu yok belki de..

    "Uçup giden kargalar mermi çeliği renginde yeni tüylere bürünmüşler."

    Adamın zihni ne kadar savaşla örülü farkında mısınız? Karganın tüyünü de mermiyle anlatıyor..

    Tek tek hikayelerin hepsinden bahsetmesek de olur. Hepsinin ayrı bir tadı var, bir tanesi çok ilgimi çekti, "Nefretin Bilimi" isimli hikaye, burada savaşın insanlarla birlikte doğaya ve özellikle de ağaçlara neler ettiğini anlatmış yazar.

    "Savaşta ağaçların da insanlar gibi bir alınyazıları vardır."

    "Yaralanmış çam gövdelerinin altında ölü Alman erleri yatıyordu.Paramparça olmuş gövdeleri yeşil eğretiotlarının içinde çürüyor, top mermilerinin çenttiği çamların reçineli kokusu dağılan cesetlerin boğucu,yağlı,keskin kokusunu bastıramıyordu."

    "Ama çam ağacı top mermisi isabetiyle biçilmiş gibi düşer ve orada sadece iğneli,reçine kusan bir ağaç tepeciği kalırken meşenin ölümle karşılaşması başka türlü oluyor."

    ...........

    Ve kitabın en can alıcı yeri, son birkaç sayfadaki savaşa tanıklık ettiği kısım,savaş ne kötü şey ki içinde ölmek ve öldürmekten başka kötülükler de barındırıyor.
    Can korkusu,soğuk,açlık,susuzluk,umutsuzluk,yalnızlık,hastalık,
    çaresizlik,düşüncesizlik,beyin yıkamalar,hırs,cehalet insana neler yaptırıyor..

    6 kısa ama yoğun anlatı, 1941 senesinden ; alıntısız nasıl anlatılabilir, yazar o kadar sahici anlatıyor ki ne denebilir..

    DON'DA

    "İki duygu yaşıyor Don Kazaklarının yüreğinde : Yurt sevgisi ve faşist işgalcilere karşı nefret.Sevgi sonsuzluğa dek yaşayacak, nefret de,bırakalım,düşmanlar tümüyle darmadağın olana dek yaşasın. Bu nefreti ve halk öfkesinin o soğuk coşkunluğunu uyandıranın hali yaman olacak."

    KAZAK KOLHOZLARINDA

    Bakınız burada kadınların gücüne dikkat edin, savaşan bütün halklarda ne kadar güçlü ve cesur kadınlar var, tıpkı bizim Kurtuluş savaşımız gibi, Anadolu kadını gibi,

    "-Cepheye gitmen gerekirse yerine geçecek birini yetiştirdin
    mi?
    -Elbette.
    -Kim?
    -Karım.
    -Gerçekten yerini tutabilecek mi?
    Güneşten ve tozdan esmerleşmiş Zelenkov gülümsüyor.Biçerin dümeninde çalışan genç bir kadın korkuluktan sarkıyor,
    -Ben Zelenkovun karısıyım. Geçici olarak dümencilik yapıyorum,geçen yıl biçerci olarak çalıştım ve kocamdan fazla kazandım.
    Karısının sözlerinin Zelenkovun hoşuna gitmediği apaçık belli, konuşma üstünlüğünü ele alıyor.
    -Zorunluluk olursa yerimi tutabilir,diyor isteksizce,ama bizim düşüncemiz başka, birlikte cepheye gitmek istiyoruz.
    Ama Marina Zelenkova da son sözü başkasına bırakacaklardan değil anlaşılan, kocasının sözünü kesiyor,
    -Çocuğumuz yok,rahatça savaşabiliriz.Tankı da kocamdan kötü sürmem, merak etmeyin !

    SMOLENSKİY'E DOĞRU

    "Çiğnenmiş,tüyleri sanki sıkıntı verici bir biçimde dikleşmiş çavdarlar,kül edilmiş köyler,Alman bomba ve top mermileriyle yıkılmış kiliseler ve her yerde insafsız,hiçbir şeyin haklı çıkaramayacağı bir yıkımın korkunç izleri.Yürekli birliklerimizin karşı vuruşlarıyla sıkıştırılan Almanlar, yabancı toprak ve anlamsız yıkıntı meraklıları,izledikleri yol boyunca etrafı aceleyle çevrelenmiş,üstüne öldürülmüş Hitlerci askerlerin miğferleri giydirilmiş haçlı mezar tepecikleri bırakarak çekilmişler."

