• 516 syf.
    ·12 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Masumiyet müzesi hakkında:
    Hayatımın en güzel günüymüş bilmiyordum. Şu ana kadar duyduğum en iddialı ve en heyecan yaratan giriş cümlesiydi. Kitapla ilgili olumlu ve olumsuz çok eleştirim var ama önceden şunları söylemeliyim. Yazarımız bu kitapla birlikte ülkemize Nobel ödülünü kazandırmış ve bütün dünyada edebiyatımızın konuşulmasını sağlamıştır. Kim ne derse desin tartışmaların ötesinde Orhan Pamuk ülkemizin çok büyük bir değerlidir ve saygı duyulması gerekir. Bu naçizane başyapıtı 6 yılda yazmıştır ve hikayesini somutlaştırıp bize daha derin yaşatarak kitabıyla ilgili 2012'de gerçekten müze açmıştır. Bunu kitabı bitiren herkesin ziyaret etmesini şiddetle öneririm.

    Kitabın arkasında da yazan washington post'un değerlendirmesi aslında kitabı tek cümleyle en iyi şekilde anlatmış. ''pamuk bu kitapta aşkı elle tutulur bir şey olarak önümüze koyuyor. '' gerçekten de buna katılmamak mümkün değil. Ana karakterimiz Kemal bey'in önündeki ''güzel'' geleceği nasıl kaybettiğini ve onca acıya ıstıraba geçen yıllara rağmen bu yasak aşkına nasıl bağlı kaldığını okudukça aşkın derinliğini ve gerçekliğini yaşadım. Okuduğum benzer kitapların çoğunda olduğu gibi basit bir başlangıcı olan bir aşk hikayesi aslında (açıkçası basit başlangıçları her zaman daha inandırıcı bulurum. Daha başlarken inanılmaz olaylar yaşanan hikayeler bana yaşamla özdeşleşmeyen hikaye izlenimi verir. tabi bu bir genelleme) . Bu basit başlangıç aslında rahatsızlık duyulacak bir aldatma serüveni gibi görünüyor ve Kemal bey'e kızarak başlıyorum kitaba fakat daha sonrasında bu aşkın masumluğuna,ciddiyetine ve derinliğine hayran kalıyorum. Kitabın en ustaca yanı geçmişini anlatan bir adamın geriye dönüp baktığında olayı yaşarken fark edemediğini söylediği şeyleri aradan geçen onca zamandan sonra kendini çok iyi tanıyarak ve anlayarak çok lezzetli bir şekilde değerlendirme yapması oldu. Sokratesin ''nosce te ipsum'' (kendini Tanı) sözü benim hayatımda amaç edindiğim bir fikri anlatıyor aslında bu sebeple kendi yaşadıklarını ustaca anlatan, hissettiklerini anlaşılır bir şekilde aktaran ve derinliğini yaşatan insanlara hep hayran olmuşumdur. Orhan Pamuk da Kemal beyin hissettiklerini yaşadığı durumlar karşısında verdiği tepkilerin nedenlerini ve zihninde yaşadığı karmaşaları büyük bir ustalıkla anlatmış. Bu karmaşıklıklar da yaşamın içinden çok gerçek karmaşıklıklar. Eksikliğini,yokluğunu yaşarken içten içe mahvolduğu hayatının aşkı olarak gördüğü kadınla, bugüne kadar ailesiyle arkadaşlarıyla ve hatta nişanlısıyla kurduğu her açıdan son derece mükemmel görünen bir hayat arasında kalan bir adamın karmaşası. Kemal Bey Aşkını anlatırken her şeyi boşverip sadece aşkı için bir ömür geçirmesini dilerken buluyorum kendimi ama kendisi olaya iki yönlü baktığı zamanlarda kendisine hiçbir zararları olmayan ve Kemal Bey için çabalayan ve onu seven o kadar insanı görünce yasak aşkına öfke duyuyorum.

