• 158 syf.
    Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları” eserini I.Petrov’un verdiği sürgün döneminden sonra yazdığını tahmin ediyoruz.Burada yazar açıkça sürgün döneminde yaşadığı bunalımları, kendini böceğe benzeterek açıkça bizlerle paylaşmış.Muhakkak ki Kafka ve Camus, Dostoyevski’nin “böcek” anolojisinden etkilenmiş olacaklar ki Kafka bunu Gregor Samsa karakteriyle bizlere tüm olağan imgelemiyle aktarmayı başarmıştı.Kitapta salt sürgün döneminin kalıntıları yok, kitapta Dostoyevski’yi “aydın” yapan tüm olgular yer almış diyebiliriz.Kimine göre bu olgular varoluşçuluğun edebiyattaki ilk izlenimleri, kimine göre de Dostoyevski’nin itiraf niteliğinde bir otobiyografisi…Fakat otobiyografi demişken, Dostoyevski’nin yazarların kendi otobiyografilerini tüm çıplaklığıyla okuyucularına dürüst bir şekilde aktaramayacağını “itiraf” etmesi de bizleri bu kitabın bir otobiyografik itiraf eseri olmadığı konusunda pek bir sorgulatmakta.Bu sorgulatma,soru sorma teknikleri neredeyse kitabın çoğu kısmında yer alıyor.Bu da demek oluyor ki Yeraltından Notlar sadece bir roman değil, aynı zamanda okuyucuyla samimi bir diyalog içinde süre gelen bir “sokratik sorgulama yöntemi”, daha doğrusu antik Yunan diyalektiğinin izlerini barındıran bir karşılıklı konuşma…
    Kitabın edebi türünü çok net ortaya koyamasak da bundan daha net olan bir şey var: O da Dostoyevski’nin “hasta bir adam” olduğu.Kitaba “Hasta biriyim ben…” diye başlıyor Dostoyevski.Bu hastalık, kitabın sonuna kadar teşhis edilmeye çalışılsa da ne çare…Varoluşçuluğun çığlıkları son dizelere kadar bas bas inletiliyor Dostoyevski tarafından.Bu çığlıklar kimi zaman Osmanlı,Avusturya-Macaristan ve Rusya’da bulunan ve Avrupa’nın görkemli (!) teknolojisinden,inovasyonundan etkilenmiş komprador aydınları hedef almakta, kimi zaman da tüm toplumu…Dostoyevski çağından oldukça rahatsız.Çağının aydınından da nefret etmekte, toplumun kalıplaşmış değer yargılarını da reddetmekte.Böyle bir insan “hastayım ben” demesin de kim desin? Bu hastalık, eserde bir memur hayatı yaşayan ana kahramanımız tarafından oldukça etkileyici bir şekilde betimlenmiş.”Ana kahraman” lafıma pek aldırış etmeyin.Aslında burada tanık olduğumuz klasik aydın tanımı bulunmuyor.Yani kahramanımız hastalıklı toplumu tedavi etmeye çalışan bir aydın değil.Aksine toplumun tüm hastalığına rağmen “yer üstünde” yaşamak,çabalamak zorunda kalan acınası bir memurun feryadından başka bir şey değil.Yani aydınımız ne aydın olduğunun bilincinde, ne de toplum memurumuzu aydın olarak benimsemekte.Memurumuz kimi zaman varoluşunu sorguluyor,kimi zaman da toplum karşısındaki çaresizliğinin, yoksulluğunun bilincinde olup gururunu ayakta tutmaya çalışıyor.Fakat cabası…Gururu,maddi durumu,varoluşu toplum karşısında adeta azılı bir hayvan tarafından kemiriliyormuşçasına acı çekiyor, zarar görüyor.Tüm bunlara rağmen “yeraltım var benim, o yeter bana” dese de aydınımız, çoğu zaman “yer üstünde” kalmak durumunda kalıyor.Bu zorundalık,istemediği koşullarda yaşama zorunluluğu ve bunun farkında oluşu, memurumuzu içten içe kemiriyor; hırpalıyor.

    “Övülmeye değer olan, iki kere ikinin beş etmesidir!”