    CEPHE YOLUNDA

    "Altın rengi yaprakları sakin sakin parlayan,mucizeyle sağ kalmış tek bir ayçiçeğinin yangın yerinin hüzünlü fonunda inanılmaz,incitici bir görünüşü var.Yanmış bir evin temeli yakınında,çiğnenmiş patates yaprakları arasında duruyor ayçiçeği. Yaprakları yangın alevinden hafifçe kararmış, gövdesine tuğla kırıntıları serpilmiş ama yaşıyor ! Genel bir yıkımın,ölümün ortasında inatla yaşıyor ve doğanın bu mezarlıkta yarattığı biricik şeyin rüzgardan hafif hafif sallanan bu ayçiçeği olduğunu sanıyor insan."

    İLK BULUŞMA

    "Almanlar ağır toplarla ateş ediyorlar,dedi. Buraya geldiğimiz yolu dövüyorlar. Her gece taciz ateşi açarlar. Patlamalara boş verip uyumanızı salık veririm. Alışmak gerek buna. Almanlar düzenli millettir. Tam on beş dakika atıp susacak,bir saat sonra yeniden eğlendirmeye başlayacaklar bizi."

    SAVAŞ TUTSAKLARI

    "Adı Onbaşı Fritz Bergmann.
    Hitlerci propagandanın umutsuz biçimde baştan çıkardığı bu genç namussuz öldürmekten yorulmamış. Öldürmenin tadını daha yeni almış,başkalarının kanını doya doya koklamaya fırsat bulamadan esir düştü. Ve şimdi sonsuzluğa dek zararsız duruma getirilmiş olarak önümüze oturup kıstırılmış,kana susamış bir kokarcanın gözleriyle bakıyor ve bize olan nefreti burun deliklerinden tütüyor."

    Başka bir tutsak asker ama vicdanlısından,

    "Ordumuzun yaptığı yıkıntıları,terkedilmiş tarlaları,doğuya gelirken yaptığımız her şeyi bol bol gördüm iki aylık savaş süresince. Uykumu yitirdim,boğazımdan lokma geçmiyor. Aşağı yukarı bütün Avrupayı aynı şekilde yakıp yıktığımızı ve Almanyanın bütün bunların hesabını korkunç bir şekilde ödemesi gerekeceğini biliyorum. Yalnız bu Hitler denen köpeğin değil,bütün Alman halkının hesap vermesi gerekecek.Anlıyor musunuz beni?

    Yüzünü öte yana çevirip uzun süre susuyor.Eh fena bir düşünce değil.Çok ağır bir sorumluluğun ve kaçınılmaz hesap gününün bilinci Alman askerlerine ne denli çabuk erişirse, demokrasinin kudurmuş nazizm üstündeki zaferi de o denli yakın olacaktır."
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Nietzsche´nin Bazı Dostlarına, Annesine ve Kız kardeşine yazdığı mektuplarda onun düşüncelerinin geldiği son noktaları görmek mümkündür. Bu mektuplar Nietzsche´nin Çocukluk yıllarında ve eğitim sürecinde yaşadıklarını ele almakta. Aynı şekilde Tanrı, Dostluk, Din, Ölüm, yalnızlık duyguları karşısında yaşadığı yoğun duyguları da bu mektuplarda görmek mümkündür....Nietzsche´nin Bazı Dostlarına, Annesine ve Kız kardeşine yazdığı mektuplarda onun düşüncelerinin geldiği son noktaları görmek mümkündür. Bu mektuplar Nietzsche´nin Çocukluk yıllarında ve eğitim sürecinde yaşadıklarını ele almakta. Aynı şekilde Tanrı, Dostluk, Din, Ölüm, yalnızlık duyguları karşısında yaşadığı yoğun duyguları da bu mektuplarda görmek mümkündür....

    1871- Ocak: Basel üniversitesi felsefe kürsüsüne yaptığı başvuru
    geri çevrilir. İsviçre Alp'lerinden kalbı kırık bir şekilde ayrılır ve klasik
    filolog olarak mesleğinden giderek hoşnutsuz olmaya başlar, felsefeye
    yönelir. Bu yıldan sonra Nietzsche bozuk sağlığıyla sürekli bir mücadeleye
    girer.
    ...Nietzsche sağlığının bozukluğu öne sürülerek Basel'deki kürsüsünden
    istifa etmeye zorlanır. Bundan sonraki on yıl boyunca otel odalarında
    ve pansiyonlarda yaşayan yalnız bir gezgin yaşamı sürecektir.
    ...1897- 20 Nisan: Annesinin ölümü. Kız kardeşi Nietzsche'yi alarak
    beraberinde Naumburg'tan, 1894'de Nietzsche arşivini taşımış olduğu
    Weimar'a götürür.
    ...1900- 25 Ağustos: Nietzsche Weimar'da ölür. 1871- Ocak: Basel üniversitesi felsefe kürsüsüne yaptığı başvuru
    geri çevrilir. İsviçre Alp'lerinden kalbı kırık bir şekilde ayrılır ve klasik
    filolog olarak mesleğinden giderek hoşnutsuz olmaya başlar, felsefeye
    yönelir. Bu yıldan sonra Nietzsche bozuk sağlığıyla sürekli bir mücadeleye
    girer.
    ...Nietzsche sağlığının bozukluğu öne sürülerek Basel'deki kürsüsünden
    istifa etmeye zorlanır. Bundan sonraki on yıl boyunca otel odalarında
    ve pansiyonlarda yaşayan yalnız bir gezgin yaşamı sürecektir.
    ...1897- 20 Nisan: Annesinin ölümü. Kız kardeşi Nietzsche'yi alarak
    beraberinde Naumburg'tan, 1894'de Nietzsche arşivini taşımış olduğu
    Weimar'a götürür.
    ...1900- 25 Ağustos: Nietzsche Weimar'da ölür.