    Kemal beyin bütün bunlar dışında ve hepsinden büyük bir sorunu var. İlk başlarda yaşadığı karşılıklı aşk çok kısa sürüyor ve hayatının çok büyük bir bölümünde karşılıklı olup olmadığı meçhul bir aşk için hayatını tamamen alt üst ediyor. Bu böyle okunduğu zaman gerçeklikten uzak gibi görünüyor ama kitabı okurken bu aşkın ve hayatın ne kadar gerçekçi anlatıldığına şaşıracaksınız. Evet bu meçhul durumu az çok hepimiz biliriz. Illa aşk için değil hayatımızın her alanında bir belirsizlik bizi huzursuz eder onu açıklamak için zihnimizde fırtınalar kopar cevapları bulmak isteriz hatta sonuç kötü bile olsa hemen açıklığa kavuşması için razı oluruz. İşte Kemal Bey'in ömrü böyle bi belirsizlik ve huzursuzlukta geçiyor ama yaşadığı duygu yani aşk öylesine bir şey ki bu belirsizliklerden nefret ettiğini çok kez söyleyen Kemal bey yine de kaçmıyor. açıkılığa kavuşturamıyor hatta bir noktadan sonra Kemal Bey'in ''yeter artık, bırakıyorum bu aşkı, hayatıma dönüyorum, Eski zamanlara dönüyorum'' gibi sözlerinin asla gerçeği yansıtmadığını ve bu aşktan bağımsız yaşayamayacağını acıyla anlıyoruz ve Kemal Bey'e acıyoruz. Aslında kitabın çok büyük bir kısmını Kemal beye acıyarak geçirdikten sonra Kemal beyin kitabın sonlarında söylediği son sözünde öyle bir heyecana mutluluğa tarif edemediğim bir coşkuyla kapıldım ki dakikalarca hüngür hüngür ağladım (kitabın bundan sonraki kısımlarını genelde gözüm yaşlı okuduğumu da söyleyebilirim).

    Kitabın aşk dışında parmak bastığı noktaları da söylemeden asla geçemem. Özellikle cumhuriyet sonrası batılılaşma çabalarında yaşanan güçlükler ve geleneklerinden kopmadan modernleşmeye çalışan insanların değerlendirmeleri yine çok ustaca yapılmış. Bunun dışında toplumumuzdaki en belirsiz hatta yasak konusu olan cinselliğe de çokça yer verilmiş.Bakirelik, seks, birlikte yaşama gibi konuların doğu-batı arasında kendisini bulmakta güçlük çeken toplumdaki yerini kitabı okurken anlayabiliyorsunuz. Aslında anlamak olmuyor bu çünkü mantıken bir sürü çelişki var cinsellik konusunda ama şöyle diyim bu çelişkileri görmek ve pamuk'un değerlendirmelerini okumak özellikle benim gibi yaşı küçük olanlara bu konuda güzel bir bakış açısı katıyor. Onun dışında o zamanın karışık siyasi olaylarının burjuva kesiminde nasıl görüldüğünü aktarması da bence önemliydi meseleydi. Türk sinemasının perde arkasında yaşananları belli ki uzun ve detaylı araştırmış yazarımız konuya hakim olduğundan kurgusu gayet inandırıcı ve lezzetliydi. Daha birçok konuda izlenimlerini ve birikimlerini okurken yaşayabilirsiniz.

    Tabi sadece olumlu eleştirilerim yok. Kitapta Feridun diye gerçekçi olmayan bir tipleme vardı o çok daha iyi yapılabilidi.Olaydaki yeri önemli olmasına rağmen olaya bu kadar az etki etmesine anlam veremedim. Yine bazı tiplemeler abartılı birşekilde olay dışında tutulmuştu.(füsunun babası Tarık bey başta olmak üzere 8 yıl boyunca yaşanan olayla ilgili pek konuşmayan bütün karakterler). Kemal Bey'in annesinde büyük bir çelişki vardı bence oğlu için en iyisini isteyen katı bir anne olarak lanse edilmişti halbuki bu olaylarda oğlunun belkide hayatını mahvetmesine neredeyse engel olacak hiçbir şey yapmamasını kitapta konuşu geçince hep düşünmüşümdür.