    Başlıktan da anlaşılacağı üzere Dostoyevski, çağının fonksiyonel matematiğini deyim yerindeyse “taşlıyor”.İki kere ikinin dört etmesinin verdiği rasyonaliteyi, refah seviyesinin yükselmesinin tüm insanlığın çıkarına olacakmış gibi hareket edilmesini,uygarlığın gelmiş olduğu seviyeyi okuyucuya sorgulatmaya çalışıyor.Bu konuda oldukça başarılı olduğunu inkar edemeyiz.
    “Evet baylar, bildiğim kadarıyla, sizler insanoğlunun çıkarlarının listesini ortalama istatistik ve bilimsel ekonomik formüllerin rakamlarına göre yaptınız.Öyle ya, sizin çıkar listenizde refah, zenginlik, özgürlük, huzur vb. vardır.Öyle ki, bu listenize açıkça ve bilerek karşı çıkacak biri sizin gözünüzde (bu arada elbette benim gözümde de), bağnazın ve delinin tekidir, öyle değil mi?”
    “Uygarlık, insanı daha çok kan dökücü yapmadıysa bile, en azından, eskiden olduğundan daha iğrenç, daha kötü bir kan dökücü yapmıştır.Eskiden kan dökmede bir adalet arayışı vardı ve insanlar öldürmeleri gerekenleri vicdan rahatlığıyla yok ederlerdi.Günümüzde ise, kan dökmeyi iğrenç kabul etsek de, bu iğrençliği eskiden olduğundan daha çok yapıyoruz.Bu ikisinin hangisi daha kötüdür?..Buna siz karar verin artık.Dediklerine göre, Kleopatra (Roma tarihinden örnek verdiğim için bağışlayın beni), kölesi olan kadınların memelerine altın iğneler batırmayı severmiş.Onların çığlıklarından, kıvranmalarından büyük zevk duyarmış.Simdi siz bana bunun, bir bakıma barbarlık dönemimde olduğunu, günümüzün de bir barbarlık döneminde olduğunu ve gene altın iğneler batırıldığını, şimdi de insanlar, barbarlık çağlarında olduğundan daha açık seçik görüyor olsalar bile, mantığın ve aklın gösterdiği gibi davranmadıklarını söyleyeceksiniz.Ama siz, insanoğlunun eski,kötü alışkanlıklarını geride bıraktıktan, sağlıklı düşünceye ve bilime döndükten sonra insan doğasına uygun davranmaya başlayacağına inanıyorsunuz.İnsanoğlunun bilerek,isteyerek yanlış yapmayı bıraktıktan sonra ister istemez, iradesini olağan çıkarlarıyla bağdaştırmayacağına eminsiniz.Üstelik (gerçi benim için de hayaldir ya bu) bilim ona şunu öğretmektedir: Gerçekte insanın iradesi de kaprisi de yoktur, böyle bir şey de hiçbir zaman olmamıştır; o piyanonun tuşları veya orgun ayar vidaları gibi bir şeydir; öte yandan, yeryüzünde doğanın yasaları vardır;insanın yaptığı her şey, onun isteğine göre değil, doğanın yasaları uyarınca kendiliğinden yapılmaktadır.Dolayısıyla, doğanın bu yasalarını öğrenmek, insanın, yaptıklarından sorumlu olmadığının anlaşılmasına yetecek,hayatı da çok kolaylaştıracaktır.Yaptığı her şey bu yasalara göre matematiğe,logaritmik cetvele göre 108 000’e kadar hesaplanarak takvime geçirilecek;ya da daha iyisi,her şeyin netlikle hesaplandığı, belirtildiği günümüzün iyi niyetli ansiklopedik sözlükleri gibi birtakım yayınlar çıkacak,böylece dünyada bir daha yanlışlıklar da,serüvenler de olmayacaktır.
    O durumda(bunu siz söylüyorsunuz) bütünüyle hazır,gene matematiksel kesinlikle hesaplanmış yepyeni bir ekonomik ilişkiler devri başlayacaktır.Öyle ki, her türlü cevabı içerdikleri için,tüm sorular bir anda kalkacaktır ortadan,kaybolacaktır.Sırça köşk kurulacaktır o zaman.O zaman…Tek sözcükle,Anka Kuşu uçup gelecektir.Elbette o zaman, sözgelimi, hayatın dayanılmaz derecede sıkıcı olmayacağını(Her şey çizelgelerde belirtilmiş,hesaplanmışsa yapacak ne kalır insanlara?) kimse garanti edemez(bunu da ben söylüyorum)…
    İnsan(kim olursa olsun) her zaman,her yerde, mantığının ve çıkarının ona emrettiği gibi değil,canının istediği gibi hareket etmeyi sever.Kendi çıkarının tersini yapmayı bile seçebilir,kimi zaman bunun böyle olması bile zorunludur(benim kişisel düşüncemdir bu).”

    İşte Dostoyevski’nin oldukça net bir şekilde özetlediği gibi: “İşte budur her türlü bilimsel teoriyi işe yaramaz kılan”, özgür irade,yalnızca özgür irade…
    İki kere ikiye gelince: Dostoyevski’nin insanın her türlü iradesinin bilimin tekeline sokulmaya çalışılmasına verdiği tepkinin bir başka versiyonunu “iki kere iki dört eder” varsayımında da görüyoruz.Varsayım olarak adlandırıyorum çünkü bilimin metoduna göre bir “realite” olan bu olgu, idealar dünyasında hiçbir değeri olmayan bir yöntemden başka bir şey değil.Bilimin yönteminin kusursuz,oldukça işlevsel ve “hakiki” olmadığını şu dizelerle açıklıyor Dostoyevski:
    “Bu arada ben insanın,gerçek acıdan,yani yıkım ve kargaşadan uzak durmayacağına eminim.Acı, bilincin tek kaynağıdır.Notlarımın başında bilincin insan için en büyük şanssızlığını söylemiş olsam da,insanın onu sevdiğini, hiçbir zevke değişmeyeceğini de biliyorum.Örneğin, iki kere ikiden sonsuz kere yüce bir şeydir…”

    “Çağımızın kafası çalışan her aydını,ödlek ve köle olmak zorundadır.”