    Aşağıdaki mektuptan anlayacağımız gibi sağlıksal durumunu...
    Sevgili dostum,
    Büyük, daha önce asla varolmayan transakstion (malî müzayaka),
    transfigüration (İsa’nın sanattaki anlatımında nûrlandırılışı),
    transsubstantion (özünün değmesi, İsa).
    Bizim belki de önümüzdeki sömestr birlikte yaşamamızın şansı
    var. Sen benim halefim olarak ve ben üniversite profesörü olarak. Teichmüller şimdi Bassel’i terk edecek, Dorpat’a gitmek için ve ben başvuruda bulundum, onun kürsüsüne talip oldum. Belirli bir açıklama ile, buna göre sen Basel’e giderek şimdiki görevimi üstlenmen
    üzere. Bakalım Tanrılar gemiciğimizi nasıl yürütecekler! Ben dostluğun
    alaya alınması için kurnazca doğaçlamalara malikim diyecekler
    arkamdan. Ben bir arada olmamız için nasıl da düşündüm! Bir imkân bize
    bunu işaret ediyor. Bundan sonra sen nisanın ortasında burada olmalısın. Daha çoğunu yazamayacağım. En iyiyi umut edelim, ama susalım! Sağlığım o derece kötü ki, hekimler beni güneye gönderiyorlar ve ben yarın değil öbür gün Lugano’ya yola çıkacağım. Mide ve bağırsak iltihabım var. Çok kötü uykusuzluk! Paskalya’ya kadar orada kalacağım ve eğer plânım başarıya ulaşırsa filozof olarak geri döneceğim.
    Basel’de neler olup bittiği üzerine artık benden bir şey işitemeyeceksin.
    Ama eğer Vischer yazarsa, bu takdirde mesele müsait bir devreye girecek. Sabredelim, umut edelim ve susalım!
    Bu mektup herkesten ve Vischer’den gizlensin!
    Sevinç, güzel Tanrı kıvılcımı!
    Amicus
    Basel, çarşamba.
    Basel’e mektupların gönderilmesi için çok acele yazıyorum.
    Erwin Rohde’ye



    Benim burada anlatacaklarım, önümüzdeki yüzyılın tarihidir.
    Ben neyin geleceğini, neyin olacağım anlatacağım, başka türlü bir şeyin olup bitmeyeceğini: Nihilizmin Yükselişini. Bu tarih şimdiden anlatılabilir, çünkü zorunluluğun kendisi burada harekete geçmiş durumdadır. Bu gelecek şimdiden yüzlerce işaretle dile gelmektedir, bu yazgı her yerde kendini şimdiden haber vermektedir.
    Geleceğin bu müziği için zaten bütün kulaklar dikkat kesilmiş bulunmaktadır.
    Bizim bütün Avrupa kültürümüz uzun süreden beri on yıldan on yıla büyüyen gerilimin bir işkencesiyle, tıpkı bir felaketin doğrultusunda son hızla yol almaktadır. Tedirgin, cebren güç kullanarak, aşırı acelecilikle: Tıpkı yolunun sonuna gelmek isteyen
    ve artık kendini düşünmeyen ve kendi üzerine düşünmekten korkan
    bir ırmağa benzetmektedir.”
    Aforizmalar
    F. Nietzsche
  • 64 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Edebiyatımızda Vüs'at O. Bener 'in de içinde olduğu bir 'ıssız adamlar' kuşağı var... Böyle kendilerini çok ön plana çıkarmayan, kendi dertlerini, kendi meşreplerince kaleme alan yazarlar... Böyle bir anda karşınıza çıkıverirler sizin... Kimi daha fazla açar kendini, kimiyse çok daha kapalıdır. Zordur onların zihin dünyasının içine girmek... Çaba ister... Bazı okurlar yılmadan o çabayı gösterirler; gerekirse dönüp dönüp yeniden okurlar... Benim gibi bazıları da ayaküstü bir tanışıklıkla yetinirler...