    Ama sonuç olarak muhteşem bir aşk hikayesi, her sayfasında her cümlesinde gerçekten emek var. Yazar yazdığı en ufak detay hakkında bile çok iyi bir donanıma sahip ve bu da okurken bilen birinden bir şey öğrenme keyfini de veriyor. Hele müzeler hakkındaki araştırmaları söyledikleri o kadar ilgimi çekti ki benim gibi gençlere ömür boyu sürecek bir müze merakı kazandırdığına yürekten inanıyorum. Edebiyat seven herkese tavsiye ediyorum.
  • 560 syf.
    ·9/10
    "İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür 
    ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi. Hep genç kalacağım."
    .
    Sabahattin Ali'nin eşine, arkadaşlarına yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap bu. Çok önemli isimler var Aziz Nesin, Nazım Hikmet gibi. Her biri Sabahattin Ali'nin hayatına ışık tutan mektuplar bunlar, fakat benim için en ilginç olan mektup Nihal Atsız ile aralarında dava açılmasına sebep olan mektuptu. Mektup şöyle: "oğlum sabahattin,
    yine deliğe girmene canım sıkıldı. sen deliğe girdin diye değil, yine bu budalaca işi tekrar ettirdiğin için. ben seni zeki bir insan tanırım. budalaca hareketleri sana yakıştıramam. hele senin gibi bir dahi namzedinin nâzım hikmet gibi, falan gibi bir iki satılık herife inanıp da kendi memleketinin aleyhine neticeler verebilecek fikirlere iştirakini senin zekanla kabil-i telif bulmam. sen bir zamanlar adamakıllı milliyetperverdin. birkaç salak senin fikrini nasıl çeldi de şu zıkkıma meylettin( daha doğrusu meyleder göründün) anlayamıyorum. senin hiçbir zaman komünist olamayacağını biliyorum. fakat biraz üzerine iradeni takın! tam serserilikten vazgeçip, ananı ve kardeşini yanına aldığın ve hele tam 'kürşad'ı bitirdiğin bir zamanda bu darbe, hiç hoşuma gitmedi. bir kere sen asker oğlusun. veraset dolayısıyla sende elbette bir şeycikler vardır. sana hiçbir zaman benim gibi şoven nasyonalist, faşist militarist ol demem. fakat artık çocukça hareketlerden de vazgeçmeni tavsiye edebilirim... eserinin adını kürşad yap. kiyeze'nin adını da böyle koy. herkes ne derse desin. senin tercüme-i halini yazacak olanlar (yani pertev [naili] ve ben) senin bu eserini hiçbir dalkavuk maksadıyla yazmadığını biliyoruz. bu eser sana, öyle zannediyorum ki, iyi bir şöhret temin edecektir. ve yine öyle sanıyorum ki sen iyi bir şöhret sahibi olduktan sonra artık çocukça hareketlerden vazgeçeceksin...."
  • Ateist bir müfettiş Diyarbakır'da bir okula gider ,

    Teftiş sırasında bir öğrenciye sorar.

    Müfettiş: Söyle bakalım Allahın soy ismi nedir?

    Diyarbakırlı öğrenci: (önlüğünün kolu ile burnunu sildikten sonra)

    Ma bilmisen (?) Tealadır. !
  • 472 syf.
    ·5 günde·10/10
    Ne büyük suçmuş güzel olmak... İnsanların hayatlarını ne çok meşgul ediyormuş, onları kötü düşüncelere itiyormuş... Seni herkesin gözünde orospu yapıyormuş bu Allah vergisi görünüş. Büyük bir ironi aslında, çirkin şansı diye boşuna dememişler.
    Şebnem öfkeli ama en çok da sevgiye aç. Annesi ve babası hayatin sillesini yemişler ve ayrılmışlar, ortada bir kız çocuğu bırakmışlar ve başkaları tekme attıkça susup tepkisiz kalmışlar. Şebnem ve annesi güzel oldukları için sürekli kıskanılan ve bir süre kullanıldıktan sonra heves alınan taraf olmuş hep. Şebnem bazen kullanmış, bazen de kendini kullandırtmış ama içindeki açlık hiç bitmemiş. Kendisiyle ilgilenmeyenlerin dikkatini çekmek için çabalamış. "Anne! Baba! Ben burdayım, hala yaşıyorum ve sizin yüzünüzden kapanmak bilmez çukurlarda yuvarlanıyorum" diye bağırmış sürekli sesszice. Yazarın bunu anlatışı öyle detaylı ve iyi ki... Şebnemin kararmış ve karartılmış ruhuna bir yolculuk yapıyoruz ve nedenlerini daha iyi anlıyoruz. Aynı zamanda kendisinin bir azize olmayışı, tekmeleyene karşılık vermesi, intikam alması, hakkının peşinde koşması da kendisini üstün bir karakter yapıyor gözümde.
    Aynı zamanda devletin ve insanların iki yüzlülüğünü, umursamayışlarını, susmalarını anlatıyor ve bence herkesin kendini görebileceği bir hikaye. Mağdur olmanın suç olduğu, paranın ve mevkinin güç olduğu, insan hayatının zerre değerinin olmadığı bir dünya, dünyamız.