    Çağımızın pozitivist düşüncesini de eleştirdikten sonra Dostoyevski, bu düşünce sistematiğinin ürünü olan aydınları da yermeyi ihmal etmiyor.Onlar için “ödlek ve köle” tabirlerini kullanmasının arkasında yatan yegane sebep, statükonun içinde kaybolduklarını belirtmek olmalı.Statüko,yerleşik düzen,matematikçi yaklaşım ona göre iradeyi,özgürlüğü ve tahayyül yeteneğini kısıtlıyor.Avrupai düşüncenin savunucusu olan Batıcılara ise ayrı bir antipatisi var şairimizin.Şu dizelerde onlara geçirmeyi de unutmuyor:
    “Sizden rica ediyorum baylar,19.yüzyıl aydınlarından birinin diş ağrısı çekmeye başlamasının iki veya üçüncü günü inlemesini dinleyin.İlk günkü gibi inlememektedir artık.Yani yalnızca dişi ağrıdığı için inleyen kaba bir köylünün inlemesine benzemez inlemesi;ülkedeki gelişmişlikten, Avrupa’daki uygarlıktan etkilenmiş,duygulanmış,günümüzde dedikleri gibi “topraktan ve halkın özünden kopmuş” biri gibi inler.İnlemeleri pek bir iğrençleşir,sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür,günlerce sürer.”
    Dostoyevski’nin yeraltına saklanmasının görüldüğü üzere birçok nedeni var.Bu nedenler gerek toplumsal,gerek bireysel olgulardan kaynaklanıyor.”Yeraltı öylesine korkulacak bir şey değil” demek istiyor yazarımız.Her insanın bir yer altı edebiyatı olmalı,özellikle Dostoyevski’nin gibisinden…Bu yeraltı,hayatla tüm bağı kesmek anlamına gelmez.Hayatta daha hazırlıklı,acılara karşı daha dirençli olmak için bir hazırlık sürecidir aslında.Hayattan kopmak değil fakat ona hazırlıklı,temkinli olmak…Modern insan ihtiyacı olan da budur belki? Sessizlik,zihin detoksu ve her şeyden önce ne istediğinin,amacının ne olduğunun farkında olmak.Günümüzde daha fazla meta,daha fazla obje,daha fazla materyal var.Evet,materyalizm hayatımızın her anında bize yansıyor.Ancak maddecilik derken “subjeyi” unuttuk belki de.İstediğimiz yegane şey refahın doruk olduğu bir dünya mı, yoksa özgürlüğümüzün,irademizin kısıtlanmadığı bir imgelem dünyası mı?..Tüm problem belki de buradan kaynaklanıyordur.
    İşin özüne değinirsek, hepimizin aynı Dostoyevski’nin sığındığı gibi bir “yeraltı” mahzeni oluşturması şart hale geldi.Modern insan, önceliklerini ve ne istediğini, doğayı suçlamadan belirlemeli.Hayatta acı ve sevinç gibi zıtlıkların önemini kavramalı,bunları her türlü “objenin” önüne koyarak “subjelerini” kavramalı,özümsemeli.Belki de yegane ereğimiz budur, bunu yaşayarak,deneyimleyerek öğreneceğiz.Ya da Dostoyevski’nin önümüze sunduğu gibi,okuyarak öğreneceğiz.
  • 573 syf.
    Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi...

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline

    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk:

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    Kitap Künyesi

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar, Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”, Çeviren Yiğit Bener, 574 Sayfa, Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”, YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    İnceleme: Süha Demirel, İstanbul, 6 Aralık 2013

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
  • "İnsan ne zaman ki, kendini gösterme merakına, sivrilme merakına boyun eğer, ne zaman ki 'kendini göstermeye' yoğunlaşır ve bunun için yaşar, o zaman kendine ihanet etmiş olur.." der ve ekler Camus "Kendini başkalarına değil, yalnızca sevdiği insanlara teslim etmek önemlidir.."
  • Çağımız mutlakın ve dünya gücünün peşine düşmüş, dünyayı sonuna dek yaşamadan değiştirmek, onu daha anlamadan düzenlemek istiyor; ne derse desin, kaçıyor bu dünyadan.
    Albert Camus
    Sayfa 31 - Say Kitap Pazarlama, Temmuz 1983, 5.Baskı