    Sitede pek çok okur dostumuzun Vüs'at O. Bener okuduğu bir dönemde, Liliyar hanımın başlattığı etkinlik #32384995 sayesinde bu kuşağın bir yazarıyla daha tanışma fırsatı buldum. Kendisine buradan içten bir teşekkür gönderiyorum... Lakin dedim ya, benim bu yazarlarla ilişkim biraz gel-gitli olduğundan 64 sayfalık bu küçük öykü kitabıyla başlamayı tercih ettim.

    21 kısa öyküden oluşan Kapan , Palto adlı bir öyküyle başlıyor... Daha bu ilk öyküde, farklı bir şeyler okuyacağınızı hissediyorsunuz... Bu 'farklılık' ve 'özgünlük' hissi, en son öyküye kadar peşinizi bırakmıyor...

    Öykülerde ilk dikkatimi çeken şey, kısa cümleler oldu. Sırtında uzun uzun anlamlar taşıyan kısa cümlelerdi bunlar... Uzun bir yaşanmışlığın dışarı taşırdığı küçük izlerdi... Sanki 'ben ne kadar anlatırsam anlatayım, sen yine de anlamayacaksın' der gibiydi bana...

    Bener'in öyküleri çok neşeli öyküler değil... Kelimeler, ifadeler, yağmur getiren kara bulutlar gibi... O satırları alıp bir röntgen cihazına soksanız, yalnızlık, hiçlik ve kırgınlıklar belirir beyaz ışığın önünde... Ancak bu karamsarlığa sizi de ortak edecek kadar gerçekçi bir üslup... Çünkü hepimiz içimizde az ya da çok varlığını sürdüren bir karanlığın ev sahibiyiz... Çoğumuz onun yaşanmışlığını yaşamaya başladığımız bir çağdayız. Ya da daha girmedik belki de o yola... Belki de bu yüzden çok sevdim onun bu uzun uzun yaşayıp kısa kısa yazdığı öykülerini...
    ----------------
    Sadece anlam olarak değil, dil ve üslup olarak da çok etkilendiğim satırlar oldu. 'Bağımlılar Koğuşu' adlı öyküde doktorun asistanını şöyle betimliyor;

    "Zarif, ince, genç bir kadın. Gözlüksüz. Boyasız tırnakları, dudakları da..."

    Oysa ki, biz hep olan şeylerin betimlenmesine alışmadık mı? Olmayan bir şeyin olmadığını betimlemek (gözlüksüz:) ilk kez karşılaştığım ve çok yaratıcı bulduğum bir durumdu. Hatta bu satırı okuyunca tebessüm ettim kendi kendime...

    Yine aynı öyküden, tebessüm ettiren bir başka satır (Bağımlılar Koğuşu'nda kalacağı odayı betimlerken...);

    " ...Karyolam kapı kenarında. Üç kişi kalacağız demek. Ben biraz horlarım. Oda arkadaşlarım horlamazlar inşallah."

    Bencil bir karakter bundan daha güzel nasıl anlatılabilir ki:))

    İşte böyle sürpriz satırlar da var Bener'in öykülerinde... Beklemediğiniz bir anda, tam da öykülerin gri atmosferi içindeyken bir soluk aldırıyor size...

    Ayrıca 'Tabanca' adlı öyküsünde Çehov'un meşhur patlamayan tüfeğine gönderme yapması da müthişti... Bir öykücünün başka bir öykücüyle, bir öyküde sohbet etmesi böyle bir şey olsa gerek...
    ------------------
    Sonuç olarak, Vüsat O. Bener'in tarzına da öykülerine de hayran kaldığımı tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Başta kurnazlık yapıp 'kısa olsun, beğenmezsem işkenceye dönmesin' diye aldığım kitap, bir solukta bittiğinde her şey tersine döndü ve bana, 'keşke biraz daha uzun olsaydı' diye hayıflanmak kaldı:) Ancak bunu bir tanışma olarak kabul ediyorum ve en kısa zamanda yeni bir kitabıyla kaldığım yerden devam edeceğimi bildiğim için mutluyum...

    Dostoyevski, 'Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık' demiş ya; Vüs'at O. Bener'in Palto öyküsünü okurken aklıma bu cümle geldi... Umarım Vüs'at O. Bener, genç kuşaklar arasında çok daha fazla tanınan ve çok daha fazla okunan bir yazar olur.

    Ve umarım Onun 'Palto'sundan da çok değerli yeni öykücüler çıkar...

    Hepinize keyifli okumalar dilerim...