    “Memleketim insanı, tamam, uyanmasın uykusundan, silkinmesin, 'üç maymunu oynamaya son' yazan pankartlarla koşmasın Taksim Meydanı'na, meclis karışmasın, gensoru onergeleri verilmesin, (Istanbul'u kimlere emanet ettiğinizin hesabını verin). Ama hiç olmazsa 'yuh artık, bu kadar da olmaz! desin memleketim insanı ve çıksın ortaya çakır gözlü günahkâr çocuğun kendini atmadığı pencereden, aksine karanlık ellerin onu ittiği ve kimsenin hakkı olmadığı buna.”
  • İnsanların alt benliğiyle uğraşıp duruyoruz!! Oysa o kadar egondan kaynaklı sorun ve zaafların var ki...Onlardan daha pisklik, daha karaktersiz, daha namert, makam mevki sahibi, nitelikli, akıllı insanlarla dolu...Ve maalesef çoğunluğu onlar gibi insanlardan oluşuyor... O yüzden aşmamız gerekiyor...Kim ne derse desin, kim ne düşünürse düşünsün...
  • Ey insan-ı müşteki! Sen ma'dum kalmadın, vücud nimetini giydin, hayatı tattın, camid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalalette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkeza…

    Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki Cenab-ı Hakk'ın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücud mertebelerine mukabil şükretmeyerek, imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden bâtıl bir hırsla Cenab-ı Hak'tan şekva ediyorsun ve küfran-ı nimet ediyorsun? Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âlî derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: "Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım." diye şekva ederek ağlayıp sızlasın. Ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfran-ı nimete düşer ne kadar büyük divanelik eder, divaneler dahi anlar.

    Ey kanaatsiz hırslı ve iktisatsız israflı ve haksız şekvalı gafil insan! Kat'iyen bil ki kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasaretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır. Eğer aklın varsa kanaate alış ve rızaya çalış. Tahammül etmezsen "Yâ Sabûr!" de ve sabır iste; hakkına razı ol, teşekki etme. Kimden kime şekva ettiğini bil, sus. Her halde şekva etmek istersen nefsini Cenab-ı Hakk'a şekva et, çünkü kusur ondadır.


    Mektubat
  • 572 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İlk başta ön yargıyla yaklaştım aslında bu kitaba ismi benim kitap tarzım gereği dikkatimi çekmemişti.ancak bir şeye daha önyargıyla yaklaşmamam gerektiğini öğretti bana...kitapta beni en cezbeden ana fikir hayata hep dolu tarafından bakın kötü bir olay yaşadığınızda bile bunu kendi lehinize çevirin ilerde deneyim diye bahsedeceğiniz şeyler olarak hatırlayın...ve kim ne derse desin ne düşünürse düşünsün yapmak istediklerinizin,hayallerinizin,sevginizin peşinden koşun.çünkü hayatınızın en güzel dönemleri olarak anabileceğiniz yıllarınız başkalarının düşüncesini yöneterek geçmemeli...
    bu kitabı okuyun,okuyun ki hayattan kesitler bulun,kendinizi bulun.
    keyifli okumalar:)